Bu bir rüya değildi; gerçeklikle sanrının ortasındaydım. Sesleri duyuyor, etrafımı seçebiliyordum ama her şey o kadar uzaktı ki... Kendimden bile şüphe ediyordum. Ellerim bana ait değildi, nefesim başkasının göğsünden çıkıyor gibiydi. Zaman eğrilmiş, anılarım bulanık bir sisin içinde kaybolmuştu. Dünya ile rüya arasında değil, ikisine de ait olmayan karanlık bir eşiğin tam ortasında asılıydım.
Karanlığın ve içimde büyüttüğüm canavarın esiriydim. Kaçış yoktu; tıpkı ölüm gibi kaçınılmazdı. Bir an önce anneme verdiğim sözü tutup onunla birlikte huzura kavuşmak istiyordum. Çünkü annemi benden çalanlar, sadece onu değil, gençliğimi ve çocukluğumu da çalmışlardı. Bunun cezası kanun önünde kesilecek kadar basit değildi; onların suçu bir mahkeme salonuna sığmazdı. Sonsuzluğun ortasında yankılanan tek kelime vardı zihnimde: Anne... Her tekrarı kalbimin en derin noktasında daha gürültülü, daha acı verici bir çığlığa dönüşüyordu. O an anladım ki, bu dünyada bana kalan tek şey intikamın kanla yazılmış fermanıydı.
Gözlerimi açtığımda bana saldıran adam hâlâ üstümdeydi. Hastanenin yankılı sessizliği zihnime yerleşirken, boğazımı saran bir çift soğuk el nefesimi kesiyor, beni içine düştüğüm illüzyondan acımasızca koparıyordu. Adamın başından sızan kan gözlerime gölge düşürmüş, görüşümü karartıyordu. Son kırıntılarını topladığım gücümle boğazımdaki elleri çözmeye çalıştım. Eller bir an kaydı, derince bir nefes aldım ama hemen ardından yeniden sarıldı boynuma daha sert, daha kesin.
Ölüyordum. Bunu iliklerime kadar hissediyordum. Bu his garip bir şekilde huzurlu ama aynı zamanda dayanılmaz derecede acı vericiydi. Gözlerim, son kez ışığa tutunmaya çalışırken kapının aralığından içeri süzülen parlaklık kalbime umut düşürdü.
Ve o an... Babam girdi içeri. Bir an bile tereddüt etmeden, gözünü kırpmadan tetiği çekti. Yaşlı bir ağacın çürük meyvesi gibi üzerime düşen adam son nefesini nefretinin cehenneminde vermişti.
Ölüm sessizliğinin ardından gelen kahkahalarım patlayan silahın sesinden daha gür çıkıyordu. Yine birinin ölümüne eşlik etmiştim ve yine son nefesini kollarımda vermişti.
Babam acı bir iniltiyle beni altında kaldığım ezici yüken kurtarırken çığlık atmak istedim. Ona sarılmak, çocukken gördüğüm kabuslardan sonra beni teselli edip dizlerinde unuttuğu günlere dönmeyi diledim. Babamın gözündeki korku içimdeki canavarla ilk defa göz göze getirmişti beni. Kahkahalarım sustu, yerini kesik kesik hıçkırıklar aldı.
"Baba..." dedim gözlerimden akan tuzlu yaşlara engel olamayıp. Annemin ölümünden bu yana ilk defa 'Baba' demiştim ve bu gerçeklik, bir avuç kırık cam gibi boğazıma saplanmıştı. Babam yüzüme yapışan saçlarımı önümden çekip ıslak yanaklarımı sildi nazikçe. Gözlerimin içine bakarken "Özür dilerim kızım" dedi pişmanlıkla. Babam ağlıyordu; benim babam hiç ağlamazdı, annem öldüğünde bile tek damla göz yaşı dökmemişti ama şimdi.. Sanki karşımda babam değil küçük bir çocuk vardı. Hıçkırıkları odayı doldururken boynuna sarılıp başımı omzuna koydum ve şimdi birlikte ağlıyorduk.
Beni kendinden uzaklaştırıken babamın elleri hâlâ titriyordu, ama gözlerinde kararlılık vardı. Yerde cansız bir şekilde yatan adamın yakasından tutup dışarı çıkardı. Bağrışma seslerini duysam da, cümleleri ayırt edebilecek zihinsel berraklığa sahip değildim.
Odaya giren hemşirelerden biri ortalığı toparlamaya çalışırken, diğeri dikişlerimi ve sağlık durumumu kontrol ediyordu. İşini bitiren hemşire beni yatağa yatırmaya çalıştı; direnmeye çalışsam da tükenmiştim.
