İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 48 · 19 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 48

Masumiyet

"Zaman her şeyi alır, ama en çok kaybettiklerimizin hatıralarında yaşarız."7

48.Bölüm – Masumiyet

-Geçmiş- 5 Yıl Sonra

"Abi hadi oyun oynayalım!"

Derin küçük elleriyle abisinin kolunu tutup onu oturduğu yerden kaldırmaya çalışıyordu. İncecik parmaklarıyla onu kendine çekiyor, çocukça bir hevesle yüzüne bakıyordu. O gün, nadiren yaşanan bir huzur vardı evin içinde. Gürültü yapmamaya dikkat ediyorlardı çünkü biliyorlardı... anneleri sesi sevmezdi artık. En küçük bir seste bağırır, öfkeyle ne varsa fırlatırdı.

Savaş yavaşça ayağa kalktı, kardeşine eğildi: "Ahsen... sessiz olmalıyız. Yoksa annemiz kızar, tamam mı kardeşim?"dediğinde Derin başını salladı. Ama o daha neyin ne olduğunu anlamayacak yaştaydı. Annesi neden bu kadar kızgındı, neden bu kadar kırılgan ve aynı anda bu kadar korkutucuydu… bilmiyordu.

Annesi son zamanlarda daha da kötüleşmişti. Psikolojisi alt üst olmuş, üçüncü kez hamile olduğunu öğrenince daha da dengesizleşmişti. Bu çocuğu istememişti… ama düşmemişti de. Bu bebek onun istemediği, içinde büyümeye devam eden bir yalnızlıktı sanki. Sevgisizliğin gölgesinde filizlenen bir hayat…

Derin ve Savaş bahçede top oynarken, yukarıdan bir çığlık sesi yükseldi.

Zehra, karnı burnunda, merdivenlerden elini duvara dayayarak göründü.

"GÜLFEM! AH!"

Gülfem her zaman çocukların yanındaydı her ikisinde bakımını o üstlenmişti ama bu kez o da paniğe kapılmıştı. Yerinden fırladı, koşarak yukarı çıktı. Derin’in elinden tuttuğu top avuçlarından kayıp yere düştü. Gözleri korkuyla büyümüştü. Annesi ilk defa böyle bağırıyordu.

"Zehra abla ne oldu?"

"SUYUM GELDİ GÜLFEM!"

Derin abisinin kolunu çekiştirdi, gözleri dolmuştu.

"Abiciğim... anneme ne oldu?"

Savaş kardeşinin gözyaşlarını görünce onu hemen yanına çekti, kolunun altına aldı.

"Korkma Ahsen'im. Annemiz hamile ya... şimdi doğum yapacak. O yüzden böyle oldu."

Derin başını salladı. Anlıyormuş gibi yaptı.

"Canı çok mu acıyor?"

Savaş sessizce "Evet... acıyordur," dedi.

O sırada Gülfem, doğum çantasını almış, Zehra'yı zar zor merdivenlerden indiriyordu. Konak sessizdi ama içten içe bir fırtına kopuyordu. Kahya arabayı hazırlamıştı. Kudret Hanım ve Zümrüt Hanım sesleri duyup dışarı çıktıklarında, ne olduğunu anlamaya çalıştılar.

"Büyükhanım! Zehra Hanım'ın suyu geldi!" dedi Gülfem.

Kudret Hanım heyecanla, "Doğuracak şimdi! Hadi, hadi!" diyerek sevindi. Zümrüt hanım “ umarım erkek olur .” dedi. Kimse bebeğin cinsiyetini bilmiyordu zehra hanımda merak etmemişti . Kimsede bunun üzerine düşmemişti .

Ama o anda Derin, gözlerinin önünde annesini acı içinde görünce dayanamayıp koştu.

"Anneciğim! İyi misin?"

Zehra’nın yüzü kıpkırmızıydı, ter içinde kalmıştı. Gözleri acıdan kıvranıyordu.

"DEFOOOL GÖZÜMÜN ÖNÜNDEN BE!"

Derin’in gözleri bir anda büyüdü. Sesi o kadar yüksekti ki kulaklarında çınladı. Küçük bedeni oracıkta donup kaldı. Ne ileri gidebildi ne geri… sadece annesine baktı.

