Bu bir oyun olsaydı eğer,
işte o zaman her kaybettiğimde yeniden başlayabilirdim.

🍷🍷🍷
Zehir 0,3 - VİLLA
09.11.2022
Hayatın bir oyun olduğunu her fırsatta aklıma kazıdım. Bilirsiniz, oyunda duygulara yer yoktur. Gerçek hayatta birisini öldürdüğünüzde bundan pişmanlık duyabilirsiniz çünkü bu hareketiniz yanlıştır. Peki ya bir oyunda?
Hissizleşmek, duygularımı kilitleyebilmek adına bu dünyaya bir oyun gözüyle bakmaya başladım. Her gece yatağıma uzandığımda tavanla olan bakışmam yeni düşüncelere olanak sağlamıştı. Kendi içimde oluşturduğum adalet duygum, vicdan terazime bir yeni yük daha ekliyordu. Bu sebeple o duyguyu, yeni bir odaya kilitledim.
Kilitlediğim kapılarımı aslında ben kilitlememiştim, zira o kapıları kapatanda ben değildim. Yüzüme çarpılan kapılardı onlar. Her gece açmaya çalıştığım ama devamlı yüzüme çarpılan kapılar..
Gözlerimi bir dakika bile kapatamadığım bu gece, benim sonum olabilecek kapasiteye sahip bir geceydi. Nelerin olacağını, nelerin değişeceğini bilmiyordum. Cesaretli biriydim, bu özelliğim küçük amber gözlü kızdan bana miras kalan tek özellikti ama buna tezat bir şekilde, bu gecenin bilinmezliği içinde korkuyordum.
Gözlerimi bir kaç kere kırpıştırarak yatağımdan yavaşça doğruldum. İki saattir yatmama rağmen gözüme uykunun silsilesi bile gelmemişti, ki amacım da zaten uyumak değil vücudumu dinlendirmekti.
Bu gece görev gecesiydi.
Bu gece, geleceğin kırmızı çizgisiydi.
Yorganı üstümden çekerek yatakta oturur pozisyona geçtim. Karanlığa çoktan alışmış gözlerimi depoda gezdirirken bir kahve içmem ve artık uyuşukluğumu bir kenara bırakmam gerektiğini biliyordum.
Bir mutfağa sahip olmasam da ufak tefek mutfak eşyalarım vardı. Bunlardan benim için en önemlisi ise su ısıtıcısı ve aynı zamanda da ucuz bir kahve makinasıydı.
Üstümdeki yorgunluğu atmak adına kollarımla birlikte gerindim ve koltuğun önündeki masama doğru ilerledim. Sabahtan hatırladığım kadarıyla 2 tane neskafe olacaktı.
Bir süre masayı kurcalarken şekerlerimden birini yine ağzıma attım. Bu şekerler bir bağımlılık ve stres gidericiydi benim için. Hem gerginliğimi alıyor hem de bu hayata beni bağlıyordu. Ne kadar ufak bir detay değil mi ama? İşte bu ufak detaylar beni hayata bağlıyordu. Annemin bana her zaman ödüllendirmek için verdiği 'aferin şekerleri'...
En sonunda sağ elimle karıştırdığım masadan neskafeyi aldım. "Bir ara burayı temizlemeliyim."
1.5 Litrelik sulardan birini alıp makinaya bir kısmını döktüm ve fişi de takarak başında beklemeye ve düşünmeye başladım. Göreve daha 4.5 saat kadar bir zamanım vardı ve yarım saat sonra evden çıkmayı planlıyordum.
Kaynayan suyu bardağıma doldururken telefonum çalmaya başladı. Hızlıca masanın üzerinden telefonumu aldım ve aramasını yanıtladım. Elimdeki kahve bardağını masaya koyarken bir yandan da Gölge'ye odaklıydım.
"Ne zaman çıkacaksın? Göreve az bir süre kaldı."
