Abis; denizlerde veya okyanuslarda,
güneş ışığının ulaşamadığı en derin kırgız.
Kalbimin mabedinde buzların içine kilitlediğim benliğim,
o küçük amber gözlü kız.
Isıtma o buzları,
Yoksa birlikte ebediyen yok olacağız.

Zehir 0,2 - GÖREV
07.11.2022
19:57
Hasbelkader, yüzmeye çalıştığım bu engin denizde; ruhumu göklere, bedenimi denizin en dibine uğurladım. Sahi, boğuluyordum. Bedenim iflas bayrağını çekmiş olmasına rağmen ruhumla özdeş kalbim inatla direniyordu, ama neye direniyordu? Çarpık zihnime rağmen anılarım gün ve gün uyuşuk ritmiyle atan kalbimi bozguna uğratıyordu. Kalbim ise her şeye rağmen yaşadığımı kanıtlarcasına sıcaktı.
Burası denizin en dibi
Burası abis
Burası...
Kalbim.
Derin bir nefes...
Kırık dökük aynaya doğru çevirdim o efsunlu gözlerimi. Kimdim ben? Kimin için ve ne için yaşıyordum? Karşımdaki aynaya korkusuzca ama bir o kadarda tedirgince yaklaştım. Kendime, daha önce hiç yakın olmadığım kadar yakındım. Dipsiz bucaksız gözlerime dışarıdan bakan biri gibi bakıyor, aslında tanıdığım bu küçük amber gözlü kızı tanımamışçasına inceliyordum.
Aynadaki ben değildim, aynadaki küçük bir kızdı. Zira kimse kendine bu kadar yabancı olamazdı.
Ellerimi aynadaki görüntüye çıkarttım, ilmek ilmek dokunuyordum. Bu ben değildim, bu amber gözlü kızdı. Aynı bedende iki ruh ve iki yürekle yaşıyorduk. Beni mantığım yönetirken, küçüğümü ise kalbim yönetiyordu. O küçük kızı öldürmeyi çok denedim, yaşamasını asla istemiyordum. Tek bedende iki ruhun izleri hayatımı daha da karmaşık hale getiriyordu.
"Duyuyor musun beni küçük kız? Sakın o buzlarını eritme."
Ellerim benden habersiz aynada dolaşıyor, gözlerim karşımdaki ölü bedeni inceliyordu. Kimsin sen? Kendimi tanımıyordum.
Masanın üzerindeki çalan telefonum sayesinde gözlerime karşıt olan korkak ellerimi aynadan çektim. Son bir kez aynadaki görüntüme bakarken güçlü durmak zorunda olduğum tüm gerçekliğiyle yüzüme çarpmıştı. O küçük amber gözlü kıza yine yüzümü dönecektim, benliğimi yine göklere uğurlayacak ve denizin en dibine bir kere daha dalacaktım.
Üzgünüm küçüğüm, yaşamak zorundaydım. Seni hapsetmezsem yaşayamazdım, burası cehennemdi ve sen cennet kapısında bekleyen bir melektin.
Ağır adımlarımı arkamda kalmış, üstü camdan yapılma ahşap masaya çevirdim. Masanın üzerindeki yemek artıklarımı sol elimle biraz ittirirken altında kalan telefonumu sağ elime aldım. Ekrandaki 'bilinmeyen' yazısını görünce içime derin bir nefes çekerek telefonu açıp kulağıma götürdüm.
Yine başlıyorduk, bir kaç günlük tatilimden ayrılıyor ve dibi görmeme rağmen en dibe batmak için toprağı eşeliyordum.
"Yeni işin hayırlı uğurlu-"
"Fazla vaktim yok, sadede gel." Çok konuşkan bir insan olmadığım gibi, çok konuşulmasından da haz etmezdim.
Yıkık dökük kelepir bir ev gibi dağılmış zihnim, fazlalığı kaldıramıyor ve her an yıkılmak üzere hazırda bekliyordu. Kimseye yerim yoktu, kimseyi yerleştirebilecek bir odam da yoktu, kalbimin dört odacığını da buzla kaplamış ortasına da benliğimi gömmüştüm.
