İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 49 · 23 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 49

Ölmüşsün

49.Bölüm –ölmüşsün

"Senin kazdığın o mezarda ben yatıyorum. Ama sen... sen zaten çoktan ölmüşsün"

AHSEN – GEÇMİŞ

Yağmur damlaları pencerelere vururken, küçük Derin yorganına sarılmış, odasındaki karanlıkta gözlerini tavanlara dikmişti. Üşümüyordu ama içinde garip bir soğukluk vardı. Savaş henüz odaya gelmemişti, annesinin bağırışları hala aşağıdan yankılanıyordu. Babasının sesi yine yoktu… Hep yoktu zaten.

Derin yavaşça yatağından kalktı. Ayak seslerini duyurmak istemiyordu, çünkü annesi onu görürse yine sinirlenirdi. Parmak uçlarında salona ilerledi.

Annesi elindeki kırık bir vazo parçasına bakarken, yüzü delirmiş gibiydi.

“Sizin yüzünüzden bu hale geldim ben! Senin yüzünden!” diye bağırıyordu. Derin, annesinin gözlerinde nefreti ilk kez o zaman görmüştü. O küçücük kalbiyle o kadar korkmuştu ki, nefesi boğazına düğümlenmişti. Bir adım daha atmak istemedi ama içeriden gelen başka bir ses onu durdurdu:

“Sakin ol anne…” dedi Savaş. O, her zamanki gibi dimdik duruyordu. Derin’in gözünde o an bir kahraman gibi görünmüştü. O gece ağlamamıştı bile Savaş… Ama Derin’in içi ilk kez paramparça olmuştu.

Annesi birden Savaş’a döndü. “Sen… Sen de onun gibisin! Hep onun gibi davranıyorsun! Ben size canımı verdim, siz bana ne verdiniz!”

Savaş hiç karşılık vermemişti. Sadece susmuştu. Ama Derin... Derin ilk kez o gece karar verdi.

Kimse bize acımayacak. Bize değer veren biri olmayacak. O yüzden güçlü olacağım. O yüzden sevilmeye değil, korkulmaya değer olacağım.

Küçücük ellerini yumruk yaparken, annesinin ağlayışları arasında Savaş’ın sessiz duruşunu izledi. Kalbinde o gece filizlenen şey, yıllar sonra kök salacak bir şeye dönüşecekti.

İntikam. Kontrol. Ve sevgiyi hak etmeyen herkese ceza.

DERİN BAYKARA

-yazar anlatımı -

Odasında, dağılmış aynanın karşısında… elleri kan revan içinde… sinirden titriyor…

" BUNU BANA NASIL YAPAR ! BEN ONUN KIZ KARDEŞİYİM ! HERKESİN GÖZÜ ÖNÜNDE BENİ NASIL REZİL EDER !"

Beril tedirgindi . Ellerini birbirine kenetlemişti derinin bu hallerine alışkın değildi .

"Derin… sadece biraz dur, sakin ol. Olan oldu, artık yapacak bir şey yok. Kamera vardı. Savaş her şeyi izledi. Plan patladı…"

Derin hızla ona döner. Gözleri kocaman, kudurmuş gibi. "Sen ne yüzsüzsün! Kameraymış! Plan patlamışmış! Sen ne işe yararsın ki zaten?! Kaç yıldır yanımdasın Beril! Sana ne verdim ben?! Hangi rezilliğini saklamadım? Hangi kapıyı senin için açmadım?! Ama iş çıkarma kısmına gelince... sen yoksun!"

Beril, sessiz… ne diyeceğini bilemiyor. " O Abimi sen gözetleyecektin ! Şimdide kalkmış bana akılmı veriyorsun bana ? Ben DERİN BAYKARA’ya mı "

Derin bir adım atıyor. Parmaklarını Beril’in yüzüne uzatıyor. Derinin yüzünde alaycı bir gülümseme kapladı .

" Milena Seninle yer değiştirseydi, seni çoktan harcardı biliyor musun? En azında o senden zeki ! Nasılda ağladı herkesin önünde Onun gözündeki o hırsı gördüm . Onda intikam varsa , bende DELİLİK VAR! Benim sabrımı sınayan yanar Beril!"

Beril gözlerini kaçırıyordu . Tedirgin bir sesle .

"Sen ne yapacaksın peki? Her şeyi yakacak mısın?"

Derin gülüyor… ama o kahkaha artık insanî değil.

"Ben mi? Yakmak mı? Hayır Beril... ben herkesi tek tek boğacağım. Kendi ellerimle. Savaş dahil. Ama önce… önce seninle başlayacağım."

Beril’in yüzü kireç gibi. Geri çekiliyor.

"Ben ne yaptım ki sana Derin?! Senin yanındaydım!"

"YANIMDA mıydın?! Yanımda mıydın gerçekten?! Savaş o kızın arkasında dururken, sen neredeydin?! Yanımda olmak… sessiz kalmak değildir Beril! Sen sustun! Sen benimle savaşmadın! Ben senin için her şeyi göze aldım kendi abimi bile sırf seninle olsun diye elimden geleni yapmadım mı ? Çalıştığın ajansa ben sokmadım mı seni beril .? Ya da abim ile aranızı ben yapmadım mı ?."

Beril ellerini kaldırıyor, savunmaya geçiyor.

"Savaş'la karşı karşıya gelemezdim! O senin abin… beni de bir şekilde…"

Derin bağırır: "Sevdi mi diyeceksin?! SENİ SEVMEDİ! Seninle sadece zaman geçirdi, boşluk doldurdu! Sen ona hiçbir zaman bir Milena olmadın! Ama bu… bu sensizlik, bu eziklik… bana da sıçradı!"

Yere çöküyor birden. Saçlarını yoluyor. Gözyaşı dökmeden ağlar gibi bağırıyor.

"Ben bu evin kızıyım… BAYKARA’yım… Bu evin karanlığında büyüdüm! Benden daha fazlasını kim bilebilir?! Ama şimdi... şimdi herkes benim üstümden geçiyor. Çünkü herkes SANMIŞ Kİ BEN BİTTİM!"