Kahvemden bir yudum aldım ve keyifli bir şekilde merak ettiği lüzumsuz soruyu cevapladım. " 20 dakikaya çıkmayı planlıyorum."
Gölge önce sıkıntılı bir nefes verdi daha sonra ise ciddi bir şekilde "Diğer kurye muhtemelen ilk üçte. Güncellenen fiyatı gördün mü?"
Bir yudum daha aldım. "Evet gördüm, bir problem değil ama bu."
Korkularımı, acılarımı ve öfkemi asla belli etmezdim. Bunlar, benim dünyamda bana karşı kullanılabilecek olan birer silahtı. Bilirsiniz, ne kadar uzağa giderseniz gidin, ne kadar unutmaya çalışırsanız unutun ve hatta ne kadar mutlu olursanız olun... Yine de acınızla ve korkularınızla berabersiniz.
"Biraz ciddiye alır mısın şu görevi! Her neyse kime neyi anlatıyorum ki? Hazırlığını yaptın mı?"
Beni hiçbir zaman anlamayan ve hiçbir zaman da anlayamayacak olanlara gülümsüyorum.
"Evet, hazırım. Kahvemi bitirip çıkacağım."
"Dikkatli ol."
Bu sefer samimi bir gülümseme bahşettim ona ama o bunu görmedi.
"Tamam, görüşürüz." diyerek telefonu kapattım ve kahvemden bir yudum daha aldım. Dirseğimi koltuğun koluna dayarken avuç içimi yanağıma sabitledim. Yüzümde kendimi bile kandırabilecek potansiyelde bir gülümseme ve içten tir tir titreyen ama dıştan çok rahat gözüken bir vücut...
Açıkçası her şey benim elimdeydi, 2002 senesinden sonra bir karar vermem gerekmişti. Ya bir oyuncu ya da bir oyuncak olacaktım. Ben ise oyuncu olmayı seçmiştim. Oyunu kendi kurallarımla oynuyordum ve benim oyunumda duygulara yer yoktu. Hissiz olan tahtı devir alır ve tacı takardı.
Kahvemden son bir yudum alırken yavaşça koltuktan doğruldum. Portmantoya ilerledim ve hemen köşesine bıraktığım çantayı tek omuzuma takarak botlarımı ayağıma geçirdim. Bu görev için çok düşünmüş, planlamış ve bir çok kez olabilecekleri hayal etmiştim. Bu çabama karşılık, ihtiyacım olan her malzeme bir bir gözümde zahmetsizce canlanmıştı. Bir dürbün, maske, kanca, bıçak gibi bir çok eşyayı çantama tıkmıştım. Çok kabarık bir çanta olmasa da orta halliceydi.
Sürgülü kapıyı tek elimle açtım, kapının kenarına park ettiğim motoruma bindim ve kaskımı da takarak depodan dışarıya doğru sürdüm. Burası bomboş bir araziydi, kameraların icabına ise çoktan bakmıştım. Bu semtin kameraları, artık benim gözlerimdi.
Bir süre sonra villaya iyice yaklaştığımı bildiren ormanlık görüş alanıma girdi. Artık oldukça dikkatli ve yavaş olmam gerekiyordu ve bu yüzden de farlarımı söndürmek zorunda kalmıştım. Tek hamleyle ormanlık alana girdim. Gözlerimle etrafı tarıyor ve motoru saklayabilecek potansiyele sahip bölgeleri ölçüyordum.
Ay'ın ağaçlar arasından sızan ışıkları görme açımı oldukça düşürüyordu. Motoru durdurdum ve bir ağacın köşesine sakladım, görülme ihtimali vardı lakin bu karanlıkta siyah bir motoru görmekte haliyle çok zordu. İlk işim çantamdaki kulaklığı alıp takmak oldu. Açmak için bir kere dokundum ve sakince beklemeye başladım. O beklediğim metalik ses gelince fısıltıyla konuştum.
"Gölge, alandayım. Ne tarafa yürümem lazım?"