"Bir şirkete ufak bir yardım yapman gerek, çok ufak. Mini minnacık."
"Ufak bir yardım?" Kaşlarım olabildiğince çatıldı, ufak yardımdan kastının sadece ufak bir yardım olmadığını düşündüm. Çünkü ben asla ucuza çalışmazdım, ki bunu Gölge'nin benden çok daha iyi bildiğine emindim. Son bir haftanın çok kritik bir hafta olduğunu, alacağımız herhangi bir işin çok üst mertebede olması gerektiğini ve aynı zamanda hatır sayılır bir puan vermesini defalarca Gölge'ye söylemiştim. Gölge ve benim ortak bir özelliğimiz varsa eğer bu, kesinlikle düşünce biçimimizdi.
"Evet, bu boş bir iş değil! Bizi sıralamada en zirveye çıkaracak bir iş!"
Gölge'nin söylemleriyle gözlerim kısıldı. Sıralamada zirveye çıkabilmem için 8 puana ihtiyacım vardı ve bize verilen görevler 5 puanlıktı. Genelleme dışına çıkarsak; bir görev için ölüm riski ne kadar artarsa, puantaj da o kadar yükselirdi.
Sıralamadaki ilk on kişi en zorlu ve en puanlı görevleri alırken geri kalan kuryeler daha düşük puanlı görevlere çağırılırdı. Kısacası K10 ve K50 olarak gruplandırılmıştık ve K10 arasında 4.sırada ben, 7.sırada Gölge vardı.
Telefonu sağ omzum ve kulağımın arasına sıkıştırırken bir elimle masanın üzerindeki şeker poşetini aldım. "En zirveye? Kaç puanlık bir iş bu?" İki elimle şeker poşetini açıp içerisinden en sevdiğim kirazlı şekerlerden birini aldım ve ağzıma attım.
Tehlikeli bir işe ve aynı derece tehlikeli bir amaca sahiptim, işte o küçük kızı bu uğurda feda etmiştim. İçim kan ağlarken bir kere bile gözümü kırpmadım.
Ruhumu, o soğuk kış gecesi kendi ellerimle infaz ettim. O gece, önüme intikam için bir fırsat sunulmuştu. O fırsat, bir talih kuşu, bir kurtuluş yolu ve bir armağandı. Gittikçe toprağa batan bu umut mezarlığımda bir fidandı. İntikam uğruna yenen, son akşam yemeğiydi.
"10 puan olarak bilgi verildi. Hem de küçük bir iş olmasına rağmen."
Gözlerimi önümdeki tabloya çevirdim, en mutlu günlerime... Kısa bir an sadece kısa bir an olan suskunluğum, kalbime inen hüzünle son buldu. Hala zihnimin bir köşesinde çırpınan anılarım bana her gün fısıldıyordu. "Bizi unutmadın değil mi?" Gözlerimi ağır ağır duvarda asılı olan tablodan çekerek kendimi siyah deri koltuğa bıraktım ve derin bir nefes aldım.
Her ne kadar sorgulasam da Gölge'nin bana boş iş getirmeyeceğini biliyordum.
"Ne kadar veriyorlar?"
Gerçek şu ki sıralamaya kafayı takmış olsam da benim için asıl önemli olan ödemeydi, maddiyattı. Bu nedenle en zorlu görevleri alır, kendi canımı kumar masasına bahis olarak sunardım. Şansım bu güne kadar yaver gitmiş olsa da hala dezavantajlı konumdaydım. Katlanmak zorundaydım, tüm bu görevlere tüm bu köleliğe katlanmak zorundaydım.
Ama biliyordum ki; bir gün, başımı göğe kaldıracak ve o masmavi olan gerçek gökyüzünü görecektim. Karanlıktan dolayı uyuşan gözlerim belki bir süre kamaşacaktı ama yılmayacaktım, mutluluk herkese biçilmişti. Bu izbe dünya da kahrolan sadece ben olamazdım, elbet buzlarımı eritecektim.
Gölge "Beşyüz bin lira ama dinle-" derken sözünü kestim.
Dinleyemezdim, dinlersem ikna olurdum.
