İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 50 · 41 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 50

özür

50. BÖLÜM= Özür

"Sevemedim... koruyamadım... öldürdüm; çünkü içimde yaşatacak hiçbir şey kalmamıştı."

Bu cümleyi aynaya bakarken fısıldadı Zehra. Boğuk bir sesle, neredeyse kendini bile duyamadan. Ama her gece söylediği gibi, bu kez de tekrar etti. İtiraf edercesine. Sanki biri onu duyacak da affedecekmiş gibi.

Yüzü solgundu, yanaklarındaki eski pembe renk gitmiş, yerine kemik hatlarını daha da belirginleştiren sert bir solgunluk gelmişti. Gözaltları çökmüş, teni mum gibi olmuştu. Siyah saçlarının önünde beyazlamış teller, yaşadığı felaketlerin izi gibiydi. Her sabah onları tararken bir tel daha görür, her gece bir pişmanlığı daha sayardı.

İlaç kutusu komodinin üstündeydi. İsimli etiketi hâlâ üzerinde: Zehra Baykara – Yüksek Doz Antipsikotik.

Doktorlar "daha iyi hissetmeniz için" demişti ama o hiçbir zaman daha iyi hissetmedi. Hissettiği tek şey, zamanla yok oluşuydu.

Zihninde sesler vardı. Geçmişe ait çığlıklar, tartışmalar, haykırışlar...

Kapı yavaşça açıldı. Bir hemşire kafasını uzattı. “Zehra Hanım, ilacınızı içtiniz mi?”

Kadıncağız nazikti ama yorgundu. Her gün aynı soruyu soruyor, aynı direnci görüyordu.

Zehra başını çevirmedi. Aynaya bakmayı sürdürdü. “ilaç içmek istemiyorum !, Bana iyi gelmiyor! . Kendi benliğimi bitiriyor .” dediğinde

hemşire içeri girip “ zehra hanım bunları doktorunuz verdi . Reçeteli yani .. içmeniz gerekiyor .” Diye diretti .

Hemşire su dolu bardağı uzattı. Zehra önce elini geri çekti, sonra suyu aldı. Parmakları titriyordu. İlaç kutusuna baktı.

“o ölmeyecelti ..” dedi usulca. Günde bu sözcüğü defalarca söylüyordu ..

Hemşire onu anlamamış gibi yaptı, başını eğdi.

“Yarın doktor kontrolünüz var.”

Zehra, ilacı ağzına attı ama yutmadı. Hemşire odadan çıkarken aynaya baktı.

“Beni tedavi edemezler,” dedi dişlerinin arasından. “Çünkü ben... hasta değilim .. ben hasta değilim! onlar hasta !, ben değilim onlar ! .” zehra aniden ayağa fırlayarak kapıya ellerini dayadı herzaman ki gibi odasının kapısı kilitlenmişti . Adem baykara gelene kadar zehra çocuklara bir şey yapmasın diye kapısı kilitleniyor içeri sadece doktor , hemşire ve hizmetliler giriyordu .

“ Çıkarın beni ! Ben deli değilim ! Ben öldürmedim onu ! Ben katil değilim ! ilaçlar bana iyi gelmiyor ! Savaş ! Ahsen çıkarın beni buradan !”

Zehra Baykara: Delirmedi, Delirtilmişti.

Zehra hiçbir zaman delirdiğini kabul etmedi. Çünkü o aslında delirmemişti.

İçinde biriken yılların hüsranı, yalnızlığı, aldatılmışlığı... onu sessizce bir başka hâle dönüştürmüştü. Bunu fırsat bilenler ilaçlar ile beynini uyuşturmuştu ..

"Bir kadının öfkesi cehennem ateşine benzer," derler ya… Zehra'nın öfkesi tam da oydu. İçinde yanan, susmayan, söndürülmeyen bir yangın.

Çünkü kendini adadığı adam — Adem Baykara — bir başkasına verdiği kalpten geriye hiç birşey kalamamıştı ..

Zehra'nın kalbi kırık bir evdi artık. Siz hiç su verilmeyen bir çiçeğin açtığını gördünüz mü?

Peki hiç sevgi verilmeyen bir insanın "iyi biri" olarak kalabileceğine inandınız mı?

O, sadece sevilmek istemişti.

Bir eşi, bir ailesi, bir “ben de varım” duygusu... ama hiçbirini alamamıştı.

Zehra'ya sadece görevler, roller, sessiz kalmalar, itaatler ve dudak arasında fısıldanan "sabret" kelimesi verilmişti.

Çığlıkları, deliliğin değil… bastırılmış öfkenin, duyulmayan haykırışların dışa vurumuydu. Ama Zümrüt Hanım, bunu anlamak yerine aşağılamayı seçmişti.

“Kadın olsaydın da kocanı evde tutardın!” demişti bir gün.

O an Zehra'nın içindeki son kırıntı da paramparça olmuştu.

Delirmemişti.

Delirtilmişti.

Ve bunun başı da Zümrüt Hanım’dı.

Zehra en büyük acılarını doğumhanede yaşamıştı. O anları hatırladığında hâlâ gözleri kararır, nefesi kesilirdi.

Son çocuğunun cinsiyetini öğrenmedi. Öğrenmek istemedi.

Çünkü içten içe zaten biliyordu:

Kendisine verilmeyen sevgiyi, bu çocuğa da veremeyecekti.

O gün doğum sırasında ikizleri olduğunu öğrenmişti.

Narin…

Ve onun bir ikizi erkek kardeşi.

Doğumda Adem yoktu.

Zehra yalnızdı.

Buz gibi yalnız.

Çocuklarını ilk kez kucağına almadı. Alamadı. Yaralıydı, bedeni gibi ruhu da parçalanmıştı. Ve o an, Zehra’nın içinde bir şeyler sessizce öldü.

Eve döndüklerinde herkes büyük bir coşkuyla karşılamıştı onları.

Gülfem şaşkınlıkla bakmıştı ikizlere, “Ne kadar güzeller,” demişti. İkisi de annelerine benziyordu:

Zarif yüz hatları, badem gözleri, süt gibi beyaz tenleriyle Zehra’nın birer yansımasıydılar.

Ama Zehra onları sadece uzaktan izleyebilmişti.

Kalbinde buz gibi bir mesafe vardı.

O çocuklar, onun parçalarıydı ama aynı zamanda onun acısının hatırlatıcılarıydı.

...

“Hanımım, bu güzelliklere ne isim koyacaksınız?”

Gülfem’in sesi, odada yankılandı. Herkesin gözü, yatakta yorgun halde uzanan Zehra’ya çevrilmişti. Ama Zehra başını bile kaldırmadı, dudaklarını güçlükle aralayarak umursamazca, “Sen koy…” dedi.

Zümrüt Hanım kaşlarını çatarak sinirli bir şekilde söze karıştı:

“Deli deli konuşma Zehra! Bir Baykara’ya bakıcısı ne zaman isim koymuş da şimdi sana bırakacağız bu işi?”

Sesi kibirli, aşağılayıcıydı. Herkese duyurmaktan çekinmediği küçümsemesi, odanın havasını biraz daha ağırlaştırdı.

Kudret Hanım, erkek bebeği kucağına alıp başını hafifçe eğdi, gülümseyerek,

“Maşallah… Ne kadar güzel bir çocuk bu,” dedi.

Gerçekten de ikisi de öyle güzeldi ki… Ayırt etmek zordu; aynı zıbınlar, aynı bereler, aynı eldivenler… Minicik suratlarında neredeyse hiçbir fark yoktu. İkisi de annelerinin aynası gibiydi.

Tam o sırada kapının eşiğinden içeri Derin ve Savaş başlarını uzattılar. Kardeş merakı yüzlerinden okunuyordu ama annelerinin korkusuyla içeri girmeye cesaret edemiyorlardı.

Kudret Hanım, onların bu halini fark edince gülümseyerek seslendi:

“Gelin bakalım çocuklar… Kardeşlerinizi görün. Ne kadar benziyorlar size.”

İki küçük çocuk heyecanla büyükannelerine doğru koştular. Gülfem de bu sırada Narin’i kucağına almış, oturmuştu. Derin ve Savaş ikisine de hayranlıkla baktılar.

Savaş gözlerini kıstı, sonra kafasını eğip sordu:

“İkisi de kız mı?”

Çünkü üstlerindeki kıyafetler tamamen aynıydı ve ikisi de küçücük olduğundan cinsiyetlerini ayırt etmek mümkün değildi.

Gülfem kahkaha attı:

“Hayır, Savaşcığım… Biri kız, biri erkek.”

Derin ellerini kaldırıp ikisini de gösterdi:

“Ama… hangisi kız?”

Gülfem, kucağındaki bebeği ona doğru çevirdi:

“Bak bu, kız olan. Kudret Hanım’ın kucağındaki ise erkek kardeşi.”

Savaş minik Narin’in elini tuttu nazikçe:

“Merhaba kardeşim… Hoş geldin.”

Sonra Derin kıskanır gibi yavaşça diğer bebeğin eline uzandı:

“Ben abla oldum, değil mi abi?” dedi saf bir gülümsemeyle.

Savaş gülümseyip başını salladı:

“Evet Ahsen Abla… oldun.”

Kudret Hanım gözlerini ikisinden ayırmadan, içten bir tonla,

“İkiniz de çok iyi bir abi ve abla olacaksınız. Birbirinizi bırakmayın, sıkı sıkı koruyun,” dedi.

İki çocuk birlikte gülümsedi. O an her şey ne kadar sakin, ne kadar umut dolu görünüyordu.

Ama o anlık huzur fazla uzun sürmedi.

Kapı tekrar açıldı ve Adem Baykara içeri girdi.

İki çocuk onu hemen fark etti. Onu uzun süredir görmemişlerdi.

“Baba!”

“Baba!”

Koşarak ona sarıldılar. Adem eğildi, önce Derin’i çekti kendine, saçlarını öptü.

“Ah Derin’im…”

Sonra Savaş’ı da kucakladı, saçlarının ortasından öptü.

“Savaş’ım… Oğlum…”

Çocuklarını kucakladığında gözleri nemlenmişti. Ama Zehra’nın gözleri bambaşka duygularla doluydu.

Adem ayağa kalktığında Zehra'nın yatakta ona dikilmiş gözleriyle karşılaştı.