Oldukça sessiz ve hareketsizdim. Henüz güvenli bir yerde miyim emin değildim. "Dümdüz devam et, hemen hemen bir kilometre önünde." Derin bir nefes verirken yavaşça yürümeye başladım.
"Ek bilgi var mı? Bilgiler çok yetersiz! KULE ne yapmaya çalışıyor?"
Gölge de benim gibi anlam verememiş olsa gerek "İnan bilmiyorum. Her şey çok belirsiz ve ölüm ensende. Dikkatli ol!" dedi. Bunu zaten biliyordum, söylemesine ne kadar gerek vardı ama onu bilmiyorum. Yürüdükçe yürüdüm, yürüdükçe yürüdüm.
Bir çift duvar önümü kesene kadar her şey normaldi. Gözlerim karanlığa uyum sağlamış, gün yüzüne çıkartmadığım korkum bedenimden uçup gitmişti. Alışmıştım.
Yaklaşık 100 metre ilerimde 3 metrelik bir duvar vardı. Muhtemelen bu duvar, villanın istinat duvarıydı. Daha fazla ilerlemeden hemen yan tarafımda bulunan ağaca tırmandım ve villayı görebilecek yükseklikteki sağlam bir dala oturdum.
Büyük ve üç katlı bir tripleks diyebilirdik. Her katta balkon ve yine her katta boylu boyuna pencereler vardı. Eğer, diğer kurye içeride ise bu pencerelerden beni çok rahatlıkla görebilirdi. Aynı şekilde ben de onu... Işıklandırma sistemi kapalıydı, ön tarafta ki giriş kapısı demirden ve açılması bir hayli zor görünüyordu. Eski bir binanın eski bir kapısı, açmaya kalktığım anda büyük ses çıkarırdı. Kısacası girişi kullanamazdım, ki zaten kullanmakta aptallık olurdu.
Bir süre hem villayı hem de villanın bahçesini iyice gözlemledim. Görevim 2 saat sonra başlayacaktı, karşımdaki diğer kurye kimdi henüz bilmiyordum, bunu son 1 saat kala öğrenecektim. Kısacası ya av olacaktım ya da avcı.
Yeterince gözlemlediğime kanaat getirdim ve ağacın en tepesinden hızla aşağı indim. Karanlığa alışan gözlerim adeta bir şahin gibi çevreyi tarıyordu. Ormanlık alandan yavaşça ve emin adımlarla villaya doğru ilerledim.
Villanın önündeki 10 metrelik yola geldiğim gibi duvarın köşesine sindim ve sırtımdaki çantayı önüme aldım. İçindeki filika kancayı çıkartarak duvarın üstüne doğru atıp, kanca duvara sıkıştığı anda kendime doğru çekerek sağlamlaştırdım. Garajın olduğu kısımdaki duvardan çıktığım için inmesi çıkmasından daha kolay olacaktı. İstinat duvarının üstüne çıktığım gibi kancayı toplayarak sırt çantama geri koydum ve önce garajın üstüne daha sonra ise yere atladım.
İçeriye sızmıştım sızmasına ama asıl olay şimdi başlıyordu, saklanacak bir yer bulmam gerekiyordu. Diğer kurye belki daha gelmemişti ya da çoktan burada olduğumu biliyor ve içeride saklanıyordu, o nedenle villanın içine girmek benim için çok sıkıntıydı. Villaya girdiğim an amel defterim kapanabilirdi.
Amacım belliydi, çal ve kaç. Bu işte olduğum tüm bu zaman boyunca bu taktiği kullanmıştım. Önce saklanır daha sonra avımı takip eder ve en sonunda ise uygun bir anda paketi çalıp kaçardım. Dövüşmek ise benim için en son çareydi, her ne kadar kendimi güçlenmek için zorlasam da sınırlarım belliydi, ben çalışırken diğer kuryeler boş duruyor değildi.