Başını kaldırıyor. Gözleri karanlık, hırs dolu.

"Ben bitmedim Beril. Daha başlamadım bile. Şimdi... artık oyun kurmuyorum. Savaşımı başlatıyorum."

Beril sessiz, kıpırdamıyor.

"Sen de karar ver. Yanımda mısın… karşımda mı? Ama bu defa, yanlış tarafta kalırsan… seni ilk ben harcarım."

Beril yutkunur.

"Sen… ciddi misin?"

Derin hafifçe gülümser.

"Hayır Beril... ben ciddi değilim. Ben... öldürmeye hazırım. "

Milena Bolat Baykara

Aşk ve nefret... Birbirine en uzak ama aynı kalpte barınabilen iki güçlü duygu. Biri yakar, diğeri parçalar ama ikisi de aynı yerden doğar: yoğunluktan. İnsan bazen nefreti de aşk kadar kutsal yaşar. Çünkü ikisi de insanı dönüştürür. İnsan hayattan vazgeçtiğini sandığında bile, ya aşkla ayağa kalkar ya da intikamla. Ben hangisini seçeceğimi bilmiyordum. Belki de çoktan seçmiştim, ama kendime itiraf edemeyecek kadar yorgundum.

Dışarıdan bakan herkes beni kırılgan sanırdı. Sessizliğimi kibarlıkla karıştırırlardı. Oysa ben yıllardır içimden çığlık atıyordum. Yalvardım. Bağırdım. İçimdeki karanlığa her seferinde “baba” diye seslendim ama ne o kapı açıldı ne de biri geldi. Nefesim kesilene kadar bekledim. Ve sonunda sessizliği kabullendim. Çünkü ne zaman çığlık atsam, dünya duymamakta ısrar etti. En sonunda ben de susmayı öğrendim. Belki de o yüzden bu kadar sessizdim, bu kadar suskun ve uzak. Çünkü artık biliyordum, kimse sesimi duymayacaktı.

Babam yoktu, annem yoktu, ablam yoktu. Gizem… o bile benim yüzümden o evde kalmak zorundaydı. Ben herkesin yüküydüm. Savaş’a bile. Onun hayatına yük oldum. Yanında her nefes alışım bir azap gibiydi. Ve ben neyin bedelini ödediğimi bile bilmiyordum. Sadece ağrıyordu. İçimde bir yer hep ağrıyordu.

Ayaklarımın altına baktığımda, fark ettim... çok yüksek bir yerdeydim. Bir uçurumun kenarındaydım. Ve önümde yalnızca bir adım vardı. Rüzgar saçlarımı savuruyordu, serinliği tenime çarpıyordu ama ben ilk defa kendimi hafif hissediyordum. Özgürdüm. Korkmuyordum. Bedenim ağır gelmiyordu artık. Bir adım… sadece bir adım ve her şey bitecekti. Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Hazırdım. Bırakacaktım. Sonsuzluğa, sessizliğe… her şeye.

Ama biri beni sertçe kolumdan çekti. Gözlerimi açtım. Karşımda Savaş vardı. Nefes nefeseydi. Ellerim onun ellerindeydi ve gözlerimiz birbirine kenetlenmişti. “Gitme, Milena,” dedi. Yutkunamadım. O an onun sesi, içimdeki en sessiz çığlığa bile ulaşmıştı. O cümleyle dizlerimin bağı çözüldü. Sanki o uçurumdan değil de onca duygudan düşüyordum. Sessizce ona baktım. Savaş, beni düşmekten değil, kaybolmaktan alıkoymuştu.

gözlerimi bembeyaz bir odada açtım. Sol kolumda serum vardı. Gözlerim yavaşça etrafı taradı. Burası ev değildi. Bir hastane odasındaydım. Başımı çevirdiğimde koltukta uyuyakalmış olan Savaş’ı gördüm. Ayaklarını iki yana açmış, ellerini göğsünde birleştirmişti. Uyurken bile çatık kaşları, derin düşüncelerde kaybolduğunu belli ediyordu. Onu izlerken içimde tuhaf bir şeyler kıpırdadı. Sanki ilk defa gerçekten beni düşünen birini görüyordum.

Serum olmayan elimle üzerimdeki battaniyeyi usulca kenara ittim. Kalkmak istedim. Yatmak bana ölümü hatırlatıyordu. Günlerdir yaşıyordum ama ölü gibiydim. Ayağa kalkarken kolumun gerildiğini fark ettim, serum hâlâ takılıydı. O sırada gözlerini açtı Savaş. Bakışlarımız bir kez daha kesişti. Uyandığını anlamamla birlikte hızla yanıma geldi.

“Milena, ne yapıyorsun? Dur!” dedi. Kolumdan tuttu. Gözlerinin içine baktım. Anlamaya çalışıyordu. Ama artık benim anlamaya tahammülüm kalmamıştı. Elimi onunkinden çekip sertçe konuştum: “Bana dokunma!”

Hiçbir şey olmamış gibi hâlâ yanımda duruyordu. Sessizliğini korudu ama ben haykırıyordum: “Burada olmak istemiyorum. Senin yanında olmak istemiyorum. Hatta senin hayatında bile olmak istemiyorum, Savaş Baykara. Gitmeme izin vermedin… ama kalmama da bir sebep bırakmadın.”

Ve sonra gözlerinden bir şey geçti. Belki pişmanlık, belki korku, belki de ilk kez benim ne kadar kırıldığımı fark etti. Ama artık çok geçti. Çünkü ben içimden çoktan düşmüştüm. Ve hiçbir sevgi, beni yeniden o uçurumdan almaya yetmeyecekti.

