İçeriğe geç

Zemheri: ZAR

Bölüm 3 · 7 dk okuma

Zemheri: ZAR

Bölüm 3

Af

Merdivenleri hızlıca tırmanıp emniyete giriş yaptım. Gözlerimi kapattım, kalbim cevşenin soğuk ışığında titriyordu. "Dayan... sadece ifade vereceksin, sonra bitecek," diye fısıldadım kendi kendime. Ankara'nın soğuk ve kuru rüzgarı ağır adımlarımla senkronizeydi, zaman yapışkan bir gölge gibi üzerime çökmüştü. İçimdeki korku ve öfke, önümü göremediğim bir sis gibi yükseliyordu.

Asansöre ulaştığımda arkamdan bir ses yankılandı:"Hanımefendi, burada kafanıza göre hareket edemezsiniz. Buyurun, ekip arkadaşlarımız size yardımcı olsunlar." Başımı döndürdüm; memur gözlerimin içine bakıyor, ama gözlerinde bir şeyler saklıydı hafif bir tereddüt, bir anlamda saygı ve korku karışımı. Elimi uzattım "Vera Torumtay ben, Ragıp Bora Torumtay’ın kızı. Babamı görüp ifade vereceğim, izniniz olursa." Polis memuru boğazını temizleyip "Özür dilerim çıkaramadım, size eşlik edeyim" dedi mahcup bir sesle. Yüzüme kondurabileceğim en samimi sahte gülüşümü yerleştirip başımı eğdim hafifçe. Asansör durduktan sonra indim, arkama dönüp memura kısa bir baş selamı verdim. "Gerisini ben hallederim, teşekkürler," dedim ve yoluma devam ettim.Müdürün odasının kapısını çalıp “Gir” komutunu alınca içeri girdim. Babam ve Genelkurmay Başkanı Yiğit Alp karşılıklı oturuyordu. İkisini bir arada görünce kaşlarım istemsiz çatıldı. Yiğit Bey, elini sandalyeye doğru uzatıp “Oturur musun, Vera?" dedi. Babama bakıp soru sorar gibi bir ifade attım; o başıyla onaylayıp sustu. İkili koltuğa oturduktan sonra bir süre sessiz kaldık. Yiğit bey gerginliği dağıtmak istercesine, hafif bir tebessüm eşiğinde “Seni en son gördüğümde kedi yavrusu gibiydin, şimdi kocaman olmuşsun,” dedi. Sözün gelişi rahatlatıcıydı ama verdiği acı tarif edilemezdi. Dudaklarım kıvrıldı "Annemin öldüğü gün değil miydi?" diye kestirip attım. Oda aniden soğudu; Yiğit Bey boğazını temizledi ve cümlenin geri kalanını söylemek zorunda hissetti."Anlaşıldı, sadede gel diyorsun peki. Dün yaşanan olay için çok üzgünüm. Duyduğumuzda şok olduk" Sözünü kesip "Yani?" diye sordum ve devam ettim: "Kalbimde, sağ ve sol belimde, rahmimde yaralarım var. Sizin zamanında babamla omuz omuza çatışmış birisiniz, bilirsiniz. Ben böyle bir durumdayken bırakın ifade vermeyi parmağımı dahi haraket ettirmemem gerekirken sizin saçmalıklarınızı duymak için geldim" Yiğit beyin gözlerindeki şefkat öfkesinin kurbanı olmuştu. Bana baktığında gözleri beni delip geçiyordu. Bıçak gibi keskin bir sesle "Bu bir gizli görev olarak kalacak, basın, hastane ve halk bunu böyle bilecek. Sana saldıran şahıs interpol tarafından kırmızı bültenle aranan bir tetikçiydi. Herkes, Ragıp'ın özel bir görevde olduğunu, şahsın bunu öğrendikten sonra hedefini değiştirip sana yöneldiğini ve babanın olaya müdahale ettiğini bilecek. Sen de öyle!" diye emir verdi.Yiğit beyin sözleri birer birer yüzüme çarparken babama döndüm, omuzları çökmüş ve bir gecede yaşlanmıştı. İçimdeki isyanın kıvılcımı sönmedi ama o an telaffuz edecek bir söz bulamadım, dilim bomboştu. Derin bir nefes verip "Neyi, nasıl istiyorsanız öyle yapacağım. İfademi de uydurduğunuz masala uygun vereceğim. Ama unutmayın toprağın altına gömdüğünüz her gerçek, yük olacak ve toprak yalanlarınızı kusacak" diye uyardım. Yiğit Bey önüme boş bir kağıt ve dolma kalem koydu. "İfade vermene gerek yok," dedi soğukça. "Emniyet senin adına bir ifade yazacak, bu kağıdı imzalasan yeter." Gülümsemesini yakaladım; suratımda sahte ama kontrollü bir tebessümle kalemi aldım ve önüne koyduğu yaprağı imzaladım. Her harf, onların kurduğu düzene küçük bir teslimat gibiydi ama dışarıda olan biteni içime gömerek değil, bir planın parçası olarak kabul ediyordum. Ayağa kalktım, babama ve Yiğit Bey'e kısaca baş selamı verdim. Kapıya yönelirken bir adım geri