Sıkıntıyla bir nefes verdim. "Boş işler getirme bana, en az bir milyona çalıştığımı biliyorsun."
Gözlerimi, kaldığım ıssız, kuytu ama bir o kadar da güvenli olan depoda gezdirdim. Bu depo benim emniyetim, güvencemdi. Kendime dair bütün anılarımın tuzla buz olduğu saklı kuytumdu. KULE'nin konumunu deli gibi aradığı ama asla bulamayacağı bu bölge, benim şaheserimdi. Bu şahesere ne kadar evim diyebilirsem o kadar evim, yuvam dedim. Ama bir ev ve yuva için aile gerekliydi, bununda bir o kadar farkındaydım.
Boş ve ifadesiz şekilde önce önümdeki ahşap masaya daha sonra ise tavana çıkarttım gözlerimi. Başımda hafif bir ağrı ve gözlerimde silik bir buğulanma vardı. Son 1 ayda kendimi yorabileceğim kadar yormuştum. Dinlenmem gerekiyordu, acil bir şekilde nefes almaya ihtiyacım vardı ama zamanım yoktu.
"Bu kolay bir iş, en önemlisi eğer bu işi yapabilirsen beş milyonluk bir iş alacaksın. Özel bir iş, fazla özel bir iş. KULE, katılımcıları seçmek için önce bizi denemek istiyor ve denemeyi geçtiğimiz zaman, bum! Kaosa katılacağız."
Sınamak? Beni hayat, yirmi altı yıl boyunca sınadı.
Derin bir nefes verdim, verdiğim bu nefeste içime yığdığım küllerimi birer birer dışarı üflediğimi kimse bilmeyecekti. Kimse cayır cayır yanan bedenimi umursamayacaktı.
"Ayrıca, KULE'nin güvenini alacağız. Hedefimizi unuttun mu? Yap-"
Gölge konuşurken sözünü keserek ben konuşmaya başladım. Nasıl olsa kabul edecektim, uzatmanın bir anlamı yoktu. Gölge boş bir iş değil diyorsa öyle olduğunu düşünüyordum. Güvenim sonsuz değildi ama güvenebileceğim tek insandı. Ona her koşulda ve her şekilde güvenemesem de bir şekilde güven duyuyordum ve dedikleri kesinlikle mantıklıydı. Bu görev önemli bir görevdi.
"Pekala, beş milyon için... Sadece beş milyon için..."
Kursağıma dizdiğim boncuklardan bir kolye yaptım, o kolyeyi ise tavana asılmış bir ip gibi korkusuzca boğazıma geçirdim. Her boncuk bir ilerisi içindi. Her boncuk, o kış gecesi giyotine yatırdığım küçük amber gözlü kız içindi.
İntikam için basamakları birer birer çıkıyordum. Zirveye ulaştığımda ve o tasmayı kırdığımda ise; gerçek bir gülümsemeyle beraber kalbimi, gökyüzündeki sevdiklerime sunacaktım.
Yavaşça sol tarafıma doğru kaydım ve koltuk ile hemen hemen birleşik olan masanın üzerine doğru eğildim. Öncelikle bilgisayarımı almalı ve puan tablosuna bakmalıydım. Sıralamada benden önce 3 kişi bulunuyordu ve 2 günlük bir tatil yaptığım aralıkta eminim ki geriye düşmüş olmalıydım. Bir yandan bilgisayarı önümdeki masaya yerleştirirken diğer yandan Gölge'yle konuşuyordum.
"Ee? İş ne, bilgi var mı?"
Bilgisayar yavaşça açılırken parola kısmına tıklayıp şifreyi girdim. KULE'nin internet sitesine ulaşmaya çalıştım. Normal bir internet sitesi gibi görünebilirdi ama içerisi çukurdu, içerisi kaostu ve içerisi pisliğin dünya üzerindeki ispatıydı. Biz kuryelerin kullandığı site, gizli bir platformdu ve ancak Torr ile erişim sağlanabilirdi. Sanal bir dünya ve bu sanal dünyada dönen karanlık derin işler. Bilinmemesi, herkesin ulaşmaması gereken tek adresti burası.