O gözlerde buz gibi bir kin, yılların birikmiş öfkesi, ihanetin izleri vardı.

Adem, gözlerini kaçırmadan, ifadesiz bir yüzle,

“Geçmiş olsun…” dedi.

Zehra bir an dondu.

Sonra gülümsedi — ama o gülümseme bir kadının kırılmışlığından, paramparça kalbinden doğan bir alaydı.

“Geçmiş mi olsun?” dedi sesi titreyerek, ardından alaycı bir kahkahayla patladı.

“Ben hasta değildim, Adem Baykara… Ben senin çocuklarını doğurdum. Bak… İşte oradalar. Doğumlarına bile gelmeye zahmet etmediğin çocukların. Ha! Doğru ya… Sen onları bile istemiyordun!”

Gözyaşlarını tutmadı artık. Bağırdı, içindekileri döktü:

“Sen o sarıldığın çocukları bile istememiştin! Ben sana güvenmiştim, ben sana inanmıştım! Ama sen beni çürüttün… beni yok ettin!”

Odadaki herkes susmuştu.

Zehra'nın çığlığı sadece kelimelerden ibaret değildi.

Yıllarca susturulmuş bir kadının, bir annenin, bir eşin, bütün yükünü haykırışıydı.

Derin ve Savaş, annelerinin sözleriyle başlarını yavaşça babalarına çevirdiler.

Derin’in gözleri dolmuştu. Annesi onu istememişti, bunu biliyordu... Ama o hâlâ babasına hayran, babasına âşık bir küçük kız çocuğuydu.

Titrek sesiyle, gözlerinden yaşlar süzülmeden önce sordu:

“Baba… Sen bizi istemiyor muydun?”

Zehra kahkaha atar gibi güldü. Ama o kahkahada neşe değil, kin vardı. Gözleri Adem’in gözlerine saplandı.

“İstemiyordu tabii ki, çocuk !” dedi, kelimeleri zehirle yoğrulmuş gibiydi.

“O beni bile istemedi… İstemediği bir kadının çocuklarını mı kabul edecek sanıyorsun?”

Oda bir anda sessizleşti. Bu sessizliği Zümrüt Hanım bozdu. Hemen oğlunun yanına giderek sesini yumuşatmaya çalıştı:

“Oğlum… Sen ona bakma. O yine delirdi. Senin gibi bir paşanın, bir aslanın daha oldu! Ha, bir de kızın…”

Adem’in yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi.

“İkiz mi?” dedi fısıltıyla.

Zehra yine güldü, bu kez daha acı, daha sahteydi.

“Kocacığım…” dedi tiksintiyle.

“Çocuklarınla bu kadar ilgili olman… Beni nasıl duygulandırdı, bir bilsen! Şimdi oturup ağlayacağım!”

Zümrüt Hanım kaşlarını çattı.

“Kocana karşı biraz saygılı ol Zehra! O, çocuklarının babası. Hadi oğlum, git çocuklarını sev.”

Zehra başını yana eğip gülümsedi, sesi iğneleyiciydi:

“Doğru ya anne… Ağam çok yoruldu. Gitsin biraz çocuklarıyla özlem gidersin. Neticede en büyük acıyı o çekti! Ben neyim ki? Ama sen hiç çekinme kocam… Git, özlem gider. Sonuçta... artık istemediğin çocukların da var!”

“Kocam” kelimesi ağzından o kadar tiksinerek çıkmıştı ki… Adem’in içi buz kesti. Bu kadının gözleri hâlâ alev alev yanıyordu. Ve o yangın, Adem’in yıllarca üzerine benzin döktüğü yangındı.

Adem, hiçbir şey demeden, sessizce adımlarını attı. Gülfem’in kucağındaki bebeğe yaklaştı. Ellerini uzatıp minik kızı aldı kucağına.

Gözlerini bebekten ayıramadı.

“Kızım…” diye fısıldadı.

Bebek, yüzünü Adem’in göğsüne yaslamıştı. O an Adem'in içinde bir şey titredi. Bu küçücük varlık… Bu kadar güzel… Bu kadar narin…

Adem, kızını kendine biraz daha yaklaştırdı. Burnunu onun boynuna yaklaştırıp derin bir nefes aldı. O koku… o koku…

Gözleri doldu.

Bu tanıdıktı.

Bu koku ona Rojda’yı hatırlattı.

Yıllardır özlemini çektiği, kadının kokusu… Şimdi, yıllar sonra… yeniden ellerindeydi.

Bir kez daha kokladı, bu kez gözleri kapalı.

Sanki geçmişte kaybettiği her şeye dokunmuş gibi… Sanki zaman bir anlığına durmuş gibi.

“Rojda’m…” diye fısıldadı usulca.

Sadece o duydu. Kızından gelen bu koku onu geçmişe, en çok sevdiğine götürmüştü.

Zehra, Adem’in bu haline bir anlam verememişti. Gözlerini kısmış, bakışlarını keskinleştirmişti.

“Ne oldu? Çok mu sevdin babası?” dedi alayla.

Zümrüt Hanım ona “sus” dercesine baktı, ama Zehra omuz silkti, umursamadı.

Derin ve Savaş, sessizce babalarını izliyorlardı. Onların da gözleri doluydu. O sırada Zehra iç çekti ve döndü çocuklarına:

“Şiiiii…”

İki çocuk annelerine baktı. Zehra sahte bir gülümsemeyle:

“Bakın… Çok sevgili babacığınız, şimdiden sizin pabucunuzu dama attı. Artık yerinize bir kız ve bir erkek çocuğu daha var. Eh… Ne yaparsınız, hayat!”

Adem sonunda, zorlukla da olsa kızını Gülfem’e geri verdi. Yüzünde acı, gözlerinde kırılmışlık…

Sonra yavaşça Kudret Hanım’ın kucağındaki erkek bebeğe yöneldi. Onu da aldı, minik alnına bir öpücük kondurdu. Sevgiyle sardı, kokladı… Ama o koku orada değildi.

Yine de onu sevdi. Öptü. Sonra kulağına eğildi:

“Senin adın… Afran,” dedi fısıltıyla.

Kudret Hanım, Adem'in kulağına eğildi, sesi yumuşaktı.

“Afran… Güzel isim oğlum.” dedi.

Zümrüt Hanım hemen ardından konuştu:

“Oğlum, kızına da bir isim verseydin…”

Adem’in gözleri istemsizce Gülfem’in kucağında huzurla uyuyan bebeğe kaydı.

Ama kelimeler boğazında düğümlendi.

Ona bir isim veremiyordu. İçindeki duygular hâlâ karmakarışıktı.

Her şeyi hatırlatıyordu o küçük varlık. Her şeyi…

Verdiği tek bir isim vardı zihninde ama o ismi dile getirmekten korkuyordu.

Korkuyordu… çünkü o ismi verdiği anda, geçmişin yarası daha derinleşecekti.

“Onun adını… düşüneceğim,” diyebildi yalnızca, kısık bir sesle.

Zehra'nın ses tonu hemen sertleşti, dudaklarının kenarındaki alay belirgindi:

“Eh, iyi bari… Çocuk zaten kimsesizdi, bir de isimsiz kaldı.”

Zümrüt Hanım öfkeyle döndü ona.

“Kızım sen delirdin mi? Şu kocanla bir düzgün konuş!”

Ama Zehra alaycı gülümsemesini hiç bozmadan konuştu:

“Vallahi anneciğim, sevgili kocam… Kocam olduğunu ancak çocuk doğurduğumda hatırlatıyor. Onun dışında… kendisini unutmak üzereyim.”

Zümrüt başını iki yana salladı, gözleri oğluna üzülerek döndü.

“Delirdi bu kız… Bunun başka açıklaması olamaz.”

Günler geçmişti…

Evde çocuklara ayrılan odada iki küçük beşik yan yana yerleştirilmişti.

Beşiklerin tamamı beyaz dantellerle özenle örtülmüş, başucuna nazarlıklar asılmıştı.

İki bebek de aynı odada, yan yana yatırılıyordu.

Gülfem, odaya yerleştirdiği küçük bir sandalyede oturuyor, elindeki çıngırakla her iki bebekle de ilgileniyordu.

“Afran, bak!”

Çıngırağın çıkardığı neşeli sesler minik Afran’ı güldürdü.

Gülfem bu kez diğer beşiğe döndü.

Ona verecek bir adı yoktu. Çünkü kimse koymamıştı.

Ama Gülfem içinden geldiği gibi seslendi:

“Narin yüzlüm, bak bakalım bu sese…”

Beşiklerde yatan iki masum varlık…

Henüz hiçbir şeyin farkında değillerdi. Ne annelerinin sevgisizliğinin… ne babalarının yarım kalmışlığının…

Ama Gülfem onların yüzüne baktığında bir şey çok netti:

Bu çocuklar… ona emanetti.

Zehra Hanım, o günden beri bebekleri ne kucağına almıştı…

Ne yüzlerine bakmış, ne de isimlerini sormuştu.

Kızının adının olup olmaması bile umurunda değildi.

Bir yabancı gibi dolanıyordu evin içinde.

Ama çocuklara annelik yapan, bir tek Gülfem’di.

Sadece Afran ve narin yüzlüm değil…

Savaş ve Derin de onun gözünde artık kendi çocukları gibiydi.

Onlarla oyun oynuyor, saçlarını tarıyor, gece uykularında yanlarında bekliyordu.

Köydeki ablası, Gülfem’e uygun bir kısmet bulmuştu.

Ama Gülfem, kalbini bu dört çocuğa vermişti bir kere.

Kimi zaman geceleri onların beşikleri başında dua ederken kendi kendine fısıldıyordu:

“ Allahım sen bu çocuklara yardım et . Bana onları koruyabilecek güç ver yarabbim . “

Bu evde, onca varlığın içinde en çok yalnız olanlar onlardı…

Savaş, Derin, Afran ve… adı hâlâ konmamış narin yüzlüm.

Kimsesizliğin ortasında birbirlerine sığınmış dört küçük yürek…

...... Zehra.....

Zehra, elindeki kalemi yavaşça masaya bıraktı. Parmakları, tuttuğu mürekkep kalemin soğukluğunda bir süre daha kaldı. Kalemin bıraktığı siyah iz, solgun parmak uçlarında belirginleşmişti.

Kapı her zamanki gibi sessizce aralandı.

