O olayın ardından 1 ay geçti. Ve sadece 3 kişi hayatta kaldık. Bir kız vardı. Adı: Alara’ydı. O bize iyi davranıyordu. Zaten 1 kişinin yaşaması lazımdı. 1 gün kimseyi öldürmediğim için. Sonunda yatakhaneden çıkarttılar ve ilk bahçeye bıraktılar. Dışarıda olmak çok güzeldi. Kollarımı açıp kendi etrafımda dönerken birinin beni kaldırdığını hissettim. Bu Karan’dı. “Karan? Sen nasıl?” “Merak etme liderim ölmedim.” Kaldırdığı gibi yere indirdi. Yanında Mehir de vardı. Mehir bizim yüzümüze bile bakmıyordu. Hatta hepimizden uzak duruyordu. Ona yaklaşınca geriye adım attı. Tekrar yaklaştım ve yine geriye giderken taşa takılıp yere düştü. Eğilince hala yüzüme bakmadı ve geriye doğru gitmeye başlayınca Karan’a baktım. “Karan?” dediğimde “Ne yaşadığını bilmiyoruz ama katil ona kötü şeyler yapmış.” Bu incecik melek gibi kız buzdolabı olmuştu resmen. Göz teması bile kurmuyorken onunla konuşabiliriz ki?
“Mehir neler olduğunu lütfen anlat.” Kafasını salladı ve ayağa kalktı. Başının döndüğü belliydi. Ama uzattığımız ellerimizi tutmadan bir banka oturdu. Denizi seyre daldı. Bizde onun hakkında konuşmaya başladık sonra da teşkilat hakkında.
“Karan sen ne yaşadın?”
“Katil beni esir aldı öldürecekken Tunç denen bir çocuk sayesinde kurtuldum. Ya siz?”
“Katildik.” Dediğimizde Mehir’in gözleri parladı ve yaşlar dökülmeye başladı. “Mehir iyi misin?” “UZAKLAŞIN BENDEN!” Dedi ve ayağa kalkıp teşkilatın içine girdi. O sırada da Demir bizim yanımıza geliyordu.
“Zemheri…”
“Merhaba Demir.”
“Nasılsın?”
“İdare eder.”
“Seni çok özledim ve çok merak ettim.” Bu çocuk 3 gün tanıştığı birini bu kadar özleyecek biri değildi tabi bana yürümüyorsa. “Nerede olduğumu biliyordunuz Demir Bey.” Bana baktı ve ne olduğunu anlamaya çalıştı. “Demir Bey?” “Evet artık öyle olması gerekiyor. Sonuçta eğitmenimsiniz ve herkes size böyle sesleniyor.” “Sen kendini herkesle bir mi tutuyorsun?” bana yürümeye başlamasından dolayı kısa kesecektim. “Evet.” “Bence değilsin.” Dedi ve gitti.
Karan bana imalı baktı ve “Sana yürüdüğüne kalıbımı basarım.” “Çok konuşma!” dedim ve oradan uzaklaştım. O da düşündüğüm gibi iyi biri çıkmayacaktı. Çıkmasını beklemek zaten aptallıktan başka bir şey de değildi.
İçeri girdiğim sırada yeni bir yerde olduğumu ve nereye gideceğimi bilmediğimi biliyordum. O kanlı yatakhanelere geri dönemezdim. Kimse de dönmezdi. Boş boş etrafta gezinirken birisi koluma çarptı arkama bakınca hala onun ilerlediğini gördüm. O ukala adamdı tabi ki de. Bilerek yapmadıysa ne olayım. Etrafta gezinirken bahçeden gelen bir ses duydum. Hemen gidince Demir ve Pamir’in konuşmaya başladıklarını gördüm. Dinlemeye başladım. Uzaktan izliyordum onları çünkü Demir bu yaptığı itiraftan sonra onun yüzüne bakmamı umarım beklemiyordur. “Sayın kazananlar sizler bu bir ay da kendinizi kanıtlamış insanlarsınız. Sizlerin bu bir ay içinde ne kadar yorulduğunuzu biliyorum. Bu yüzden 5 gün boyunca bir tatiliniz var. Bu tatilde burasının içinde ya da 1 km içerinde olmak zorundasınız. 1,1 kilometre bile olursa ceza kaçınılmazdır.” Nasıl olduğumuzu anladığını mı söylüyor bu adam? Nasıl anlayabilir ki sebep olduğu yıkıma. Bunu ben bile anlayamazken bu adam hayal bile edemez. Kendimi katil diye suçladığım sabahlar konuşsa ona, kendi için bir iyilik yapıp kendini infaz ederdi.
“Bir teşkilat uğruna yaşadığımız şeylere bak.” Dedi Vuslat. “Sus lütfen.” Diyerek ona itiraz ettim. En çok görev almak isteyen oydu ve zoru görünce geri dönmek gibi bir niyeti varsa asla onunla geri dönmeyeceğim. Bu sefer onu desteklemeyeceğimi biliyordur umarım. “Sen tersinden mi kalktın bu gün?” diye Karan üstüme gelmeye başladı. Bir sürü laf saydı ama en sonda dediğiyle bardağı taşırdı. “Bak eğer böyle davranmaya devam edersen Pamir’e ya da Demir’e aşık olduğunu ve bu yüzden bizleri, teşkilatı bırakıp o ikisinden biriyle sevgili olacağını düşünüyorum. Belki de o aptal düşüncelerin geri gelir; “Ailemi bulacağım” ne dersin?” elimi yumruk yapıp göğüs kafesine geçirdim. Nefes almakta zorlandı. Vuslat da bana bakıp onun yanına gitti. Benim ailem hakkında bu şekilde konuşmasına izin vermemi beklemiyordu herhalde. Onların bana bir kötülüğü dokunmadı sadece hatalılardı. Hataları olan bir sürü insan vardı ve affedilemezdi ama onları affedebilirdim. Bana “ben senin annenim.” Diyen herkese sarılırdım. Ama şuan farklı o eski ezik Yabani yok karşılarında, artık koskoca bir Zemheri var. Ayrıca o Karan en başından beri bunu hak ediyordu. Ona acımadığımı düşünmesi ne kadar da acı. Bunca zaman boyunca benim sınırlarımı öğrenemedilerse bir daha benimle konuşmasınlar.
“BİR DAHA O PİS AĞZINA AİLEMİN ADINI ALIRSAN SENİ DOĞDUĞUNA PİŞMAN EDERİM!” Vuslat bana sinirli bir şekilde baktı. “Sakin ol.” “Bana mı diyorsun bunu Vuslat? Çünkü o şuan seni duymuyor” dedi Karan. Pislik hala sabrımı zorluyordu. “YETER! BEN GİDİYORUM! AĞZINI TOPLA YOKSA BEN DAĞITACAĞIM O AĞZINI!” Dedim ve ellerimin yumruk olduğunu fark edip rahat bıraktım ve sahile doğru yürümeye başladım. Sonra aklıma anılar gelince arkamı dönüp teşkilatın içine girdim. O lanet olası yatakhaneye gittim. Kapıda ki koruma şifreyi girdi ve içeri girdim. İçerisine bakınca anılarım canlanmaya başladı. Gözümün önünde ölenler, öldürdüklerim ve ölmeye mahkum edilen masumlar. Ben suçluydum. Burası benim masumluğumu bıraktığım yerdi. Yere oturup düşünürken ve düşüncelerimden kurtulmaya çalışırken bir ayak sesi duydum. Arkamı dönünce onu gördüm.
“Katilliğin esiri olmaktan mı kurtulmaya çalışıyorsun ya da nasıl böyle bir şey yapabildiğini mi sorguluyorsun?” Ayağa kalktım ve dolabıma gittim. Valizimi çıkartıp yere koydum. Kıyafetlerimi alıp içine koyacakken valizin açık olan kapağını ayağıyla iterek kapatınca ona baktım. “Katil oldun! Bunu yaptın!” dediğinden eğilip valizi açtım ve kıyafetlerimi koyacakken beni ayağıyla itti ve yere düştüm. Ona kızgınca bakarken konuşmaya başladı. “Bu kadar kolay mıydı öldürmek? Zevk aldın mı bari? Belki devamını da getirirsin.” Konuşmamak için tırnaklarımı avuç içime geçiriyordum. Sabrımı çok zorluyordu. Sınırını aşmıştı ama dur diyemem. Yoksa işlerim, görevim hatta hayatım biter. “Gerçekler yüzüne vurunca ne kadar da sakin birine dönüşüyorsun Zemheri. Seni anlamak zor. İnsanları katlettin ve susuyorsun.” “YETER ARTIK SUS!!!” Diye bağırıp o çirkin yüzünü yumruklamamak için zor duruyordum. Oturduğum yerden elimdekileri valize doldurdum ve ağzını kapattım. Onun yanından geçerken kulağına “Tek katil bensem sana ne kalır?” dedim. Ben katil oluyorsam o ne oluyordu? Herhalde katliamcı falan. Katilden daha üstü yoksa ben asla katil olamam. Ben o değilim. Yanından geçtiğimde bana öfkeyle baktı. Teşkilatın ana giriş kapısına girince bir dikdörtgen şeklinde bina yapıldığını gördüm. 1 katlıydı ve yatay uzundu. Ayna gibiydi sadece yansımamız görünüyordu. Kapısı da öyleydi. Kapıdan çıkacakken “Lütfen şu kapıdan girip sıranızı bekleyin” dedi. Kapıdan girince bir sürü makinanın bulunduğu kocaman bir alan gördüm. Sıramı beklerken oturdum. Sıra bana gelince aletlerin yanına gittim. Oradaki kişi bileğimi kavradı ve makinanın altına koydu. Bir sürü iğne bir anda battı sonra birden küçük çip gibi bir şey iğnelerle vücuduma saplandı. Tabi ilk batırılan iğneler derimi kaldırmıştı ve çipte derimin altındaydı. Baya acımıştı ama gıkımı çıkarmadım. “Bu ne?” diye sorunca karşımdaki kişi “Önemsiz prosedür gereği” dedi. Bende oradan çıktım ve ana giriş kapısına gittim. Çipi gösterince çıkmama izin verdiler. Hemen telefonumdan benim teşkilatımın telefon numarasını çevirip yürümeye başladım. Onlara olanları anlattım. Sakin kalmamız gerektiğini falan söylediler. Sonra ise o yemek istediğimiz restorana gittim. Orada güzel bir manzarayla yemeğimi yedim. İnternetten ucuz ama güzel bir otel buldum. Oraya rezervasyon yapıp yola çıktım.
Otel odama yerleştim ve kafamı dinlemeye tam başladım derken telefonum çalmaya başladı. Arayan Karan’dı. Onu umursamadan telefonu meşgule attım. Daha sonra Vuslat aradı. Onu da kapatınca içime bir kuşku düştü. Arayan kişi Mehir olunca açtım.
“Ne oluyor size?!”
“Yardımın lazım” dedi Mehir.
“Ne var Mehir, anlat?!”
“Ajanlar tuzak kurmuşlar.”
“Siz halledersiniz!” tam kapatacakken acı dolu haykırışlarını duydum. “SANA KURDULAR O ÇİPTE BOMBA VAR! 1,1 UZAKLIĞI GEÇERSE ÖLECEKSİN!” Telefonu yüzüne kapattım. Hemen restorana inip gizlice bir bıçak alıp odama geri çıkıp kapıyı kilitledim. Yavaşça bıçağı çipin etrafında gezdirdim. “Yapabilirsin Zemheri, kimse senin özgürlüğünü kısıtlayamaz.” Bıçağı yavaş yavaş derime batırmaya başladım. Acı en üst seviyedeydi ve ben çığlıklar atmaya başlamıştım. Yere düşen kan damlarının sesi kulaklarıma doluyordu. Yavaşça üst derimi kaldırdım. Canım çok yanıyordu. Çığlıklarım dinmiyordu. Çipi iğnesinin battığı deriyle çıkartmam gerekiyordu. Bir nevi derimi kopartmam gerekiyordu. Kan ter içinde sesim kısılmış bir biçimde sonunda çıkarttım. Gözlerimdeki yaşlar dinmiyordu. “ALLAH BELANIZI VERSİN! SİZİNDE ÖLÜMÜNÜZ BU KADAR ACI OLSUN!” Diye hem bağırıyordum hem de ağlıyordum. Çipi hemen camdan aşağı attım. Kapım çalınca korkup açtım. Görevli karşımdaydı.