Diğer taraftan müşteriler ise normal bir internet sitesi kullanıyordu, tek fark KULE'nin pisliğinden habersiz bir insan bu siteyi kullanmaya çalışsa ne olduğunu anlamazdı. Blog yazıları, gündemden haberler, spor dergileri vb. içerikler mevcuttu. KULE'ye ulaşmak isteyenler bu sitede gizli erişim çubuğunu bilmek zorundaydı.
Gölge'nin sesiyle gözlerimi bilgisayardan aldım.
"Yapman gereken tek şey, bir kasadan belge çalmak. Emin ol kolay, bir günde halledersin. "
Evet, hallederim.
Kulağımdaki, soğuk ellerimle tuttuğum telefonu hoparlöre vererek yavaşça masanın üstüne, bilgisayarın yanına bıraktım. Parmaklarım bileğimdeki saç tokasına giderken kalçamı koltukta öne doğru kaydırdım. Başımı aşağı eğdim ve yere kadar değen siyah saçlarımı ellerimle topladım, dudaklarımın arasına yerleştirdiğim tokayı alıp saçlarıma dolayarak bir at kuyruğu yaptım.
"Evet, hallederim. Asıl konu sen ne kadar alacaksın? Riske girmeye değer bir fiyat geçecekse elime yaparım."
Tokaya doladığım saçlarımı çekiştirerek sıkıştırıp koltuğa geri yaslandım. Kafamı koltuğun başlığına yaslarken bu güne kadar yaptığım işleri düşünerek bir kaç planı göz önüne getirmiştim bile.
Kasadan belge çalmak benim uzmanlık alanımdı. Konu eğer; iz sürme, kaçırma, teyit etme ve çalmak ise... Ben en iyisiydim. Asıl problem görev değildi, asıl problem hiçbir zaman görev olmamıştı.
Problem, KULE bir iş verdiği zaman, o işi başka bir kuryeye daha verirdi. Kısacası ölüm yarışı diyebilirdik, ödül ise paraydı. Benim için oluşan tek sorun, karşıma gelecek diğer kuryeydi. Benden daha iyi olabilirdi, ölüme bir nefes kadar yakın olabilirdim. Kendime göre avantajlarım olsa bile avantajdan çok dezavatajlıydım.
"Yarı yarıya, beş milyonluk iş için bana çokça ihtiyaç duyacaksın."
Değmez.
Başımı aşağı eğip esnerken, göz önünde bulundurduğum tehlikeyi düşündüm. İyi paraydı ama bu kadar için hayatımı riske atmaya değmezdi, biraz daha fazlasına ihtiyacım vardı. Henüz, karşımdaki rakibi bilmiyordum. 'Bekle ve çal' taktiğim bazı kuryelere sökmüyordu. Bu zamanlarda ise mecburen karşı karşıya gelmek zorunda kalıyordum. Kaşlarımı çatmama sebebiyet veren kısım, bu kadar yüklü fiyat biçilmiş bir görev olmasıydı. Kesinlikle tehlikeliydi, diğer görevden daha tehlikeliydi.
Asıl gerçek ise, bu işi kesinlikle almam gerektiğiydi. Her ne kadar kendi içimden değmez desem de yapmak zorundaydım. Yani el mecbur zaten kabul edecektim. Hedefime 1 adım değil 10 adım daha çok yaklaştıracaktı ama yine de ortaya bir blöf attım.
"Toplam dört milyona anlaşırsak yaparım aksi halde unut beni."
Gölge'nin blöfümü yemediğini biliyordum çünkü kıvrak zekası ve akıl almaz stratejileriyle meşhur bir kuryeydi. Bir süre telefondan ses gelmedi, düşünüyor olmalıydı. Bir hacker ile iş birliği yaptığım göz önüne alınırsa, bu fiyat onun için makul bir fiyattı. Diğer bir yandan tek gece kuryesi ben değildim; zira beş milyon lira düşünülecek olursa eminim ki bu aslında bir savaştı. Şu ana kadar biçilen en yüksek fiyatın, benim şansıma tekabül etmesi imkansızdı. Kısacası, hak eden pastayı yerdi.
Gölge sıkıntıyla derin bir nefes verdi. "Pekala, pekala. dört milyon senin."