Savaş hemen koşup kardeşini annesinin önünden çekti.

Annesi acıyla arabaya bindiğinde, iki çocuk avluda yalnız kalmıştı. Derin’in gözyaşları sessizce yanağından süzülüyordu. Savaş onu usulca yere oturttu ve sarıldı.

"Ağlama Ahsen. Annemiz doğum yapacağı için çok endişeliydi. O yüzden bağırdı…"

Derin, başını abisinin göğsüne yasladı, fısıldar gibi sordu:

"Ama abiciğim… annemiz hep bağırıyor. Neden bizi sevmiyor?"

O cümle…

Savaş’ın da boğazına düğümlendiği, cevabını bilmediği o cümle.

‘Annemiz bizi neden sevmiyor?’

O koca konağın avlusunda, iki küçük yürek…

Bir annenin sevgisizliğinde, cevapsız bir sorunun altında eziliyordu.

Sadece sessizlik vardı. Ve içinde yankılanan o cümle: "Neden bizi sevmiyor…?"

Savaş, küçük kız kardeşi Derin’in söylediklerini yalanlamak istese de, bunu yapamamıştı. Çünkü kelimeler ne kadar ağır gelse de, içindeki gerçek ondan daha ağırdı. Anneleri, onlara hiçbir zaman sevgi göstermemişti; sarılmamış, başlarını okşamamış, 'seni seviyorum' dememişti. Ama buna rağmen... Savaş da, Derin de annelerini hep sevmişti. Sevgisizliğin içinde büyümüş olsalar da, o boşluğu doldurmak için kendi kalplerinden vermişlerdi. Onların annesi kendilerinden nefret ettiğini hissettirse de, onlar annelerini sevmekten asla vazgeçmemişti.

Çünkü bazen kalp, hak etmeyene bile sevgiyle bağlanır.

“Sevgi, bazen en çok bizi inciten kişiye kök salar.”

Şimdiki zaman ..

Milena

“Korku, Umut, Öfke, Hayal Kırıklığı, Sevgi, İhanet, Kabulleniş, ve Ölüm Sessizliği…”

Üzerime giydirilen beyaz elbisenin içinde aynaya bakarken kendimi tanıyamadım. Yüzümdeki solgunluk, içimdeki ölü sessizliğe eşlik ediyordu. Bu beyazlık, masumiyetin değil; teslim oluşumun rengiydi.

"İmam nikahını bile kıyamaya gerek görmeyen adamın kuzeniyle imam nikahı kıyacaktım ..."

Hayat ne garipti. Daha doğrusu... bu bir hayat mıydı ki?

Dün Savaş, "Bekle," demişti.

İçimde istemsiz bir umut doğmuştu.

Belki bir mucize olurdu.

Ama ya o umut da sahteyse?

Savaş’a güvenmek istesem de, içimde bir şey sürekli “sakın” diyordu.

Yine de... içimde bir köşede ona inanmak isteyen küçük bir kız hâlâ vardı.

GİZEM “Kaçalım Milena! Ne olur gidelim,” Demişti .

Ama ben kaçmaktan daha fazlasını yapacaktım.

Eğer Savaş bile bile bu nikaha ‘evet’ derse…

O zaman nikah sonrasında ben, hayatıma ‘hayır’ diyecektim.

Kendimi bir uçurumdan atacak kadar ciddiydim.

Barış’ın kapatması olmazdım. Asla.

Elimle gözyaşlarımı sildim.

Annem... görseydin şu halimi ne yapardın?

Sevilmeyen kızının, başka bir adama zorla verildiğini bilse...

Üzülür müydü, yoksa "Hak etti," mi derdi?

"Ayak bağısınız!"

Hep öyle derdi bana ve ablama.

Önce ablam gitti...

Şimdi sıra bendeydi.

O büyük konağın içinde annem ve babam yalnız kalmıştı artık.

Belki de tam istedikleri gibi.

Tam ayağa kalktığımda, kapı hızla açıldı.

Gizem girdi odaya ve beni gördüğü an gözleri büyüdü.

GİZEM öfkeyle “Milena! Bu ne hal?! Dün sana düşün dedim! Sen gerçekten o kahpeyle mi evleneceksin?!”