“Efendim kusura bakmayın, ses için gelmiştik de… Eliniz!” Hemen ilk yardım çantasından bandaj çıkartıp saracaklarken, “Ben hallederim” dedim ve onları gönderdim. Yavaşça krem sürüp bandajladım. Akan kan durmuyordu. Dinmek bilmiyordu çığlıklarım gibi. En sonunda acıdan yere yığıldım. Zaten ayık kalmamı kimse beklemiyordu.
2 Saat Sonra
Uyanınca hemen elime baktım. Kan içindeydi. Yeni bir bandaj taktım. Saate baktım saat; 18.47’ydi. Yemek yiyecek bile halim yoktu. Hiçbir yere gidecek gücümde yoktu. Sadece odamda oturacağım ve zamanın geçmesini bekleyeceğim.
4 Gün Sonra
Sabah teşkilata dönmek için erkenden uyandım. Eşyalarımı toplamaya başladım. Valizimi kapatırken telefonumda bir uyarı belirdi. Hemen telefonu elime alıp baktım. “Geri dönmenize 1 saat kaldı.” Diyordu. Telefonu duvara fırlattım. Kırılmadığı için ona lanetler yağdırdım. Onu ve valizimi alıp otelden çıkış yaptım. Bir taksi bulmam gerekiyordu. Ama sabahın dördünde nasıl taksi bulacaksam. Elimi kaldırdığım her taksi beni es geçiyordu. Neredeyse yarım saat geçmişti. Zaten teşkilata gitmem 1 saatti ve benim zamanım tükeniyordu. Beklerken yanıma biri yaklaştı. Ona doğru baktım.
“Merhaba Pars Teşkilatına gidiyorsunuz. İzin verir ve isterseniz sizi oraya bırakabilirim.”
“Pars Teşkilatı mı?”
“Siz belki bu ismini bilmiyorsunuz. Kaptanların Demir ve Pamir olduğu teşkilat.
“Evet orası. Bu ismini bilmiyordum.”
“Ben oraya gidiyorum, isterseniz zamanınız az kalmışken yardım etmek isterim.”
Çok kibar ve nazik konuşuyordu. Gerçekten de zamanım çok az kalmıştı.
“Peki ama siz kimsiniz?”
“Özür dilerim kendimi tanıtmayı unuttum. Ben Doğu Arslan. Siz kimsiniz?”
“Zemheri Yabani. “
Arabaya binerken eşyalarımı bagaja koymama yardım etti. Ve arabaya bindik. Ön tarafa oturdum. Yola çıkarken aklımda bir sürü soru dolaşıyordu. Susmaktansa ona sormaya karar verdim. “Siz benim oraya gideceğimi nereden biliyordunuz?” Dediğimde kısa bir süre bana baktı ardından yola bakmaya devam etti.
“Elindeki yara izinden ve valizine gizlice yapıştırılmış olan simgeden.”
“Ne simgesi? Ben hiç fark etmedim.”
“Simgede Pars var. Oradan anladım. Ayrıca telaşlıydın. Yetişmen gereken yerin orası olduğunu düşündüm” zeki bir adama benziyordu. Bir saatten çok az bir zamanda teşkilata vardık. Arabayı görevlilere bıraktı ve valizlerimizi çıkardı. O da buraya geri dönüyordu anlaşılan. “Siz burada ne görevindesiniz?” dediğimde hala teşkilatın kapısına bakarak cevap verdi. “Bilmiyorum sadece emredildi.” Hiç merak etmemiş miydi neden görev verildiğini? İlerlerken kapıda kahverengi saçlı ve kahverengi gözlü, uzun boylu biriyle bakıştılar. Ve durdu.
“Doğu?!” diyen kapıdaki kişinin sesinde merak ve öfke vardı. “Ooo… Barlas hala demek buradasın.” “Sen neden buradasın?!” sanki onun burada bulunmaması gerekiyormuş gibi davranıyordu. “Görev… Peki senin görevin hala aynı mı? Pamir’in yardımcısı mısın hala?” onunla alay ediyordu ve bu da onun hoşuna gidiyordu. Fakat bunu Barlas için söyleyemezdim. Ellerini yumruk yapmıştı, o kadar çok sıkıyordu ki eli sapsarı olmuştu. Bilerek yapıyordu Doğu bunları.
“Bundan memnunum!” dedi. Bu Doğu için bir uyarı niteliğindeydi ama Doğu aldırmıyordu. “Bundan hiç şüphem yok. Neyse…Geçebilir miyiz?” dedi ve Doğu ilerlerken Barlas onu durdurdu. “Görev dışında kimi görmeye geldin?!” diye söyleyince Doğu kahkaha attı. “Merak etme görev dışında Dalya ya bakacağım…biraz da efendine.” Diyerek tekrar kahkaha attı. Bu adamın nesi var da bu kadar alay ediyor? “O benim dostum!” “Anladım. Hadi gel gidelim Zemheri.” Dediğinde Barlas gözlerini ayırt edecek gibi açıp şaşkınlıkla bana bakmaya başladı. “Bana emir vermeyin!” dedim ve kendim önden ilerleyip içeri girince karşımda Demir ve Pamir’i buldum. Tam karşımda biraz uzakta birileriyle konuşuyorlardı. Birden gözlerini bana çevirdiler ve kızgınca baktılar. Hızlıca yanıma geldiler ve ilk söze Demir başladı.
“Sana geç kalmamanı söyledim. Hatırlıyor musun?!”
“Evet.” Dedim sakince bu sakinliğim birazdan onları çıldırtacaktı. “HATIRLIYORSAN, NASIL BU KADAR GEÇ KALABİLİRSİN?!” “Bana bağırmayın lütfen.” Görev için burada olmasam yüzlerine bile bakmayacağım insanlar bana vaaz mı vermeye çalışıyorlar? Demir de artık onların içinde yer alıyor. “O zaman sende bağırtma!!” “Bağırmanız için bir sebep yok!” diye onun gözlerinin içine öfkeyle baktım. Pislik herif! Dost zannettiğimiz bize ceza kesiyor. Hani Demir Efendimmiş gibi davranmayacaktın dememek için kendimi zor tutuyordum. Egoist!
“VAR! Geç kalma gibi bir sorunun varsa onu önceden halledecektin! 1 saat sonra bahçede eğitim olacak ve sen hazır değilsin!! Çabuk hazırlan ve toplanma yerinde ol! HEMEN!” Bu başka bir şeye sinirlenmişti ve benden acısını çıkartıyordu. Arkasını dönüp hızla içeri girdi. Bende ilerlerken Pamir tam yaramın olduğu yere sıkıca elini bastırıp, sıktı. Bağırmamak için dişlerimi sıktım. “BIRAK!” Diye bağırdığımda kahkaha attı. Komik miydi bu? Salak herif.
“BIRAK DİYORUM SİZE!”
“Ne kadar da kibar bir hanımefendisin Zemheri.”
“Dediğimi duymayacak kadar yaşlısınız herhalde.”
“Yaşlı mı? kendine diyorsun herhalde.”
“Hayır, size diyorum.”
“Benim yaşlılara benzeyen bir halim mi var?”
“Gayet de var.” Kendine baktı ve sonrada gözleriyle beni süzdü.
“Emin misin? Buradan bakınca kıyafetinden dolayı kaçkın ve gözündeki morluklardan dolayı daha çok sen yaşlısın gibi.”
“Görünüşünüze bakılırsa sizde köylerde dolaşan çoban gibisiniz. Hatta baya da can sıkıcı olanlardan.”
“Düzgün konuş benimle.”
“Tabi ki de efendim, yaşlılara saygım sonsuzdur.”
“Bak seni son kez uyarıyorum! Bir daha yaparsan…!”
“Ne yapacaksınız? Beni öldürecek misiniz? Yoksa denek mi yapacaksınız? Hangisini yapacaksınız? Hadi bekliyorum gelin de yapın efendim.”
Yanından hızla geçip uzaklaşırken karşıma bu sefer yine Demir çıktı. Beni durdurdu. Kulağıma yaklaşıp sessizce bir şeyler fısıldamaya başladı. “Bak Zemheri, sana kötü biri gibi gözükmek istemem ama o adamdan uzak durmalısın. Buna mecbursun. O çok kötü biri.” Dediğinde sesinde korku vardı. Gerçekten bu yüzden o saçmalıkları yapmak zorunda mıydı? Ya da kendisini bir şey mi sanıyordu Pamir?
“Bu yüzden gariptiniz.”
“Yalnızken ya da o yokken Demir’im ben.”
“Tamam” dedim ve ilerlemeye devam ettim. Bavulumla beraber kabinlerin yanına gidip boş bir tanesinin içine girdim. Giyinecekken içeride garip duran bir tablo dikkatimi çekti. Burada ne işi vardı. Tabloyu dikkatlice incelerken gizli bir kamera olduğunu fark ettim. Muhtemelen izliyorlardı o yüzden fark etmemiş gibi yapmaya karar verdim. “Bu tabloyu kim yaptı acaba? Çok güzel duruyor.” Dedim giyinir gibi yaptım. “GELİYORUM EFENDİM!” Diye bağırıp çıktım. Kapının dışında bulunanlar bana dik dik bakmaya başladılar. Hızlıca aralarından çıkıp Giydiğim tişörtümün üstüne verdikleri tişörtü geçirdim ve hiçbir yerim gözükmeden kıyafetimi değiştirdim. Eşyalarımı bavula tıktıktan sonra bahçe de beklemeye başladım. 1 saat geçince herkes toplandı. Demir karşıma geçip “Senin eğitmenin benim.” Dediğinde en azından %5 güvendiğim biri eğitmenimdi. Sonuçta eksililer de vardı. “Teşekkürler efendim.” İlk önce tek tek hareketlere çalıştık. Daha sonrasında spor salonuna geçtik bir branş seçmemiş istendi. İçinde bir sürü spor vardı. Ben direkt dövüş seçtim. İsteyen kişi karşıma gelsin. Onu yenmek için her şeyi yaparım. “Galiba ustasın.” Dedi Demir. “Hayır ama severim.” “Deneyelim mi?” dediğinde onu kırmadan teklifini kabul ettim. İlk o başladı. Kafama doğru bir tekme savurdu. Eğildim. Hemen bende ona doğru bir tekme savurdum karnına gelecekken takla atıp geriye sıçradı. Bu kadarını beklemiyordum.
“Vay canına.” Dediğimde gülümsedi. Dostça davranıyordu ama bazen canımı da sıkıyordu. Devam ettik ikimizde yorulurken o beni 5 kez falan yere düşürmüştü ve bende onu en sonunda yere yapıştırınca başından beri bizi izlediğini bildiğim adam bize doğru yürüdü. İkimizde ayağa kalktık.
“Acaba partnerleri mi değişsek Demir?”
“Olur” dediği anda kafamdan aşağı kaynar sular dökülmeye başladı. Ben bu adamı nasıl yeneceğim? Olur mu dedi o? Allah’ım onun ağzını çarparsın inşallah! “Tabi senin içinde bir sorun yoksa usta?” diyerek benimle alay etti. Bak işte bunu yapmayacaktı. Ben hırslanınca her şeyi yaparım. Bunu bilmemesi onun hatasıydı. Onun olduğu tarafa ilerledim. “Başlayalım mı?” dediğinde kafamı salladım. İlk ben başladım. Tekmemi savurduğumda eliyle tuttu. Bende o hareketimi deneme fırsatımı bulmuş oldum. Hemen güç alıp arkasına geçtim. Yere düşecekken beni belimden kavrayıp kendine çekti ve üzerime düştü. Bu kadar yakın temas benim kriz geçirmemi tetikliyordu. “Üzerimden kalkar mısınız?” dediğimde güldü. “Neden korkuyor musun?” “Temastan hoşlanmıyorum.” Dediğimde ciddiye almadı ama terlemeye başladığımda üzerimden kalktı ve beni kaldırmak için elini uzattığı esnada kendim kalkıp onun karnına diz kapağımı geçirdim. O yere düşecek gibi olurken hemen Demir’in yanına gittim. Demir de aslında bizi izliyordu. Sanki gördükleri hoşuna gitmemiş gibiydi.
