Özden, elindeki mektubu sıkarken parmak boğumlarının beyazladığını hissetti. Bu mektup sadece bir tehdit değil, aynı zamanda karargâhın kalbine kadar sızıldığının kanıtıydı.
...
Zarfı plastik bir poşete koyup çantama attım. İçimden bir ses "Uygar’a söyle," diyordu ama diğer ses daha baskındı: "Ya sızıntı onun en yakınındaysa?" Lojman koridorundaki güvenlik kamerasının açısını kontrol ettim; kör noktadan gelmişti. Kapı eşiğindeki toz tabakasını inceledim, bot izi yoktu. Profesyonelceydi.
İçses: "Beni izliyorsun, nefesimi sayıyorsun biliyorum. Ama unuttuğun bir şey var; ben gökyüzünde saniyelerle satranç oynuyorum. Bu mektubu buraya bırakan eli bulduğumda, o parmakları tek tek kıracağım."
...
Ertesi gün öğle yemeğinde tim, Uygar henüz gelmeden masaya çöreklenmişti. Ortamdaki hava, operasyon sahasındakinden çok farklıydı. Uygar Yüzbaşı’nın o aşırı disiplinli, "çelikten" tavrı timde bir bıkkınlık yaratmıştı.
İlteriş Tunga: "Yine mi protein bar ve disiplin? Uygar Komutan gelmeden şu kuru fasulyenin tadını çıkaralım, adam varken su içmeye korkuyoruz." Asena Sancaktar: "Adam haklı beyler, dün operasyonda 'neden 3 saniye geç ateş ettin' diye fırça yedim. Sanki saniyeleri kronometreyle ölçüyor." Bartu Börühan: "O adamın damarlarında kan değil, motor yağı akıyor bence. Duygu sıfır."
O sırada Saygun, her zamanki gibi Uygar’ın boş sandalyesine bakıp hüzünlü bir iç çekti.
Tayga Gümüş: "Hayırdır Saygun? Gözlerin yollarda kaldı. Senin 'Canım Komutanım, Ciğerim Komutanım' yine yok piyasada." Tan Alaz Alpargu: "Hani diyordun ya Saygun; 'Komutanım siz emredin ben kurşuna kafa atarım' diye... Atsana hadi, şimdi tam sırası." Saygun: "Gülmeyin abi ya! Adam karizmatik şimdi, yalan mı? Hem o olmasa dün pusuya düşmüştük." Akyaz Köktür: "Saygun, sen dün mermiyi düşürdüğünde adam sana bakarken altını ıslatıyordun, şimdi gelmiş burada 'canım ciğerim' yapıyorsun. Azıcık dik dur be oğlum!" Saygun: "Ya ne alakası var? Ben sadece hiyerarşiye önem veriyorum... Hem komutanım çok yalnız, içim parçalanıyor." Asena Sancaktar: "İçin parçalanmasın Saygun, o yalnızlığı kendi seçti. Bizimle bile arasına duvar ören adam, yarın öbür gün bizi tek kalemde siler."
İçses: "Asena haklı mıydı? Uygar bizi siler miydi? Yoksa o duvarlar aslında bizi korumak için mi oradaydı? Masadaki bu neşeli nefretin altında, aslında herkesin ona duyduğu o tuhaf saygıyı görebiliyordum."
...
Tam o sırada anons yankılandı: "Üsteğmen Özden, derhal Albay’ın odasına!"
Albay’ın odasına girdiğimde içerideki hava buz kesmişti. Albay, pencereleri kapatmış, arkası dönük duruyordu.
Albay: "Özden, gel otur. Bu konuşacaklarımız bu odanın duvarlarında kalacak." Özden: "Emredersiniz komutanım. Bir sorun mu var?" Albay: (Bana dönerek, gözleri kan çanağı gibi) "İstihbarat geldi. Ordu içinde bir hareketlilik var. Bir grup... darbe hazırlığında."
Başım döndü. Masadaki mektubu düşündüm. "Vazgeç, yoksa katil olarak anılacaksın" diyordu not. Her şey birbirine bağlanıyordu.
Albay: "Tim derhal tam teçhizatlı hazır beklesin. Uygar Yüzbaşı’ya henüz bilgi verme, önce senin sadakatinden emin olmam lazımdı. Timdeki her bir ismi izle. Kimse lojmandan veya karargâhtan ayrılmayacak."
...
Yemekhaneye geri döndüğümde tim hala Saygun’la dalga geçiyordu. Ama benim için dünya durmuştu.
Saygun: "Üsteğmenim, yüzünüz kireç gibi olmuş. Ne dedi Albay? Yoksa Uygar Komutan’la benim aramı mı yapacak?" Özden: (Sertçe) "Kes sesini Saygun! Herkes mühimmatını tazelesin, tam teçhizat hangarda toplanın. Emir geldi; süresiz hazır bekleyiş."
Timdeki gülüşmeler bıçak gibi kesildi. İlteriş ve Asena birbirine baktı. O "sevilmeyen" Uygar Komutan’ın disiplini bir anda hepsinin iliklerine işledi; sessizce, hızla dağıldılar.
İçses: "Fırtına kapıda. Ve ben, bu pusu mektubunu yazan hainin şu an yanımda mühimmat doldurup doldurmadığını bilmiyorum. Uygar... Neredesin?"