“Gizem… Lütfen. Yapma böyle...” dedim .

Gizem ellerimi tuttu, sesi titriyordu. Yalvararak “Ne olur! Gidelim buradan, bak yalvarıyorum sana... Bu evlilik senin sonun olacak Milena!”

Ona sarıldım.

Ben de titriyordum.

Ama ben zaten çoktan karanlığın içine düşmüştüm.

Kaçacak bir yolum yoktu.

O sırada kapı tekrar açıldı.

Savaş…

Elinde beyaz bir şal tutuyordu.

Göz göze geldik.

Takım elbisesi vardı üzerinde.

Şık, düzgün…

Ve yüzünde alaycı bir gülümseme.

Ben ölürken, o gülümsüyordu...

GİZEM bağırarak “Bu evlilik olmayacak! Duydun mu beni Savaş Baykara?! Yemin ederim bu evi başına yıkarım!”

Ama Savaş ona bakmadı bile.

Gözleri bendeydi.

Beyaz elbiseme dikilmişti bakışları.

Sonra Gizem'e döndü.

SAVAŞ soğuk bir sesle“Düzgün konuş Gizem. Karşında herhangi biri yok. Bu evde kalıyorsan haddini aşma. Şimdi git, kuzeninin hazırlıklarıyla ilgilen.”

Bu cümleyle yıkıldım.

Barış’la nikâh kıyacaktı beni.

İşte her şeyin cevabı bu kadar basitti.

“ BUNUN BEDELİNİ ÖDEYECEKSİN SAVAŞ BAYKARA !”

Gizem sinirden Savaş’ı itti ve kapıyı sertçe çarpıp çıktı.

Artık odada sadece biz vardık.

Savaş birkaç adım attı.

Ben birkaç adım geri çektim.

Gözlerim yaşla dolmuştu.

Yaklaştı…

Yanaklarıma uzandı.

Akan gözyaşlarımı elleriyle sildi.

SAVAŞ kısık sesle

“Ağlama Milena…”

Ama ağlıyordum.

Çünkü bu benim ölüm günümdü.

Ve o… bunu hâlâ bilmiyordu.

“Gerçekten bunu yapacaksın, değil mi? Gözümün içine baka baka… beni Barış’a vereceksin...”

Savaş sessizce, gözlerini kaçırarak

“Milena… bilmediğin şeyler var.” acıyla gülümseyip bir adım geri çekildim arkamı duvara yasladım bir yerden destek almam lazımdı .

“Biliyorum evet! Çünkü bana hiçbir zaman bir şey anlatmadın! Hep sustun, hep susturdun beni… Ve şimdi susarak öldürüyorsun!”

Savaş yutkunur, bakışlarını yerde toplar

“Bu… böyle olması gerekiyordu. Yaş-”

“Ne gerekiyordu Savaş?! Benim ölmem mi gerekiyordu? Çünkü inan bana… bu nikâhla bitecek olan şey hayatım! Anladın mı?!” bu nikahtan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı beni kendi elleri ile yok edecekti .

Savaş bakışlarını kaldırır, gözleri doludur ama sert görünmeye çalışsa da bunu istemiyormuş gibiydi

“ Bazı bedelleri çok acıdır milena emin ol bunu anlayacaksın . Sadece güçlü olmaya çalış ”

Bana güçlü ol diyordu.

Sanki kanatlarımı o kırmamış gibi…

Sanki parça parça benliğimi ezip geçen, ruhumu ezen kendisi değilmiş gibi. Ben güçlü olmak istemedim ki…

“savaş , Ben sadece… mutlu olmak istedim.

Belki bir gün, biri beni sever diye bekledim.

Sadece sevilecek bir kadın olmak istedim.

Ama sen bana… yaşarken cehennemi yaşattın.”

Babasının, annemle olan o saçma geçmişi için beni suçladı.

Benimle hesaplaştı.

“ Annem ve babanın yaptıklarını bana neden ödetiyorsun savaş ! Neden benim canımı yakıyorsun neden! Benimde duygularım var ya bende insanım ...... !”

Nefesim yetmedi, öfkem boğazıma düğümlendi ama susturamadım kendimi.