“Onunla bir sorunun mu var?” diye sorduğunda çok şaşırdım. “Hayır Pamir Beyi siz bana tanıttınız nasıl bir….” Dediğimde sözümü kesip araya girdi. “Uzatmana gerek yok. Sadece soru sordum.” Dedi ve antremanıma spor salonunda devam edeceğimi söyleyip gitti. Bende göçebe gibi bu seferde spor salonuna girdim. Birkaç saat çalıştıktan sonra oturup dinlenmeye başladım. Bıçakla kanattığım çipin olduğu yere baktım. O kadar çok çalışmadan sonra tabi ki de kanaması normaldi. Bandajı çıkardım. Ve akan kana baktım. Bu bana bir anı getirdi. Kafamın içinde daha önce hiç hatırlamadığım bir anı canlandı. Anıda benim kolumdan kanlar akarken yüzünü göremediğim bir erkek benim kolumu bandajlayıp konuşuyordu. “Bu yaralarını hep ben sarayım olur mu?” dedi. Bende kafamı sallayarak “Kanatması benden, sarması senden Altay.” Dedim ve devamı yoktu. Birden bunları görmek bende bir huzursuzluk yarattı. Kendi kendime tekrar ettim anlamak için. “Kanatması benden, sarması senden Altay.” Diyerek tekrar hatırlamaya çalıştım. “Altay.” Bu ismi sanki hiç duymamış gibiydim. Daha sonra ayağa kalktım. Etrafıma bakınırken kapının karşısında duvarsa yaslanmış bir şekilde duran ve şaşırmış gibi bana bakan Pamir’i fark ettim.
“Sen ne dedin?” diyerek merakla sorduğunda onun bir şeyler bildiğini hissettim. Ama benim bir anımın onunla ne ilgisi olabilirdi ki? “Sizi ilgilendirmez efendim.” Dediğimde sinirlendi ve üzerime doğru yürüdü. “Cevap ver.” “Sizinle alakalı olmadığı kesin efendim. Beni rahat bırakın” dedim ve odadan çıkıp yemekhaneye indim. Yemekhaneye gidince herkes bana şaşkınlıkla bakıyordu. Neye baktıklarını anlamadan hemen yemek alma kısmına ilerledim. Elime tableti aldım. Yemeği koymak için demir kısma bırakıp, kaşıkla yemeği tablete koymak istediğim zaman tablete bakınca sol elimdeki kanın oraya geçtiğini fark ettim. Ben içimden “Allah kahretsin!” derken Demir yanımda bitti. “Sakin ol sen yemeğini al ve bahçeye çık.” Dedi. Ona itiraz etmeyi ne kadar çok istesem de şuan onların lama gibi bana bakmalarına katlanamaz ve içlerinden birini gebertirdim. Yemeğimi koyup bahçeye çıktığımda da herkes bana bakıyordu. Bir çardağa oturdum. Birkaç dakika sonra Demir yanıma geldi. Elinde ilk yardım malzemeleri vardı. Çantada değildi elindeydi hepsi. “Sen sağ elinle yemeğine devam et. Ben sol elindeki yarayı saracağım.” Dediğinde yemeğimi yemeye başladım. Nazikçe elimi avuçlarının arasına aldı ve kremi sürüp bandajı yavaşça sardı. En sonunda sertçe sıkınca irkildim ve elimdeki kaşık yere düştü. Onu almak için eğildiğinde bizim tam karşımızda elinde bandajla bana bakan Pamir’i fark ettim. Bizi görünce elindeki bandajı eliyle yırtıp çöpe attı. Bunların hepsini de gözümün içine bakarak yaptı. Bu adam ne istiyor anlamıyorum. Bu da beni çıldırtıyor.
Gece olmuştu. Ve bugün baya yorulmuştum. Sağ olsun Demir yaramı sardıktan sonra beni çok hırpalamıştı. Yorgunluktan neredeyse bayılacaktım. Odama kendimi zar zor attığım sırada valizimi bahçede unuttuğumu fark ettim. Bu arada nerede kalıyorsunuz diyecek olursanız şimdilik tek kişilik odalardayız. En baştaki yerde değiliz. Geçici verilen odalar bunlar. Odamdan çıktım. Hemen asansöre gidecekken asansöre binen kişinin Pamir olduğunu gördüm. Durdurması için bağırdığımda daha da hızlı bir biçimde asansörün kapanmasını sağladı. 5 dakika bekledim ama hala asansör gelmeyince mecburen merdivenden inmem gerekti. Benim olduğum kat 7. Kat. Biz şuan ana binadayız ve burada bir sürü şubenin çalışanları kalıyor. Merdivenleri inerken kan ter içinde kalmıştım. Ama o adama inat olsun diye iniyordum. İndiğimde neredeyse yere kapaklanacaktım. Hemen demirlere tutunarak kendimi ayakta tutmayı başardım. Bahçeye ilerledim ve valizimi görünce son gücümle koşup onun sapını açıp sürüklemeye başladığımda valiz tökezleyince valize bakmaya başladım. Benden kaynaklı mı diye düşünerek valize bakarak ilerlemeye başladım. Birden birine çarpınca başımı çevirip bakınca Pamir’i gördüm. “Yeter artık her yerden sen çıkıyorsun!” diye haykırmak istedim. Ama kötü olmasın diye yolumu değiştirecekken yara olan yerimden tutup geriye doğru çekince birden acıyla inledim. Yaranın daha kapanmadığını bile bile yapıyordu. “Bırakın! Acıyacak birazdan.”
“Acısın.”
“Niye benim canım acısın ki biraz da sizin canınız acısın.”
“Bilmediğin şey hakkında konuşma.”
“O zaman bırakın!” Kanlar akmaya başladığında daha da sıkı sıktı. “Kanıyor!” diye bağırdığımda beni duymuyormuş gibiydi gözleri kan akan yerdeydi. Benim bağırdığımı sanki sonradan görmüş gibi bir anda bana baktı. “Bir şey olmaz sen sonuçta alışıksın sarmaya.”
“Ben yaralarımı falan sarmam. Canım acırsa acısın umurumda değil! Sadece dokunmayın bana!.”
“Doğru senin umurunda olmaz zaten. Senin bir yara sarıcın var.”
“Sizin neyden bahsettiğinizi hiç anlayamıyorum.”
“Demir mesela diyorum. Ona git o senin yaralarını sarar.” Eğer bir ilişkimiz olsaydı kıskandığını düşünürdüm.
“Siz ona mı takıldınız?”
“Umurumda bile değilsin Zemheri. Sadece söylüyorum.”
“O bir kere benim yaramı sardığı için hep onun mu saracağını söylüyorsunuz?”
“Bilmem.”
“Bana net bir cevap verin!”
“Evet belki de öyle düşünüyorum. Çok yakınsınız belki de aranızda bir filizlenme oluşmuştur. Sonuçta bu kadar kısa sürede birine güvenip yaralarını sardırmak kolay değildir.” İma ettiği şeyi çok iyi anlamıştım. O bizim aramızda bir şeyler olduğunu düşünüyordu. Haklı olmadığını bilmeliydi. Benim hep birine ihtiyaç duyacağımı ima ediyordu.
“Demek öyle düşünüyorsunuz! Görün şimdi yaralarımı kim sarıyor!” valizime uğurlu olsun diye komutanın koyduğu broşu çıkardım. İğnesini açtım. Onun gözlerinin içine bakarak iğneyi hızlıca yara olan yerime batırdım. Onun gözlerindeki korkuyu görüyordum. Benim için korkuyordu. Ama şunu bilmeliydi. Ben hiçbir şeyden korkmuyorum. Beni bir aile yetiştirmedi. Ben bir canavar olarak büyüdüm. Ve şuan silah olarak kullanılıyorum. Bir insanın arkasında endişeleneceği birisi yoksa o kişi hiçbir şeyden korkmaz. İğneyi 5-6 kez batırdığımda acı hissetmiyordum. Tekrar batıracağım sırada elimi tutarak beni durdurdu.
“Niye durduruyorsunuz? Sonuçta Demir Beyin yanına gitmek için bir bahanem olurdu!”
“Ona yalnızken Demir dediğini biliyorum.” Şaşırmamıştım zaten bunu bilmesine.
“Birine ismiyle seslendiğim için mi suçluyorsunuz beni? Ben bir cevap istiyorum!”
“Suçlamak mı adım gibi eminim. Ama durman gerek.”
“Sizi dinlemeyeceğim! SONUÇTA BEN SADECE ONA YAKINLAŞMAK İÇİN İSMİYLE SESLENİYORUM VE KENDİME ZARAR VEREN BİRİYİM!” Dediğimde elini ittirdim. “Şimdi size yaramı kimin nasıl sardığını göstereceğim!” dedim ve broşu geri yerine koyup bir bandaj çıkardım. Bandajı o kadar sıkı sıktım ki bu daha fazla kanamasına sebep oldu. Bunu zaten bilerek yapmıştım. Gözlerinin içine baktım.. “BAKIN KENDİ YARAMI BEN BÖYLE SARARIM! KİMSEYE DE İHTİYAÇ DUYMAM!
Valizi tuttuğum sırada beni durdurdu. “Tamam anladım sen de sarabiliyorsun ama şaka bir yana gerçekten sarmalıyız. Eğer bu şekilde kalırsa damarların patlayacak”
“Bizli konuşuyorsunuz ama ben sizinle kendimi konuşurken bile görmek istemezken, siz yaramı sarmaktan bahsediyorsunuz. Bu yaramı kanatmaktan daha acı olur. İstemiyorum.”
“Yaranı gidip ona sardıracaksın değil mi?”
“Kendi yaramı gerçekten sarmayı biliyorum ama bunu tercih etmiyorum. Çünkü onları sarmak herkesin dikkatini çeker ve dikkatimi dağıtır. Ama onu yok sayıp umursamamak onun daha çabuk unutulmasına neden olur. Bu insanlar içinde geçerli. Ayrıca ben konuşmayı sevmeyen biriyim ve siz beni çok yoruyorsunuz.” Deyip giderken Demir’in buraya doğru geldiğini görüp kahkaha attım. O da arkasına bakınca daha ciddi bir tavır sergiledi.
“Zemheri burada ne işin…Zemheri elin!” diyerek elime baktı. “Sabah ki bandaj tutmamış sanırım. İstersen tekrar…” dediğinde bu sefer ben onun sözünü kestim.
“Bir bandaj yarayı kapatamıyorsa onu tekrar sardırmak aptallıktır.” Diyerek oradan uzaklaşırken Pamir ile konuşmaya başladı. Asansörle odama çıkınca kendimi yatağıma attım. Sabah kapının çalmasıyla uyandım. Yataktan kalkıp kapıyı açtığımda silahlı 2 kişi görünce hemen kaçmaya çalıştım. Ama olmayınca dövüşmeye karar verdim. Beni vuramazlardı. Hemen birisini yakasından tutup kafamı geçirip bayıltınca diğeri silahına sarıldı tetiğe bastı ama içinde hiç mermi yoktu. “Yazık!” diyerek tekmemi karnına geçirip dirseğimi de geçirdim. Kıyafetimin yakasını düzeltip bahçeye indim. Bahçe de herkes silahlı kişilerle getirilirken benim tek gelmem dikkat çekmişti. Hemen Demir yanıma geldi.
“Sen nasıl buraya geldin?”
“Yürüyerek.” Sinirlenerek bana yaklaşıp kolumu sertçe sıktı. “Askerleri nasıl geçtin?!”
“Kolumu bırak!” Pamir araya girerek “Bırak Demir. Sende Cevap ver!” diye bağırınca ikisinin yüzü arasında gidip geldim. “Askerlerinizi iyi seçmediyseniz benim ne suçum var?” dedim. Sakin durmak için kendimi zorluyordum. “TAMAM SIRAYA GEÇ!” Diye Demir bağırınca sıraya geçtim. Gözlerim Vuslat’ı aradı. Onu görememenin telaşını yaşıyordum. Takım arkadaşı kaybolan ilk ajan ben olacağım herhalde. Ardından arkama bakınca onu gördüm. Hemen yanıma geldi. Sanki ben gelmesini istiyormuşum gibi.
“Zemheri iyi misin? Eline ne oldu?” cevap vermemekte kararlıydım. O pislik benim hakkımda konuşurken bana sus diyerek onun yarasıyla ilgilendi. “Bana da mı küstün?” dediğin güldüm. Küçük bir çocukmuşum gibi davranması sinirlerimi hoplatıyordu. “Ben senin gibi küçük bir velet değilim!” diyerek onu geldiği yere gönderdim. Onun gibi biriyle konuşmamı beklemiyordu. Gönderdiğimi sanarken arkamda belirdi.