Aşağı eğdiğim başımı keyiflice gülümseyerek yukarı kaldırdım, intikamıma giden yolda dört milyon asıl paranın yüzde beşi olsa da iyi paraydı. Ellerimi göğsümde birleştirirken ne demem gerektiğini, nelere ihtiyacım olacağını düşünüyordum.
Öncelikle bir kasadan belge çalacağımı göz önünde bulundurduğumda bana bir patlayıcı lazımdı. Yüksek ihtimalle çelikten veya demirden bir kasaydı, bu tür kasalar en az 4 tur kitlenirdi. İki veya üç tur kilitlenen kasaları, patlayıcı olmadan açabilirdim ama 4 tur, benim yeteneklerimi aşıyordu.
Daha çok bilgiye ihtiyacım vardı.
"Bu görev hakkında başka neler biliyorsun?"
Bir süre ciddiyetle kol saatime baktım. En ufak bir bilgi bile bir hayata mal olabiliyordu. Bunu daha önce deneyimlemiş ve ölümden dönmenin bir yan versiyonunu tatmıştım. Kestirme yoldan intihar da diyebilirdik. Doğru olmayan yanlışlarla çevrili olduğumu biliyordum, kim göz göre göre ölüme giderdi ki? Ama sürekli, doğru olanı yaparak bu dünyada hayatta kalamazdım. Bazı pişmanlıkları tatmam ve umursamadan bu yolda yürümem lazımdı.
Gölge bir şeyler düşünüyor olmalı ki bir süre cevap vermedi. Bu süreyi değerlendirerek KULE'nin sitesine erişim sağladım ve sağ üst kısımda bulunan KULE KURYE SKOR "KKS" simgesine tıkladım.
"Henüz başvuru yapmadığımız için elime bilgi ulaşmadı. Eğer işi alacaksan, başvuruyu onaylayacağım."
Gözlerimi bilgisayardan alırken telefona doğru odaklandım. Kendi kendime ihtimalleri sıralarken bu kadar basit bir görev olması ama bir yandan da görevin getireceği puanın yüksek olması beni tereddütte bırakıyordu. Kolay bir göreve yüksek puan biçilmesi tamamen saçmaydı. Tek olasılık vardı, o da görevi alan diğer kuryenin sıralamada ilk üçte yer almasıydı.
Algoritma basitti. Eğer kendinden düşük sıralamadaki biriyle savaşa girersen kazanacağın galibiyet önemsizdir ama, kendinden çok daha güçlü bir rakipten alacağın galibiyet tabii ki de daha paha biçilemez olurdu.
"Bu, boş bir görev dedim ya! Asıl amaç 10 kişilik kadroyu tamamlayıp bir sonraki ana göreve geçmek."
KULE, asla böyle bir kurmaca oluşturup kaos yaratmazdı. Belli bir düzen ve planlama vardı, disiplinden ödün vermediği gibi yeniliklere de açık bir şirket değildi. Görevlerin neredeyse hepsi grup-grup toplam 4 kişiye ya da bireysel-bireysel toplam iki kişiye verilir. KULE'ye ya bireysel ya da iki kişilik takım şeklinde katılabilirdin. Biz ise Gölge ile takımdık.
Bireysel veya grup fark etmez, toplam on kişi... Bunun sonucu 9 ölümle de bitebilirdi, büyük bir kargaşayla da.
Bu görev ne kadar akıl ve mantığıma yatmasa da çoktan kabul etmiştim. Bu haftanın en büyük görevine giden yol buydu, beni zirveye taşıyacak olan asıl göreve kestirmeydi. Derin bir nefes alarak alnımı ovuşturdum. Her ne olursa olsun yapabilirdim. Benim dünyam, diğerlerinin dünyası gibi değildi. İş eğer savaşmaya ve gerekirse öldürmeye geldiğinde, ben daha deneyimliydim.
Dikkatim, bilgisayardan yüzüme doğru bir anda parlayan ışığa kaydı, sıralamalar güncellenmişti. Bir yandan ekrana yaklaşırken diğer yandan Gölge'ye cevap verdim. "Anladım tamam, yapacağım görevi. Uzatma!"
