İçeriğe geç

Zemheri: ZAR

Bölüm 4 · 7 dk okuma

Zemheri: ZAR

Bölüm 4

Ateş

"Yolunda gitmez Yolum bitmez Zordur her şey Ölüm buna dahil" Bazen ölümü son sanırız. Başlangıcı olmayan bir bitişin çizgisi... Ölüm, yalnızca bir kurtuluş gibidir deriz. Ama asıl ölüm, yaşarken olur. Aynı yükü her gün biraz daha ağır taşıyorsan, her nefesin bir borç, her sabahın bir cezaysa...

işte o zaman ölüm kolay, yaşam mezardır. Ateşi cehennemden sıcaktır; ben bilirim. Ölüme götürmeyen, ölümden beter eden bir yanık... Diri diri girdiğin o toprağın altında nefes alırken boğulmak, yaşarken gömülmek, içinde çığlıklar varken dışarıya sessiz kalmaktır. Artık ne güneşin ışığını selamlıyorum, ne de ayın karanlığına veda ediyorum. Gün ışığımı çoktan toprağa gömdüm; üzerini örten bu karanlığa nasıl el sallanır, bilmiyorum. Griye boyanmış gökyüzü ağlarken ben içine düştüğüm çukurda kayboluyordum. Kapının tıklatılmasıyla düşünceler çukurundan biraz olsun sıyrılıp "Gel" komutu verdim.

Uras'tan önce odaya kokusu girdi; ardından geniş gövdesi kapının kasasını gölgeledi. Başını hafıf yana eğmiş, beni izliyordu. Yorgun ama tetikte. Tıpkı yangın sonrası dumanı koklayan bir itfaiyeci gibi ateşin hâlâ içimde olduğuna emindi. "Ne düşünüyorsun? Aklında bir plan var mı?" Kapının pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamıştı. Sesinde sabır vardı... bir de korku. Benim vereceğim cevaptan değil, harekete geçmemden korkuyordu. Bir elimle saçlarımı geriye atıp, bakışlarımı yağmur lekeli camlara çevirdim. "Hayır. Henüz yok," dedim. Henüz yoktu - bu doğruydu. Ama gelecekti. Karanlık kendi yolunu bulurdu.

"Yardım?" diye sordu. Tek bir kelime. İçinde bütün iyi niyetini saklamaya çalıştığı, ama saklayamadığı. Benim için değil... kendini suçlu hissettiği için. Yanıt vermedim. Sadece başımı iki yana salladım. Yardım iyileştirmek içindir. Benim derdimse iyileşmek değildi. Odanın sessizliği kalınlaştı. Uras sonunda nefes verdi, iç çekişi adeta odaya çarptı. "Peki," dedi. "Ama planın olduğunda beni karışmayacağım bir yerde tutacağını düşünüyorsan... yanılıyorsun. Bunu kabul etmeyeceğim."

Ona baktım. Kendi karanlığını aşamayan adam, benim karanlığa inmemden korkuyordu. Bir an gülümsedim yorgun, umursamaz, kararlı "Ben kimseyi yanımda istemiyorum Uras," dedim sakin bir tonla. "Yol karanlık. Ve ben alışığım. Sen değilsin, sen benim karanlığıma alışamazsın, o karanlıkta yaşayamaz, nefes alamazsın" Gözlerinde öfkeyle acı birbirine karıştı. "Alışmak doğruyu yapar mı?" diye fısıldadı. "Hayatta kalmak doğruyu gerektirmez," dedim. "Sadece bedel ister."

Yağmur camı dövmeye devam ederken, Uras'ın sessiz adımları kapıdan geri çekildi. Gölgelerinden biri odaya kaldı beni bırakmaya cesaret edemeyen kısmı. Ve ben, tek başıma kalınca fark ettim: Planım yoktu, evet. Ama intikam, su gibi yolunu bulurdu. Ben sadece akışa izin veriyordum. Uras kapıdan ayrıldığında odanın sessizliği geri döndü ama bu kez daha ağırdı. Sanki hava değil, geçmiş nefes alıyordu etrafımda. Kafamı geriye yasladım, gözlerimi kapattım. Bir isim zihnime düştü.

Yiğit. O adamın varlığı bile sistem kokardı; güç, bağlantı, bilgi. Ne yapacağımdan emin değildim, ama bir kapıya daha dokunma zamanıydı. Eğer karanlıkta ilerleyeceksem, en azından yolları bilen biriyle konuşmalıydım. Sehpanın üzerinde duran telefonu alıp rehberi açtım. Kısaltmalarla yazılmış isme tıkladım. G.K.B Yiğit Alp ÇAKMAK

Torumtay ailesinin kara kutusuydu bu adam. Annem ve babamın ilişkisini bildiğini, tüm kişisel işlerinde babamın mutlaka yanında olduğunu biliyordum. Evimize sık sık uğrar, babamla saatlerce çalışma odasında toplantılar yapardı. İçimden bir ses, annemin ölümüne dair bir ayrıntıyı fısıldamak ister gibi kaldı; biliyordu, kimsenin bilmediği şeyleri biliyordu. Parmağımı ekranda kaydırıp numarayı aradım. Çalmaya başladı; her zil dönüşü göğsümde bir tokat gibi yankılandı. Üçüncü çalmada, derin ve olgun bir ses tarafından kesildi "Vera?" Adımı söyleyişindeki ton, hiç şaşırmamış birinin tonu gibiydi sanki her şeyi bekliyordu. Sesimdeki boşluğu saklamaya çalıştım ve düzce konuya girdim.