“Zemheri neye kızgın olduğunu biliyorum. Ve haklısın da ama ben orada Karan ile ilgilendim çünkü eğer karşısında dursaydım bize karşı cephe alacaktı ve bu da Mehir ile onu yakınlaştırıp işleri bozmasına sebep olacaktı. Sen haklısın ama geleceğimizi de düşünmeliyiz. Bunu söyleyen sendin. Hatırla lütfen.”
Dediğinde ona hak verdim. “Tamam haklısın.” Dedim. Hatırla deyince aklıma Altay geldi. Onun kim olduğun belki o hatırlıyordu. “Altay diye birini hatırlıyor musun?” dediğimde düşündü. “Buradakilerden biri mi?” dediğinde “Hayır, çocukken öyle birini hatırlıyor musun?”
“Zemheri içimde bir anı canlanacak gibi ama olmuyor. Sanki çok tanıdık bir isim ama çıkaramıyorum.” Dediğine göre aynı şeyleri hissediyorduk. Bu kimdi? Bu kadar şeyin arasında bunu bulmakla da uğraşmam lazımdı. Hatta Doğu’nun kim olduğunu da bulmam lazımdı. Allah’ım sen bana güç ver. Yoksa bunların arasında kemiklerim bile kalmayacak. Bunları düşünürken Demir kürsüye geçti.
“Evet sayın yarışmacılar, bu gün ilk yarışmanıza gireceksiniz. Bu yarışmalar 5 aşamadan oluşuyor ve bazılarının 2 alt aşaması da var. Bu gün ki aşamanın adı: Hayali Dehşet. Bu adından dolayı korkmayın ama bu aşama sizi baya zorlayacak. İçeriye gireceksiniz ve bir simülasyon göreceksiniz oradan çıkmaya çalışacaksınız. Kolay gelsin.”
Bir simülasyondan çıkmak ne kadar zor olabilirdi ki? Sırayla içeri girdik. Girenlerin çıkmaları çok uzun sürüyordu. Sıra bana gelince kapıdan içeri girince bembeyaz bomboş bir odaydı. Sadece bir masa ve aletler vardı. Masadaki aletleri bana bağladılar. Bir uykuya daldım. Uyandığımda karşımda Pamir vardı.
“Sen?!”
“Evet benim. Beni özledin mi?” diyerek bana yaklaştı. “Uzak dur benden!” diyerek bağırdığımda daha da yaklaştı bana. “Beni tanımadın mı yoksa?” dediğinde “GİT BAŞIMDAN! UZAK DUR BENDEN!” Diyerek ayağa kalktım. Uzaklaşmaya çalıştım ama uzaklaşamıyordum. “Beni nasıl unutabilirsin?”
“Uzak dur!”
“Hep aynı şeyi söylüyorsun ve bu da beni üzüyor Yabanim.” İçimde bir şeyler hissettim. Ama onun uzak durmasını istiyordum. “Uzaklaş benden”
“Çocukluğun benle geçti.” Diyerek elini açtı ve o anı canlandı. Ama farklıydı ben birini öldürüyordum, onu öldürüyordum. Sonra da onun yaralarını sarıyordum. Anı da annem ve babam bana kızıp beni terk ediyorlardı. Hıçkırarak ağlamaya başladığımda elinde bir bıçak belirdi. Bıçağı boynuma dayadı. Hareket edemediğimde aklımda bütün yaşamım geçti. En sonunda bunun bir simülasyon olduğunu hatırladım. “SEN SİMÜLASYONSUN! GERÇEK DEĞİLSİN! PİSLİK!” Diyerek bağırdığımda uyandım. Herkes etrafımdaydı. Sayaca bakınca 10 dakika sürdüğünü gördüm. Kapıdan çıkıp bir banka oturdum. Aslında sizin o iki satır diye okuduğunuz şeyden çıkmam benim için çok zordu. Ayrıca bu simülasyonlar bizim beynimizin dalgalarına göreyse ben onun Altay çıkmasından mı korkuyorum? Hiç sanmıyorum. Ben çıktıktan sonra Demir’in yanıma oturduğunu hiç fark etmemiştim. Yüzüm solgun görünüyordu.
“Zemheri iyi misin?” Niye herkes iyi misin diye sorup duruyor anlam veremiyorum. Yüzümden zaten her şey belli olmuyor muydu? “Sence?”
“Ne gördün orada?”
“Bunu zaten biliyorsunuz.” Evet bağladıkları cihazlarla bunu görebildiklerini düşünüyordum.
“İlk defa yanılıyorsun. Biz sadece tepkilerini ve dediklerini duyuyoruz.” Dediğinde bütün dediklerimi hatırlamaya çalıştım. Hiç ağzımdan Pamir kelimesi çıkmamıştı. Başka bir şey söyledim mi diye sorguladım. Ama çok şükür hiçbir şey ağzımdan kaçırmamıştım. “Cevap verecek misin Zemheri?”
“Lütfen…şuan konuşmak istemiyorum.”
“Sen normalde konuşmayı seven biri gibi görünüyorsun.” Dediğinde beni ne kadar da tanıyamadığını anladım. Zaten 1-2 ay da tanınacak türde de biri değilim ben. Kimsenin istemediği, yalnız kalacak olan beni tanımasın da. Hayatı boyunca lanetler yiyen o kızı tanımasın. Tanımaya çalışamaz da.
“Yorgunum…”
“Seni anlıyorum, şimdilik söyleme ama sonra elbet söyleyeceksin. Görüşürüz” sözleri tehditkardı ama nazikçe söylemişti. Sanki bir maske takıyor ve bazen rüzgarla beraber uçuyor o maske. İçinde sakladığı şeyler var. Belki de çok kötü biri çıkacak. Bütün sıralar yavaş yavaş bitmeye başladığında bir çocuğun çığlıkları yankılandı. Ayağa kalkıp etrafıma bakındığımda odalardan birinden iki askerin bir çocuğu kafasına silah dayamış şekilde götürdüklerini gördüm. “Ne yapıyor bunlar?” diye sessizce konuştuğumda gözlerimin dolduğunu hissettim. Tek ben olamazdım böyle hisseden değil mi? etrafıma daha dikkatli bakınca kimsenin onu umursamadığını hatta bazılarının güldüklerini gördüm. O çocuğun ne günahı vardı? İzlemeye devam ederken çocuğu arabaya bindirdikten sonra iki kişiden biri şoför koltuğuna geçti. Kapıları kapattı ve kilit tuşuna bastı. Daha sonra çocuğun oturduğu arka taraftan bir camı açtı. İkinci asker silahını doğrulttu. Ve tetiğe bastı. Çocuk daha güçlü bir çığlık attığında içimde bir parça kopuyordu sanki. Kimsenin bunu umursamaması da cabasıydı. İnsan değil bunlar. Aklıma çocukluğum gelince ellerim titremeye başladı. Yere düşecek gibi hissettiğimde yavaşça banka oturdum. Nefes almamın zorlaştığını hissettim. Boğulacak gibi olurken Vuslat’ın benim yanıma doğru koştuğunu gördüm.
“Sakin ol, o sen değilsin Zemheri. Nefes almaya çalış. Sakinleşmen lazım Zemheri” diyerek beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Düşünmeye çalıştım ama olmuyordu. “Gökyüzüne bak, nefes almaya çalış Zemheri” dediğini yapmaya çalışıyordum, olmuyordu. Gökyüzüne bakınca açık mavi renginde olan hava birden karardı ve yağmur yağmaya başladı. “Zemheri gel içeri girelim, hasta olacaksın.”
“Lütfen…zorlama” bu sözcükler ağzımdan zar zor çıkmıştı. Güçlü birinin çocukluğu ne kadar pembe olabilirdi ki? Benim çocukluğumun renkleri kırmızı, akan kanlardan ve mor, kolumda duran morluklardan dolayı. Bazen de siyah, yetişkin denen pisliklerin kestiği saçlarımdan. Gökyüzünde şimşekler çakmaya başladığında sadece oraya bakıyordum. Ve yağmur damlalarının yüzüme düşmesine izin verdim. Bir çıtırtı duyduğumda etrafıma baktım. Odaların bulunduğu yerden beni izleyen birini fark etmem uzun sürmemiştim. Gördüğüm kişi bana odaklanmıştı. Gözlerini ayırmıyordu benden. Bir an düşününce denizde gördüğüm kişi olabileceği kanışa vardım. Ve koşarak içeri girdim. Dışarıya baktığımda kimse yoktu. Arkamda birinin nefesini hissedince yemekhaneden çaldığım bıçağı cebimden çıkarttım ve arkamdaki kişinin boynuna dayadım. Bakınca o lanet suratını görmek istemediğim adamı gördüm. Gözlerine bakmaktan çekindim. Ve elimi indirdim. İlerlemeye çalışırken eliyle çenemi kavrayıp kendine doğru çevirdi. Ona bakmamak için gözlerimi kapattım.
“Sen benden korkuyor musun?” dediğinde alay edercesine güldüm. “Sizden mi? Çok komiksiniz.” Dedim ve elini itip ilerlemeye başladım. Arkamdan gelmiyordu ama sesi çok netti. “Yatakhanedeki herkesi demek bu sayede doğradınız Zemheri.” Bunu demesi bile bana kabusumu hatırlatırken onun bunu dile getirerek alay etmesi sinirlerimi bozuyordu. İnsanların bir açığını bulursa deşmek isteyen türdendi. “Gerçi yardımcın hiç karışmamış gibi. Hepsinde senin imzan var. Büyük başarı.” Sabrımın sınırına doğru koşarak gidiyordu bu adam. “Ama sana bir şey soracağım, neden 1 kişiyi hayatta bırakma gereksinimi duydun? Onu suçlamak için mi? yoksa sonra halletmek için mi?” sınırlarımı bilmese bile bir insanın ne kadar dayanabileceğini biliyordu. Bilerek yapıyordu. Bilerek beni tuzağına çekiyordu. Onun bu tuzağına kanarak koşar adımlarla onun yanına gittim. Bıçağı boğazına dayadım. “Bir laf daha ederseniz bu bıçağı bedeninize saplanmış halde bulacaksınız!” dudaklarına yerleşen o gülümseme irkilmeme sebep olmuştu. Neden gülüyordu şimdi bu adam?
“Eğer bıçaktan korksaydım, bir kılıca tutulmazdım.” Ne demekti şimdi bu? Kılıç bir şeyi mi ima ediyordu? “Neyden korkarsanız korkun, umurumda değil. Amacım sizi korkutmak değil. Sizi uyarmak.”
“Beni uyarmak yerine neden o beceriksiz sevgilini uyarmıyorsun?” demek hala kafasına takılan konu buydu. Onun bir oyun olduğunu anladığını düşünmüştüm. “Sizin bildiğinizi düşünmüştüm.” “Neyi?” diye sorduğunda gülme sırası bendeydi. Demek Bilge Lort ilk defa bir şeyi bilmiyordu. Ne kadar da yazık. “Söyleyecek misin Zemheri?” duraksadım ve söylememeye karar verdim. “Hayır, söylemeyeceğim. Çünkü bu hissi tatmak istiyorum. Ayrıca aramızdaki samimiyete dikkat etseniz iyi olacak. Ben sizinle senli-benli konuşmak istediğimi hatırlamıyorum.” Sinirinden bir psikopat gibi güldü. “Demek zevk alıyorsun. Öyle olsun. Ayrıca sana senli-benli konuşmak istediğimi dile getirdiğimi hatırlamıyorum. Bu da demek oluyor ki; senin fikrini sormadım.” Giderken bu sefer arkadan seslenen bendim. “Siz sadece saygı görülmek hatta kadınlar tarafından tapılmak isteyen bir kişiliksiniz. Kendiniz dışında kimse umurunuzun köşesinden bile geçemez. Gözlerinizdeki o sahte korku herkesi kandırmaya yeter. Ama ben kanmam!”
“Kendini diğerlerinden farklı görmenin sebebi nedir?” bana doğru dönmüştü. Sesinde alaycı bir tavır vardı. Gerçi ne zaman yoktu ki? “Çünkü ben sizin gibi erkeklerden etkilenmiyorum.” Hafif bir kahkaha attı. “Peki ne tür erkeklerden hoşlanırsın? Karan gibi savunmasız erkeklerden mi? sonuçta saldırmayı seviyorsun.”