Hemşirelerin ardından giren doktor, ortalığı toparlayan hemşireye, "Dört mg Lorazepam verelim," dediğinde deliye dönmüştüm. Uyku bana iyi gelmiyordu; düştüğüm o karanlık, sonsuz boşluklar canımı sıkıyordu.
Güçlü bir çığlık koparım hemşireyi benden uzaklaştırmak için ittim. Babam odaya hışımla girip bana doğru koştu. Kontrolsüzce bağırıyordum:"Deli olacağım artık! Yeter, yalvarıyorum daha fazla uyutmayın beni delireceğim, kafayı yiyeceğim nolur durun artık! Uyudukça ölüyorum görmüyor musunuz?!"
Hemşirelerin ikiside kollarımdan tutup beni yatağa yatırmaya zorladılar. Ben çırpınırken babam odaya öfkeyle girip "Napıyorsunuz lan siz?!" diye gürledi. Hemşireler korkuyla geri çekilirken polisler babamı omuzlarından tutup geri çekmeye çalışıyordu. Çığlık atarak ağlıyordum ve gözyaşlarım tıpkı acıyla yoğrulmuş bir kitabın son sözleriydi. Bağırdım, bağırdım... sesim çatladı, ciğerlerim yanıyordu. Babamı uzaklaştırdıklarında içimdeki tek bağ kopmuş gibi hissettim. O an, odada nefes alamadığımı fark ettim. Gözlerim kararıyor, duvarlar üstüme doğru kapanıyordu. Ve bir anda her şey sustu. İçimde yankılanan tek ses annemin sesiydi: 'Dayan kızım...' O an, onların beni susturmaya çalıştığını değil, öldürmeye çalıştığını sandım.
Yataktan doğrulup sendeleyerek kapıya doğru yürümeye başladım. Polislerden biri kolumdan nazikçe tutup "İfadenizin alınması gerekiyor, lütfen zorluk çıkarmayıp bizimle iş birliği yapın Vera hanım." dediğinde o an odada bulunan herkesi öldürmek istedim. Fısıldayarak "Canım kaldı lan bir elimde! Onu da mı alacaksınız? Bu kadar alçak mısınız siz," dedim acıyla. Sözlerim zehirli bir ok gibi süzülürken bağırmaya başladım"Huzur verin bir kez olsun tadayım şu duyguyu bir kez olsun!"Polis memuru elini üzerimden çekince yürümeye devam ettim. Bulanık zihnimin ortasında tanıdık bir yüz belirdi önümde. Görüşüm netleştiğinde Uras'ın bana doğru koştuğunu gördüm. O an içimde yıkılan cehennemimin üstüne kurulan cennettin ferahlığı bana huzurun tattırmıştı ve buygu midemi bulandırmıştı. Dizlerimin bağı çözülmüş zeminin sertliği ve soğuğu virüs gibi yayılmıştı bedenime. Uras diz çöküp önüme düşen saçlarımla cebelleşiyordu adeta. Sesindeki naiflik beni yaşlı bir çınar ağacının serin gölgesine çekmişti."Buradayım, kimse sana zarar veremeyecek istemediğin hiç bir şey olmayacak kim olursa olsun izin vermeyeceğim" Titreyen ellerim onun avuçlarının sıcaklığına teslim oldu. İçimdeki çığlıklar birer birer sustu. Uras'ın gözlerinde kaybolmuş ruhum için sarsılmaz bir destek vardı; öyle bir güç ki, yıkılmış kalelerimi tek bir bakışla yeniden ayağa kaldırıyordu. O an anladım, yanımda olduğu sürece kimse beni tamamen yok edemeyecekti. "Kurtar beni..." diye yalvardım sesim bana bile zor ulaşıyorken o beni anlamıştı. Gözlerindeki ışıltı kalbime ulaşmak istercesine parlıyordu."Kurtaracağım, ne olursa olsun," dedi gözlerimin içine bakarak. Sesinde öyle bir kesinlik vardı ki, o an dünya yerle bir olsa bile onun sözüne tutunabilirdim. Nefesim kesik kesikti, dudaklarım titriyordu ama içimde küçücük de olsa bir güven filizlenmişti. Uras'ın elleri saçlarımda gezinirken fırtınam biraz olsun dinecek gibi oldu. O an, bütün cehennemimden sıyrılıp sadece ona inanmak, onun cehenneminde cenneti yaşamak istedim. Omuzuna düşen başım teslimiyetin simgesiydi ama bu sefer karanlığa değil kendime duymam gereken anlayışaydı. Huzura gömüldü gözlerim, bu sefer kuru toprak yoktu ama çiçekler de açmamıştı.