Elini tuttum.

Yüzüme bastırdım o elleri.

Titriyordum.

“Söylesene Savaş, ben anneme mi benziyorum?! Ben miydim o ilişkiyi yaşayan?!Neden bana bedel ödetiyorsun?! Neden ruhumu öldürüyorsun?! Neden!”

Sustu. Yutkundu.

Bir şey söyleyecekti…

"Ben… seni…" dedi ama

Ben onu susturdum.

“Ne?! Beni ne?! Ben Rojda değilim! Ben Milena’yım! Senin karınım! Asla kabul etmediğin karınım ! Nasıl bu kadar gaddarsın, Savaş? Kalpsiz misin sen?! Hiç mi biri başını okşamadı?! Hiç mi sevgi vermedi sana? Duygularını nerede gömdün? Beni nasıl böyle kolayca öldürebiliyorsun?!”

İçimde biriken ne varsa kusuyordum artık. Ve o sadece gözlerini kapayıp boğuk bir sesle,

“İleri gidiyorsun Milena…” diyebildi.

Ama ben çoktan geri dönemeyecek bir yola girmiştim.

“O zaman bil Savaş… Ben seni affetmeyeceğim. Ve bu gece yalnızca bir nikâh kıyılmayacak! Bu gece… bir kadının kalbi sonsuza kadar gömülecek! Sen benim gözümde öldün. Ve sen… sonsuza kadar kalpsiz bir adam olarak kalacaksın!” savaş yumruk yaptığı elini Sinirle duvara indirdi .

böyle bir şey beklemediğim için Sarsılmıştım . Ama geri adım atmadım. Gözleri kıpkırmızıydı. Bir an için bir çocuk gibiydi, sonra yine o soğuk adam oldu.

"Annen neden seni sevemedi Savaş?" dediğimde savaş Sustu.

Omuzları kilitlendi. Yumruklarını sıktı.

Ben yine de devam ettim.

Canı acısın istedim. Benim gibi.

“Annen intihar ettiğinde bile seni sevdiğini düşünmüyorum. Ne seni… ne kardeşlerini. Siz onun sırtındaki kamburdunuz… Ve sen o kamburla büyüdün, değil mi Savaş?”

Keşke… keşke bunu demeseydim.

Ama demiştim.

O anda yatağın üzerindeki beyaz şalı alıp başıma örttü.

Bir an için nefesim kesildi.

Gözlerim kapanmıştı ama yüreğim çırpınıyordu.

O başını kulağıma eğdi.

“Bu dediklerini sakın unutma Milena Bolat… zehirli dilini aşağıdaki hocaya sakla. Birazdan kapattığım bu bu şalı Barış açacak…” Sesi öyle soğuk, öyle acımasızdı ki… Nefesi hâlâ tenimdeydi.

“Beni sevgisiz bıraktılar. Ben daha büyük oldum. Senin gibi küçük hayallerin peşinden koşmadım. Sen mutluluğun peşinden giderken ben büyümenin yolunu buldum.... Sen hiç beş yaşında bir çocuğun daha yeni doğmuş bir bebeği Ağlarken onu annene götürdüğünde … annenin kapıyı yüzüne kapattığına tanık oldun mu Milena?! "

Gözlerim doldu.

Ben onun yarasına bastım.

O ise bana... daha fazlasını söyledi.

Savaş, sevgisizlikten büyümek zorunda kalan, duygularını boğan bir çocuktu.

Ama çocuk da olsa… beni öldürüyordu.

Kapıyı çarpıp çıktığında, ben hâlâ ellerimle o şalı yüzümden çekememiştim.

Ona “annesinin sırtındaki kambur” dedim.

O da bana bir mezar kazdı. Kendi mezarının yanına

o beni Canlı canlı gömüştü içine oysaki o zaten ölüydü ....

..... bir kaç saat sonra ........

Oda sessizdi.

Ama içimde kıyametler kopuyordu.

Bir sağa döndüm, bir sola.

Birkaç saat sonra aynaya baktım, sonra hızla kaçtım o yansımadan.

Beni tanımayan bir yüz bakıyordu oradan.

Gözleri kan çanağı, dudakları titrek, kalbi paramparça bir kadın…

Kendimden bile kaçıyordum artık.