İçeri giren kadın, alışkanlıkla tepsiyi pencere kenarındaki küçük masaya bıraktı. Hiç konuşmadı. Zehra elindeki kalemi masaya bıraktı. Sessizce içeri giren kadın, tepsiyi her zamanki köşeye bıraktı. Zehra başını bile kaldırmadı. Kadın yine tek kelime etmeden çıktı.

Çorbasını yavaşça içmeye başladı. Tadını almıyordu, sadece boğazından bir şeyler geçsin istiyordu.

Doğumun üzerinden haftalar geçmişti ama o günden beri odasından çıkmamıştı.

Aynaların üzeri siyah örtülerle kaplıydı. Kendi yüzüne bakamıyordu artık.

Tiksiniyordu... hem kendinden, hem geçmişinden, hem de hâlâ içinde taşıdığı umut kırıntılarından.

Yanında sadece eski bir defter ve mürekkep kalemi vardı.

Yazıyor, siliyor, sonra yeniden yazıyordu.

Kimsesiz bir çocuk daha... şimdi de isimsiz.

Kendi fısıltısıyla irkildi.

Hayat ona her şeyi vermiş gibi görünüp, aslında her şeyini almıştı.

Zehra’nın gözlerinin içine bakmaya bile cesaret edemedi.

Kadıncağız, ne bir selam ne de bir laf etti. Sessizce geri çekilip kapıyı kapattı.

Zehra, bir an kadının ardından baktı.

Ama sadece gözleriyle.

Sonra başını çevirdi, önüne konan çorba kasesine eğildi.

Soğumaya yüz tutmuş çorbayı yudumlamaya başladı.

Sanki bedenine değil, sessizliğine bir şeyler içiriyordu.

Çocukların doğumunun üzerinden bir ya da iki hafta geçmişti.

Ama Zehra, o günden beri odasından hiç çıkmamıştı.

Ne aşağı inmişti, ne beşiklerin başına…

Ne ağlayan bir sesi merak etmişti, ne de bir kahkaha onu kıpırdatabilmişti.

Kendini bu loş odaya hapsedişi, sadece bir kararı değil…

Bir isyanı, bir yenilgiyi de taşıyordu içinde.

Odada ona eşlik eden tek şey, tozlu raflardan çekip çıkardığı eski bir defterdi.

Bir de mürekkep kalem.

Sayfalarca yazıyor, sonra siliyor, sonra yeniden başlıyordu.

Yazdıkları ne duaya benziyordu ne de lanete.

Sadece dökülmemiş gözyaşlarıydı satır aralarına gizlenen.

Aynaların üzerini siyah örtülerle kapatmıştı.

Kendi yansımasına bile tahammülü yoktu artık.

Bakmak istemiyordu yüzüne…

O yüz, ona sadece kaybettiklerini hatırlatıyordu.

Aldatılmışlığını, istenmemişliğini…

Ve annelikle ilgisi olmayan, ama içinden söküp atamadığı bir boşluğu.

Kendi kendine fısıldadı bir ara:

“Benim doğurduğum çocuklar… neden bana bu kadar yabancı?”

Bir titreme geçti parmaklarından.

Sadece aynaya değil, hayata da sırtını dönmüştü artık.

MİLENA

Ondan boşanmak istiyordum… Hem de bütün hücrelerimle.

Savaş’ın bana yaptığı saygısızlıkları hep içime attım. Sessizce yuttum, sustum… Ama herkesin bir sınırı vardı.

Ve o gün… işte o gün, bardağım taştı.

O geri adım atsa da atmasa da, artık bitmeliydi bu hikâye.

Yorgundum

En çok da savaşmaktan…

Ona karşı değil sadece; kendimle, hayatla, içimdeki o hiç susmayan sesle verdiğim savaştan yorulmuştum.

Kendimi yatağa bıraktım.

Gelecek pusluydu, belirsizdi. Gidecek bir yerim yoktu, sığınacak bir planım da.

Düşünmekten başım zonkluyordu.

Ne ileriye gidebiliyordum, ne de geriye dönebiliyordum.

Ortada kalmıştım.

Ve belki de en çok orası canımı yakıyordu.

O sırada kapı açıldı. Narin sessizce içeri girdi. Endişeyle bana bakıyordu.

Yatakta doğrulup ona gülümsedim. “Gel,” dedim, yanımı göstererek.

Yanıma oturdu; tedirgindi. İçine kapanıklığı her halinden belliydi.

“Bir şey mi oldu, canım?” diye sordum. Başını iki yana salladı, sonra cebinden bir kâğıt çıkardı.

Elime tutuşturduğunda sordum, “Bu bana mı?”

Kafasını hafifçe salladı.

“Teşekkür ederim,” dedim ve onu kollarıma aldım.

Saçlarını okşarken kalbim burkuldu. Konuşamasa da her şey gözlerindeydi.

Mektubu cebime koydum. “Mutlaka okuyacağım,” dedim.

Sonra ellerini tuttum. “Eğer bir şey istersen, bana yaz olur mu? Elimden ne gelirse yaparım. Bu evde Gizem, sen ve büyükannen dışında kimsem yok zaten…”

Narin hafifçe gülümsedi. İçten, küçük bir tebessümle.

Narin odadan çıktıktan sonra kâğıdı yavaşça cebimden çıkardım. Parmaklarım aceleyle katlanmış kâğıdı açtım .

“Milena , senin yanında kendimi çok mutlu hissediyorum . Sesin, bana hayallerimdeki annemi hatırlatıyor. Abim dışında kimse ne dediğimi anlamazdı ne düşündüğümü önemsemezdi ama sen gözümün içine bakarak konuşuyorsun. demiştim ya rüyalarımdaki annem diye .. ben annemi hiç tanımadım milena o benim hayatımda koca bir sanrıydı benim annem hayallerimdeydi bu zamana kadar ,ve sen bana o rüyayı yaşatıyorsun . Seni gerçekten çok seviyorum “

-Narin

Bir an nefesim kesildi.

Kâğıdı göğsüme bastırdım, gözlerim doldu.

Ben, kendi acılarımla savaşırken bu kız… bana tutunmuştu.

Oysa ben sadece hayatta kalmaya çalışıyordum.

Bir sığınağım olsun istiyordum.

Ama fark etmeden… birinin sığınağı olmuştum.

Yatağın ucuna yürüyüp pencereyi araladım. Kâğıdı bir kez daha okudum.

“hayallerimdeki annem ..”

Belki gitmeden önce yapmam gereken bir şey vardı.

Belki Narin için…

Belki kendim için…

O an karar verdim.

Gitmeden önce bu evde bazı şeyleri düzene koyacaktım.

Ve Narin’in yalnız kalmasına asla izin vermeyecektim.

Elimdeki kâğıdı usulca yatağın yanındaki, bana ait olan komodinin çekmecelerinden birine koydum.

Bir an durdum. Ellerimle yanaklarımdan süzülen yaşları sildim.

Bir yerden başlamam gerekiyordu artık.

Saklanarak hiçbir şey değişmeyecekti.

Zor olacaktı, evet… ama olmak zorundaydı.

Kapıya yöneldim. Sessizce açtım.

Koridor boştu. Kimse yoktu. Derin, odasından çıkmamıştı, kimse de beni rahatsız etmemişti.

Bu… bir bakıma iyi bir şeydi.

Zaten benden nefret ediyorlardı.

Yapmadığım bir şey yüzünden…

Abi kardeş, bir olmuş, beni yok sayıyorlardı.

Canımdan bezdiriyorlardı.

Derin… Savaş’a göre çok daha acımasızdı.

Savaş’ın içinde hâlâ ölmemiş bir çocuk vardı; gözlerinde görüyordum bunu.

Yapmak zorunda kaldığı şeylerden pişmanlık duyan, bir parça da olsa kalbiyle hareket eden bir çocuk...

Ama Derin...

Onun içinde, karanlığa daha çok yer vardı.

Sanki kötüleştikçe güç buluyordu.

Daha fazlasını yapmak için yanıp tutuşuyordu.

Gözlerinin içinde bir deli kıvılcım…

Ve ben bu hâlini gördükçe, onun sınırının olmadığını anlıyordum.

Sandığımdan çok daha zordu…

Bu evde ayakta kalmak.

Bu insanlarla baş etmek.

Ve tüm bu karanlığın içinde kendim olabilmek…Ama artık saklanmayacaktım.

Bir yerden başlamalıydım.

Merdivenlerden aşağı inip oturma odasına doğru yürüdüğümde, koltukta oturan ve arkası bana dönük olan kişiyi gördüm. Zümrüt, Hilal ve tekli koltukta oturan büyükanne hemen fark edildi. Ama bakışlarım, istemsizce karşımdaki kişiye kayınca, kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Onun burada olmasına artık gerçekten dayanamıyordum.

Beril kahkaha atarken Zümrüt, “Ay Berilciğim, ne alemsin… Yaptıklarına ne demeli ama?” dedi ve hepsi bir ağızdan gülmeye başladılar. Büyükanne ise yüzünde belli belirsiz bir tebessümle kahvesini yudumluyordu. O an içimden geçirdim; eğer büyükannem Beril’in kim olduğunu bilseydi, onu bir saniye bile bu evde tutmazdı. Ailesine ne kadar düşkün olursa olsun, bunu asla kabul etmezdi. Buna adım gibi emindim.

Bir an önce odama çıkmak istedim. Zümrüt ve Hilal, Beril’in kim olduğunu bilmelerine rağmen hiçbir şey olmamış gibi kahvelerini içip sohbet ediyorlardı. Bu sahne midemi bulandırıyordu.

Büyükanne kahvesini masaya bıraktı ve yanındaki tekli koltuğu işaret etti. “Gel güzel gelinim, Savaş’ımın okuldan arkadaşı Beril gelmiş,” dediğinde bakışlarım istemsizce Beril’e döndü. Hilal ve Zümrüt ise büyükanne’nin oturmam için gösterdiği koltuğa bakıyorlardı.

Zümrüt Hanım hafifçe homurdandı:

“Anneciğim, gelin kısmının ağa koltuğunda ne işi var? O da bizim gibi normal koltukta otursun.”

Büyükanne ona sert bir bakış attı. İçimde bir şeylerin yerli yerine oturduğunu hissettim. Gözlerindeki kararlılıkla şöyle dedi:

“O koltuğa kimin oturup oturmayacağına ben karar veririm, Zümrüt. Eğer ‘Milena burada oturacak’ dediysem, burada oturacak.”