çekildim ve fısıldadım, soğuk ve tehditkar bir tonla "Yine karşılaşacağız. Ve zamanı geldiğinde, minik bir kedi olmayacağım, başkanım. Saygılarımla." Kapı kapandı; koridorun soğukluğu yüzüme vurdu ama içimde sönmeyen bir kıvılcım yanıyordu. Susuyormuş gibi görünsem de oynanılan oyun benimdi ve ben henüz dahil olmamıştım. Dışarı çıktığımda yüzüme vuran soğukluk, emniyetin yalancı sıcağından sonra ciğerimi yakarken tenimi daha keskin ısırıyordu. Yine de yalancı sıcaklığa kıyasla samimi bir soğukluk karanlıkta parlayan ışıktı bemim için. Ağır adımlarla merdivenlerden inerken Jay'in durgunluğu gözüme çarpmıştı. Arabanın kaputuna yaslanmış gözleri yere kilitlenmişti. Düşünceleri içinde boğulurken elindeki sigarasından uzun nefesler çekiyordu. Attığım her adım nefesimi kesiyordu, nihayet arabaya varmıştım. Jay yanına geldiğimi farketmemişti, bitmek üzere olan sigarasını nazikçe parmaklarının arasından çekip dudaklarıma götürdüm. Bir nefes alıp içime çektiğim zehri havaya üfledim. Jay yerinden kıpırdamadan sadece başını çevirdi. Kaşları çatık, öfke ve endişenin verdiği huzursuzlukla "Hasta değil misin sen, sigara içmek nerden çıktı?" dedi soğuk bir sesle. Başımı yere eğip "Öldürmüyor ya," dedim neşeden uzak. Sustu ama uzun sürmedi, "Bu gün ölmemiş olman yarın ölmeyeceğin anlamına gelmiyor, bir garantin yok. Kendine eziyet etmeyi bırak," dedi, sesinde herhangi bir duygu yoktu. Sigaranın dibine parmak ucumla vurduğumda kül yere düştü. Gözlerimi gözlerine hizalayıp "Fiziki belirtiler gösterip, fonksiyonları normal çalışıyor diye ruhu ölü birine de 'yaşıyor' denemez Jay," dedim.Yüzündeki soğukluk belirsiz bir pişmanlıkla alevlenmişti. Sigarayı soğuktan ve fiziki acıdan titreyen parmaklarımın arasından ona uzatım. "Devam et ben içtikçe yaralarım sızlıyor şimdilik tek nefes yeter"Jay önce bana, sonra elindeki sigaraya baktı. Gözlerinde acıma ve pişmanlık duygusu birbiriyle çatışıyor, ardından parçalanıyordu. Sonunda sigarayı aldı. Son kez dumanı içine çektiğinde, yüzündeki çizgiler gevşedi sanki aklını kemiren bütün gölgeler dumanla birlikte uçup gitmişti. Dumanı burnundan verip usulca üfledi. Dibi yanan sigara karla buluşunca sessizce veda etti.Araba sessizliğin içinde boğulmak üzereyken Jay söze girdi."Affedecek misin babanı?" Gözlerim camın ardından akıp giden yollara kilitlenmişti. Hareket etmedim ya da kafamı ona doğru çevirmedim, sadece durdum ve düşündüm. Affedebilir miydim babamı? Onu yeniden süper kahraman olarak görebilir miydim? Derin bir nefesin ardından "Bilmiyorum, gözümde herkes katil, herkes suçlu ama kimin terazisi ağır basarsa onun kalemini bizzat ben kıracağım." Sesimde öfke yoktu, tıpkı üzüntü gibi. Zamanla yoğunlaşan bu duygusuzluk beni de şaşırtıyordu. Jay'in üzerimde gezinen gözlerini yakalayıp "Kim olursa olsun Jay, babanın da masada olduğunu unutma ve karşı hamlede sakın önüme çıkma." dedim. Kaşlarını anlık olarak çatıp nötr ifadesine hemen geri döndü. Direksiyonu çevirirken "Bunun sözünü sana veremem ama şunu sakın unutma, ne olursa olsun seni koruyacağım" dedi samimi bir dille. Başımı öne eğip gülümsedim ardından akıp giden yolu izlemeye devam ettim. Evimizin kapısına yaklaşırken elim istemsizce cevşene dokundu. Bu küçük nesne, hem teselli hem de umut olmuştu.Kilidi yuvaya geçirip kapıyı açtığımda burnuma gelen yemek kokusu açlığımı uyandırmıştı. Kapının ardından Jay'e bakıp "Girsene içeri" dedim. Jay bagajı kapatıp kapıya doğru yürürken başını bana doğru çevirdi, “Babama söz verdim bu akşam için, sözüm olsun ama,” dedi, el sallayıp uzaklaştı. Bir an durdu, omuzlarına bakıp küçücük bir gülümseme kondurdu sonra kayboldu geceye doğru. Koridorda ilerlerken açlığım ve iştahsızlığım birbirine saldırıyor, hangisinin galip geleceğini bilmeden ilerliyordum. Midem kazınıyor ama boğazımda görünmez bir düğüm beni geri çekiyordu. Mutfağa