Sanki adım bile üzerime fazla geliyordu.

Milena.

Kimdi o?

Savaş’ın karısı mıydı artık?

Duvara yaslandım.

Başımı geriye çarpacak kadar sert yasladım.

Kafamın içinde yankılanan o ses… onun sesi… hâlâ kulağımdaydı.

“Bu dediklerini Sakın unutma Milena Bolat… zehirli dilini aşağıdaki hocaya sakla. Birazdan kapattığım bu bu şalı Barış açacak…

Barış...

İçim buz kesildi.

O adam.

Beni hep uzaktan izleyen, ama yaklaşınca gözlerinde yabancı bir karanlık beliren o adam.

Savaş’tan kaçarken daha da karanlık bir yere sürükleniyor gibiydim.

Ve bu gece… gerçekten bitecekti her şey.

Ben, benden kalan ne varsa o beyaz örtünün altına gömecektim.

Yavaşça pencereye yürüdüm.

Güneş batıyordu ...

Sanki herkes biliyordu başıma gelecekleri…

Ben susuyordum.

Kalbim ağlıyordu.

Ama o gözyaşları dışarı çıkamıyordu artık.

Aklım geçmişe kaydı.

Annemin o telaşlı halleri…

İzem’in gülüşü…

Babamın hayal kırıklıkları…

Ve ben…

Bir gün gerçekten sevilirim diye bekleyen, o küçük kız…

Kapı yavaşça aralandı.

Sessizlik bozuldu.

Gizem girdi içeri.

Yüzü her zamankinden daha solgundu.

Gözleri beni görmemek için uğraşır gibiydi.

“Milena…” dedi sessizce.

Sesinde bir ağırlık vardı.

Kelimeler boğazına düğümlenmişti sanki.

"Ne oldu?" dedim.

Ama içimdeki bir ses cevabı çoktan biliyordu.

Gizem derin bir nefes aldı.

"Ben sadece… haber vermek için geldim," dedi.

"Birazdan… aşağıda hoca gelecek.

Barış hazır…

İmam nikâhı kıyılacak."

Kalbim o an… bir anlığına durdu sanki.

Gözlerim Gizem’e kilitlendi.

“Ne?”

Sadece o çıktı dudaklarımdan.

Boğuk. Zorla.

Gizem, yutkundu.

“Savaş... kararı vermiş.

Artık geri dönüş yokmuş.”

İçimde bir şey… öylece parçalandı.

Sanki camdan yapılmış kalbim… yere atıldı ve sesi bile çıkmadan dağıldı.

Ne bağırdım…

Ne ağladım…

Sadece... boş boş baktım.

“Gizem…” dedim, sesi zor buldum boğazımda.

“Ben… gerçekten bitecek miyim?

Bu gece, gerçekten… gömülecek miyim?”

Gizem başını eğdi.

Hiçbir şey demedi.

Ve ben…

İçimdeki çığlıkla bir başıma kaldım .

..&&&&..

Aşağıya inerken adımlarım yavaştı.

Her basamak, içimdeki umutları tek tek ezip geçiyor gibiydi. Merdivenin soğuk taşları ayağımın altından kalbime inen bir soğukluk yayıyordu. Ayaklarım geri dönmek istese de, bedenim adeta zincirlenmişti bu kadere.

Başımı hafifçe öne eğdiğimde, başımı örten beyaz şalın bir rüzgarla hafifçe kıpırdadığını hissettim. Sanki bana bir şeyler fısıldıyordu:

“Kaç… hâlâ vaktin var.”

Ama sesim yoktu, cesaretim de.

Salona vardığımda içimdeki sıkışma daha da arttı.

Gözüm ilk olarak kalabalığa ilişti. Zümrüt, Hilal, Mahir Ağa, Narin… hepsi oradaydı. Derin ise bir köşede durmuş, hiçbir şey olmamış gibi savaşın sevgilisiyle fısıldaşıyor, arada gülüşüyorlardı. O kahkaha, beynimde cam gibi çatladı.