Sonra yüzü bana döndü, dudaklarına yeniden sıcak bir gülümseme yerleşti.

“Gel kızım, öyle yabancı gibi dikilme. Evin hanımı sensin, gel otur.”

“Nasıl istersen büyükanne,” dedim ve adımlarımı ağır ağır büyükanne’nin yanındaki koltuğa doğru yönlendirdim.

Koltuğa oturduğumda büyükanne bana dönüp dikkatlice baktı. Gözlerinde, sanki beni beğeniyormuş gibi bir ifade vardı. Burada oturmamdan, hatta bu evde bulunmamdan memnun gibiydi. Oysa Zümrüt ve Hilal… Bana öyle bakıyorlardı ki, sanki birazdan üstüme atlayıp beni boğacaklardı.

Zümrüt’ün, kendi oğlunun yerine burada oturmam onu çılgına çeviriyordu, bunu yüzünden okuyabiliyordum. Bu gece herkes, tıpkı benim gibi, delirecekti.

Bakışlarım yavaşça Beril’e döndü. Az önce kahkahalar atan, şen şakrak kadın gitmiş, yerine yüzü asılmış biri oturuyordu.

Yüzüme ince, alaycı bir gülümseme yerleştirdim.

“Ee, Beril Hanım… Siz neden gelmiştiniz?”

Beril ellerini sarı saçlarına götürüp geriye doğru attı, sonra kısa ve yavan bir şekilde cevap verdi:

“Ben Derin’i ziyaret etmek için gelmiştim. Sonra Zümrüt teyze ve Hilal abla, ‘Otur, sohbet edelim’ dediler, Milena…”

Oturduğum yerden hafifçe doğruldum, ses tonumu biraz daha netleştirerek konuştum:

“Öncelikle, Beril Hanım… Bir daha bana adımla hitap etmezseniz çok sevinirim. Ben kocam gibi sizin okul arkadaşınız değilim. Aramızda belli bir mesafe olması gerektiğini düşünüyorum. Buna dikkat ederseniz çok memnun olurum.”

Bu sözlerimin ardından Zümrüt’ün içtiği kahve boğazında kalmış olmalı ki, aniden öksürmeye başladı.

Hilal hemen yanında eğildi.

“Helal… Anneciğim, yavaş!” diyerek Zümrüt’ün sırtını sıvazladı.

Ben ise içimde büyüyen o sinsi keyifle gülümsememi biraz daha belirginleştirdim. Gözlerim hâlâ Beril’in üzerindeydi.

“Neyse, uzun söze gerek yok Beril Hanım. Merak ettim, ne zaman gidiyordunuz acaba?” dedim alayla.

Beril’in yüzü bir anda gerildi, dudakları hafif aralandı.

“Anlamadım, ne demek istiyorsun?” diye sordu, şaşkınlıkla.

Bunu bekliyordum. Sakince ayağa kalktım, üstümü düzelttim ve gözlerimi gözlerinden ayırmadan konuştum:

“Şunu diyorum: Misafirliğin kısası makbuldür. Bilirsiniz… Hastaneden yeni çıktım, hâlâ yorgunum. Zümrüt Hanım’ın da artık biraz dinlenmesi lazım, malum yaş ilerledi…”

Son cümlemi bilerek hafif bir kahkahayla süsledim. Ardından elimi ağır bir hareketle kapıya doğru uzattım.

“O yüzden… Güle güle, Beril Hanım.”

Beril’in suratının öfkeyle morardığını izlemek bana ayrı bir haz veriyordu. Kahvesini bitirir gibi çantasını aldı. Sert ve kontrollü görünmeye çalışsa da, içten içe ne kadar sarsıldığını gözlerinden okuyordum.

“Hoşçakalın,” dedi dudaklarını zorlayarak ve kapıya doğru yöneldi.

Ben de yerimde durmadım. Göz ucuyla büyükanneye baktım; o ise keyifle kahvesinden bir yudum almış, tek kelime etmeden olanları izliyordu.

“İzninizle, misafirimizi geçireyim,” diyerek ayağa kalktım ve kapıya yöneldim.

Beril paltosunu giymekle meşguldü. Arkamdan geleceğimi hiç beklememiş olmalıydı; tam karşında durduğumda bir an duraksadı, bakışlarını kaçırdı.

Gözlerinin içine bakarak konuştum:

“Diyeceklerin daha bitmedi mi, Milena?” dedi, sesi artık yorgun ve tehditkâr olmaktan uzaktı. Maskeler düşmüştü. Gerçekler konuşacaktı artık.

Alaycı bir ifadeyle hafifçe başımı eğdim.

“Nasıl bitsin ki, Beril? O kadar çok şey var ki sana söylemek istediğim… Nereden başlamam gerektiğini bile bilmiyorum. Yüzüne tükürmekle başlayabilirim ama… Sen ona bile layık bir kadın değilsin.”

Beril kollarını göğsünde kavuşturdu, gözlerini kısmıştı:

“Ben Savaş’ın sevgilisiyim, Milena. Karısı olman benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Herkes gider, ben kalırım — bu hep böyle oldu. Savaş sana ilgi gösteriyorsa bile inanma… Onun hayatında bir tek ben kalıcıyım, sen gidicisin. Biz birbirimize aşığız, Milena. Savaş’ın kalbi bana ait.”

Ben de onun gibi kollarımı göğsümde bağladım, gözlerinin içine baka baka konuştum:

“Biliyor musun Beril… Bu söylediklerin zerre umurumda değil.”

Yüzündeki sinsi sırıtış, bu sözle birlikte siliniverdi. Ben devam ettim, sesimdeki güveni iyice vurgulayarak:

“Neden mi? Çünkü ben onun karısıyım. Ve bu, hep böyle kalacak.”

Elimdeki yüzüğü kaldırdım, parmağımda gururla sergiledim.

“Savaş’a âşık olabilirsin… Hatta onun için kendini önemli hissediyor da olabilirsin. Belki kafanda saçma sapan hayaller kurup, onlara kendini inandırıyorsundur. Ama şunu unutma…” Elimi kaldırdım, başparmağımı Beril’in kalbinin üzerine hafifçe dokundurdum.

“Ne yaparsan yap, Savaş’ın kalbi asla sana ait olmayacak.”

Bir adım geriye çekildim. Yerdeki anahtarları aldım, kapıyı açtım ve eliyle dışarıyı gösterdim.

“İşte aramızdaki fark bu, Beril. Sen sadece bir metressin… Ben ise karısıyım. Ne yaparsan yap, beni alt edemezsin. Çünkü benim gücümün bittiği yerde inadım başlar. Ve ben… İnad edersem, yapamayacağım hiçbir şey yoktur.”

Sertçe kapıya işaret ettim.

“Şimdi çık git buradan. Git ve o zavallı hayal dünyanda yaşattığın adama de ki, oyun yeni başlıyor. Ama unutma... Bir dahaki sefere seni bu kapıdan değil, saçlarından tutup atarım!”

Beril gözleri dolu dolu, ama inatla kıvırmadan dik dik baktı:

“Pişman olacaksın!” diye hırladı ve hızla dışarı çıkıp kapıyı arkasından sertçe kapattı.

Bir an derin bir nefes aldım. Hemen ardından yanımda beliren hizmetçi sessizce sordu:

“Bir sorun mu vardı, Milena Hanım?”

Yavaşça ona döndüm.

“Adın ne senin?”

“Tuğba, hanımım.”

“Peki Tuğba… Bu kadını bir daha bu eve gelirken görürsen, mutlaka haber ver bana. Çünkü onu bizzat ben ağırlayacağım. Anlaştık mı?”

“Emredersiniz, hanımım.”

“Tuğba?”

“Buyurun hanımım?”

“Bana şekerli bir Türk kahvesi yapar mısın?”

“Hemen yaparım hanımım.”

“Teşekkür ederim.”

Oradan uzaklaşıp tekrar oturma odasına döndüğümde, Zümrüt ve Hilal’in bakışları hemen üzerime kaydı. Yüzlerinden düşen bin parçaydı. Sessizlik bir anlığına odayı kapladı.

Büyükanne o an kahvesinden bir yudum alırken gözlerini uzaklara dikip, iç geçirerek konuştu:

“Yıllar oldu o kızı görmeyeli...”

Konunun Beril olduğu artık açıktı. Sessizce koltuğa oturdum. Hilal, başını hafifçe yana eğerek büyükanneye destek çıktı:

“Evet … Kendisi Savaş’la üniversiteden arkadaştı. Ne güzel kız olmuş ama, değil mi?”

Zümrüt hemen atıldı, sesi yapmacık bir neşeyle doluydu:

“Ayy, öyle vallahi anne! Ben Beril’i çok derin tanırım, çok hoş, saygılı, edepli, düzgün bir kızdır. Bekâr olmasına şaşırdım. Savaşım evli olmasaydı, vallahi Beril’i Savaş’a alırdım!”

Kahkahası sahteydi, niyeti ise apaçık ortadaydı.

Onları sessizce dinlerken Tuğba elinde kahve tepsisiyle içeri girdi. Doğrudan yanıma gelip fincanı uzattı.

Kahveyi alırken yüzüne hafifçe gülümsedim:

“Eline sağlık Tuğba.”

“Afiyet olsun hanımım.” diyerek hafifçe başını eğip uzaklaştı.

Elimdeki kahveden ilk yudumu aldığım sırada, büyükannenin sesi yeniden yükseldi — bu kez bana dönerek ve açıkça tarafını belli ederek:

“Haklısın zümrüt . Ama benim gelinim daha güzel. Hem de kat kat! Hiçbir kıza değişmem onu. Beril'in yüzüne sürdüğü on kat makyaj belki onu biraz güzel gösterir, ama benim gelinimin hem kalbi hem yüzü güzel. Ne kadar boya sürerse sürsün, içi güzel olmayanın dışı da bir yere kadar parlar.”

Büyükanne kahvesinden bir yudum daha aldı. O sırada Zümrüt ve Hilal, söylediklerini yutmuşçasına sessizleşmişti.

Ben sadece hafifçe başımı eğdim. Gülümsemem bu kez kahvenin şekerinden değildi, hak edilmiş bir zaferin tadıydı.