Çoğu kuryenin erkek olduğunu ve bu işte tüm hünerlerini ortaya koyduğunu düşünürsek belki benden daha çok bile çalışıyor olabilirlerdi.
Kimliğimiz elbette ifşa edilemezdi, buna cinsiyetlerimiz de dahildi ama şu zamana kadar bir çok kuryeyle karşılaştım ve bir çoğunun erkek olduğu kanısına varmıştım. Kişiye göre değişiklik gösterirdi kendini açığa çıkartmak ya da saklamak... Benim ise işime engel olmaması için orta halli giyindiğim göz önüne alınırsa, her kim görürse görsün benim bir kadın olduğumu anlardı. Gerçi kadın olduğumu anlamaları ise işime gelirdi, beni küçük gören herkes bir yerde illaki açık vermek zorundaydı.
Gölge'nin bana sağlamış olduğu termal dürbünü elime aldım. Dürbünün ayarını iyice hallettikten sonra saklanmış olduğum garajın arkasından kafamı biraz dışarı çıkartarak villayı gözlemlemeye başladım.
En önce alt katı izledim ama her şey normal görünüyordu, daha sonra üst kata baktığımda tam binanın ortasında durmuş volta atan birini fark ettim. Kaşlarımı olabildiğince çatarken gördüğüm kişinin ne yaptığını çözmeye çalışıyordum. Bana kırmızı bir şekilde gözüken kişi önce sağına gidiyor sonra tekrar soluna doğru yürüyordu. Sanki hararetli bir şekilde telefon konuşması yapıyor gibiydi ve ne görev ne de ben umurunda değilmişim gibi davranıyordu.
Bu kişi ya çok ahmaktı ya da kendinden çokça emin birisiydi. Oldukça hafif olan çantamı tekrar önüme getirerek dürbünü içine yerleştirdim ve Tanrının bana sunduğu fırsatı değerlendirmeye başladım.
Garajın üstünden hızla ikinci kat balkonuna daha sonra üçüncü kata ve oradan da çatıya tırmandım. Çatının üstünde olabildiğince sessiz bir şekilde sürünürken binanın tam ortasına gelerek aşağımdaki adamın sesine kulak kabarttım. Herhangi bir ses ve hareketlenme yoktu. Demek ki hala 2. katta bekliyor henüz 3. katın keşfine başlamamıştı.
Tekrar geri geri sürünmeye başlarken aklımda, şömine bacasından aşağı 3. kata inmek vardı. Dört duvardan oluşan ve anca benim kadar genişliği olan bacadan aşağı inebilmem için yine duvara sabitlenen filikaya ihtiyacım vardı.
Çantamdan filikayı çıkartırken bir bacağımı bacadan aşağı uzattım. Çantamı burada bırakmam gerekiyordu çünkü çantayla birlikte inersem bu küçük bacada sıkışabilirdim.
Tam duvarların arasına girip gözden kaybolacağım sırada ormanlık alandan elleri ceplerinde bu tarafa gelen birisini gördüm. Hızla başımı aşağı eğdim, çok yüksek ihtimalle beni görmemişti ama sorun zaten beni görüp görmemesi değildi. İçerideki adam kimdi, bunlardan hangisi kuryeydi? İkisi de olabildiğince rahat ve bir kuryeye uymayacak şekilde sakinlerdi.
Ayak sesleri bu ıssız yerde resmen ben buradayım diye bağırıyordu. Gittikçe yaklaşıyordu, sonunda duvarlarla korunan ve bu villaya girebilmemiz için olan o devasa demir kapının açılma sesi doldurdu etrafı.
Gözlerimi şokla açarken, bu kadar sesli bir giriş yapacağını asla düşünmüyordum. Hemen kafamı bilinçsizce 2. kattaki adama çevirdim, sesi duymamasının imkanı yoktu. Elbette duymuştu ama hala herhangi bir tıkırtı duymamıştım. Sıkıntıyla ama bir o kadar da sessiz nefes verdim. Kalbim adeta götümde atarken neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.