“Sizin amacınız belli. Ne tür erkeklerden hoşlandığımı söyleyeyim. Adam gibi davrananlarından. Yani sizi en başta elememiz gerekir.” Bu sefer ben giderken o durdurdu. “Yani Demir seçeneklerin arasında.” Arkama bile dönmeden durup ona cevap verdim. “Sizin tek rahatsızlığınız kendinizi Demir Bey ile aynı kefeye koymanız. Ama şunu bilin aynı kişiler olmanın yanından bile geçmiyorsunuz.” İlerleyip odama geçtim. Odama girdiğimde bütün tayfa buradaydı. Ne kadar gitmek istesem de durdum. Onlara baktım. Kapıyı kapatıp koltuğa oturdum.
“Evet, sizi dinliyorum. Özellikle de seni Karan! Yine ne haltlar yedin sen?” diye bağırdığımda sanki hepsi biliyormuş gibi ezilip büzüldüler. Karan suratıma baktı ve asi bir tavır takınarak yanıtladı. “O Pamir denen ukala adam…” sözünü kesip onu durdurdum. “Bak beni dinle. O ruh hastası adam ile zıtlaşmayı bırakman lazım. Yoksa senin sonun belli.” Herkes birden bana bakıp “Bu kadar açık sözlü olma istersen” der gibi işaretler yaptı. “O adamın ne yaptığından haberin yok!” “Ne yapsa yeri olur çünkü o adamın normal olmadığı ortada.”
Vuslat araya girip beni durdurdu. “Biraz dinlesen mi?” diye ısrar edince kendimi tutamadım. “Neyini dinlememi bekliyorsunuz? O adama takılmayın, onun dikkatini çekmeyin dedikçe adamın burnunun dibine giriyorsunuz. Resmen beni öldür diyorsunuz.”
“Yabani dinleyeceksen sadece bir defa anlatacağım.”
“Tamam Karan anlat.”
“Dövüş yaparken ben yabancı bir eğitmenle eşleştim. O eğitmen çok kolaydı ve bakmadan engelleyebiliyordum. Biraz seni ve biraz da Mehir’e bakıyordum. İyi durumda mısınız diye. O sırada birden karşıma geçip partner değişelim dedi. Vahşice yumruklar atmaya falan başladı. En sonunda yere düşerken kulağıma “Sevgiline sahip çık beceriksiz. Bari bunu becer ve başka kadınlara baktığını görürsem seni gebertirim.” Dedi.”
Dediklerini anlıyordum ama Pamir’in yaptıklarına bir anlam veremiyordum. “Neden bunu yaptı ki?” diye sorduğumda hepsi sanki cevap bendeymiş gibi bakıyorlardı. “Senin onunla bir ilişkin olduğunu söylemiyoruz ama…”
“Amasıyla ilgilenmiyorum! Ben o adamdan ölesiye nefret ediyorum. O çocuğu herkesin gözü önünde öldürdü ve karşıma geçip sen katilsin diye haykırdı. Ondan ne mantık ne de saygı bekliyorum. O adam umurumda olmak için fazla pislik.”
“Böyle düşünmen çok normal ama işte…Nasıl desem? Bazen duygular işin içine girer ve bir an duraksarsın. O duraksama bir hayata mal olabilir onu demeye çalışıyoruz. Senden şüphe etmiyoruz ama ona da güvenmiyoruz. Ona bir şey diyemeyeceğimize göre de seni uyarmak bana düşüyor.”
Dedikleri gayet açıktı. O adamla fazla vakit geçirme. Seni kandırıp oyunlarına alet edecek diyorlardı. Haklılar da. İçimde ona karşı tek bir duygu vardı; nefret. Karan aniden söze girdi.
“Bu arada Demir’in sana olan davranışları da gözümüzden kaçmadı değil.”
“Şuan ikisiyle de uğraşamam.”
“Uğraşmalısın. Özellikle de Demir’i kendine doğru çekmeye odaklan. Ona kendini sevdir ve ipleri avucunun içine aldığında onu bir piyon gibi yönet.” Bunları Vuslat söylerken sabahtan beri hiç konuşmayan Mehir’e bakıyordum.
“Senin neyin var?”
“Katillerle görevde olma sorunum var.”
“Şimdi Mehir şöyle düşün. Biri seni öldürmeye çalışıyor ve senin elinde de bir bıçak var. O bıçağı kendine mi saplarsın yoksa seni öldürmek isteyen kişiye mi?” dediğimi anladığı halde odadan çıkıp gitti. Onun adına endişelenecek kişi ben değildim. Odadan Karan da çıkınca Vuslat ile ben tek kaldık.
“Zemheri sana güveniyorum. O adam iç güvenilecek olmadığından senin adına korkuyorum.”
“Haklısın bazen bende korkuyorum ama o adamın adına. Başına benim gibi bir bela aldığı için.”
“Hala formunu koruyorsun ablacığım.”
“Tabi ki de. Bu arada fark ettiysen fazla konuşmaya başladık.”
“Çünkü anlatacak çok şeyimiz olmaya başladı.”
“Bir an önce buradan gitmek istiyorum” dedi bütün gülüşmelerin ardından gelen hüzünlü bir itiraftı.
“Sana bir şey sorabilir miyim?” dediğimde kafasını sallamasıyla hemen konuya girdim. “Barlas diye birini hiç burada duydun mu Vuslat?” düşündü ve hemen yanıtladı. “Sanırım evet, Pamir’in yardımcısı ve sırdaşı.” Doğu dan dolayı biraz öğrenmiştim. Demek benim için Vuslat ne demekse Barlas da onun için bu anlama geliyordu. “Peki Doğu diye biri hakkında bir şeyler öğrenebildin mi?”
“Bende seninle bu konu hakkında konuşmak istiyordum. Demir ve Pamir ikisi de bu adamdan nefret ediyorlar bunu fark ettim. Onun gelişiyle bütün düzenleri yok oldu denebilir.” Demek Doğu’nun öyle bir yeri vardı ki ikisini de ayağa kaldırabilecek güçteydi. Bu yüzden Barlas ile neden alay ettiğini anlayabiliyorum. “Çok soru olacak ama Dalya kim?” bir an duraksadı. Bir şeyler söyleyecekken vazgeçti. “Bilmiyorum.” “Emin misin Vuslat?” “Evet.” Dedi ve odadan çıkıp gitti. Dalya kimdi acaba?
Sabahın Körü Saat 05:37
Sabahın köründe kahvaltı alarmı çalınca birden irkildim. Bu geçici yerde bile bu vardı. Hemen elimi yüzümü yıkadım. Dişlerimi fırçalayacakken aynada bir şeylerin ters gittiğini fark ettim. Aynada bir gariplik vardı. Ama ne olduğunu anlayamamıştım. O aynada beni huzursuz eden bir şey vardı. Dişlerimi de fırçaladıktan sonra valizimden günlük klasik bir kıyafet seçip giydim. Umarım Hayali Dehşet Aşamasının ikincisi bu gün değildir. Zihnim çok yorgun ve fazla açık veriyorum. Onlar gibi ölüme alışık olmam lazım bu nasıl olacaksa. Kıyafetlerimi giyip yemek kısmına bu sefer bilerek merdivenden indim. Çünkü o asansörü herkes çağıracaktı ve çok kalabalık olacaktı. Merdivenden inerken bir katta konuşma sesleri duydum. Duraksadım ve kendimi göstermeden dinlemeye başladım. Seslerden anlaşıldığı üzere iki adam konuşuyordu. Seslerinde bir telaş ve korku sezdim. “Sence cevher güvende mi?” cevher derken neyi kastettiğini hiç anlayamamıştım. “Bilemiyorum ama öyle düşünmek zorundayız.”
“O bilgilere kimsenin ulaşmaması lazım. Ulaşılırsa kendi hayatlarımız ve ailemiz bir katliama kurban gidecek.”
“Evet, bu acı gerçekleri unutmak istiyorum. Buraya hiç gelmemiş olmak istiyorum. Böyle bir iş olduğunu bilseydim asla ailemi riske atıp para için bu iş teklifine atlamazdım.”
“Verdikleri para o bilgileri korumak için veriliyor. Ne kadar değerli bir bilgi olabilir ki?” konuşmaları bir çift ayak sesiyle kesildi. Gelen kişi topuklu ayakkabı giydiğine göre kadındı. “Sizi uyarmıştım!” bağırdığında adamlar görevlerini yaptıklarını ölmek istemediklerini söyledi. “BEN BİR KERE UYARIRIM!” Bunları söylerken bir küçük kızın neşeli bir şekilde babacığım deyişi duyuldu. “Lütfen kızıma zarar vermeyin.” Diye o adamlardan birinin acı dolu haykırışı her tarafı inletti. Bu sözlerden sonra bir silah sesi geldi. İki adamdan biri “KIZIM! KIZIM! ONUN NE GÜNAHI VARDI?!” Kadın duygusuzca ve hafif bir kıkırdama sesiyle cevap verdi. “5 yaşındaki oğlununda ölmesini istemiyorsa susacaksın. Yoksa oğlunla da kalmam, seni ve bütün aileni kızının yanına yollarım! Duydun mu?!”
“Duydum efendim.” Ayak sesleri benim olduğum yere doğru gelince hemen olduğum kattan ilerleyip sağa tarafa saklandım. Kadın yukarı çıkınca rahat bir nefes aldım. Tam aşağı inecekken biri elimden beni kavradı. “Beni ziyarete mi geldin?” Doğuydu bu. “Merhaba.” Onu fark etmemiştim. Biraz telaşlandım.
“Merhaba. Burada ne yapıyorsun?”
“Ben…yemekhaneye inecektim. Yolu kaybettim galiba.”
“Bende oraya gidiyorum. Seni götürebilirim.” Bu adamda sanki navigasyon. Her tarafa götüreyim mi? falan deyip duruyor. “Peki götürebilirsiniz.”
“Önden buyurun…” zaten bildiğim yere giderken her katta neler olduğunu anlattı. Bazen gerçekten komik espriler yaptı ve beni güldürdü. En son güldürdüğünde yemekhaneye gelmiştik.
“İşte burası…” bir çocukla konuşurmuş gibi davranması sinirimi bozuyordu. “Teşekkürler.” Yemeğimi aldığımda arkamdaydı ve bana bir teklifte bulundu. “Bizimle oturmak ister misin?” gözlerim Vuslat ve diğerlerine gidince “Tabi arkadaşlarınla beraber siz olursanız daha iyi olur bence. Oranın soğuk havası biraz olsun benim gibi davranan insanlar etrafımda olur.” Olabilirdi ama biz derken kimleri kastediyordu? “Biz derken kimler?” gözlerini Demir ve Pamir’in bulunduğu masalara yönlendirince “Siz isterseniz bizim yanımıza gelin.” Bunu dememin sebebi o adamı istediğimden değil. Bu adamı kendi tarafımıza çektiğimizi Pamir’e göstermek ve biraz da bilgi almak. “Tabi haklısın. Olur.”
Hemen Vuslat’ın yanına oturdum. O da diğerlerinin yanına oturdu. Hepsi bana şaşkın şaşkın bakıyordu. “Pardon tanıtmayı unuttum. Bu Vuslat, Mehir ve bu da Karan.” Hepsi memnun olduk dedikten sonra Doğu da kendisini tanıttı. Gerçekten komik biriydi. Bazı esprileri Mehir’i bile güldürmüştü. Yemek faslı bitince görüşürüz diyerek onu uğurladık. Vuslat hemen lafa girdi ve bahçeye gidip konuşmaya başladık.
“Bu da kim Zemheri?” yani bizim ne işimize yarayacağını ve neden masaya davet ettiğimi merak ediyorlardı. Haklılardı da. Bu zamanlarda baya haklılar. “Bakın bu adamın Pamir ve onun arkadaşlarıyla sorunlu. Daha doğrusu bu adam onlardan nefret ediyor. Bende bazı şeyleri bildiğini düşünüyorum. Ayrıca bir sürü bilmediğimiz katta neler olduğunu onun sayesinde artık biliyorum.” Birkaç itirazdan sonra çok yakın olmayarak arkadaş gibi davranmaya ve ağzından laf almaya çalışacağımız kararına vardık. Yan yana bankta otururken uzaktan roket hızında Demir’in yanımıza geldiğini fark ettik. “Yalnız konuşabilir miyiz?” herkes teşkilatın içindeki odalarına gitmeye kararverip gittiler. Beni niye yalnız bıraktılar ki?