girdiğimde Uras tavanın içinde pişirdiği tavuğu ustaca karıştırıyordu. Tavadan yükselen tereyağı ve baharat kokusu odaya dolmuştu. Evin içerisindeki o sıcak, tanıdık, ama aynı zamanda canımı acıtacak kadar huzurluydu.Beni fark ettiğinde bir an durdu, kaşığı elinde havada asılı kaldı."Sesini duymadım," dedi, bakışlarını tencereden bana çevirirken. Omuz silktim "Ben de kendimi duymuyorum zaten."Anlamsız bakışları ve karışan kafası yüzüne yansımıştı. Ortamın havasını dağıtmak için yanına gidip omzunun yanından pişirdiği yemeğe baktım. "Ne pişiriyorsun?" "Chijeu Buldak, mandu, doenjang jjigae ve jjampong."Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkarken "Hepsini mi?" diye sordum, gülümseyip başını salladı. Yüzündeki gülümseme acı ve pişmanlıkla sarsılmıştı. Uras elindeki kaşığı tezgaha bırakıp omuzlarımı nazikçe tutup yüzümü yüzüne hizaladı. Başını boynumun girintisine saklayıp yeniden "Özür dilerim." dedi sessizce. "Bebeğimiz.. daha erken gelebilirdim, seni oradan çekip çıkarabilirdim ya da seni hiç bırakmayabilirdim ama yapmadım. Özür dilerim Vera." Söylediği her kelimede, kurduğu her cümlede ruhundan parçalar vardı ve ses tonu bunun kanıtıydı. Sözleri, kulağıma değil; kalbimin en kuytu köşesine dokundu. Boğazımda bir şey düğümlendi, nefes almak bile ağırlaştı. Uras'ın saçlarına, boynuma değen sıcak nefesiyle birlikte başım dönmeye başladı. Durdum, durdum, daha çok durdum. Derin bir nefes alıp "O bebek hiç doğmayacaktı, her seferinde bir umut diye beklesek bile ben onu kendi içimde nefessiz ve aç bırakarak öldüreceğim. İçimdr yaşam tohumu olması filizleneceği anlamını taşımıyor, ruhumda ve içimde yaşayan tek şey ölüm." dedim acıyla. Uras bir adım geri çekildi. Gözlerindeki pişmanlık yerini donuk bir çaresizliğe bıraktı. "Bunu söyleme,” dedi kısık bir sesle, “ne olur bunu söyleme.” Elim Uras'ın yanağını kucakladı "Dilediğin kadar susayım ama bu gerçek değişmeyecek. Antifosfolipid sendromu. Tedavisi var ama benim bedenim üzerinde etkisi yok. Sonuç değişmeyecek, rahme giden ince damar tıkanır, besinsiz ve oksijensiz kalan bebeğin yaşamı son bulur." O an sessizlik çığlık kadar gürültülüydü. Uras başını kaldırdığında gözlerinde artık öfke yoktu; sadece kabullenemeyen bir adamın sessiz çöküşü vardı. Kıkırdayıp elimle yanmak üzere olan tavuğu gösterdim. "Biraz daha beklersen aç kalacağım "Uras, yüzümdeki o kırık tebessümü görünce donakaldı. Gözlerindeki çaresizlik yerini kısa bir gülüşe bıraktı, ama o gülüşün ardında koca bir acı vardı. "Yemek pişirmek, seni anlamaktan kolay Vera," dedi sessizce. "Anlamaya çalışma," dedim bar sandalyesine oturup. "Beni almaya çalışmak, ölü bir balığı denize atmaya benzer. Yüzdüğünü sanırsın, ama o çoktan batmıştır. "Uras başını iki yana sallayıp derin bir nefes aldı. "Bazen konuşmalarımızda nefes alamıyorum," dedi yorgun bir sesle. Yemekleri tabaklara koyarken özenli ve dikkatliydi. Son tabağı önüme koyduğunda sessizce ekledim: "Karanlığın içinde bir umut ışığı arıyorsun. Ben o ışığa hiç sahip olmadım; ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmiyorum. Sen o ışığı tanıdığın için nefes alamıyorsun; ben ise alışık olduğum karanlıkta nefes alıyorum."Gözlerindeki ateş beni ürpertti. Elindeki hashi'yi parmaklarımdan sıyrılırcasına elime tutuşturdu. "Ben de senin için o ışık olacağım," dedi. Sesi titriyordu ama kararlıydı. "Kendimi yakmak pahasına bile olsa... senin için o ışık olacağım!"Bir an sessizlik çöktü. O cümle havada asılı kaldı; ne ben yankısını bastırabildim, ne o geri aldı. Sonra, sadece hashi'nin tabağa değen sesi duyuldu. Ne o konuştu, ne ben baktım. Ama o an, ikimiz de biliyorduk - biri yanacak, diğeri izleyecekti.

Bölüm sonu

2 yorum

  • Haa tamam eşiymiş bir an anlayamadım doğru Vera hamileydi felan 😁 bu arada bebeği hakkında böyle şeyler söylemesi çok acımasızca