Sanki bana inat, sanki olan biten hiç olmamış gibi…

Gözlerim hızla kalabalığın içinde birilerini aradı. Gözüm, yaşlanmış ama hâlâ dimdik oturan Kudret Hanım’a ilişti. Eskisi gibi gür değildi bakışları. Yorgundu. Ama yine de taş gibi sertti.

Barış ortada yoktu… Savaş da.

İçim biraz olsun rahattı, belki de hiç gelmeyeceklerdi.

Ama o an…

Ayak sesleri yankılandı salonda. Herkesin kafası aynı anda kapıya çevrildi.

Ve kapıdan içeri Savaş, kolundan tuttuğu Barış’la birlikte girdi.

Barış sade giyinmişti. Ama Savaş… Savaş bir damat gibiydi. Üzerindeki siyah bir takım, gözlerini daha da derinleştiriyordu.

Sanki evlenecek olan oydu.

Gözleri kalabalığın içinden geçip beni bulduğunda…

Zaman durdu.

Sanki o bakış, içimdeki tüm yangını körükledi. Bana son bir kez gülümsedi. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Sanki o gece, o acı, o iftira, o yalnızlık hiç yaşanmamıştı.

Ve dedi ki:

“Ne bekliyoruz? Hoca Efendi’yi daha fazla bekletmeyelim, değil mi?”

Sesi sertti. Ama bir o kadar da yalancı bir sakince…

Mahir Ağa sinirle homurdandı:

“Haklısın. Bu iş bir an önce bitsin.”

Gizem kolumu sıktığında fark ettim ki ben nefes almamışım. Onun titreyen parmakları, kendi korkumu daha da büyütüyordu.

Savaş, Barış’ı mindere oturttuğunda gözleri yine beni buldu. Yanıma geldi.

Ama… bu defa gözlerime bakmadı.

Kendimi önemsiz hissettim. Görünmez.

Bana bakmasını istedim. İçimdeki acıyı, kalbimin kırıklarını görmesini istedim.

Ama o hâlâ başını çeviriyordu.

Gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde gözleri bana döndü.

Elimi tuttu, buz gibi parmaklarımı kendi sıcak avcunun içine aldı.

“Hadi Milena.”

Sesi yumuşaktı, ama içimde çığlıklar yankılandı.

Beni oturmam için çektiğinde, kalabalığın bakışları üzerime yığıldı.

Omuzlarıma binen o gözler… boğazıma düğüm düğüm ipler attı.

Hoca Efendi konuşmaya başladığında, kelimeleri duymadım.

Ama her biri, kalbimin duvarına çarpan bir taş gibiydi.

Yanaklarımdan yaşlar süzülürken, ellerimi eteğime koymuştum. Parmaklarım titriyordu.

Ama sonra…

Bir anda sol elimin başparmağındaki tırnağı sağ avuç içime bastırdım.

Bastırdım… daha fazla… daha derine…

Acı, en azından zihnimdeki fırtınayı bastırıyordu.

Kanı hissettiğimde biraz olsun kendimdim.

Hoca Efendi bir kez daha sordu: “Abbas kızı Milena… Mahir oğlu Barış’ı kocalığa kabul ediyor musun?”

İçim çürüyordu.

Dudaklarım kıpırdamıyordu. Herkes benden bir kelime bekliyordu ama ben Tanrı’dan başka bir şey diliyordum:

“Allah’ım… canımı al. Lütfen. Ben bunu yapamam.”

Hoca yine sordu, sesi biraz daha yüksek:

“Kızım… kabul ediyor musun?”

Ve o an, Mahir Ağa’nın sesi çatladı havada:

“Neyi bekliyorsun! İffetini temizliyoruz!”

İçim buz gibi oldu.

Gözlerim Savaş’a döndü. Son çare, son umut…

Ne olur… Ne olur bir şey yap…

Ve yaptı.

Savaş birden ayağa kalktı.

Hoca’nın yanına yürüdü.

Sesi dingindi ama içinde volkanlar patlıyordu:

“Hocam… bir kadın evliyse… bir başkasıyla nikahı kıyılır mı?”

Tüm salon sustu.

Hoca duraksadı. Şaşırmıştı.

“E-evli bir kadına nikah düşmez evladım.”

Savaş gülümsedi.

“Benim de söylediğim bu, hocam. Karımın orada ne işi var?”