"Dün yapılan anlaşma, tek taraflı olacağını düşünmediniz herhalde? Bu anlaşma doğrultusunda benim de sizden isteklerim var" Kısa bir duraklama oldu, sonra o soğukkanlı nefes: "Yapılan anlaşma babanı korumak içindi, tek taraflı değil. Senin suskunluğuna karşılık babanın güvenliği" Derin bir nefes çektim, o an boğazımda düğümlenen hava daha keskin, daha acıydı. "Hayatımızın içine etmiş bir adamın güvenliği zerre kadar umurumda değil, o yüzden ya bana vakit ayırır sorularımı yanıtlarsınız ya da vaktinizi yolsuzluk ve belgede sahtecilikten kirlenen adınızı temizlemekle geçirirsiniz"

Cümlem bitince telefondan önce bir sessizlik yükseldi ağır, ölçülü ve soğuk. O sessizlik, Yiğit'in içindeki hesap makinelerinin tıkırtısıydı; her seçeneği tartıyor, her sonucu birer zarfa koyuyordu. "Beni yakarsın ama o ateşe yalnız düşmem, seni de alırım," dedi. "Anneni istiyorsun, biliyorum. Yarın sabah erkenden gel. İkinci birini görürsem konuşma biter." Gülümsemek geldi içimden; yanlış bir gülüştü, hem dalga hem de ölümcül bir soğukluk taşıyordu. "Belgeleriyle istiyorum," dedim yavaşça. "Tek bir yalan, tek bir eksik ipe götürür sizi. Sana olan güvenimi boşa çıkarma Yiğit amca."

Cümlelerimin sonunda, Yiğit'in nefesi hafıfçe kaçtı; telefonu tutan parmağının kasıldığını hayal ettim. O, güçsüz kaldığı anları hiç göstermeyen adam, şimdilik susuyordu. Bu suskunluk bana bir zafer değil, sadece bir molaydı. "Çiftlik" dedi en sonunda. "Çankaya'da ki at çiftliği, 06:30. Yalnız gel. Yanında biririni görürsem, konuşma biter." Telefon kapandı. Ekrandaki siyah ekran soğuk bir ayna gibi bana bakıyordu. Parmağımı ekrana bastırıp kapattım; bir tıkırtı, bir son. Uras'ın adımı koridorda hafıfçe duyuldu; içeri sessizce girdi, yüzünde bir umut kırıntısı arıyor gibiydi ama aynı zamanda gözleri de kaygıyla doluydu. "Kiminle konuşuyordun?" dedi, sesinde gizli bir sorgu vardı.

Başımı iki yana sallayıp "Hiç kimseyle" dedim umursamazca. O an Uras'ın yüzündeki ifadeyi okudum; karışık bir öfke, çaresizlik ve koruma arzusu. Bir an uzanıp beni tutmak istedi, sonra geri çekildi. Baş parmağıyla arkasını işaret edip "İlay geldi seni soruyor" dedi. İlay geldi, seni soruyor." Kapı tam o anda aralandı küçük bir gölge hızla içeri sızdı, çiçekten kesilmiş bir enerji gibi. Mini boyuna rağmen adımları kararlıydı dizlerine kadar çamur sıçramış, saçları rüzgârla boğuşup dağılmıştı. Gözlerinde oyun, yüzünde kirli bir tebessüm vardı odanın donuk havasını bıçak gibi yarıp geçen bir kıvılcım.

"Vera," diye bağırdı heyecanlı bir sesle, elindeki buruşturulmuş kâğıdı uzatarak. Sanki dünya benim içimde paramparça olmamış gibi, sanki ateşin kokusu hâlâ ciğerimde değilmiş gibi... Bir çocuğun masum merakı, bir yetişkinin karanlığından daha yüksek çıktı o an. "İlayım, bu ne güzel sürpriz," dedim, sesimi olduğundan daha yumuşak yapmaya çalışarak. Küçük ayakları hızla zemini dövdü, önüme geldi ve çizimini uzattı. Renkli kalemlerle yapılmış tuhaf bir dünya gökyüzü mor, güneş siyah, çiçekler ters dönmüş. Çizgiler karışıktı, ama ortasında iki figür vardı biri uzun, biri kısa. El ele.