İki seçenek vardı, ya bu iki kişi bir takımdı ya da ikisinden biri bu evin sahibiydi. Buna tam kesin kararı ise yarım saat sonra gelecek bir bildirimle verecektim.
" Gölge, iki kişi var. Birisi 2. katta diğeri eve yeni giriş yaptı. Evin sahibinin gelme ihtimali nedir?" dedim fısıltıyla.
Kulağımdaki kulaklık hem bir gps hem de Gölge ile iletişim kurmamı sağlayan bir araçtı. Gölge bilgisayarın başında , buraya geldiğimden beri benim konumumu ve sağlık verilerimi inceliyordu. Bileğimde takılı olan akıllı saate, olağan bir durumda mesaj gönderiyor ya da beni bulabilmek için alarmı çalıştırıyordu. Her ne kadar Gölge'den azar işitsem de bu alarm taktiğini genellikle rakibimi şaşırtmak için kullanıyordum. Bunu yapmak oldukça tehlikeliydi çünkü bu saat benim güvenliğimdi, bileğimden çıkarttığım an Gölge için kayıptım.
"Evin sahibi yurtdışında. Büyük ihtimal bu ikisi takımdır ama bir problem var. Ben sadece senin adına kayıt oldum, takım olarak değil."
Derin bir soluk verdim. Yükseliş Takımıyla daha önce karşılaşmasaydım bu ikiliye Yükseliş derdim ama değillerdi. Çünkü Güvercin bir kadındı ve burada görmüş olduğum ikili arasında kesinlikle kadın yoktu. Kısacası şuan bu villada olan kişiler Akrep ve Tilki ikilisiydi. Bu takım, 11 aydır zirveyi korumuş bir takımdı ve ben lanet olsun ki bacada sıkışmış durumdaydım.
Akrep, yaklaşık bir senedir sıralamalarda zirveden hiç düşmemişti, Tilki ise ya ikinci ya da üçüncüydü. Rakiplerimin ilk üç kişiden biri olduğunu biliyordum ama takım çıkması beni şaşırtmıştı ve hatta korkutmuştu çünkü ben bu göreve bireysel başvurmuştum. Kısacası teke tek ya da takıma takım söz konusuydu.
Bir süre bekledim ve iki kişinin konuşması kulaklarıma gelmeye başladı. Ses ne kadar uzaktan geliyor gibi olsa da aslında hemen biraz altımda konuşuyorlardı. Tam olarak 2. kat ve 3. kat boşluğundaydım. Aramızda ise sadece bir baca duvarı vardı.
"Rakibin Tilki, tek almış görevi."
"Diğer lavuğun ne işi varmış o zaman?" diyerek fısıldadım.
Bu duvarlar içinde bu kadar sessiz bir biçimde fısıldadığım için sesimim duyulması imkansızdı ama bacanın önündeki adamın kahkahası gözlerimi büyütmeme neden oldu. Yoksa beni duymuş muydu? Ben onun kahkahasını bile zor bela duyarken onun beni duyması imkansızdı.
Bu büyük bir sıkıntıydı, görevden vazgeçmem gerekiyordu. Yerim ifşa olmuştu.
Düşüncelerimle sessiz ama uzun süreli bir nefes verdim. Beynim, korkumu yenemiyordu. Sadece bir kahkahayla bu sonuca nasıl varabilmiştim?
Bu konuda endişe etmeyi bırakmalı ama yine de tedbirli olmalıydım ve asıl düşünmem gereken şeyi düşünmeye başlamalıydım. Duvardan destek alarak kancayı olduğu yerden çıkartıp biraz daha aşağıya taktım ve kendimi boşluktan salarak 2. kata tamamen indim.
Adam şuan tam önümde oturuyordu, duvarlardan beni görmesi ne kadar imkansız olsa da artık en ufak sesi bile duyabilirdi. Bu nedenle son derece dikkatli bir şekilde onları dinlemeye başladım. Tilki olduğunu düşündüğüm herif biraz daha duvara doğru yaklaşırken "Viper" dedi. Büyük ihtimalle bana gelen bildirimin aynısı ona da gitmişti.