Kalabalığın içinde bir uğultu oldu. Savaş yanıma gelip beni kolumdan tutarak havaya kaldırdı .

Zümrüt hanımda ayağa kalktı, boğuk bir öfkeyle bağırdı:

“Bu kadın senin aklını karıştırmış!”

Savaş, dönüp ona bile bakmadı.

“Aklımı kimse karıştırmadı babaanne. Ben Milena’ya en başından beri güveniyorum. O… o hepimizden daha masum.”

Derin ayağa fırladı.

“Abi… ne diyorsun sen?”

“Diyorum ki, Milena benim karımdır. Onun namusu da lafı da bana aittir.”

Sesi bu kez daha güçlü, daha netti.

“Ona atılan bu pis iftirayı ortadan kaldırmam gerekiyordu. Bunu yapabilmek için zamana ihtiyacım vardı. Ve o zamanı… böyle aldım.”

Kalabalık donmuştu.

O an herkesin bakışları Savaş’ın elindeki telefona kaydı.

“ odamda gizli bir kamera vardı. Suçlunun bundan haberi yoktu. Şimdi… o görüntüleri size izleteceğim.”

savaş önde başka bir odaya geçerken diğerleride onu takip etti .

Ellerimi eteklerime bastırmış, hala elimden akan kanı hissediyordum.

Bembeyaz elbiseme bulaşmıştı kırmızı.

Ama içimdeki acının yanında sadece bir lekeydi.

TV ekranı açıldığında herkes sustu.

Görüntüler başladı.

Derin… Barış ile odaya girdiğinde ben yatakta uyuyordum… sonra…

derin Onu yavaşça yatırıyordu …

Ve sonra… görüntüler daha da karardı.

Gözlerim Derin’in oturduğu yere kaydı…

Ama yoktu.

Sonra…

Ekranda benim üzerimin çıktığı an geldiğinde Savaş görüntüyü kapattı.

“Gördüğünüz gibi… bu iftirayı atan, kız kardeşim Derin.” Sesi titriyordu ama öfkeyle değil.

Kırılmıştı.

Kardeşi tarafından sırtından vurulmuş bir adamın sesiydi bu.

“Milena’nın içtiği suda uyku ilacı vardı. Bu da laboratuvar raporuyla sabit.”

Salondaki sessizlik mezar gibiydi.

Zümrüt kıpırdayamıyordu.

Hilal, gözlerini kaçırıyordu.

Mahir Ağa’nın dudakları gerilmişti.

Ama ben…

Ben sadece savaşın gözlerine baktım.

Çünkü o, sadece o…

Beni bu karanlıktan çekip almıştı.

Ve bu defa… gerçekten bakıyordu.

İçimdeki acıyı görüyordu.

Görüyordu ve elimden tutuyordu.

İçimde tuhaf bir hafiflik hissettim. Sanki göğsümün ortasından bir zincir kopmuş gibi. Ama birden o hafiflik yerini yoğun bir baskıya bıraktı. Elimi kalbime götürdüm. Parmaklarım hafifçe titriyordu, göğsümün altında derin bir sızı vardı.

"Bu... bu his... özgürlük mü?" dedim içimden, ama cevap veremeden gözlerim kalabalığı taradı.

Zümrüt ile Hilal kenarda fısıldaşıyordu. Mahir Ağa ise yerinden kıpırdamamıştı ama çenesi kasılmıştı, öfkeyi zor bastırıyordu. Ve o anda…

Derin.

Sakin adımlarla üzerimden geçer gibi yanımdan yürüdü. Başım hafifçe döndü, baş ağrım gittikçe artmaya başladı. Kalbimin çarpıntısı kulaklarımda yankılandığında, Derin tam Savaş’ın karşısında durdu.

“Abi...” dedi, sesi inceydi ama altında kaynayan bir isyan taşıyordu.

Savaş, onun gözlerine bile bakamadı. O güçlü adam... o yıllarca ailesine sırt olmuş adam, şimdi gözlerini kaçırıyordu. Derin’in gözleri yaşlarla parladı ama bu pişmanlık değil, incinmiş bir kibir gibi görünüyordu.

“Bana böyle yabancı gibi bakma abi, canım acıyor!” dediğinde sesi çatladı.