“Bir sorun mu var Demir Bey?”
“Onunla ne işin var senin Zemheri?”
“Bir işim yok.” Ona açıklama yapma zorunluluğum yokken neden her seferinde söylemem için ısrar ediyordu? Onu ilgilendiren bir durum olsa ona zaten söyleyeceğimi düşünmüyor muydu? Yani bana güvenmiyordu. “Zemheri o kadar nasıl yakın olabilirsiniz?” kıskandığını düşünmeye başlayacağımı bilmeliydi. Ona asla istediği cevabı vermeyeceğim. Tabi biraz sinir etmek istiyorum onu.
“Tamam anlatıyorum ama sakin olmalısın.”
“Tamam anlat, dinliyorum Zemheri.”
“Ben o beş günlük tatilde bir otele gittim. Dönüşte 1 saatim kalmışken hiç taksi yoktu. Benim buraya geleceğimi öğrenince yardım etmek istedi. Bende siz kızmayın diye kabul ettim. Yolda tanıştık. Çok iyi biri.” Bunları söylemem onun yüzündeki damarların belli olmasına neden olmuştu. Bu adam daha ne kadar garip davranabilirdi ki? “Sen onunla mı buraya geldin?!” yüksek sesle bağırdığı için herkes bize bakıyordu. “Evet! Beni lütfen rahat bırakın Demir Bey! Siz sadece eğitmenimsiniz! Benim buraya nasıl geldiğimle değil, ne zaman geldiğimle ilgilenmeniz gerekir.” Dediğimde delirmiş gibi güldü. “Bana işimi mi öğretiyorsun?” kolumu sıkıca sıktı. Kurtulmaya çalıştım ama olmuyordu. Hayvanlık olarak gücünü de onlardan almış. “Eğer düzgün yapmıyorsanız evet! Şimdi kolumu bırakın!” kafasını olmaz anlamında salladı. “Sende başka bir şey var!” daha devam ederse kendimi tutamayacaktım. O yüzden sakin olmaya çalıştım. “Yok bir şey bende.”
“Elbette var. O adamdan hoşlandın değil mi?” ne saçmalıyor bu salak? Kolumu daha da sıkınca gerçekten canım acımaya başlamıştı ki imdadıma Doğu yetişti. Benim halimi görür görmez koşarak gelip Demir’in elini tuttuğu gibi çekip beni kurtardı. “Ne yaptığını sanıyorsun Demir?!”
“O yakışıklı prensimizde gelmiş.”
“Sen sarhoş muşun yine?” ne? Sarhoş olup olmadığını hiç fark etmemiştim. Çünkü kendimi olabildiğince ondan uzak tutmaya çalışmıştım. “Hayır değilim! Ve bana bir açıklama yapacaksınız!”
“Ne açıklaması? Burada yaptığın rezilliğin açıklamasını mı istiyorsun? Onu senden bekliyoruz.” Diyerek onu sinir etmeye başladı. “Sen neden onu buraya getirdin?!”
“Yardım ettim. Ayrıca senin gibi birine açıklama yapmayacağım. Zaman kaybı olur.” Benimde sağ kolumdan tutup çardağa götürdü. “Eğer peşimizden gelirsen sana ne yapacağımı tahmin bile edemezsin Demir!” çardağa oturttu ve karşıma oturdu.
“Kusura bakma, teması pek sevmiyorsun ama bir an seni oradan kurtarmak istedim.” Çok kibar ve nazik davranıyordu. “Sorun değil. Sana yine bir teşekkür borçluyum.”
“Gerek yok. Konuşmayı sevmiyor gibisin. Arabayla gelirken anladım. Ama merak ediyorum. Buradaki pisliklerle ne işin var?” şu pislik adam beni 1 ayda tanıyamadı bu adam 1 günde tanımış. Bunu nasıl yaptığını hiç anlamıyorum. “Arkadaşlarımla beraber yeteneklerimizi geliştirip hayalimizdeki gibi ajan olmak için buradayım.”
“Bu arada seni uyarmak istiyorum. Demir’e çok dikkat etmen lazım. Kendini ona sakın sevdirmeye çalışma. Zaten böyle bir şey yapmazsın ama yine söyleyeyim dedim.” Durup dururken böyle bir şey söylediyse kesinlikle bir nedeni vardır diye düşünüyorum. Yoksa bir insan başka biri hakkında neden kötü bir şey söylesin ki. Bu zamana kadar şunu düşünüyordum; aralarında kötü bir sorun var ve beni de bu kavga da kullanacaklar. “Neden böyle bir şey söyleme ihtiyacı duydun?”
“Sana anlatacağım ama arkadaşların dışında kimsenin ağzında duymak istemiyorum.”
“Tabi ki de.”
“Benim bir kız kardeşim vardı. Adı Leylaydı. Ben bir zamanlar burada çalışıyordum. Benim işlerim iyi gidince kardeşim de katılmak istedi. Aramızda sadece 2 yaş olduğu kabul ettim. O zamanlar kötü niyetli değildi burası. Kötü teşkilatlarla ilgilenip onları yok ediyorduk. Kardeşim buraya geldiğinde ilk önce Demir onunla ilgilenmeye başladı. Bunun sadece eğitmen ilgisi olduğunu düşündüm. Ama daha sonralarında Leyla’yı kendi oyunlarına alet etmeye başladı. Onunla zorla sevgili oldu. Zorla…başka şeyler yaptırdı. Ve en sonunda kardeşim intihar etmek istedi. İntihar edecekken onu kurtardım ve teşkilatla bütün bağımı koparttım. Ama bununla da kalmadı. Kardeşim okuluna devam ederken sınavlara hazırlanıyordu. O yüzdende dershaneye gidiyordu. Bir akşam dershane dönüşü Demir onu yakaladı. Yolun ortasında onu 34 yerinden bıçaklayıp tecavüz etti. Aslında en başta kardeşim intihar etmeden önce ben hiçbir şey bilmiyordum. Çünkü hem gizli yapıyordu hem de kardeşimi tehdit ediyordu. Seni de öyle görünce aklıma kardeşim geldi. Yine birinin Demir’in oyunlarına alet edilmesini istemedim. Çok konuştum pardon.” Gözlerimiz dolmuştu. İkimizde ağlamanın eşiğine gelmiştik. Demir pisliğinin bu kadar ileri gideceği aklımın ucundan geçmemişti. O küçücük kızın ne günahı vardı? Demir benim için sadece bir çöp! Arkadaşım asla olamaz! Hatta eğitmenimi değiştirmek isteyeceğim. Gerekirse takım değiştirip Pamir’in takımına giderim. Yeter ki bunun yüzünü görmeyeyim.
“Ben çok üzgünüm…sana bunları anlattırmak zorunda bıraktığım için.”
“Zorunda bırakmadın. Ben öyle hissettim.” İlk defa biri bana yarasını açıp sarmamı beklememişti. Onun adına gerçekten çok üzüldüm. Bir kızcağıza bunu yapan bana neler yapmazdı. Ama ben bunları onun burnundan getirmesini bilirim! Bana bir daha asla ama asla dokunamayacak!
“Sana çok teşekkür ederim. İyi ki bana bunları anlattın.”
“Bir şey değil. Senin bütün özelliklerin saçların, gözlerin, duruşun ve tavırların kardeşime çok benziyor. Ama kardeşim senden daha güçsüzdü. Sen onun güçlü hali gibisin.”
“İstediğin zaman bana kardeşim diyebilirsin.” Bu onu rahatlatacaksa neden demesin? Bana gerçekten çok büyük bir iyilik yaptı. “Teşekkür ederim. Bu arada sana Zemheri demem de bir sıkıntı yok değil mi?”
“Elbette yok.” “O zaman benim gitmem lazım Zemheri, kendine dikkat et.” Ayağa kalktı ve teşkilatın içine girdi. Aklıma bir soru daha geldi. “Neden hala burada?” belki de intikam almak için buraya gelmiştir. Yorulduğumu hissettim. Oturma kısmını yatak gibi düşünüp uzandım ve gözlerimi kapattım. Bir süre dinlendikten sonra sağa doğru koyduğum kafam acıdığı için gözlerimi açtım. Ve karşı oturakta birinin yattığını fark edince korkup bağırdım. “SENDE KİMSİN?!”
“Niye bu kadar gürültücüsün?” diyen kişi Pamir’di. Kafasını kaldırıp bana baktı. Ve güldü. “Siz miydiniz fark edemedim.” Hemen ayağa kalktım. O da yattığı yerden kalkıp oturdu. Giderken elimden tutup kendi oturduğu yere çekti. Onun hemen yanına hızla çektiği için oturmuş bulundum. “Bana dokunmamanızı kaç kere söylemem gerek Pamir Bey?” suratına bile bakmadan söylemiştim bunu. Yüzünde nasıl bir ifade olduğunu bu yüzden göremiyordum. “Suratıma bakmayan biri olmaktan vazgeçtiğin zaman sana dokunmayacağım.” Bu yüzden hemen gözlerimle onun yüzüne baktım. Elini çekmesini istiyordum. “Lütfen şimdi beni bırakın.”
“Bu hassaslığın nereden geliyor çok merak ediyorum.”
“Merak edilecek bir şey değil.”
“Bir de sadece neden bana tutuyor bu hassaslığın anlayamıyorum Zemheri.”
“Elinizi çeker misiniz?” birinin bana dokunmasından rahatsız olduğumu dövüşürken de anlamıştı ve anlayış göstermişken her zaman dokunmaya devam ediyordu. “Bana gerçeği anlatırsan neden olmasın?”
“Ne hakkında bir gerçek istediğinizle uzaktan yakından ilgilenmiyorum. Eğer sizde Demir Bey gibi benim canımı yakmaya çalışarak Doğu Bey ile ne işim olduğunu soracak olursanız size açıklama yapmayacağım.”
“Vay canına, konuşmayı sevmeyen biri için ne kadar da uzun sözler. O konuya da geleceğiz Zemheri.”
“Sizin yüzünüzden adımdan vazgeçeceğim!” güldü. Sonra ciddileşti. “Hep bu kadar şakacı mısındır?”
“Hayır hatta size şunu söyleyeyim, beni bırakmazsanız sizi….”
“Ne yaparsın? O kadar güçsüzsün ki bir elimle bile seni tutabiliyorum.” Bu sefer kahkaha atan bendim. “Siz de o kadar hissizsiniz ki sizin iyiliğiniz için bunu yaptığımı anlayamıyorsunuz.”
“Ben tehlike de miyim küçük kadın?”
“Bana küçük kadın demeyin! Ve elinizden akan kanlara bakılırsa tehlikedesiniz Pamir Bey?” hemen eline baktı ve gerçekten de kanlar akıyordu. Aslında bunu biliyordum. Komutan hepimize bileklik vermişti. Demirden dikenleri olan bileklikler. Şansına o da oradan tuttu ve hala hissetmemiş olması garipti. “Size duygusuz derken haklıymışım bayım.” Hemen elini çekti. Garip bir şekilde eline bakıyordu. Kanamasının dışında sanki bir şey varmış gibi bakıyordu. “Sen normal değilsin!” diye bağırınca sertçe ona baktım. “Normal olmayan sizsiniz! Sonunda elimi bıraktığınız için gidiyorum!” hızlıca çardaktan çıktım ve odama ilerledim. Anonslara göre bu gün aşama yoktu. Bundan mutluydum. Odamda otururken birden kapı çaldı. Kapıyı açınca bir mektup buldum.
“Merhaba Yalın Akça,
Size bu mesajı aslında yıllar önce sokakta terk edildiğinizde vermemiz gerekirdi. Geç kaldığımız için üzgünüz. Şuan da bir kızınız olduğunu duyduk. Bu habere sevindiğimizi söylersek yalan olur. Size çocuk yapmamanız konusunda ne kadar katı olduğumuzu söylemiştik. Sizler kurallara aykırı davranıyorsunuz ve bu da üstlerin kulaklarına gitmek üzere. Çocuğunuzu anne ve babasız bırakmak istemeyiz. O yüzden onu 5 yaşına kadar büyütüp bize denek olarak getireceksiniz. Böylece cezanızı çekmek zorunda kalmamış olacaksınız. Sadece çocuğunuz ceza çekecek. Bu sizin akıllanmanıza neden olacağını düşünüyoruz. Derhal işlerinize döneceksiniz aksi takdirde aileniz bir katliama kurban gidecek. Teşkilat için sizin sadece onu oluşturan bir tuğla olduğunuzu söylemekten çekinmiyoruz. Bu yaptığınız şeyin cezası olarak çocuğunuz sizin karnınızdayken birkaç deney deneyeceğiz. İzin vermeme gibi bir şansınız yok. Gelmediğiniz takdirde neler olacağını anlatmamıza gerek yok. Ölümlerle Akça ailesine.