Dinlenmen lazım,” dedi Savaş, sesi yumuşak ama yüzü kararlıydı. Fakat ben onun bu sözlerine asla boyun eğmedim. Elim hâlâ serumun üstündeydi, tam kablosunu çekmek üzereydim ki kapı birden açıldı. Doktor içeri girdiği anda hem ben hem Savaş olduğu yerde donup kaldık. Elim hâlâ kablonun üzerinde, Savaş’sa yanı başımda dikiliyordu. Göz göze gelmemizle birlikte, elim o an havada asılı kaldı.

“Milena Hanım...” dedi doktor, sesi önce dikkatli sonra şaşkındı. Savaş, onun geldiğini fark ettiği halde geri çekilmek yerine beni yatakta tutmaya çalıştı. Elini omzuma koydu, beni nazikçe yatırmaya kalktı ama bedenim ona başkaldırıyordu artık. Sertçe elini ittim. “İstemez...” dedim, sesim kırık ama kararlıydı. Yatağa yaslandığımda doktorun gözleri elindeki mavi dosyaya kaydı, dosyanın kapağını açarken yüzü ifadesizdi.

“Kan sonuçlarınızda herhangi bir patolojik bulguya rastlamadık. Ancak ciddi şekilde yorgunsunuz Milena Hanım. Beslenmenize dikkat etmeniz, stres faktöründen uzak durmanız gerekiyor. Ayrıca serumunuzda yalnızca vitamin desteği var. Vücudunuzun birkaç gündür doğru düzgün beslenmemesi, bayılmanıza sebep olmuş olabilir.” dediğinde, Savaş doktorun yanına geçti. Onlar biraz uzaklaşınca ben başımı geriye yasladım. Gözlerim tavandaki lambalarda, serumun kıvrılan kablolarında dolaşıyordu. Her şey çok parlak ama içim hâlâ karanlıktı.

Artık acı hissetmiyordum. Belki verdikleri ilaçlardan, belki de artık acıya bağışıklık kazanmıştım. Ya da basitçe... kabullenmiştim. Kabullenmek; susmak, razı olmak, unutmak değildi. Kabullenmek, artık çırpınmamaktı.

Doktor odadan çıktığında Savaş görüş alanımın hemen sol köşesine oturdu. Onu görmek istemiyordum. Duymak bile istemiyordum. Kafamı cama çevirdim. Camın ardındaki dünya, içeriden daha özgür görünüyordu. Serum takılı olan koluma elim gidince fark ettim... az önce çıkarmaya çalıştığım için şimdi sızlıyordu.

“Acıyor mu?” diye sordu. Yüzüme bile bakmadan cevap verdim. “Sana zevk vereceğini bildiğim için söylemeyeceğim,” dedim, soğuk bir gülümseme yerleşti dudaklarıma.

“Milena!” dedi bir anda, adımdaki o sertlik artık tanıdıktı. Yüzümü ona döndüğümde yine o çatık kaşlarla karşımdaydı. Bu bakışa ne çok alışmıştım. Alışmak istememiştim ama alışmıştım işte.

“Savaş!” dedim ben de aynı tonda. Gözlerim yüzünde gezinirken, fark ettim... o gece giydiği aynı takımı hâlâ üzerindeydi. Sadece ceketi çıkarmış, birkaç düğmesini açmıştı. Ama geri kalan her şey o geceye aitti. Oysa ben artık sadece bir hastane gömleğinden ibarettim.

“Acın bana zevk vermiyor,” dedi bir anda. Bakışlarım camdan ona kaydı yeniden. Bu sefer göz göze geldiğimizde sesim titremedi.

“Haklısın!” dedim. “O yüzden ruhumu öldürdün değil mi? Madem anlıyordun, madem farkındaydın… neden? Neden engel olmadın?” Gözlerimden yaşlar süzülürken artık kendimi tutamıyordum. Yine, bir kez daha onun önünde ağlıyordum. Defalarca, hep yeniden.

“Ben sana söyledim... yapma dedim... diz çöktüm önünde, yalvardım. ‘Beni Barış’la evlendirme’ dedim. ‘Bana inan’ dedim.”

Kelime kelime canım yanıyordu. Her biri kalbime saplanan bir bıçak gibiydi. “Sen ne yaptın, Savaş? Sadece izledin. Sadece sustun! Madem o görüntüde bir sorun vardı, neden bana söylemedin? Acı çekmemi mi bekledin? Bak, işte şimdi acı çekiyorum! Öldürdün beni... kendi ellerinle!”

Serumlu kolumu hareket ettirdiğimde ani bir sızıyla inledim. Elim hemen koluma gitti. Savaş da aynı anda ayağa fırladı. Ama elimi kaldırıp ona “Dur” anlamında işaret verdim. Yaklaşma dedim gözlerimle. Yine de hâlâ bakmıyordum ona.

“Sakın... bana dokunayım deme, Savaş. O gün sana söyledim. O geceden sonra hiçbir şey aynı olmayacak. Ben eski ben olmayacağım. Sen eski sen olmayacaksın. Ve en önemlisi...” Yavaşça başımı çevirip ona baktım. “Susmayacağım. Annemden gerçeği öğreneceğim.”

Savaş’ın yüzü bir anda gerildi. Gözlerinden geçen o gerginlik beni daha da kamçıladı. “Bu konuyu araştıracağım. Sakın bunu senin için yaptığımı sanma. Bunu senden kurtulmak için yapacağım, Savaş Baykara. Çünkü artık... ben de senden nefret ediyorum.”

Son cümleyi hafifçe gülümseyerek söyledim. Ama bu bir mutluluk gülümsemesi değildi. İçinde neşe olmayan, sadece rest çeken bir gülüştü.

“Ne demek bu?” dedi. Aslında biliyordu. Ama benden duymak istiyordu.

“Ben çok alçaldım, Savaş. Ayaklarına kadar kapandım. Kendimden bile vazgeçmek üzereydim. Beni neye dönüştürdüğünün farkında mısın? İşte şimdi eşitiz. Senin kazdığın o mezarda ben yatıyorum. Ama sen... sen zaten çoktan ölmüşsün, haberin yok.”