"Bu biziz," dedi gururla. "Sen mutsuz görünüyordun o yüzden güneşi de kızdırdım." Gülümsedim. Ne diyeceğimi bilemedim. Çocuklar, onlar görünmez olan yaraları görürler. Başını yana eğdi, gözlerini kısarak beni süzdü. "Gözlerin üzülmüş," dedi fısıltıyla, şaşkınlıkla değil, sadece tespit eder gibi. Boğazım gerildi. Bir an nefesim takıldı. "Benim gözlerim hep mutlu" dedim. İlay sorgulamadı. Çocukların en büyük merhameti bu bazen inanıyormuş gibi yaparlar. Başını yana eğip "Senin de annen gelmiş gözlerine, bana da oluyor ama sonra geçiyor" dedi umursamaz ama hüzün dolu sesiyle.

Kolumu tuttu. "Gel," dedi. "Bahçede yavru kedi buldum. Çok tatlı." Arkamda Uras'ın varlığını hissettim; nefesini, suskunluğunu, beni koruyamama hezeyanlarını. O ise hiçbir şey demedi. Ağır ağır geri çekildi, gitmem gerektiğini biliyordu, biliyorduk. "Birazdan gelirim," dedim İlay'a. "Sen onu evinr al ben onun için mama ve su getireceğim." O koşarak gittiğinde oda yeniden sessizliğe gömüldü. Ama az önceki masum ses, bıraktığı yankıyla o sessizliği delmeye devam ediyordu. Rengarenk dünyada çocukların çizdiği güneş bile bazen siyah olur. Ve o siyah güneş doğarken, kimse masum kalmaz.

Ve ben, nefes almayı unuttuğumu fark ettim. Uras gülümseyip İlay'ın sözlerini tekrar etti, hafıf alayla değil, acıyla... içindeki çatlağı gizleyemeyen bir sesle: "Gözlerine annen gelmiş." O cümle, odanın ortasına bırakılmış soğuk bir taş gibi düştü. İçimdeki hava yeniden sıkıştı, bir an kalbim çarpmayı unuttu. İlay'ın masum sözü, Uras'ın ağzından çıkınca bambaşka bir ağırlık kazandı; geçmişim kadar keskin, özlemim kadar yakıcı. Bakışlarımı kaçırdım. Gözlerimi kapatıp nefes verdim, sanki o nefesle annemin hayaletini kovacaktım. "Çocuklar bazen saçma konuşur," dedim ama sesim kırılmıştı. Saçma değildi. Hiçbir çocuk, durduk yere başka birinin gözlerindeki ölümü okuyamazdı.

Uras birkaç adım yaklaştı. Masaya dayandı, beni takip eden bakışları, gözlerimin içine değil-arkasında sakladığım fırtınaya bakıyordu sanki. "Saçma değil," dedi kısık bir sesle. "O çocuk senin içindeki... acıyı gördü." Yutkundum. O kelime düğüm gibi boğazıma takıldı. "Bazen," dedim, gözlerimi boşluğa dikerek, "benim de üzülmeye ihtiyacım oluyor, üzülmezsem zalimleşirim" Uras'ın yüzünde, alışık olmadığım bir kırgın merhamet gezindi. Yargı yoktu, teselli yoktu. Sadece... anlayış ve öfke. Öfkesinin bana değil, beni bu hale getiren karanlığa olduğunu biliyordum. Bu, daha tehlikeliydi. En tehlikeli türünden. "Yarın kiminle görüşeceksin?" diye sordu bir anda. Ses tonu düz, ama kaşlarının arasındaki sertlik gizlenmemişti.

Adını söylemedim. Söylemek istemedim. Uras bir gölge gibiydi güvende sandığın şeyin de tehdide dönüşebileceğini hatırlatan. "Halledeceğim," dedim. "Kendi yolum." "Senin yolun," diye tekrarladı. Çenesi kasıldı. "Bu evde kimse kendi yoluna gitmez, Vera." Bakışlarımız çarpıştı. Onunkiler korumak isteyen bir adamın yangını, benimkiler çoktan yanmış birinin külüydü. Acının ucunu, sessizliğin gururuna batırarak izledim Uras'ın yüzünü. Güzeldi... ama bazı güzellikler insanın içini ısıtmaz; sadece neyi hiç sahip olamadığını hatırlatır.

O, yangındı. Yakmaya hazır, korumaya inanan, savaşmayı bilen. Ben ise yangının çoktan geçmiş hâliydim külü savuran rüzgârı bile fazla bulan, ateşin anlamını çok erken öğrenmiş biri. Yanmak bir kader değildir yanmayı seçenler vardır, bir de ateşin içine atılmışlar. O koruyabilirdi. Ben korunacak bir şey bırakmamıştım. İnsan bazen bir bedende değil, bir ihtimalde kaybeder. Ve o ihtimal, tam karşımda nefes alıyordu. Uras'ın varlığı, unuttuğumu sandığım bir şeyi hatırlattı: Bazı insanlar için dünya savaş alanıdır. Benim içinse mezar sessizliği çok daha tanıdık.

Bir yangınla bir kül aynı evde durabilir, ama aynı kaderi paylaşamaz. Ben çoktan suskunluğun toprağına gömülmüştüm. O hâlâ ateşe inanıyordu. İşin acı gerçeği şu ki; ateş ile küllerin ortak bir geleceği yoktur. Ateş yanar, kül savrulur.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

5. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

2 yorum