Hala 4.sıradaydım ama Gölge 9. sıraya kadar gerilemiş ve K10 sınırına gelmişti. "Bu arada 9'a gerilemişsin, ek görev isteyecek misin?"
İlk beş sırada değişiklik yoktu. 6, 9 ve 10. sıradaki elemanlar sınırdan düşmüş, ilk defa K50'deki kuryeler uzun zaman sonra K10'a girebilmişti. Gözlerim tek tek isimleri tararken bir isim son derece dikkatimi çekti. Altıncı kurye daha önce ismini bile duymadığım bir kuryeydi ve 2 gün içerisinde nasıl K10 'a girebilmişti?
Gölge ile uzun zamandır bu şirkete çalışıyorduk ve artık K50 içerisindeki kuryelerin bir çoğuna aşinalığımız hatta kısıtlı olmasına rağmen bilgimiz bile vardı. Lakin daha önce bu ismi görmediğime emindim. Olsa olsa ancak 50 ve altı sıralamalarda olabilirdi, bu kadar aşağıda bir sıralamada ise iki gün içerisinde zirveye çıkmak imkansızdı.
K10 içerisine girebilmek için sadece puanın değil, ekstra olarak hünerlerin de gerekliydi. Bu nedenle K10 sıralamasındaki kuryeler çok uzun zamandır kendi aralarında savaşıyordu. Yabancı yoktu, zaten yabancılar bu grupta sevilmezdi de. Kısacası ilk 10'a girebilmek kadar ilk 10'dan düşmekte bir o kadar zordu.
"İstemeyi düşünüyorum ama maalesef zaman yok. Merak etme düşmem sınırdan. Biliyorsun, şu sıralar KULE, K50'ye görev dağılımı yapmıyor ve bütün görevleri haftaya saklıyor."
Gölge'nin sözlerine göz devirmekle yetindim. Bu konuyu şimdilik askıya alarak daha önemli bir konuya geçiş yaptım. "Kod adı Karanfil. Bu ismi daha önce duydun mu?"
KULE'nin bizler için kurduğu bu platformda, kuryelerin birbiriyle etkileşimde kalmasını sağlayan "FORUM" adında bir sekme, aynı zamanda Kuryelerin profillerini görebilmeni sağlayan "KULLANICILAR" bölümü vardı. Tabii ki bu bölümde kuryelerin sadece kod adları ve aldığı görevlerin isimlerini görebilmen mümkündü. Çünkü diğer bilgiler gizliliğe girerdi.
"Hayır daha önce hiç denk gelmedim. Yeni kurye mi?" diye soran Gölge'ye hafif bir kıkırtıyla karşılık verdim. Bu kıkırtım tamamen aşağılama amaçlıydı. Aşağıladığım kişi ise, Gölge değil Karanfil isimli kuryeydi.
"K10 listesine bak. Aldığı görevler gözükmüyor ama ilk on kişi arasında. Daha önce K50 listesinde de hiç denk gelmedim."
Gölge'den tuhaf sesler eşliğinde bir kaç tıkırtı geldi. Ben ise cevap beklerken bir yandan da Foruma bakıyordum, belki bu kişi hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Bir süre göz gezdirmeme rağmen hiçbir şey bulamadım. Evet, bu Forum denen sekme vardı ama çok fazla kullanılmazdı. En ufak bir açık verme ihtimalin çok fazlaydı ve eğer kimliğin teşhir edilirse KULE'den atılırdın.
Tam sekmeyi kapatıyordum ki, gözüme bir yazışma takıldı.
FIRTINA: Hile, iyi bir şey değil Küçük Fidan.
TİLKİ : :)
Küçük fisandan kasıt kesinlikle Karanfil olmalıydı. Burada çok garip şeylerin döndüğü belli olmalı ki, herkes kendi köşesine çekilmişti. Daha fazla bu konu üzerinde durmaktan vazgeçtim ve Gölge'ye seslendim.
"Her neyse, ileride illa ki denk geliriz. Her şeyden önce bana villanın vaziyet planını, kat planını ve konumunu gönderirsin. Unutmadan bir de ek bilgi gelince haber ver."