Savaş’ın gözleri bir anlığına değişti. Onu böyle görmeyi hayal bile etmemiştim. Yüzünde ilk defa bir korku belirdi. Belki de beni kaybetmenin değil, beni dönüştürmenin korkusuydu bu. Benim gözümden son bir damla yaş süzüldü. Başımı cama doğru çevirdim. “Şimdi çık,” dedim sessizce. “Beni yalnız bırak.”

Bir süre hiç kımıldamadı. Dediğimi hazmediyordu. Ardından bir adım, sonra bir adım daha... ve sonra kapının yavaşça kapanma sesi.

Omuzlarım, biraz önce dik durmaya çalıştığım o omuzlar... bir anda çöktü. Ve ben hıçkırarak ağlamaya başladım.

..

Ağlıyordum. Sessiz, boğuk bir ağlayıştı bu. Hıçkırıklarım içimde yankılanıyor ama dışarı taşmıyordu. Camdan dışarı bakarken hayatın bana ne kadar acımasız davrandığını bir kez daha düşünüyordum. Ta ki…

Kapı tekrar açılana kadar.

Adımlarını tanımam bir saniyemi aldı.

Gizem.

Odaya hızla girdi. Gözleri beni taradı, sonra yüzünde beliren o rahatlama... Sanki dünyası yerine oturdu.

“Milena!” diye bir çığlık attı. Bu kez o çığlıkta korku değil, umut vardı. Sevinç. Ve bir kardeşin, dostun, can yoldaşının hayatta kalmasına duyduğu tarifsiz minnet.

Koşarak yanıma geldi, sarıldı. Öyle sıkı, öyle içten ki... O anda ilk kez birine "iyi ki geldin" diye içimden fısıldadım. Kendimi... ilk kez... değerli hissettim.

“Güzelim... Canım...” diye mırıldanırken, sanki o kelimelerle ruhumdaki çatlaklara merhem sürüyordu.

Sarılması bittiğinde hemen üzerime baktı, tıpkı bir annenin çocuğunu kontrol eder gibi. “Nasılsın, iyi misin?” diye sordu. Cevaplamaya çalıştım ama ağzımdan sadece şu döküldü:

“Daha belli değil.”

Kâkülümü usulca düzeltti. O kadar tanıdık, o kadar güven doluydu ki dokunuşu…

“İyi olacaksın... Sana söz veriyorum.” dediğinde gülümsedim. Acı bir gülümsemeydi. Çünkü bu söze ihtiyacım vardı. O an, o minicik an için bile olsa, inandım.

Elindeki poşeti az önce Savaş’ın oturduğu yere koydu. Üzerindekileri çıkardı, köşeye yerleştirdi. Sessizdi, özenliydi, benim canım arkadaşımdı.

Sonra yeniden yanıma geldi. Ben de yatağın kenarından biraz yana kayarak ona yer açtım. Hemen yanıma oturdu. Varlığı bile iyi geliyordu.

Koluma baktı. Serumu fazla zorladığım için kızarmıştı. Canım acıyordu ama daha çok canımı acıtan şey ruhumdu.

Elimi tuttu. Göz göze geldik. O an bir şey fark ettim. Gözleri... yorgundu.

“Uyumadın mı sen?” diye sordum. Başını hafifçe salladı.

“Uyudum aslında... ama uyuduğumu sanmıyorum.” dedi.

“Hem... nasıl uyuyayım ki? Dün seni Savaş’ın kollarında, öylece, ölü gibi beyaz elbise içinde görünce… Az daha ben de bayılıyordum.”

İçim titredi. Kendimi onun gözünden görünce... bir yabancı gibi. Ölü gibi…

Gerçekten de o elbiseyle ölüye benziyordum.

“Ben baygınken ne oldu?” diye sordum. Bilmek istiyordum. Belki de kontrol edemediğim o anları geri alabilmek için…

Sırtını yatağın başlığına yasladı. “Sen bayıldığında, Savaş seni hızla kucakladı. Nefesi kesildi. Seni ambulansı yetiştirmek için hızla yola koyuldu.”

Duraksadı.

“Narin, Zümrüt, Hilal... hepsi buradaydı. Derin ve o kaltak Beril hariç. Onları evde tuttular. Derin zaten odasından çıkmıyor, hâlâ ne yapıyor bilmiyorum. Biz buraya geldiğimizde herkes panik hâlindeydi. Özellikle büyükanne… Kadın çok korktu. Bir ara fenalaştı.”

Birden irkildim. “Ciddi misin?” diye sordum.

Gizem başını salladı.

“Yemin ederim. Kadının içinden canavar çıktı. ‘Benim gelinimi ne hale getirdiniz, yazıklar olsun size!’ diye herkese bağırdı. Sonra bir ara fenalaşınca mecburen eve götürdüler. Doktor tetkik yapacağını söyledi. Ama senin yanında refakatçi olarak ben kalacağım dedim. Savaş kabul etmedi. Beni ve diğerlerini gönderdi.”

Nefesim daraldı.

“Yani... bütün gece yalnız mıydı burada?”

Gizem gülümsedi. “Yalnızdı ama seni bir an bile bırakmadı. Gece boyunca görüntülü arayıp seni bana gösterdi. Nefes aldığını bile bana ispatlamak istedi.”

Bir şey oldu içimde. Küçük, bastırılmış, karmaşık bir şey... ama hemen bastırdım. Çünkü kırgınlığım, öfkem, hayal kırıklığım… çok daha büyüktü.

Savaş’ın yaptıkları bir günde affedilmezdi.

Ama… içimde bir yer yine de Gizem’in omzuna yaslanmak, gözlerimi kapatıp sadece onun “İyisin… iyi olacaksın.” demesine inanmak istiyordu.

Çünkü ne olursa olsun…

iyi olmak istiyordum ...

...

– Sabah-

Serumlarım bitmişti.

Bugün... taburcu olacaktım.