Ertesi sabah, gözlerimi açtığımda ilk defa kabussuz bir uykunun ardından uyanmanın huzuru vardı üzerimde. Uras taburcu işlemlerimi zor bela halletmiş ve aynı gün içerisinde eve yatışımı gerçekleştirmişti. Yatak odasının sessizliği ve hafif sabah ışığı, içimdeki ağır gölgeyi geride bırakmıştı. Derin bir nefes aldım, her bir hücrem özgürleşmiş gibiydi. Uras yanımda değildi ama varlığı hâlâ ruhumda bir güven duygusu yaratıyordu.Gözlerimi pencereden süzülen ışığa çevirdim; bugün farklı bir gündü. Kabusların zincirini kırmış, karanlığın pençesinden çıkmıştım.
Kendime gelip yatağımdan doğruldum. Başucumda duran sudan bir yudum alıp aşağı indim. Masanın her köşesi a'dan z'ye kadar donatılmıştı. Masaya hayranlıkla bakarken portakal suyunun altına yerleştirilmiş not radarıma takılmıştı. Bardağı kaldırıp kağıdı aldım. Notta; 'Kahvaltını yap saat 14:30 gibi Jay seni alıp Ankara emniyet müdürlüğüne bırakacak. Taburcu işlemlerin için karakola bu gün ifade vereceğine dair söz verdim. Dikkat et bir şey olursa mutlaka beni ara' yazıyordu.
Kahvaltımı olabildiğince hızlı yapıp hazırlanmaya başladım. Jay tam vaktinde gelmiş hatta beni bir kaç dakika beklemişti. Çelik kapıyı açtığımda villanın bahçıvanı Hikmet abi beni karşılamıştı. Kırışmış ellerinin arasında tuttuğu cevşeni avuçlarıma yerleştirip "Aman dikkat et kızım, sen benim evladımsın sakın ola yakma ciğerimi" dedi titreyen sesiyle. Dolan gözlerimdeki yaşları kovarcasına kaldırdım başımı yukarı. Hikmet amcanın ellerini sıkı sıkı tutup "Başımızdan eksik olma sakın, ben nasıl senin evladınsam sen de benim babamsın" dedim. Jay uzunca korna çalıp "Savaşa gitmiyor Hikmet amca yaramazlık da yapamaz çekerim kulağını, gönder artık şunu vallahi kök saldım buraya" diye sitem etti.Hikmet amaca son kez sarılıp Jay'i dikkatli sürmesi için tembihledi. Yola koyulup Ankara İl Emniyet Müdürlüğüne doğru ilerlemeye başladık.
Arabanın içinde sessizlik ağırdı. Jay direksiyonda dikkatle yola bakarken, ben önümdeki camdan dışarı süzülen Ankara manzarasını izliyordum. Gözlerim kalabalığın arasındaki her yüzü didik didik tarıyordu, içimdeki endişe kasvetli bir gölge gibi üzerime çökmüştü.Jay arada bir ne olduğunu sorar başını çevirdi ama ben cevap vermedim. Sadece nefes alışımı ve kalbimin atışını hissediyordu. Ara ara göz ucuyla bakıyor, içimdeki fırtınayı seziyordu."Hikmet amcanın cevşeni seni kıyametten bile korur, merak etme" dedi sessizce. Sesi, yumuşak, latifeli ve kesindi, ama benim zihnimdeki karanlık fırtınayı durdurmaya yetmiyordu.Ben sadece hafifçe gülüp başımı salladım. İçimdeki gerginlik ve korku, her geçen metreyle birlikte büyüyordu. Ankara'nın kalabalığı, hayatın sıradanlığı ile benim içimdeki kaosu kontrast oluşturuyordu. Ve ben, gözlerimi dışarıya dikmiş, yaklaşan Emniyet Müdürlüğü binasının soğuk ciddiyetine doğru sessizce hazırlanıyordum.
Sonunda vardığımızda içime oturan taş artık koca bir dağa dönüşmüştü. Onlarca çakarlı araç ve tim emniyet müdürlüğünün önüne yığılmış etrafta gezinen onlarca sivil polis ve askerler babamın burada olduğunu sessizlik içerisinde haykırıyordu.. Derin bir nefes aldım, Hikmet amcanın verdiği cevşeni boynuma geçirip sütyen kopçasından destek alarak kalbime hizaladım. Arkamı dönüp Jay'e baktığımda "Ben buradayım 'gık' de gelip alayım seni" dedi güven veren bir tonda. Gülümsedim "Biliyorum" dedim. Başını onaylarcasına sallayıp gülüşüme eşlik etti. Yüzleşmekten korktuğum gerçeklik şimdi önümde duruyor ve beni çağırıyordu. Adımlarım ağır, zaman ise yapışkan bir gölge gibi ayaklarımı çekiştiriyordu. Kalbimdeki cevşen, bir deniz feneri gibi karanlık okyanusta bana yol gösterirken hayat biraz olsun umut doluydu.