“Utandırıyorsunuz beni...” dedim mahcup bir tebessümle.

Büyükanne gözlerini bana dikerek, sesi titrek ama kararlı bir tonda konuştu:

“Ben Milena’yı ilk gördüğümde anladım... Dedim ki, Savaş’ımın karısı bu kadın olacak. İçime doğdu. Savaş’ım bana Allah’ın emaneti… Ve ben o emaneti gözüm kapalı Milena’ya teslim ederim. Çünkü onun sevgisi benimkinden bile büyük olacak. Bir insan, torununu kendisinden daha çok seven bir eşe emanet edemez de kime eder? Allah’tan başka ne isterim?”

Zümrüt hemen lafa girdi, sesi biraz kıskançlıkla karışık bir savunmayla doluydu:

“Anne, ben de torunumu seviyorum.”

Ama büyükanne sözünü kesercesine, sesi yükselerek cevap verdi:

“Elbet seviyorsundur Zümrüt. Kim sevmez evladını, torununu… Ama o çocuk bana emanet! O benim canım, içim, yüreğim… Onun doğumu bana Allah’ın armağanıydı. Ben onu yıllarca dualarla istedim, çağırdım. Ve Allah bana Savaş’ımı verdi. Daha ne isterim?”

Evet… Büyükanne, Savaş’ı diğer torunlarından hep ayrı tutmuştu. Onu bir başka seviyordu, adeta canından bir parça gibi görüyordu.

Ben de samimiyetle ekledim:

“Savaş da sizi çok seviyor büyükanne… Sizi bir anne gibi görüyor.”

Büyükanne kahvesinden bir yudum aldı, ama sonra birden gözleri uzaklara daldı. Uzunca bir süre boşluğa bakarak sessiz kaldı. Ardından elindeki fincanı sehpanın üzerine bırakıp hafifçe yüzünü buruşturdu:

“Bu kahvenin de tadı acı mı ne...”

Ben kahvemi çoktan bitirmiştim. Ayağa kalkmak üzereydim ki, büyükanne yeniden konuştu:

“Kızım Milena... Az dur. Konuşacaklarımız var.”

Hemen toparlanıp tekrar oturdum.

“Buyurun büyükanne, sizi dinliyorum,” dedim saygıyla, ama içimden de neler söyleyeceğini merak ediyordum.

Büyükanne derin bir iç çekti, sesi çatallıydı ama yüreğinden gelen bir pişmanlıkla konuştu:

“Kızım... O gün olanları... hiçbirimiz unutamayız. Hiçbirimiz sana yapılanların affı olmadığını çok iyi biliyoruz. Kalbini kırdık, seni incittik, seni yalnız bıraktık. Ne desen, ne yapsan yeridir... Bu gün bile sana bakarken içim eziliyor, çünkü ailem yüzünden sana bakacak yüzüm kalmadı.”

Ben hemen sözünü kestim, gözlerim dolmuştu:

“Senin bir suçun yok büyükanne...”

Ama büyükanne başını iki yana salladı, sesi kararlıydı:

“Var kızım... Hem de en büyüğü. Eski kafalıydım. Torunumu bir türlü doğru düzgün yetiştiremedim. Olanlara göz yumdum, sustum, sessiz kaldım. Oysa o zaman bir ses olsaydım, belki de hiçbir şey böyle olmayacaktı... Bu yaşlı bedenimle sana yapılanlara engel olamadım. En büyük hatayı ben yaptım Milena.”

“Büyükanne—” dedim ama yine beni susturdu, bu sefer daha güçlü bir tonda:

“Dinle kızım... Sana yapılanlar unutulmaz, biliyorum. Ama belki içini biraz olsun rahatlatabilir. Ben bu ailenin büyüğü, hanımı olarak sana söz veriyorum: Bu işte parmağı olan herkes senden özür dileyecek. Ve buna Zümrüt ve Hilal'den başlayacağım.”

Gözlerim bir anda Zümrüt ve Hilal’e kaydı. Onlar da en az benim kadar şaşkındı. Belli ki böyle bir şeyi büyükanneden beklememişlerdi.

Zümrüt Hanım boğazını temizleyerek sesini yükseltti:

“Anne... Ne özrü? Ben öyle kolay kolay özür dilemem! İki gün önce gelmiş bir kız için kendimi yerlere mi sereceğim?”

Hilal hemen destek verdi, sesi sertti:

“Evet anne, bir gelin için gururumuzu mu ayaklar altına alalım? Asla olmaz! Ben şerefimi çiğnetmem!”

O an büyükanne sandalyeye daha da dik oturdu, kaşları çatılmıştı. O tok ve buyurgan ses tonuyla adeta salonda yankılandı:

“Gurur... Şeref... Peki Milena’da yok muydu Hilal? Bu kıza demediğinizi bırakmadınız. Onun namusuna, onuruna dil uzattınız. Ama ne oldu? Torununuz Derin’in yüzünden bu hâllere düştü bu kız! Şimdi kalkmış hâlâ şereften, gururdan bahsediyorsunuz.”

Gözleri yaşla dolmuştu ama sesi dimdikti:

“Utanmanız gereken yerde hâlâ kibirle konuşuyorsunuz. Bu evde ya Milena’dan özür dilersiniz... ya da bu evden çekip gidersiniz! Ben daha ölmedim! Benim sözüm hâlâ geçer! Özür dileyeceksiniz, hem de şimdi!”

Zümrüt ve Hilal birbirlerine bakarken yüzlerinden düşen bin parçaydı. Sessizliğin ardından Zümrüt hışımla söze girdi:

“Anne! O kızla bizi nasıl aynı kefeye koyarsın? Biz Baykara’yız, o ise—”

Büyükanne, sözünü keserek gürledi:

“O da bir Baykara, Zümrüt! En az senin kadar bu evin hanımı! Savaşıma olan düşkünlüğümü bilirsin. Onun karısıysa, benim de torunum olur! Daha önce de söyledim: Ben Milena’yı kızım olarak kabul ettim. Hatta senden de daha yüksek bir yerde görüyorum onu gözümde! Şimdi — AYAĞA KALKIN!”

Zümrüt itiraz etmeye çalıştı:

“Ama anne—”

Büyükanne sesini daha da yükseltti, bastonunu yere vurur gibi gürledi:

“Dedim kalkın! Hemen!”

Zümrüt ve Hilal mecbur kalıp ayağa kalktılar. Büyükanne, Zümrüt’e dönerek net bir şekilde konuştu:

“Sen başla Zümrüt! Ona söylediğin her bir kelime için, o zehirli sözlerin, aşağıladığın o bakışların için af dileyeceksin. Bir insanın kalbini kırdın, ahını aldın! Belki Milena seni affeder, ama Allah katında bu söylediklerinin hesabını nasıl vereceksin? Söyle bana! Hiç mi Allah korkun yok senin? Hadi şimdi, özrünü dile!”

Zümrüt dudaklarını ısırdı, başını öne eğdi:

“Ben... özür dilerim.”

Büyükanne başını iki yana salladı, tatmin olmamıştı:

“Detaylı konuş! Yetmez!”

Zümrüt yutkundu, sesi kısıktı ama itiraf etti:

“Kalbini kırdığım için... söylediklerimle seni üzdüğüm için... özür dilerim Milena.”

Büyükanne hâlâ yeterli bulmamıştı:

“Daha detaylı!”

“Sana söylediğim kötü sözler, seni aşağıladığım davranışlar için özür dilerim... Milena.”

Zümrüt'ün yumruk yaptığı eli titriyordu. O an sıra Hilal’e geldi. Hilal içten içe patlamak üzereydi ama büyükanneyle ters düşmeye de cesaret edemedi. Dişlerini sıkarak konuştu:

“Özür dilerim Milena... söylediklerim için.”

Büyükanne hiç etkilenmemişti:

“Neden özür diliyorsun, açıklayarak söyle!”

Hilal, öfkesini zor bastırarak konuştu:

“Suçladım seni...”

“Başka!”

“İftira attım.”

“Başka!”

“Namusuna laf ettim...” dediğinde sesi titredi.

“Başka?”

“Kötü söz söyledim.”

“Başka Hilal! Başka!” diye bastırdı büyükanne, sesindeki öfkeyle değil, hayal kırıklığıyla...

Hilal gözlerini yere indirdi, bu sefer sesi fısıltıya dönmüştü:

“Seni küçük gördüm... hor gördüm... hak etmediğin şeyleri söyledim. Sana acı çektirdim. Beni affet...”

“ başka “

“Başka ne anne? Bu kadar işte. ‘Özür dilerim Milena, dediğin çirkin sözler için. Kusuruma bakma.’” dedi, hızlıca ve samimiyetsizce.

Büyükanne, bakışlarını hilal ve Zümrüt’ten çevirdiğinde derin bir nefes aldı:

“Belki bunlar açtığımız yaralara biraz merhem olur. Onları affedip affetmediğini sana sormayacağım ama affetmezsen de hakkındır. Bu yaşımda senin karşında utandım, hem de kendi ailem yüzünden...”

“ affet demediğin için ama teşekkür ederim büyükanne... içimdeki bu yangına bir nebze su döktün .”

Büyükanne dediğim laflardan sonra omuzlarını dikleştirdi “Tuğba!” diye seslendi.

Tuğba hızlıca içeri girerken:“Buyrun büyükhanım.”

“Derin’i çağır. Aşağıya gelsin, beni bekletmesin. Hızlı olmasını söyle.”

“Pekala, büyükhanım.”

Tuğba giderken, benim bir elim yumruk olmuştu. Büyükanne’nin benim için yaptığı bu hareket çok değerliydi; bana açtıkları bu savaşta yalnız olmadığımın göstergesiydi. Yalnız değildim çünkü beni kızı gibi seven bir büyükannem vardı.

Birkaç dakika sonra Derin içeri girdi, her zamanki gibi şık bir elbisenin içindeydi.

Büyükanne bastonunun yardımını alarak ayağa kalktığında Derin gülümsedi:

“Büyükannem!” diyerek sarılmaya çalıştı ama büyükanne eliyle dur işareti yaptı.

Derin’in açtığı el hayal kırıklığıyla kapandı.

“Ne oluyor büyükanne? Neden bana sarılmadın?” dedi şaşkınlıkla.