Gece boyunca başucumda Gizem vardı. Bir an bile ayrılmadı yanımdan. Sanki ben her an yok olabilirmişim gibi… Hep yanı başımdaydı.

Doktor, çıkmadan önce tekrar test yaptı.

“Yemek düzenine dikkat et, bol su tüket, dinlenmelisin…”

Aynı cümleler. Aynı boş, tekrarlanan uyarılar. Oysa benim asıl iyileşmeye ihtiyacım olan yer, içimdeydi. Kalbim paramparça hâlâ.

Gizem çantamı hazırlarken ben de üzerimi değiştiriyordum.

Hastane kıyafetlerinden nefret ediyordum. Sanki onlar üzerimde kaldıkça iyileşemeyecekmişim gibi geliyordu.

O yüzden aceleyle kurtuldum o çirkin şeylerden.

Pantolon ve tişört giydim.

Saçlarımı sıkı sıkıya at kuyruğu yaptım.

Ama...

Yüzüm hâlâ bomboştu. Aynada kendime bakmak istemedim.

Gizem çantayı eline alıp bana döndü:

“Hadi güzelim. Savaş aradı, bizi alacak araba gelmiş. Çıkalım mı?” dedi.

Başımı yavaşça salladım.

Savaş’ın gelmesini beklememiştim.

Gelmesini istememiştim....

Ne onu, ne de o evdeki diğerlerini görmek istemiyordum.

Hor görüldüğüm bir eve geri dönmek...

Canımı yakıyordu.

Gizem, yüzümdeki ifadeyi okur gibi yanağımı sevdi.

“Sakın korkma. Ben yanındayım.” dedi.

Yine sustum.

Konuşmak istemiyordum.

Ama...

Gizem, sessizliğime bile merhem oluyordu.

Hastaneden birlikte çıktık.

Kapıda siyah bir minibüs bekliyordu.

Kapı açıldı.

Savaş.

Gözleri direkt beni buldu.

Ben... hemen başka tarafa çevirdim bakışlarımı.

Yanımıza gelen şoför Gizem’in valizini aldı. O sırada Savaş’ın sesi duyuldu:

“Gizem hanım arkadaki araçla gelecek.”

Hemen ona döndüm.

“Gizem de benimle gelecek.” dedim.

Ama Savaş direkt şoföre döndü:

“Gizem hanımı arabaya bindir. Güvenliğini sağla.”

Gizem usulca elimi tuttu.

“Bir şey olmaz canım. Siz önden gidin. Hem... konuşacağınız şeyler vardır.”

Bana bakarken sesi yumuşaktı.

Sanki gideceğim kasırgayı biraz olsun hafifletmeye çalışıyordu.

Gizem arka arabaya doğru yürümeye başladı.

Ben hâlâ yerimden kıpırdamamıştım.

Kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturmuştum.

Beni süzdü. Sonunda dayanamadı:

“Davetiyemi bekliyorsun, Milena?”

Sertçe döndüm yüzüne.

“Bana başka bir araba ayarla. Seninle aynı oksijeni almak istemiyorum.”

Bakışlarından kaçıyordum.

Ona bakmak, bana hâlâ neler hissettirdiğini yüzüme vururdu. Bunu kaldıramazdım.

Ama o an…

Savaş arabadan indi.

Bir adım attı.

Ve karşımdaydı.

Kafamı kaçırmaya çalışırken…

Parmakları çenemi tuttu.

“Gözlerini kaçırma benden.” dedi.

Gözlerimi sımsıkı kapattım.

“Seni görmek, duymak, yanında olmak istemiyorum.”

Yaklaştı.

Nefesi… kulağımda yandı.

“Eğer açmayacaksan, birazdan bu dediklerini uygulamak zorunda kalacağım Milena.

10 saniye içinde bana bakmazsan… seni öperim.”

Kalbim...

Tekrar atmaya başladı.

Hem de çok hızlı.

“10… 9… 8… 7… 6… 5…”

Lütfen... dur.

“4… 3… 2…”

Gözlerimi açtım.

Ve…

Göz göze geldik.

Gözlerimi açtığım anda onun yüzü o kadar yakındı ki nefesini yanağımda hissettim. Ama bu yakınlık kalbimde kelebekler uçurmuyordu. Aksine, içimde boğulmakta olan bir öfkenin yeniden yüzeye çıkmasına neden oldu.

O an geçmiş bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Gözyaşlarımın içime aktığı o lanetli gece, odamda boğulurken kapımı çalan tek bir sesin bile olmayışı… Savaş’ın bana inanmaması, beni herkesin önünde susturması, gözlerime bile bakmaktan kaçması. Kalbimdeki her yarayı onun elleri açmıştı, şimdi aynı ellerle yaralarımı sarmasına izin veremezdim.

Başımı sertçe geri çektim. Elini çenemde bulduğum gibi ittim. Bir anlık şaşkınlıkla sendeledi ama bakışlarımı kaçırmadım.

“Bir daha bana böyle yaklaşma, Savaş Baykara,” dedim, her kelimem bıçak gibiydi. “Bana bir daha nefesini bile hissettirme.”

Gözleri büyüdü, bir şeyler söylemeye çalıştı ama onu dinlemeyecektim. Söz hakkını çoktan yitirmişti.

“Bu gözler seni görmek istemiyor. Bu kulaklar senin sesini duymak istemiyor. Bu beden senin dokunuşundan nefret ediyor.” Dedim ve aramızdaki mesafeyi koruyarak geri bir adım attım.

Savaş bir adım ileri attı, sanki inatla yanımda durmak istiyordu. Sanki hâlâ bir hakkı varmış gibi… Ama yoktu. Kalbimdeki o yer… Ona ait olan o yer çoktan kapanmıştı.

“Milena… Sadece seni—”

“Sus,” dedim, elimle susturdum. Gözlerimle onun üzerine bastım. “Sana inanarak yaptığım son hata beni hastane yatağına düşürdü. Ben hayatta birçok şey yaşadım ama en kötüsü ne biliyor musun? , en çok güvenmeyi istediğim adamın, beni bir hiç uğruna harcamasıydı.”