Pars Teşkilatı”
Ne? Bu mesajda bahsedilen “Akça” ailesi ölecek mi? ama bunun bende ne işi var? Kim bıraktı bunu bana? Birileri bunu durdurmamı istiyor diye düşünüyorum. Ama neden ben? Mektubu alıp çekmece koydum. Belki de yanlış gelmişti. Birisi gelip sorana dek onu burada muhafaza edeceğim. Yatakta uzanmaya devam ettim. Kafamı karıştıran bu kadar çok şey varken neden yenileri de ekleniyordu? Tek bende mi bu kadar dert var? Yok Demir sapığı, yok Pamir BEY! Yok Akça ailesi! Yeter lan! Bütün her şey beni mi buluyor? Delirtecek misiniz oğlum beni? Kapım yine çalınca koşarak öfkeyle açtım. Bu sefer gelen Mehir’di.
“Mehir ne işin var?”
“Karan abime küstüm!” Allah belanı versin! Karan senden hoşlanırken ona gidip abi diyor salak!
“Senin şuan o küslüğünle uğraşamam Mehir! Onun seni sevdiğini bile göremeyecek kadar salaksın!” Allah cezamı versin! Ağzımdan kaçırdım. Mehir bana anlamaz ifadelerle bakıyordu. İçeri girdi. Kapıyı kapatıp arkasından bende onun yanına aceleyle girdim. Mehir koltuğa oturmuş elleriyle yüzünü kapatmış oturuyordu. Ağlıyor gibiydi.
“Mehirciğim.”
“O gerçekten böyle mi hissediyor?”
“Ben aslında öyle demek istememiştim.”
“Ne diyecektin Yabani?”
“O senden hoşlanmıyor. Ben bir dizi izliyordum. Oradaki karakterin ismi de Mehir di. Bak gerçekten açabilirim. O aklıma bir an geldi. Bende söylemiş bulundum. Yanlış sakın anlama. Bu yanlış anlamayı da Karan’a söylemezsen sevinirim. Yoksa beni haşlar.” Anlamamış ifadelerle bana baktı.
“Tamam Yabani anladım. Ama Karan abi beni çok kırdı.”
“Ne yaptı sana?”
“Söylemek istemiyorum…Sadece biraz yanında kalsam olur mu ablacığım?” bunu dediği her zaman benim gözlerim dolardı. Ablacığım demesi bana teşkilata ilk geldiği gün kanlar içinde kalmışken “Ablacığım beni kurtar.” Deyişini hatırlatıyordu. O benim zaafım gibi bir şey. Evet, Mehir benim geçmişteki bir zaafım. “Tamam. Sen nasıl istersen.” Koltuğa yanına oturdum. Kafasını bana yaslayıp uyumaya başladı. Birkaç saat sonra bende uyumuşken kapı çaldı. Ben uyanmıştım ama Mehir için aynı şeyi söyleyemem. Yavaşça kalkıp kapıyı açınca Vuslat’ı görmeyi beklemiyordum. “Bir sorun mu var Vuslat?” bunu sorduğumda çok kötü şeyler olmuş gibi suratı düştü. Onu içeri aldığımda Mehir’i gördü. Yanına gidip saçlarını okşadı. “Ne oldu Vuslat?” yatak odasına doğru ilerledi. Yatağın üstüne oturdu. Bende yanına oturdum.
“Çok kötü şeyler oluyor Zemheri.”
“Ne olduğunu anlatacak mısın? Zaten Mehir de garip davranıyor.” Tamam anlamında kafasını salladı ve konuşmaya başladı. “Karan durmak bilmiyor. Hiç söz dinlemiyor. En başta verdiği sözünden cayıyor.”
“Ona ne şüphe? Sen bana ne yaptığını anlat.” Nasıl diyeceğini bilemiyormuş gibiydi. Gözünü sağa sola kaçırıyor düşünmek için zaman kazanmaya çalışıyordu. Sonunda lafa girdi.
“Karan Mehir’in kolunda bir bileklik görmüş. Bu bilekliğin aynısını da bir erkek burada takıyormuş. Karan Mehir’i zorlamış işte “sen onunla sevgili misin?” “onunla bir ilişkin mi var?” falan demiş. Mehir “hayır öyle bir şey yok” diye itiraz etmiş ama Karan hiç durmamış. En sonunda zıvanadan çıkıp bilekliği Mehir’in bileğinden çıkartmak için kendine doğru çekmiş. Bileklik kopmuş. Bir de bunları herkesin gözü önünde yaptığı için Mehir’in sesi biliyorsun çok ince çıkıyor. Mehir birden yere diz çöküp ağlamaya başlamış. Karan işte o bu kadar mı kıymetli diyerek ona kızmış. Mehir’e vuracakken Pamir Bey araya girip Mehir’i kurtarmış. Ve Karan’ın gözünün üstüne yumruk atmış.”
Vay be! Acımasız dediğim o adam iyilik meleği çıktı. Peki o Karan’a ne demeli? Kızı seviyorum diyerek geçiniyor aslında sevdiği falan yok! Kıza vuracakmış ya!
“Mehir neden bir bileklik için ağlamış ki?” Vuslat’ın yüzü daha da düştü. “O bileklik annesinden kalan tek hatıraymış.” Ellerim titremeye başladı. Karan bunu nasıl yapabilir? Bizim ailelerimizle ilgili her şeyi çok önemsediğimizi biliyordu. Mehir’i dinlemek yerine boş gururunu tatmin etmiş! Memnun mudur şimdi acaba yaptığından Karan Bey?! İşte bu yüzden dedim, kendini kontrol et. O aşk işini bırak diye. Aşık olmak iğrençlikten ve güçsüzlükten başka bir şey değildir. “Bana onu gebertmemem için bir sebep söyle!” hemen kapıdan çıkıp onun odasının kapısını alacaklı gibi yumruklamaya başladım. Açınca “Merhaba Karan Bey rahatsız etmiyoruz inşallah!”
“Aslında ediyorsun Zemheri” dediğinde boğazını sıktım. İçeri ilerlediğimde bir kadının içeride olduğunu gördüm. Kadın kaçacakken “Sana sıra gelecek. Ya kendin beklersin ya da ben ölünü burada bekletirim.” Kadın kalktığı yere geri oturmak zorunda kaldı. “Evet Karan Bey bana ne haltlar yediğini anlatıyorsun!”
“Bak sadece eğitimle alakalı konuşuyorduk Zemheri.” Korkuyordu benden. Gözlerinde o korkuyu gördüm. O saf duyguyu ne zamandır özlemiştim. Ama istediğim cevap bu değildi. Ben bu pis kadınla ne boklar yediğini ona sormamıştım. “Senin bu aptal kadınla ne haltlar yediğin kimin umurunda? Ben Mehir’den bahsediyorum! Seni öldürmemem için bana 1 sebep ver!”
“Bak sadece yanlış anlaşılmaydı.” Boğazını hafif sıktığım için konuşabiliyordu. Ama daha da sıktım. “Vuslat…” çaresizce ondan yardım bekliyordu. Ah Kara Prens yolun sonunda ölüm olduğunu kim bilebilirdi? Tabi ki ben! “Sana yardım edeceğini hiç sanmıyorum! Şimdi konuş! Neden yaptın?”
“o adamla aynı bilekliği vardı. Aralarında bir şey…” boğazını daha da sıkınca nefesi kesildi. Yüzü kızarmaya başladı. Onun gözlerinin içine bilerek bakıyordum. Sonraki adımım onu öldürmek olduğunu görsün diye. “Sana kaç kere söylemem gerek?! Duyguların umurumda değil! Senin o aptal çocuksu hareketlerin kimi ilgilendirir? Biz sadece önümüze bakarken sen bize taş atıp yavaşlatıyorsun. Ve ben yoluma çıkanları geberteceğime yemin etmiş biriyim!” bu sözlerim onu ve kadını daha da korkuturken Karan’ı bıraktım. Gitmeye başlarken arkamdan “Sonunda be! deli resmen.” Dediğini ve kadınında sessizce “Evet” dediğini duydum. Hemen duraksadım. Karan’a doğru koşup akciğerine yumruğumu geçirdim. O nefes alamadığı için yere yığılırken onun yanında duran sarı kusmuğu saçından yakalayıp ayağa kaldırdım. “Demek seni yeterince korkutamadım.”
“Korkuyorum gerçekten şimdi benim saçımı bırak.” Hala bana emir vererek konuşuyordu. Herhalde anlatmak istediğimi anlamamıştı. Ben Karan ile konuştuktan sonra onu bırakmam bir zayıflık değildi. Onu sadece bir seferliğine belki işime yarar diye bırakmıştım. “Ne demek istediğimi anlatamadım galiba!” saçından daha fazla çektim. Bu sefer saçının tamamını kavrayıp yana doğru çekince yüzü bana bakmak zorunda kaldı. Canının acıdığını görebiliyordum ama burnunu sokmaması gereken şeye bütün bedeniyle giriyordu. “Ben sence zayıf ve DELİ olduğum için mi bıraktım o salağı?!”
“Belki bir umut işe yarar ve yaptığı salaklığın bedelini öder diye bıraktım. Ayrıca bu konular seni hiç ilgilendirmezken sana yorum yapma hakkını kim verdi?!” yüzüme acıyla bakıyordu. “Eğer bir daha karşıma çıkarsan ve canımı sıkarsa canını sıkmakla kalmam. Ruhunu bedeninden koparırım! Anladın mı?” kafasını salladı saçını hızlıca bıraktığımda yere yapıştı. Vuslat ve ben odadan çıktıktan sonra Vuslat; “O kıza biraz fazla tepki göstermedin mi?” biraz fazla tepki göstermiştim. Çünkü o salak Karan Mehir’i bıraktıktan sonra eğer buradan birine aşık olursa bu daha berbat olurdu. “Buradaki birine aşık olmasından Mehir’e aşık olması iyidir. Ama ikisini de yapmaması için onu geberteceğim. Daha fazla hata yaparsa kafasını bedeninden kopartacağıma yemin ederim.” Odaya vardığımızda Mehir uyanmıştı. “Siz neredeydiniz?”
“Küçük bir sıkıntıyı yok ettik de.” Yüzüme baktı sonra da “O sıkıntı herhalde Karan. Yan odadan gelen bütün sesleri duydum.” Lan! Biz bunu niye düşünemedik? Vuslat ile birbirimize bakıp güldük. İlk defa Mehir ajan gibi davranmıştı ve bizde bir fiyasko yapmış olduk. “Boş ver Mehir o salağı.”
“Yanımda kötü söz kullanma lütfen Zemheri.” Bu kızın yanında erkek gibi hissetmem normal mi?
“Neden sen bana erkek gibi hissettiriyorsun Mehir?” ikisi de kahkaha atarken ben büyük bir ciddiyetle onlara bakıyordum. Gülmeleri bitince “Çünkü ben daha çok kız gibi davranırken sen güçlü hatta kaslı gibisin. Bu yüzden erkek gibi hissetmen normal. Zaten bu iyi bir şey güçlü hissedersin.”
“Bu histen nefret ettim! Ben erkeklerin değil, kadınların daha güçlü olduğu kanısındayım. Mesela bir erkek dövüşte iyi olabilir ama öfkesi onu ele geçirdiğinde kadının zekasına yetişemez ve yenilmeye mahkumdur.” Birkaç saat sonra gece olmuştu ve ikisi de odalarına gitmişti. Mehir’i son dediklerimle güldürmüştüm. Onu güldürmek dünyadaki bütün çiçeklerin açılması gibi. O kadar narin ki dokunmaya kıyamazsın, o kadar güzel ki dokunmak için her şeyini verirsin. Bende bu güzel günün tadını çıkartıp günü sonlandırdığım için yatağıma uzanıp uykuya tam dalacakken kapım çaldı. Gecenin bu saatinde kimse gelmezdi. Hemen valizimdeki bıçağı çıkarttım. Elimde çevirerek pozisyon aldım. Kapıya ilerledim. Delikten bakınca Pamir’i gördüm ve bu bıçağı daha da sıkı tutmama neden oldu. Kapıyı açtım.