Tam o anda hiç beklemediğim bir şey oldu; büyükanne Derin’e tokadı patlattı ve tokat evde yankılandı.

Derin’in yüzü sola kayarken, herkes şaşkınlık içindeydi.

Derin, tokatın vurduğu yere elini koyup başını kaldırarak titreyerek sordu:

“B-Bu ne bü-büyükanne? Neyin cezası?”

Büyükanne sertçe cevap verdi:

“Bu, Milena’nın namusunu ayaklar altına aldığın için. Bu, sana ona yaptıkların, onun her gözyaşı için. Bu hayata katlanmam çok zor ama senden hiç beklemezdim Derin. Benim melek torunum, o iyi, naif, kötü düşünmez dediğim torunum, meğer bir şeytanmış meğer.”

“Büyükanne, ben sana kendimi anlatsam... ben bunu—”

“Sus!” dedi büyükanne, bastonunu yere sertçe vurarak Derin’i durdurdu.

“Dediklerinin benim gözümde hiçbir değeri kalmadı. Sen, beni tanıdığım kız değilsin. Karşımdaki bir canavar. Sen canavara dönüşmüşsün, Derin.”

Derin’in gözleri doldu, boğazı düğümlendi ve ağlamaya başladı:

“Hayır! Yemin ederim ben canavar falan değilim. Ben ailemi, seni, abimi, Narini, yengemi, babannemi çok seviyorum. Ben sizi kendimden çok seviyorum, siz benim ailemsiniz.”

Derin’in kızarmış gözleri beni buldu, o gözlerde öldürme arzusu vardı. Parmağıyla bana işaret etti:

“Ama o! O bizden değil, o bizi mahfedecek! Abimle aramı bozdu, şimdi de seninle. Onu göndermem lazımdı! Ben onu göndermem lazımdı! O burada olduğu sürece biz kaybedeceğiz. Ben sizi kaybedemem! Narin, sen abimsin, artık onun tarafındasınız, olmaz! Buna izin vermem! Ailemi kaybedemem!”

“Derin, sus!” dedi büyükanne sertçe ve Derin aniden sustu.

“Büyükanne... sizi kaybedemem . bu kadın hayatımızı mahvedecek ..! önce abimi sonra seni sonrada kardeşimi beni size düşman edecek . bu kadın zehirli ! bu kadın sonumuz olacak !”

" derin . yaptıklarına kılıf uydurma . sana dediğim şeyi yap ve özrünü dile !"

" Asla !"

“Milena’dan için özür dileyeceksin, Derin.”

“Olmaz! Ölürüm de dilemem özür!”

“Dileyeceksin, özrün.”

“Asla!”

“Derin!”

“Dilemem ben ondan özür! O bunu hak etti! Benden bütün ailemi alacak! Onları benden kopartacak!”

Derin artık kendine hâkim olamıyor, sayıklamaya başlamıştı. Sanki söylediklerini kendine söylüyordu.

Büyükanne sertçe bastonuyla yere vurdu, “ AHSEN !”

Derin’in sarsıntısını durdurdu ve bakışlarını büyükanneye çevirdi, sanki yasaklı bir kelime duymuş gibiydi.

Bir dakika! Ahsen mi? Derine neden ‘Ahsen’ dedi? Ve neden durdurdu?

“Özrünü dileyeceksin, Ahsen! Özrünü dile!”

Zümrüt hafifçe yerinden kıpırdayarak fısıldadı:

“Anne, yapma!” Dediğinde büyükanne kararlıydı: “Eğer Milena’dan özrünü dilemezsen, sana hep bu adla sesleneceğim, Ahsen!”

Derin kuklalarını kapadı.

“Hayır! Bana öyle seslenme!” Gözlerini kapayarak devam etti:

“Bana öyle bakma büyükanne. Onun gibi bakma büyükanne.”

Derin bir anda küt diye yere düştü. Artık gördüklerim beni bile şaşırtıyordu; tek bir kelime için kendini kaybetmişti. Bu ad ona neyi hatırlatıyordu?

Derin yerde yatarken kendi kendine sayıklamaya başladı.

Büyükanne seslendi:

“Özrünü dile kızım. Ben asla onun gibi sana bakmam. Bunun için insanlığını hatırlaman lazım, yoksa ona dönüşürsün.”

Derin, yerlere elini koyarak kalktığında ne yapacağını bekliyordum. Tam karşımda durdu, furuncaydı:

“Özür dilerim! Bütün yaptıklarım için, sana iftira attığım için özür dilerim.”

Bakışları büyükanneye döndü.

“Benim en hassas yerimden vurdun ya sana, yazıklar olsun!” deyip koşarak uzaklaştı.

Arkasından bakarken büyükanne yerinde sarsıldı. Hızla onu tutup arkasındaki koltuğa oturttum.

Büyükanne elini kalbine koydu ve dedi ki: “Onların hiçbir suçu yok Milena. Hepsi o kadar masum ki... Bu içlerindeki canavarlar annelerinin onlara mirası. Onlar istemezdi böyle olmasını.”

“Tamam büyükanne, ama sen dinlen,” dedim. O sırada içeri iki kadın girdi.

içlerinden biri “Kudret Hanım,” dedi sessizce. Büyükanne’nin yanında durdum . derin için üzüldüğünü görebiliyordum .

“Hanımım, artık dinlenmelisiniz. Size yardım edeyim,” diyerek onu tutup götürdüler.

Arkalarından bakarken, benim için kendi torunu, gelinini karşısına almıştı. Derin bile özrünü dilemişti. İçimde kırılan camlardan birinin bir daha asla tamir olmayacak şekilde parçalanmıştı .

Zümrüt ve Hilal de arkalarından giderken, ben odama yöneldim.

Büyükannenin bu yaptığı şey İçimde bir yerleri sarmıştı; Derin’in bu günden sonra bana daha da sinirlenip bana bilerek zarar vereceğini çok iyi biliyordum. Onun gözlerindeki nefreti, beni öldürme arzusunu görmüştüm. O sadece intikam almak istemiyordu; beni hayatından tamamen silip atmak istiyordu.

Odama girip kapımı arkadan kilitledim. Kendimi lavaboya attım, sıcak bir duş aldım. Üzerimdeki bütün o pisliklerin, kirlerin akıp gittiğini hayal ettim. Kendimi aşırı kirli hissediyordum ama bunun suçlusu ben değildim; beni bu duruma düşürenlerdi. Benim tek suçum annemin kızı olmamdı.

Hızlı bir duşun ardından sade bir eşofman takımı giyip çıktım, kapıyı açarak odanın camından avluya doğru baktım .

Tam o esnada avluya siyah bir araç durdu. O araç Savaş’ındı.

“Bu kadar erken gelmesini beklemiyordum,” diye mırıldandım . Bakışlarımı ondan çektim hızla Kendimi koltuğa bıraktım, elimdeki telefonla oynuyormuş gibi yaparak bu gün diğer sıradan günler gibi olduğunu düşündüm . Eğer Beri dediklerimi dediyse kesinlikle kıskandığımı düşünürdü. Evet, kesinlikle!

‘ O beril kim bilir bire kaç katarak anlatmıştı . Kesin ” savaşş aşkımm karınn bana neler dedi .” derdi ama doğru ya karın demezdi “ o kadın “ derdi . eski milenayı öldürmem lazımdı susmamı galibiyet zannediyorlardı .

Yarım saat sonra odanın kapısı açıldı ama kafamı kaldırmadım. Savaş’ın adım sesleri içeri girdi, kapının kapanmasıyla ayak sesleri tam yanımdaydı. Gözlerimi telefondan ayırmıyor, aksine ona daha çok odaklanıyormuş gibi yapıyordum.

Tam o anda telefonum elimden çekilip alındı ve yüzümü Savaş’a çevirdim. Bana doğru eğilmiş, elinde telefonum vardı. Telefona baktım, ekranda pandalar görünüyordu. “Çok önemli bir şey bakıyorsun zannetmiştim,” dedi.

Pandalara bakıyordum, cidden kaç dakikadır pandalara mı bakıyordum? İçimde bir ses, “Bakmıyordun aptal! Savaşı düşünüyordun!” dediğinde istemezken hak verdim; evet, savaşı düşünüyordum.

Ama bunu onun bilmesine gerek yoktu!

“Ah tabii, önemli! Ne de olsa pandaların nesli tükeniyor. Yazık pandacıklara,” dedim. Kelimelerim gittikçe daha derinlere kaçıyordu.

“Pandacık mı?” diye sordu alayla karışık bir tebessümle yaklaşırken, ben hızla yerimden kalkıp telefonumu elinden aldım ve odanın diğer köşesine kaçtım.

“Tabii ki pandacık!” dedim hızlıca. “Yani… yazık hayvanlara, gittikçe tükeniyorlar ve bir gün tamamen yok olacaklar. Düşünsene, bundan bin yıl sonra ‘panda’ diye bir hayvan kalmamış olacak. Ne yazık değil mi? Aynı dinozorlar gibi… Sadece fosilleri kalacak belki de. İnsanlık onları da unutacak, sadece ansiklopedilerde kalacaklar pandacıklar…”

Peş peşe hızla söylediğim kelimelere ben bile şaşırmıştım. Harika saçmalamıştım gerçekten. Ama başka çarem yoktu; bu anı geçiştirmeliydim.

Savaş ellerini cebine soktu, siyah gözlerini benim yeşil gözlerime dikti. Gülmemek için kendini tuttuğunu net bir şekilde görebiliyordum.

“Ciddiymiş bayağı,” dedi alayla.

“Tabii!” dedim hemen, sanki konunun uzmanıymışım gibi.

Derin bir nefes alarak koltuğa oturdum. Rahatlamanın etkisiyle içimdeki baskı azalmış gibiydi.

Savaş da karşı koltuğa geçip oturdu. “Günün nasıl geçti?” diye sordu.

“Benim mi?” dedim, boş bulunmuştum. Bir an için sorunun bana geldiğini bile fark etmemiştim.

“Tabii ki senin. Kendi günümü sana neden sorayım Milena?” diye cevapladı hafifçe gülerek.

“Ah, doğru… Kafam pandalarda ya,” dedim omuz silkerek.

“Anlıyorum… Kafan bayağı pandalara takılmış,” dedi gözlerini kısmış, tebessüm eden bir ifadeyle.