Boğazım düğümlendi ama bir damla bile yaş dökmedim. Çünkü artık gözyaşı bile harcanacak bir lüks değildi onun uğruna.

“Ben artık yalnızca kendime inanıyorum. Sana değil. Sözlerine değil. Gözlerine hiç değil.”

Savaş başını öne eğdi, gözlerinde bir eziklik vardı ama o bakışlar bana hiçbir şey ifade etmiyordu artık.

“Bu yolculukta yalnız değilsin Milena,” dedi alçak bir sesle. Belki pişmandı. Belki hâlâ beni yanında istiyordu. Ama bunların hiçbiri benim acımı silmeyecekti.

“Sence yanımda olman iyi bir şey mi Savaş?” diye fısıldadım ama sözlerim zehir gibiydi. “Ben yalnız kalmaya razıyım… Ama yanında bana nefretle bakan ya da her an benden kurtulmak isteyen biri ile asla olmaz ..”

O an arabanın kapısını açtım, ama binmedim. Onu bir kez daha görmek istedim. Son kez.

“Ben ne zaman sana yaklaştıysam, ne zaman sana güvenmek istediysem, beni hep yarı yolda bıraktın. Bu yüzden, şimdi senden tek bir şey istiyorum…”

Gözlerinin içine bakarak kelimeleri tek tek söyledim:

“Yolumdan çekil. ”

“milena..!”

“ Hem annenin katili gördüğü kadının kızıyım ben . Unuttun mu savaş .”

Ve sonra arabaya bindim. Ne gözlerim doldu, ne kalbim titredi. Sadece sessizce camdan dışarı baktım. İçimde fırtınalar kopuyordu elbet. Ama hiçbirini ona göstermeyecektim.

Çünkü Milena artık kırılmayacaktı.

Çünkü Milena artık hiçbir erkeğe, hiçbir yalana, hiçbir ihanete diz çökmeyecekti.

Arabaya bineli beş dakika olmuştu. Camdan dışarı bakarken kalbim göğüs kafesime sığmayacak kadar hızlı atıyordu. Yanımda oturan adam ise sanki hiçbir şey olmamış gibi yola odaklanmıştı. O kadar sakin, o kadar kendinden emin görünüyordu ki… İçimden onu tekmelemek geçti.

Sanki bana yapılanları unutmam gerekiyormuş gibi.

Sanki zorla evlendiğim adam o değilmiş gibi.

Sanki ben onun annesinin katiliymişim gibi.

Başımı yavaşça çevirdim ve gözlerimi ona diktim. Çenesindeki sertlik, ellerindeki damarların gerginliği, yakasında hâlâ ütüsü bozulmamış gömleği… Yani evet. Evet, çekiciydi. Aşırı karizmatikti. Onu ilk gördüğümdeki "belki" hissi hâlâ içimde bir yerlerde kıpırdanıyordu. Ama işte o “belki”ler artık sadece mide bulantısı yapıyordu.

“Sana bir şey soracağım Savaş,” dedim aniden. Sesim taş gibi sertti.

O başını çevirip kısa bir bakış attı. “Sor.”

“Benimle evlenirken tam olarak ne düşündün ?”

Gözleri yola dönse de, omzundaki kaslar gerildi. Cevap vermedi.

“ düşünmüşsündür ..” dedim bu kez daha yüksek bir sesle. “ neticede ilk bana yalandan değer verdin sonra o verdiğin değeri misliyle aldın ... merak ediyorum sıradaki oyunun canım-”

“Sakinleş biraz!—”

“Hayır! Sakinleşmeyeceğim!” diye bağırdım. O an ne arabada olduğumu umursadım, ne gideceğimiz yeri. “Sen kimsin Savaş? Ha? Kimsin de benim hayatıma karar verdin?”

Gözlerini kısıp derin bir nefes aldı. “O gece seni korumak zorundaydım. Her şey kontrolden çıkmıştı.”

“Beni korumak mı?” diye kahkaha attım. Ama o kahkaha neşeli değildi. Damar keserdi.

“Senin ‘koruma’ dediğin şey benim hayatımı çalmaktı! Beni bir oyuncağa çevirdin. Sahip olduğun her şeyi parayla, tehditle, gücünle elde etmeye alışmışsın. Ama ben senin malın değilim!”

“Milena—”

“Sakın adımı öyle söyleme. O ismin içinde boğazıma kadar gelen bir öfke var. Çünkü ben o gece kendimi kaybetmişken, sen benim zaafımdan faydalandın. O an duygularımı hiçe saydın. Ve şimdi de hiçbir şey olmamış gibi yanımda oturup bana rol kesiyorsun.”

Savaş “ arabayı durdur !”

şoför fren pedalına bastı, araba kenara çekildi. O an yüzüme döndü. Bakışları karanlıktı, bastırılmış bir öfkeyle parlıyordu. Ama umurunda değildi. Çünkü ben ondan daha öfkeliydim.

“Ben seni istemediğin biriyle evlenmekten kurtardım. Seni rezil olmaktan kurtardım. Seni—”

“SEN BENDEN İZİN ALMADIN!” dedim, yumruğumu koltuğa vurarak. “Ne olursa olsun, ne kadar ‘iyi’ niyetli olursan ol, bu benim hayatımdı. Ve sen onu çaldın. Hayır… gasp ettin!”

Bir an sustum. Boğazım düğüm düğümdü ama hâlâ dik oturuyordum.

Göz göze geldik. İçimde, sadece nefret yoktu. Hayal kırıklığı vardı. Beni anlayabilecek tek kişi zannetmiştim. Oysa o da herkes gibiydi.

Yutkundum. “Senin karın olmak istemiyorum, Savaş.”

Savaş’ın çenesindeki kas bir kez daha oynadı. “Ama artık öylesin.”

“Bana ‘artık’ deme. O yüzük parmağımda sadece kağıt üstünde. Ben seni hiçbir zaman kocam olarak görmeyeceğim.”