“Ne var?” gecenin bu saatinde sakince onu karşılamamı beklemiyordu umarım beyefendi.
“Çok gerginsin. İçeri giriyorum ve sende o bıçağı arkanda saklamaktan vazgeçip yerine koyuyorsun.” İçeri giremezsin bile diyemeden hemen içeri daldı öküz! Ben diyorum Bay Bilge öküz diye de kimse dinlemiyor herhalde. Koltuğa oturdu ve bende bıçağı koyup yanına gidip ayakta dikilerek ona bakmaya başladım.
“Bu kadar sinirli olmanı sağlayan şey ne?”
“Siz!” diye bağırdığımda hafifçe gülümsedi. Sonra gülüşü kayboldu. “Herkese “sen” bana gelince “siz” öyle mi?”
“Demek ki siz herkes değilmişsiniz efendim.”
“Bu bir iltifat mıydı?” “Hayır bir nefretti.” Kelimeler ağzımdan o kadar soğuk çıkıyordu ki ne demek istediğimi anlamakta zorluk çekiyordu. “Neden buradasınız?”
“Konuşmam gerek.”
“Sizinle konuşulacak hiç bir şey paylaşmadığımızı düşünüyorum efendim.”
“Ama Eylül ile paylaşmışsınız bakıyorum da.”
“O kim hiç bilmiyorum, bilmekte istemediğimi belirtmek isterim. Çünkü sizin hayatınız beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor.”
“Senin birkaç saat önce saçından sürüklediğin kız!” galiba o sarı kusmuktan bahsediyordu. Ama o görevli de olabilirdi. Akşam gelip Karan’ın numarasını bana soran geri zekalı kız da olabilir. En mantıklısı sormaktı. “Hangisi?” dediğimde bana büyük bir öfkeyle baktı. “Sen kaç kişiyii saçından sürükledin bu gün?”
“İki efendim.” Daha da sinirlendi ve üzerime yürümeye başladı. “NEDEN İNSANLARI YOLUYORSUN SEN?!” Biraz fazla kızmıştı galiba. Birazcık. Ne birazcık adam bütün teşkilatı inletti. “Senin sorunun ne Zemheri? Neden insanları dövüyorsun?”
“Kaşınıyorlar.” Konuşmak için fazla uykum vardı. “Ne yaptılar da kaşındılar diye hiç sormuyorum. Ama her istediğini dövemezsin!”
“O zaman bana bulaşmasınlar!”
“Sen de bana bulaşıyorsun diye bende sana mı vurayım?” bana yakınken daha da yaklaştım. “İsterseniz vurmayı bir deneyin. En büyük pişmanlığınız olur. Gördüğünüz son yüz olurum.”
“Neden çok mu güzelsin?”
“Hayır efendim, öleceğiniz için son gördüğünüz olurum.” O da bana yaklaştığı ve kulağıma eğildi. “Bende o zaman sana bir şey söyleyeyim; ölüm benim için bir tehdit olamaz. Ancak bir zevktir.” Deyip kapıdan çıkıp gitti. “Gecenin bir yarısı sadece bunları mı söylemeye geldiniz?” durdu ve bana baktı. “Belki de daha fazlasını söylemem gerek. Bak senin buradaki amacını anlamaya başladım. Söylenenler doğru, sen mevki için Demir ve Doğuyla ilgileniyormuş gibi davranıyorsun. Sırayla ilerliyorsun ve sıranın sonunda ben varım. Ama ben asla sana kanmam!” dediği şeylerin ağırlığından bir haberi olmadığı kesindi. Söylemesindeki amacı neydi hiçbir fikrim yoktu. Aklıma tek bir şey geliyordu o da canımı yakmak istemesi. Bunu becereceğini düşünüyordu Bilge Prens. Kendisi çok akıllı ya! “Dediklerinin ağırlığından bir haberi olmayan birisiniz ve canımı yakmaya çalışıyorsunuz. Size cevap olarak şunu söylemek isterim; benim canımı sıkanın, canını sıkmam. Canını alırım.”
“Bunu bir tehdit olarak mı almam lazım küçük çaylak?” küçük çaylak demek. O küçük çaylak dediğiniz kişi sizden daha fazla acıya ev sahipliği yaptı. Acılarını yok saydı. Onun yoluna çıkmanız bile hata.
“Size hiçbir zaman anlatamayacağım Bilge Prens.”
“Ne dedin sen?” ağzımdan yanlışlıkla kaçırmıştım. Eee insanı o kadar sinirlendirirseniz içindeki her şey çıkar. “Hiçbir şey siz en son gidiyordunuz. Kapı bu tarafta yüzüme bakmayın efendim.” Belli etmesem de gerçekten çok utanmıştım. Allah kahretsin o pisliği! Dediğim karşısında karşımda sırıtıyordu.
“Sen utandın mı?” lan utanılmayacak bir şey mi? halbuki o kadar da belli etmemiştim. “ÇIK GİT ODAMDAN!” Sinirlendiğim için bağırarak söylemiştim onları. Bu yine onu güldürmüştü. Ben palyaço muyum de maymun gibi sırıtıyor bu adam. Normal da görsen duvar gibi, benim yanıma gelince gülmekten yerlere yatacak utanmasa. Tabi ona utanma olduğundan da şüpheliyim ama.
“Sen hep kızmalısın.”
“Neden benim gülmeye, eğlenmeye hakkım yok mu efendim?” duraksadı ve kafasını hayır anlamında salladı. “Kızınca “sen” diyorsun.”
“Bana o kadar ağır laflar ettikten sonra bence konuşmanızın hiçbir anlamı yok. Asla da olmayacak. Eğer bir daha böyle konuşursanız…”
“Yine mi tehdit ediliyorum?” yine mi? ben daha önce sadece 1 kere tehdit etmiştim. Ne kadar da nankör! “Evet yine! Ama bu sefer dinlemek zorundasınız. Eğer bir daha bana yaklaşırsanız ve bana iğrenç hitamlarda bulunursanız beni unutmak zorunda kalırsınız. Ya da ben sizi hiç tanımam.”
“Umurumda olmayan gereksiz bir tehdit. Seni kaybetmekten korkmuyorum küçük çaylak.” Odadan çıkıp gittiğinde elime en yakın olan şeyi, vazoyu, alıp duvara fırlattım. Yere oturdum. Sinirden ellerimi yumruk yaptım. Bu adam neden her boku yanlış anlamak zorunda?! Gecenin bir yarısı gelip sinirlerimi bozmuştu. Yapacak bir şey lazımdı. Evet ve ne yapacağımı buldum. Bu ona dediği lafları yedirtecek. Demek her zaman benim yüzüme bunları vuruyor. Ve öyle biri olduğuma inanmak istiyorsa ona bir iyilik yapıp bu gerçekmiş gibi davranacağım. Tabi biraz çalışmamda lazım.
Sabah 05.46
Gece beni ziyarete geldiği saatten beri planlar yapmış ve çalışmıştım. Biraz daha dövüş çalışmak içinse avizeye yorganı torba gibi yapıp astım ve tekmelerimle yumruklarımı güçlendirmeye çalıştım. Günün ilk ışıklarında bahçeye çıktım. Etrafta dolaştım. Aklıma bir şeyden kaçarsam koşmam gerekir o yüzden koşu çalışmalıyım fikri gelince koşmaya başladım. Aralıksız 5 dakika hızlı koşunca karnıma ağrılar girmişti. 5 dakikaya dayanamıyorsam onlardan kaçarken nasıl dayanacağım? Diye düşünürken onun karşıdan beni izlediği gördüğümde banka oturup yanıma aldığım suyumu içtim. Gözlerini benden ayırmıyordu. Ayırmasın da. Ona yapacakları bütün beyni görsün Bilge Gaddarın. Yanıma gelmeye başladığında ona ne yapmak istediğini anlamak için bakıyordum. “Erkencisin Zemheri. Yoksa Demir hakkında bir planın mı var?” ona söylemek istediğim milyonlarca küfür vardı. Hepsini yüzüne söylemek içimi öyle bir rahatlatırdı ki. “Öyle bir şey yok efendim.” Yüzüme iğrenir gibi baktı. Sanki kendi yüzü bakılacak türdendi. Salak kibirli şey! Ona bakarken arkasından Demir’in geldiğini görünce güldüm. Evet işte şimdi şenlik başlıyor. Demir’in bana uyum sağlamasını umuyorum, bismillah.
“Günaydın Zemheri.”
“Günaydın Demir…Bey”
“Senin bey demediği biliyor Pamir. Peki nasılsın Zemheri? Elindeki yaran geçti mi? En son sardırmamıştın ama ben eğitimdeyken tekrar sarmıştım. Rahat mı elin?”
“Çok teşekkür ederim. Ne kadar da düşüncelisiniz. Biraz daha iyi. Özellikle dün akşamki yarama müdahale etmeseydiniz muhtemelen kan kaybından…”
“Öyle söyleme lütfen.” Pamir hiçbir şey anlamayan bir yüz ifadesiyle bizi izliyordu. Dün akşam yani dün gece o yanıma gelmişti ve bir sorun yoktu. Saha sonrasında ne oldu diye kendini içeriden kemiriyordu. “Çok teşekkür ederim tekrardan.” Demir ile biraz konuştuktan sonra işleri olduğu için gittiğinde Pamir bana ateş fışkıran gözleriyle bakıyordu. “Sen ne yapıyorsun Zemheri?!”
“Sizin bana dediğinizi yapıyorum. Sizin inandığınızı yaratmaya çalışıyorum. Bir teşekkürü hak ediyorum bence.”
“Ondan uzak durman gerek!”
“O da sizin için aynı şeyleri söylüyor. İkiniz arasında kalmam gerekeceğini biliyoruz o yüzden kendime bir taraf seçiyorum. Belki dediğiniz gibi beni sever. Zaten belli oluyor sevdiği.”
“Peki sen?”
“Bilemiyorum. Zamanla göreceksiniz Pamir Bey!” özellikle Bey kısmını bastırarak söylemiştim. Gitmesini beklerken gitmeyince ben gitmeye karar verdim. Giderken kolumdan sıkıca sıkarak kendine doğru çekti. “Bana artık sen deme!”
“Zaten dememiştim Pamir Bey.” Güldüm kolumu bırakmasını bekliyordum. “O gece bana inat olsun diye elini yaralayan sendin ama şuan kendini onun ellerine teslim ediyorsun. Benim demem yüzünden bunu yapmıyorsundur umarım.”
“Çok konuşuyorsunuz.”
“Bu senin yanındayken olan bulaşıcı bir hastalık.” Yanımdan uzaklaştı. Ardından bir duyuru yapıldı. Hayali Aşamasının 2. Alt aşamasını olmak için gerçekten işlerin yürüdüğü ve sadece eğitmenlerle bizlerin olduğu yere Pars Teşkilatı himayesine gidiyoruz. Eşyalarımızı valizimize doldurduk. Herkes arabalara bindi. 2-3 saat sonra vardık. Burası ana binadan daha büyüktü. Yine deniz kenarıydı. Bu sefer odalarımızın 2 kişilik olacağı açıklandı. Kurayla rastgele seçildi. Benim odama Karina adında bir kız geliyordu. Bu binanın 1. Katı yemekhane ve görevliler, 2,3 ve 4. Katlar bizler için, diğer üst katlarda, eğitmenlerin odaları vardı. Buranın diğer bir yan binasına bizim olduğumuz yerden sadece görevliler geçebiliyordu. Yan binada başkanların odaları, ofisleri ve eğitmenlerin sadece ofisleri vardı. Üst yöneticilerde orada kalıyordu. Tabi bunları kendi teşkilatımdan öğrenmiştim. Onların bunları söyleme gibi bir nezaketi yoktu. Benimde zaten onların bilgilerine ihtiyacım yoktu. Tek ihtiyacım onlara bizim teşkilatımıza bulaşmanın bedelini anlatmak ve intikamımızı almak.
İntikamın en güzeli yavaş yavaş canlarını hafif hafif acıttıktan sonra son darbeyi yapıştırıp ihanet acısıyla karşındaki düşmanı inletmeli olanıdır.