“Hıhı…” dedim ayağa kalkarken. “Neyse… Sen rahat rahat giyin, ben Narin’in odasına geçeyim,” deyip uzaklaşmak isterken, bir anda yanı başımda bir el kolumdan tuttu. O an durdum. Bakışlarımı o eli tutan ele, ardından da yüzüne kaydırdım.

“Savaş…?” dedim kısık sesle.

O, elini bırakmadan konuştu:

“Beril gelmiş bugün.”

“E-evet…” dedim, gözlerimi kaçırarak.

Kalbim bir anda hızlanmıştı. Bunu neden sorduğunu çok iyi biliyordum, ama bilmemezlikten gelmeye çalıştım…

Ama Savaş’ın gözlerinde, basit bir merak değil, derin bir sorgulama vardı.

Ne dedin ona?” dedi Savaş, sesi daha çok sorgular gibiydi ama içinde bastırılmış bir öfke saklıydı.

Sinirle kolumu ondan kurtardım. “Sevgiline bakıyordum da… gözyaşları içinde sana gelmişti. Madem o kadar kıymetli, keşke iyi teselli etseydin!”

“Öyle bir şey demedim Milena…” dedi, ses tonu daha sakin, ama altında fırtınalar saklıydı.

“Ne o zaman bu sorular Savaş? Sabah evde kakara kikiri gülüşüp duruyordunuz, sanki hiçbir şey olmamış gibi! Ben de ağzının payını verdim.”

“Sen…?” dedi şaşkınlıkla.

“Evet, ben!” dedim gözlerimin içine bakan o adama bir adım daha yaklaşarak. “Beğenmedin mi? Benim kolumu kanadımı sen kırdın, Savaş Baykara!” Parmağımı kaldırdım, göğsünün tam ortasına bastırdım.

“Sevgilin ne dediğimi de mutlaka yetiştirmiştir sana! İyi dinle şimdi: Seni kıskandığımı filan sanıyorsan yanılıyorsun. Kıskanmıyorum! Ama ben hâlâ senin nikahlı karınım , kağıt üstünde bile olsa adım seninle anılıyor ve bu bana yeter de artar! Gururumla yaşıyorum!”

Parmağımla bir kez daha vururken, sesim daha da yükseldi:

“Kimle yatarsan yat, nerede ne yaparsan yap… ama benden uzak dur! Ve bunu bu evin dışında yap! Benim olduğum yere sevgilini, metresini getirme! Bu bana hakaret, bu bana savaş açmak demek!”

Nefes nefese kalmıştım. Gözlerim doluydu ama ağlamıyordum. Onun yüzüne kararlılıkla baktım, ama içimde fırtınalar kopuyordu.

“AMA !” dedim biraz daha yaklaşıp. “ Eğer yok dersen ben de kendi sevgilimi alır, kuyruk gibi peşimde sürüklerim. O zaman sen de öğrenirsin ne demekmiş biriyle evli olup başka birini kalbine taşımak!”

Yüzümde acı bir gülümseme belirdi. “ yada …" dedim kelimelerim tam kalbimin ortasından geliyordu " boşan beni o zaman. Bırak yolumu çizeyim! "

Savaş donmuş gibiydi. Gözleri benim söylediklerimden çok, içimde bastırdığım acıya kilitlenmişti. Ama ben durmadım, daha söyleyeceklerim vardı...savaş “Beril’in buraya geldiğinden haberim bile yoktu,” dedi , sesi bu kez daha sertti, ama kararlı. “Zaten onu ikaz ettim. Bu eve kolay kolay giremez artık. Ve ayrıca... boşanma falan olmayacak!”

Gözlerini gözlerime dikti. “Sen benim karımsın, Milena. Ve öyle kalacaksın.”

Gözlerimde biriken yaşlar yanaklarıma akmadan önce bir adım geri çekildim, yutkunarak ama bastıramadığım öfkeyle bağırdım:

“Neden ya? Neden!”

Sesim titredi, kalbim sıkıştı. “İstemiyorum seni! Bu ev bana ne verdi? Ne kazandırdı? Acıdan, aşağılanmaktan, yalnızlıktan başka ne verdiniz bana? Bu ev bana sadece yara oldu, kanayan bir yara! Kalbimde birikmiş nefretten başka bir şey yok artık!”

Savaş bir adım daha attı. “O nefretin içinde ben razıyım cehennemine, Milena,” dedi. “Yeter ki içinde bir yerde kalayım.”

Ben gözlerimi ona çevirdim. Savaş Baykara'nın acı çeken ama inatçı yüzüne...

“O zaman yan,” dedim fısıltıya yakın ama bir bıçak kadar keskin. “Çünkü o gün geldiğinde sana acımayacağım. O ateşe seni iten ilk ben olacağım… ve asla seni kurtarmayacağım. Sana söz veriyorum!”

Savaş'ın dudaklarında sinsice bir gülümseme yayıldı.

“O zaman cehennemimize hoş geldin, karıcığım…” dedi alayla.

Bu söz beynimde yankılandı. Öfkem kabardı, göğsüne iki elimle sertçe ittim.

“Ölümüne nefret ediyorum senden, Savaş Baykara!”

Sesim çınladı odada. “Anla artık, maymun gözünü açtı!”

Arkamı dönüp öfkeyle kapıya yöneldim. Kapıyı hızla açıp çıktım. İçimde deli bir fırtına… kanım kaynıyordu. Sinirlerim o kadar gerilmişti ki parmaklarım titriyordu.

Madem boşanmıyordu, o zaman metresi de olmayacaktı.

kendimi dışarı attığımda derin bir nefes aldım . merdivenlerden gelen adım sesleri dikkatimi gelen yöne vermemi sağladı .

merdivenlerden çıkan Gizem’i gördüm. Dünden beri onu görmemiştim. Beti benzi solmuş gibiydi, yüzü allak bullaktı. Dalgın dalgın yukarı çıkarken göz göze geldik. Beni gördüğü an, gözlerinden yaşlar süzüldü. Kalbim sıkıştı. Hemen yanına koştum.

“Gizem?” dedim endişeyle.

Yanaklarından yaşlar akıyordu, sesi çıkmıyordu. Elimi omzuna koydum, gözleri hâlâ yerdeydi. Diğer elimle de omzuna dokunarak onu hafifçe sarstım.

“Gizem! Allah aşkına söylesene ne oldu? Kafayı yiyeceğim! Biri sana bir şey mi dedi? Ne oldu?!”

Bakışlarını yere dikmişti. Sessizliği içimi delik deşik ederken, sonunda başını yavaşça kaldırdı. Gözleri benimkilerle buluştu. O an yüreğime bir sancı saplandı.

“Mi-Milena...” dedi, sesi acıyla çatlamıştı.

Yutkundum, gözlerimi kıstım. “Söyle…”

“Milena…” dedi yine, bu kez sesi daha kırık, daha umutsuzdu. Sabır sınırlarımın sonundaydım.

“Allah aşkına ağzındakini çıkar artık, yoksa bayılacağım!” dedim yüksek sesle, sesim çatladı.

Gizem gözyaşlarını sildi, yüzünü buruşturdu. Sonunda ağzından çıkan kelime kalbime ok gibi saplandı.

“İzem…”

Sanki zaman dondu. O ismi duymayı beklemiyordum. İçimdeki boşluk, birden acıyla doldu.

“Ne oldu... a-ablam mı?” diye fısıldadım, ama sesim titriyordu.

Gizem bu kez bana sarıldı, sanki beni avutuyordu. “Şu an iyi tamam mı?” dedi ama gözleri yaşlıydı. “Sadece...”

“Sadece ne, Gizem? Ablam diyorsun! Ne oldu ablama, söylesene!” dedim panikle.

“İzem’i... darp etmişler. Dün beni aradılar. Kaç gündür yoğun bakımdaymış. Ben de dün apar topar gittim...”

Dedikleri bir anda bedenimi tir tir titretti. Kalbim sıkıştı. Dengemi kaybetmemek için yanımdaki kolona tutundum.

“Ne...?” dedim boğuk bir sesle.

Gizem hemen kolumdan tuttu, beni ayakta tutmak ister gibiydi ama ben hâlâ duyduklarımı idrak edemiyordum.

“Sakin ol tamam mı Milena? Doktorla konuştum. Hayati tehlikeyi atlatmış, müşahede altında sadece...” dediğinde gözlerimden yaşlar süzüldü. Gözümden değil, kalbimden akıyorlardı sanki.

“Sen ne dediğinin farkında mısın Gizem! Ablam diyorsun! Müşahede altında diyorsun! Darp diyorsun! Benim ablam o, canım! Nasıl sakin olayım ben?!”

Ağlamaya başladım. Sessizce değil, bastıramadığım bir isyan gibi. İçimde kopan fırtına dışarı taşmıştı artık. Dışardaki tüm sesler boğuklaştı, kulaklarım uğulduyordu. Dizlerimin üzerine çöktüm, tüm gücüm bedenimi terk etmişti sanki.

Onun bir yerlerde yaşadığını bilmek bile bana umutken… şimdi canıyla cebelleşiyordu, yalnız ve sessiz bir odada…

O an uzaktan gelen bir ses, gittikçe yaklaştı:

“Ne oluyor burada, Gizem?”

Savaş’tı. Ama ben hâlâ yerimden kalkamıyordum, sadece ağlıyordum. Boğulur gibi.

Omzumda bir el hissettim. Gözlerimi açtım. Savaş’ın endişeli bakışlarıyla karşılaştım. Bir şey demedim. Sadece sessizce ona sarıldım. Başımı boynuna gömdüm, gözyaşlarım gömleğini ıslattı. O da bir elini saçlarıma koydu, usulca okşadı.

“Milena...” dedi yumuşak sesiyle.

Ağzımdan bir hıçkırık koptu, ciğerim parçalanıyordu sanki.

“Ab... ablamı darp etmişler Savaş!” dedim, sonra başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. “Beni... ablama götür. Ne olur!”

Savaş, elini enseme koydu. Gözyaşlarımı silerken dudakları yavaşça hareket etti.

“Ağlama... Seni ona götüreceğim. Söz veriyorum.”

Derin BAYKARA

Odanın içinde kaçıncı kez döndüğümü, kaçıncı kez gözlerimin bir şey arar gibi etrafı taradığını hatırlamıyordum bile. Sanki zaman bükülmüş, mekânla birlikte aklım da darmadağın olmuştu.