“Milena…” dedi bu kez yumuşak bir sesle. Elini uzattı ama geri çekildim.

“Dokunma bana. Lütfen. Senin yanında olmam, seni affettiğim anlamına gelmez. Bu oyunu sadece sen bozarsan biter. Ben bu oyunun bir piyonuyum belki ama sen hâlâ kendi hamleni yapabilirsin. Bırak beni.”

Derin bir sessizlik oldu. O yakışıklı, hâlâ karanlık bakışlarını yüzümde gezdirdi. Sanki her an beni öpecek gibiydi, ama geri durdu.

Ve ben fısıldadım:

“ Benden nefret etmen için elimden geleni yapacağım savaş baykara .. bu sefer haklı olacaksın ...”

Yalının devasa kapısı önümde açıldığında içimden yükselen şey korku değildi. Öfkeydi.

Bileğimde hâlâ iğnenin izi duruyordu. Kalbimde ise zorla geçirildiğim gecenin izi.

İçeriye adım attığımda ayaklarım sanki taşa bastı. Bu evin zemininde sevgi değil, yalan, sessizlik ve susarak yapılan ihanet vardı. Sonra kapıyı açtım ve indim. Arabayı terk ettim.

Geriye bakmadım.

İlk göz göze geldiğim kişi Narin oldu. Merdivenin başında durmuş, ürkek gözlerle bana bakıyordu.

O an, ne kadar kırılmış olursam olayım, gözlerinin içindeki korkuya kayıtsız kalamadım.

O, belki de tek masumdu bu hikâyede.

Adımlarımı hızlandırmadan ona yaklaştım.

“Narin.” dedim, sesim hâlâ çatallıydı ama içtendi.

O an gözyaşları yanaklarına indi, yanıma koştu ve boynuma sarıldı.

“iyiyim korkma .. ” dedim, gözlerimi kapatarak.

Beni ne kadar sıkı sararsa sarsın, içimdeki boşluk azalmıyordu. Onun omzundan sıyrıldım.

Ama gözlerine bir gülümseme kondurdum. Belki o, bu cehennemdeki tek nefesti.

Sonra...

Merdiven başında bir silüet daha belirdi. Bastonu elinde, bakışlarında hem öfke hem de pişmanlık vardı.

Büyükanne...

“Milena'm...” dedi zor nefeslerle.

Yanıma geldi, ellerimden tuttu. Sanki parmakları titriyordu.

“Kızım... Ben... Çok korktum. O gece seni o hâlde görünce, dünyam karardı. Yemin ederim sana kıymak isteyen kim varsa, karşısında ilk beni bulur.”

Gözlerim doldu. O an bana yalan söylemediğini biliyordum.

“Elimden hiçbir şey gelmedi,” dedi yeniden. “Ama inan bana, içim parçalandı. Mahir’e de, Derin’e de... Hepsine bağırdım, susturamadım.”

Sadece başımı eğdim. Onunla kavga edecek gücüm yoktu.

Ama o sırada, arkamdan gelen bir ses buz gibi indi tenime:

“Drama bittiyse, artık herkes yerine geçsin mi acaba?” Zümrüt.

Yüzümü çevirdiğimde göz göze geldik.

O kaşlarını kaldırarak bana baktı. “Yani gerçekten ölmedin ha? Ne büyük şans... oysaki rolün çok gerçekçiydi ”

büyükanne bir şey söylemek için ağzını açtı ama elimi kaldırdım.

Kafamı eğip güldüm. O alaycı kahkahayı kendime bile yabancıydım.

“Şans mı? Ah Zümrüt hanım , asıl şans sizde. Çünkü ben o gece gerçekten ölseydim, bir mezar taşının arkasına saklanıp yaşardınız. Ama şimdi?” Gözlerimi gözlerine dikerek devam ettim. “Şimdi karşınızda, mezardan kalkmış bir kabus var.”

Birkaç adım yaklaştım ona. Her kelimem bıçak gibiydi:

“Senin gibi insanlar, susanları suçsuz, hayatta kalanları tehdit sanır. Ama ben kimsenin tehdidi değilim. Ben hesabımın ta kendisiyim.”

Arkamı döndüm, büyük salonun ortasına ilerledim. Herkesin görebileceği yere...

Derin ortada yoktu ama biliyordum, bir yerlerde duyuyordu söylediklerimi.

“Herkes buradayken madem,” dedim sesimi yükselterek, “şu hesabı bir birlikte yapalım.”

Etrafıma döndüm, herkese tek tek bakarak:

Gözlerimi bir kez daha Zümrüt’e diktim.

Bir adım daha attım.

“Siz beni bu evde hiç istemediniz. En başından beri bana karşıydınız. Ama ben buraya, sizin onayınızı almak için dönmedim Zümrüt. Ben buraya hesap sormaya döndüm.”

Omzumda yıllardır taşıdığım yükü yere bıraktım sanki.

“Ben bu evin geliniyim diye değil, kurbanıydım diye sustum. Ama artık susmuyorum. Kimse bana minnet etmiyor. Ve ben kimseye borçlu değilim.”

Gözüm büyükanneye kaydı.

“Beni burada sadece bir kişi sevdi... belki iki. Ama diğerleri... siz... Siz beni ezmeye çalıştınız.”

Yüzümü hepsine çevirdim. Zümrüt, büyükanne, Narin…

“Ben buraya gelmedim. Dönmedim. Çünkü bu ev benim yuvam değil. Ama buraya hesabımı kapatmaya geldim. Ve kimse beni bu kez susturamayacak.”

Salonda sessizlik... Herkes donmuş

Bir kez daha döndüm, yavaşça merdivenlere yöneldim.

Arkamdan kimse ses etmedi. Etse de duymayacaktım.

Ben Milena’ydım.

Ve bu defa… hesap soran taraftaydım.

...