"Ve bu herif ya hala gelmedi ya da benim olduğumu öğrenince işten vazgeçti."
Artık karar vermiştim, Tilki cidden aptalın önde gideniydi çünkü saklanıyor olduğum ihtimalini bile aklına getiremiyordu. Diğer adamın cevap vermesini beklerken hala ondan bir cevap gelmeyince tekrar konuşmaya başladı.
"Lan biraz yardımcı olsana bana." diyerek sitemle turlamaya başladığını gösteren ayak sesleri duyuldu. Akrep ise oturduğu yerden kalktı ve bir anda benim olduğum duvara dayandı. Seslerden tahmin edebildiğim kadarıyla ikisinin de görmesem de bir nevi hareketlerini okuyabiliyordum.
"Duvarlar konuşuyor Tilki, duvarlar...İşin bitince gel, terastayım."
İçimden kocaman bir hassiktir çekerken, Tilki anlamadığını belirtir bir şekilde konuşmaya başladı. "Ne diyorsun be?"
"Engerekler, sinsi oldukları kadar da zekilerdir diyorum. Aklında bulunsun. "
Biliyordu, benim bacadan girdiğimi görmüş olmalıydı, kesinlikle biliyordu ama Tilki'ye hiçbir şekilde açıkça söylemiyordu. Artık kesinlik kazanmıştı, benim rakibim sadece Tilki'ydi ve Akrep karışmayı düşünmüyordu. Şimdilik diğer lavuğun burada olduğunu unutup sadece rakibime odaklanabilirdim.
Akrep hala aklımdayken son derece dikkatle içeriyi dinliyordum. Gezinme seslerini duyuyor ve keyiflice gülümsüyordum. Sanırım kasanın yerini bulmaya çalışıyordu. Görev daha başlamadan bu şekilde bir hileye başvurması kesinlikle rapor edilmeliydi ve ben o paketi çalıp görevi bitirince Tilki'ye bir ders vermek istiyordum.
Önce 2. katı daha sonra ise 3.katı gezindi. Kasa gizliydi ama ben çoktan nerede olduğunu anlamıştım. 3. Katla çatı katı arasındaydı.
Teras demişti değil mi Akrep? Bu demek oluyordu ki, paketi bulduğu gibi terasa götürecekti. O zaman bacadaki işim bitmişti, çatıya çıkıp terasın olduğu kısma geçmeliydim.
Bu dört duvarın arasında aldığım ve verdiğim nefes azalmaya başlamıştı, hızlıca kancaya tutunarak filikanın takılı olduğu bölüme çıktım ve filikayı bir yukarıma tuttururken bu şekilde bacadan çıktım.
"Gölge, neredesin?"
Olabildiğince sessiz bir şekilde yerdeki çantamı alarak içinden uzun halatı çıkarttım.
"Konuştuğumuz gibi! Senin motoru aldım, ormanın sonundaki yolda bekliyorum."
İpin bir ucunu bacaya diğer ucunu belime bağladım gibi terasın olduğu tarafa doğru ilerledim. Çok sakin ve bir o kadar da yavaştım. Her ne kadar Akrep karışmayacağını belli etse de hiçbir şeyi riske atamazdım, bacada saklandığımı bilse bile en azından şuan çatıda olduğumu bilmesine gerek yoktu. Akrep zeki bir adamdı, çatıda olduğumu muhtemelen tahmin etmiş bile olabilirdi.
Riskliydi ve ben riskten nefret ederdim. Şuan görevi bırakıp gidebilirdim ama sadece bir adım önümde 12 puan vardı. 3 görev puanındaydı. Açgözlülüğüm peşimi bırakmıyordu.