Ailem...

Benim ailem…

Ailenin içinde, o koca kalabalığın ortasında bile en büyük “aile özlemini” çeken kişi bendim. Herkesin birilerine ait olduğu o çemberde hep dışarıda kalan, camın ardından izleyen bir çocuk gibi hissetmiştim. Ve şimdi—şimdi bu his... dağılmanın, parçalanmanın, yok olmanın eşiğindeydi.

O kadın…

Her şeyimi benden alacaktı.

Sadece sevgiyi değil, saygıyı, aidiyeti, hatta kimliğimi... Herkesi bana düşman edecekti. Kimse beni sevemeyecekti. Bu düşünce beynimde çığlık çığlığa bağırıyordu.

“Seni kimse sevmeyecek, Ahsen!”

O sesi duydum. Yankı yapmadı. Odanın içinde bir uğultu gibi yayılmadı. Doğrudan beynimin en derin kıvrımlarına saplandı. İçimde bir şey koptu. O an... o an elimde bir silah olsaydı—gerçekten, hiç tereddütsüz, kafama sıkardım. Susmak için değil, bu sesin sonsuza dek susması için.

Gözlerim usulca odanın içinde gezindi. Eşyalar bulanıklaştı. Duvarlar daraldı. Ve gözüm, o geniş, büyük makyaj aynasına takıldı.

O an... zaman dondu.

Aynadaki görüntüyle göz göze geldiğimde, istemsizce iki adım geriye çekildim. Kalbim, göğsümün içinde sanki camdan yapılmıştı, çatır çatır kırıldı.

“Ailemizi mahvedecek Ahsen!”

O yine oydu.

Annem.

Hep o söylerdi. Hep öyle tükürür gibi. Asla “kızım” demezdi. Ağzından çıkan her “Ahsen” kelimesi, bir küfür gibiydi. Zehir yüklü, dikenli, soğuk. İntiharından önce giydiği o siyah elbisesi... Ve dağınık, artık beyazlamaya başlamış saçları...

Aynanın tam karşısında, o lanetli görüntüyle yeniden karşı karşıyaydım.

Gözlerindeki öfke hâlâ öyle canlıydı ki...

Eğer beynimin bana oyun oynadığını bilmeseydim, gerçekten annem zannederdim.

Aynanın içinde hâlâ bana bakıyordu. O keskin bakışlarıyla, dudaklarının kenarına sinmiş küçümsemeyle, o değişmeyen soğuk yüz ifadesiyle.

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. İstemeden. Bedenimden bağımsız, ruhumun kanadığı yerden akıyordu.

Aynaya doğru bir adım attım, sonra bir adım daha. Yaklaştıkça kalbim hızlandı. Gözlerim artık yaşla değil, acıyla doluydu. İçimde bastıramadığım bir şey, boğazıma düğümlendi.

“Aile...” dedim fısıltıyla. “Senin hiç vermediğin, ama benden almayı bildiğin tek şeydi...”

Sesim titredi. Aynadaki yansıma hâlâ bana bakıyordu. Ama bu kez... biraz ben gibiydi. Biraz daha çok ben. Gözaltlarım şişmiş, yüzüm solgun, gözlerim bitkin..

“Ailemizi dağıtacak...”

Sesi... o buz gibi tonda çıkan sözleri ciğerime işledi.

“Annesinin yapamadığını yapacak bu kız!”

Dudakları her saniye başka şekle giriyor, ağzından çıkan her kelime etimi yakıyordu.

Gözlerimi ondan ayıramadım.

Ama tüylerim diken diken olmuştu.

Bu... bu bir hayal olmalıydı.

Ellerimi hızla kulaklarıma bastırdım.

“Gerçek değil! Bunlar sadece beynimin oyunu! Gerçek değil!”

İlk kez sesim ona karşı bu kadar yüksek çıkmıştı.

Ama karşımdaki hâlâ aynıydı.

Yıllarca korktuğum o suskun, sıska, içe kapanık kız çocuğu gibiydi gözümde…

Ama içinde taşıdığı kötülük, bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağırdı.

“Annesinin yapamadığı her şeyi yapacak... Ağabeyini... büyükannesini... hepsini senden alacak, Ahsen! Sana da deli diyecekler .!”

Bu sözlerle birlikte, o delice kahkahası odada yankılandı.

Asla gerçek bir mutluluk barındırmayan o kahkaha...

Ruhumun derinliklerinde yankılandı.

Kulak zarımı parçalayan bir uğultuya dönüştü.

" ben deli değilim ! ben sen değilim !" kahkahasını bastırmak için bağırmıştım .

“sende benim gibi yalnız ölmeyeceksin, Ahsen?” dedi zevkle “Benim yaşadığım cehennemi sen de tadacaksın!”

O an…

O an kafamın içinde bir şey kırıldı.

Ellerimi daha da sert bastırdım kulaklarıma.

Sadece sesini susturmak istiyordum.

Ama o hâlâ konuşuyordu, hâlâ gülüyordu, hâlâ beni parçalara ayırıyordu.

“Sus! Sus artık! Sktr git kafamdan!”

diye bağırırken yumruklarımı başıma indirdim.

Kendime zarar vermek pahasına—yalnızca o sesi susturmak için.

Her “sus!” deyişimde, içimdeki o küçük kız bir parça daha kırılıyordu.

Benim beynim...

Benim sesim...

Benim annem...

Hepsi bir olmuş, beni bitiriyordu.

Her kahkahasında bir yumruk daha indirdim kendime.

Her gülüşüyle bir parçam daha öldü içimde.

“İstediğin kadar kendine vur Ahsen!”

Sesi yankılandı duvarlarda.

“Çok yakında etrafında kimse kalmayacak! Beni kınadığın gibi sen de yalnız, tek başına, çürüyerek öleceksin!”

Gözlerimi sabitlediğim o noktada...

Sandalyeyi gördüm.

Orada duruyordu.

Sanki beni çağırıyordu.

Onu almamı, karanlığa bir adım daha atmamı bekliyordu.

Her adımımda annemin kahkahası daha da yükseliyordu.

Sanki bu acizliğim onun zaferi olmuştu.

Ben çöktükçe o güçleniyordu.

“Senin gibi olmayacağım!”

diye tekrarladım dişlerimi sıkarak.

Defalarca.

Sanki bu cümle beni hayatta tutan tek cümleymiş gibi.

Sonunda aynaya tekrar baktım.

Orada hâlâ o vardı.

Sevgisiz bakışları, nefretle bakan gözleriyle...

“BEN SENİN GİBİ ÖLMEYECEĞİM!”

diye haykırarak elimdeki sandalyeyi aynaya fırlattım.

Kırılan camın sesi odayı doldurdu.

Bin parçaya bölünmüştü artık onun yüzü.

Ve ben…

Yere kapandım.

Titreyerek, boğularak ağladım.

Ben onun gibi ölmeyecektim.

Yalnız, terk edilmiş, unutulmuş bir kadının kızı olarak değil—

Bu hayata iz bırakmış biri olarak gidecektim.

Gözyaşlarımı ellerimle sildim.

Yıkılmış aynanın parçaları arasında, yerde parlayan cep telefonumu gördüm.

“Oyunsa... oyun.”

dedim kendi kendime, karanlık bir tonda.

Sürünerek yaklaştım.

Telefonu aldım.

Bu işi kökünden çözmeliydim artık.

Kimse beni dışlayamazdı.

Kimse beni küçük düşüremezdi.

Milena Bolat’ı bitirecektim.

Ve bu uğurda şeytanın ta kendisi olacaktım. yolumun önündeki abim bile olsa onu bile çiğneyecektim

Yüzüme yayılan o sırıtış...

İçimde uyanan canavarı yansıtıyordu.

“Ben şeytanın ta kendisiyim… büyükanne ,” dedim alçak sesle.

Sonra arama tuşuna bastım.

Telefonu kulağıma koydum.

Birkaç saniye sonra, telefondan gelen o tanıdık alaycı ses yankılandı kulaklarımda.

“Kimler aramış beni, kimler... Derin—”

O ismi duyduğum anda, bütün zihnim bir plana odaklandı.

Gülüşüm dondu, yüzüme ölümcül bir ciddiyet oturdu.

“Kes ve beni dinle Ayaz Safiroğlu. düşmanını yakından tanımak ister misin .?”

dedim net, karanlık bir tonda.

“Hay hay,” diye cevapladı hızlıca.

Sanki onun da uzun süredir beklediği buydu.

Öncelikle uzun bir aradan sonra merhaba.
Bu bölüm aslında daha erken gelecekti ama maalesef bölüm silinmiş. Baştan yazmaya çalışırken biraz zaman aldı. Bir de ben sezon finaline kadar tüm bölümleri yazıp öyle paylaşırım diye düşünmüştüm ama baktım ki sistem siliyor, dedim en iyisi parça parça atayım, ahah.
Diğer bölüm hazır, sadece biraz düzenleme yapılması gerekiyor.
Kitap ilerledikçe Zehra Baykara sahnelerinin şiddeti daha da artacak. Açık konuşayım, bu kadın beni bile korkutuyor. Yani baştan söyleyeyim: Benim bir suçum yok, tüm suç verdiğim duygularda. Hah!
Cidden, Zehra hakkında bir şey yazınca sanki kadın yanımda beliriveriyor... VARLIĞINI HİSSEDİYORUM .AJAJJAJ
Neyse canlar.
Diğer bölümde bakalım neler olacak?!
İzem ortaya çıktı! Hem de nasıl?!
Savaş ve Milena cephesi her zamanki gibi karışık.
Büyükanne DER SUSARIM ...
Ve Derin sahneleri!
Derin’in planı, Ayaz kim, bunların hepsini ilerleyen bölümlerde göreceğiz.
O zaman ben kaçar! 👋
Bölüm sonu

2 yorum

  • Savaş in içinde bulunduğu ikilem Milena nin yaşadığı acıyı ve ona yaşatılani değiştirmiyor Cehennem de yan diyor onca yaşanan çirkinliği bırakıp işe gidebiliyor Ben Milenayi dışarıdan biri feraha kavuştursun Savas gerçekleri öğrenip pişmanlıktan dersini alınca Berille yaşadığı gecenin gerçekliğinde Milenanin başkasına çekilmesine an be an şahit olsun istiyorum