Odamın kapısını kapatır kapatmaz sırtımı yatağa bıraktım. Tüm bedenim yorgundu ama asıl yorgunluk içimdeydi. Gizemler henüz gelmemişti… O sessizliğin içinde, sadece yüreğimin kırık ritmini duyuyordum.

Yanımdaki çantayı yavaşça açtım. İçinden telefonumu çıkardım, parmaklarım titreyerek arama tuşuna bastı. Kulağıma götürürken içimde beliren huzursuzluk dalga dalga büyüyordu.

“Gizem…”

Cevap hemen geldi ama sesi… bir başkaydı.

“Milena…”

“Sen iyi misin? Bir şey mi oldu?” dedim hızlıca, nefesimi tutarak.

Kısa ama keskin bir sessizlik…

“Bir şey olmadı. Benim birkaç işim var. Sen, ben gelene kadar sadece dinlen, olur mu?” dedi. Tonu düz, yüzeysel... Beni avutmak için söylenen yalanlardan biriydi bu. Gizem yalan söyleyemezdi ama susarak çok şey anlatırdı. Ve ben onun sessizliğini ezbere bilirdim.

Tam ağzımı açacakken, telefon kapanmıştı.

Bir şey vardı. Kesin.

Daha ayağa kalkamadan odanın kapısı açıldı. Savaş Baykara… Gözlerinde bastırdığı öfke, dudaklarında sorulmamış sorularla karşımda duruyordu.

“Az önce aşağıda ne dedin sen?” diye sordu, sesi gergin bir fısıltı gibiydi.

Yavaşça doğruldum yatakta. Onunla göz göze geldim, dik durdum.

“Ne demişim?” dedim buz gibi bir sesle. “Hakkımı daha fazla yemenize izin vermeyeceğimi söyledim diye mi bu kadar sinirlendin, Savaş?”

Savaş birkaç adımda önümdeydi artık. Gözlerinde karmakarışık duygular… Öfke, çaresizlik, ve bir de saklamaya çalıştığı o içsel sızı.

“Seni anlamaya çalışıyorum Milena. Yaşadıkların kolay değil, biliyorum,” dedi. “Ama o anda... o cehennemde... aklıma ilk gelen şey buydu. Evet, belki acımasızcaydı. Ama seni o adama vermedim. Her şeye rağmen seni savundum ben o gün. Ben de bir şeyler yaşamaya çalışıyorum… Seninle uğraşmak kolay değil Milena.”

Yataktan hızla kalktım. Artık ben de bastırmıyordum içimdeki yangını.

“Anlamıştım biliyor musun seni?” dedim. “Bütün o kaba tavırlarına, iğrenç benzetmelerine rağmen sana bir bahane bulmuştum. Kendime ‘Belki de haklı " demştim. Ne büyük yanılgı!”

Sesim yükseldikçe gözleri küçüldü. Ama ben durmadım. İçimden geçen her şey dile dökülüyordu artık.

“Sen o kadar ileri gittin ki, artık ağlayacak bile halim kalmadı. Benden tüm duygularımı söküp aldın! Senin annenin ne yaşadığını, bu hâle nasıl geldiğini bilmiyorum. Ama artık seni o suçladığın adamlardan ayıracak bir yan göremiyorum!”

Bir adım daha attım. Gözlerine baktım. Ellerimi kaldırdım, göğsü hizasına getirdim.

“Sen de onlar gibisin, Savaş Baykara. Karşımda duran adam artık sevgisiz bir canavardan başka bir şey değil. Ve o canavar… ruhumu tüketti.”

“Milena!”

Adımı öfkeyle fısıldadı ama içimdeki fırtına artık onu duymuyordu.

“İstediğin kadar adımı söyle. Korkmuyorum sendken. Sınırını öyle bir aştın ki… Geride affedilecek hiçbir şey bırakmadın!”

Savaş derin bir nefes aldı. Sertçe gözlerini kıstı.

“Senden af dilemiyorum Milena. Ama sen de karşında kimin olduğunu unutma. Yaşadığın yer benim evim. Ve sen o evde yaşıyorsun. Benim soyadımı taşıyorsun. Benimle anılıyorsun. Sakın saçma bir şey yapma.”Konuşması bitmeden sırtını dönüp kapıya yöneldi. Gidişi bile kibir kokuyordu. Ardından bağırdım:

“Beni boşaman için elimden geleni yapacağım !”

“ asla bırakmayacağım seni.” dedi. “Savaşları severim, konu sen olunca .”

Gözümde bir damla yaş belirdi. Yutkundum. Bunu duymak, hiç duymamış kadar canımı yaktı.

“İşte bu yüzden gitmeliyim.” dedim.

“Beni unutamazsın Milena. Çünkü ben... senin bile kendinden sakladığın yanını gördüm. Ve o yanı ben sevdim.”

Kapıyı kapattım. Ama sözleri içimde çığlık gibi yankılandı.

Bölüm sonu

9 yorum

  • Eee ama oha artık bu nedir bölüm hiç gelmiyor 20 günden fazla oldu

  • İnanılmaz...Savas in ukala tavrı, sende kendinden sakladığın yani gördüm diyor ...Gördün de ne yaptın? Kıza utanmadan birde tavır gösteriyor Necdemek istedin aşağıda diyor? Şaşırtıcı derece de anlayışsızlik ...Milena ayağa kalkar gibi bir adım attı ama bunun devamı gelmeli Bu kiz o evden çıkmalı artık, okulda okul işşe iş.. Çevresi olmalı, Gizem de ki hal değişik.. Birsey oldu ama ne oldu ? Savas Milana yi kaybetme hissiyle yanmalı O kadar incittiler ki kızı benliği zarar gördü Korkun bu Milena dan

  • Milenanın güçlü olması çok iyi savaş ta gerçekten kibirli milenanın ilerdeki bilimlerde savaş ı süründürsün istiyorum savaş hak ediyor derinin içindeki nefret çok büyük kötü şeyler olacak hissediyorum neyse ben bölümü çok beğendim harikaydı ☺️💗💞