Tam terasın üstündeki çatı tarafına geldiğimde belime bağladığım ve yere sürtünürken ses çıkarmasın diye elime aldığım ipi yavaşça yere koyup beklemeye başladım. Çatıya tekrar çıkalı yarım saati çoktan geçmişti ve Tilki şuan kasadaki paketi almış terasa doğru geliyor olmalıydı.
Aradan beş dakika geçmeden terasın kapısı açıldı. Pür dikkat çatının ucuna geldim ve dinlemeye başladım. Hem beni görmeyecekleri bir biçimde aşağı bakıyor hem de belimdeki ipi sıkıca tutuyordum.
Her salise şuan için çok önemliydi.
Uygun anı kolluyordum ve o an geldiğinde, kendimi aşağı sarkıtıp paketi çaldığım gibi tüyecektim.
"Gelmedi Viper denen herif, korktu kaçtı büyük ihtimalle." Tilki'nin sesini ilk kez bu kadar çıplaklığıyla duyuyordum, kalın ama bir o kadar naif bir sesi vardı. Bir erkek kahkahası ilişti kulaklarıma, gür ama bir o kadar da cezbedici bir kahkahaydı.
"Bunca sene senin ciddi suratını görürken, şimdi seni bu kadar keyiflendiren şey ne dostum?" demişti Tilki.
"Senin ilk kez tek başına göreve çıkmış olman... Fazlasıyla bocalıyorsun."
O, an yaklaşıyordu hissediyordum. İpi sıkabildiğim kadar sıktım, kalbim ise sıkışabildiği kadar sıkıştı. Nefesim daraldı, gözbebeklerim büyüdü. Gözlerim tek bir noktaya kilitlendi, biliyordum; o hatayı yapacaktı.
Tilki yüksek bir sesle "Alo! Paket bende, bende! Ne bocalaması? Görev bitti." dedi. Yüksek ihtimalle Akrep'in kendini beğenmiş tavrı sinirini bozmuştu.
Gözlerim bir anda paketin ucunu gördü. Ahmak herif, kaçırmayacağım çok önemli bir fırsatı bana sunmuştu. Balkona yaslanmış bir şekilde duran Tilki, paketi tuttuğu elini hafifçe balkondan dışarı çıkarmış ve nispeten yukarı doğru tutmuştu. Her ne kadar bunu refleksen yapmış olsa da, yapmaması gereken çok büyük bir hataydı. Akrep'e paketin kendinde olduğunu gösteriyordu aklınca ama o paket şimdi el değiştirecekti.
Beklediğim fırsatı görmemle çatıdan hızla kendimi aşağı bıraktım ve elinde tuttuğu paketi bir anda aldım. Son sürat 3 kat aşağı düşerken ip bir anda karnımı sıktı ve ben, bir anlık yere basmamla tökezledim. Gözüm acıdan seğirirken kendimi anında çözdüm.
Paket, bendeydi!
"Tilki, sana söylemeyi unuttum ama Engerekler, avlarını günlerce hiç kıpırdamadan pusarak izlerler."
Biliyordu, o da benim gibi Tilki'nin hata yapacağını biliyordu. Çatıda olduğumu fark etmişti, uygun anı beklediğimi anlamıştı. Aklım onun aklı ile birdi, aslında aynı an'ı bekliyorduk ve bunu ikimizde biliyorduk.
Hızla giriş kapısına doğru koştum, bu planı çoktan kafamda kurgulamıştım. Akrep, aslında farkında olmadan bana yardımcı olmuştu çünkü eğer giriş kapısını açık bırakmasaydı Tilki beni çok rahat yakalayabilirdi.
"Gölge! Paket bende! Geliyorum."
***
3. Bölümün de sonuna gelmiş bulunmaktayız.
Umarım keyifle okumuşsunuzdur 🌹
Henüz ana kurguya giriş yapamadık. Öncelikle karakterleri tanıtmayı ve bilhassa Kule, kurye ve görevlerin ne olduğunu açıklamaya çalışacağım.