Konuşmasına fırsat vermeden telefonu kapattım ve bir kaç araştırma yapmaya karar verdim. En ufak detay bile böyle tehlikeli bir iş için önemliydi. Sonuçta, bir kumara giriyordum ve bu kumara bahis olarak hayatımı sunuyordum. En önemli detay, bu sefer ortalığın karışacak olmasıydı.
KULE yine ne planlıyor olabilirdi? Peki, neden bu görev için bilgi haznesi bu kadar dardı? Bir görev geldiği zaman beraberinde bir çok bilgi de elimize ulaşırdı. Diğer kuryelerde mi bu durumdaydı yoksa sadece benim takımıma mı özeldi bu eksiklik?
" Ah! Her şey karıştı! Çözmem gereken olaylar silsilesi, her şeyi daha karmaşık yapıyor!"
Ellerimle şakaklarıma baskı uyguladım. Baş ağrım gittikçe artıyor ve beni güçsüzleştiriyordu. Gerginliğime bir son vermek adına, bilgisayarımı tamamen kapattım ve koltukta uzanmak için kendimi geri çektim.
Gözlerimi karşımdaki duvarda asılı ve bir duvarı kaplayacak kadar büyük olan sümbül çiçeği tablosuna çevirdim. O gece neler olmuştu?
Bilekte bir dövme... Cılız bir ses...
Deri koltuğumda iyice yayılırken gözlerim telefonumdan gelen ışığa kaydı, Gölge'den gelen bir mesaj olduğunu varsayarsak telefonu elime aldım ve mesajı açtım. Gözlerim yavaşça kısılırken bir süre sonra yerini çatık kaşlarım almıştı.
"Görev konumunu ekte görebilirsin. Server Tekel adına bir villa ve kasa bu villada saklı. Kasa içerisinde bir zarf ve bir adet yüzük bulunuyor. Alman gereken sadece zarf. Villa şuanda terk edilmiş ve etrafında herhangi başka bir bina bulunmuyor. Görev saat 03.00'da başlayacak. "
Bu görev, şu zamana kadar aldığım en kolay görevdi ama neden getirisi bu kadar fazlaydı?
Koltukta oturur pozisyona geçerken bir tuzak olduğunu düşündüm ilk başta. Fakat bu imkansızdı çünkü iş gelmeden önce, KULE'de doğruluğu araştırılır daha sonra kuryeye iletilirdi. Burada bir haltlar dönüyordu. Gözlerimi bir süre daha kısarak düşünmeye başladım.
"Beş milyon için değer mi diye tekrar mı düşünsem?"
İşin kolay olması anlaşılabilirdi, sonuç olarak ilk iş, bir sonraki aşama içindi. Arkasından gelen görevin ise tehlikeli olduğu açıkça belliydi. Şirket'in iletişim için verdiği telefona bildirim sesi gelince sıkıntıyla derin bir nefes verdim ve koltuktan kalkarak portmantoya astığım ceketime ilerledim.
Telefonu elime aldığım gibi ekrandaki bildirim beni karşıladı. Bu telefon sadece bir ekrandan ibaretti ve başka bir işlem yapılması zaten imkansızdı. Bir saat gibi düşünebilirdik, tek işlevi görev bilgilendirmesiydi.
"Başvurunuz onaylandı, yeni göreviniz 12 puan ve 2 milyon TL değerindedir. Bilgilendirme, göreve son 1 saat kala açıklanacaktır. Başarılar."
Bildirimi okuduğum gibi ilk aklıma takılan soru; görev fiyatı ve puanı neden değişmişti? Gölge'nin az önce söylediği fiyat 500bin ve 5 milyondu ama şuan söz konusu sadece bu göreve 2 milyon verilmiş olmasıydı. Bunun tek sebebi olabilirdi, karşılaşacağım kişi güçlüydü. İlk üç kişiden biri olduğu belli olmuştu. Sıkıntıyla derin bir nefes verdim. Zorlu bir gece beni bekliyordu.
İlk bölüm fazlasıyla karmaşık gelebilir ama okumaktan vazgeçmeyin 🖤
Gizemlerle dolu bir kitap sizi bekliyor, oy ve yorumlarınızı bekliyorum❤️