Savaş’ın omuzları hafifçe titredi ama yüzü bir duvar kadar sertti. “Karşımda gördüğüm kişi benim kardeşim değil, Derin. Benim kardeşim bu kadar karanlık olamazdı.”

Sesi yükseldiğinde herkes susmuştu. O sessizlik... tokat gibiydi.

“Benim kardeşim bir kadını tuzağa düşürmezdi. İftira atmazdı. İnsanların hayatını yakmazdı.”

Savaş’ın sesi yankılanırken Derin’in gözlerinden yaşlar süzüldü ama hâlâ burnu havadaydı.

“Ben bunu senin için yaptım!” diye bağırdı. “O kadını hayatından çıkarmak istedim. O buraya geldiğinden beri sen acı çekiyorsun, göremiyor musun bunu? Ben sadece seni kurtarmak istedim, ben senin iyiliğini istedim!”

Savaş geri çekildi. Artık gözlerinde sadece hayal kırıklığı değil, nefretin kıyısında bir boşluk vardı.

“Hayır, sen benim için değil, kendi karanlığın için yaptın! Bu kadar zehirli biri olduğuna inanmak istemiyorum ama sen... sen gözümde düştün Derin.”

Derin bir anlığına dondu. Sonra öfkeyle bağırdı:

“Ben senin KARDEŞİNİM! Beni onun için siliyorsun, öyle mi?! O kız senin aklını çeldi, gözünü boyadı! Sana bu hale getiren o!”

Savaş başını iki yana salladı. Gözleri boşlukta gezinirken acıyla konuştu:

“Ben seni böyle büyütmedim, Derin! Belki ben sevgisizdim ama size sevgisiz davranmadım. Kendi canımdan bile çok değer verdim size. Ama sen… bunu nasıl yapabildin? ”

Derin tırnaklarını avuçlarına geçirdi, nefes nefese kalmıştı. Saçları darmadağındı, yüzü makyajla karışık gözyaşı içinde… Bir çığlıkla patladı:

“Beni sevmiyor musun abi?! Ben senin her şeyindim! Ama şimdi ne oldum? Bir hiç mi?! Beni bir hiç için mi harcıyorsun?!”

Savaş dişlerini sıktı. Yaklaştı, yüzü yüzüne geldi.

“O ‘hiç’ dediğin kadın benim karım, Derin. Ve onun gözlerinden akan her damla yaşın hesabını sana sormam için sadece bir sebep arıyordum ve sen tam karşımdasın derin ! !”

Derin, bana dönüp işaret parmağını doğrulttu.

“Senin yüzünden! Hep senin yüzünden! Bu evin huzuru seninle bozuldu! Benim ailemi benden çaldın! Benim abimi benden aldın! Ben sana bu yaşattıklarının bedelini ödetmeden ölürsem, ruhum bile rahat etmez!”

Sonra bir anda delirmiş gibi bana doğru yürümeye başladı.

“Seni kendi ellerimle öldüreceğim! Bu evde sana huzur yok! Benim adım Derin Baykara! Sana cehennemi yaşatacağım, Milena!”

Savaş bir anda önümüze geçti, Derin’i kolundan tuttu, öfkeyle silkelenmişti.

“Yeter! Bir adım daha atarsan... bu evde adımını bile attırtmam sana! Anladın mı?!”

Beril koşarak geldi, Derin’i tutmaya çalıştı ama Derin itip savurdu onu.

“Sen de çekil yolumdan! Hepiniz kör oldunuz! Bu kadın... bu kadının içindeki şeytanı göremiyor musunuz?!”

Gözleri bana döndüğünde dişlerini sıktı. “Orospunun teki! Annesi de öyleydi, kendisi de öyle! Aklınızı başınızdan alacak kadar kurnaz ama ben... ben yemem onu!”

titriyordum . O an elimi kalbime götürüp diğer elimin tırnağını avucuma batırdım, kanla karışık gözyaşlarımı içine çektim.

Kendi kendime ‘Sadece biraz daha sabret Milena... bitecek. Kabusun bitecek.’ dedim .

Savaş bağırdı: “Beril! Derin’i odasına götür! Bu gece tek kelime duymak istemiyorum ondan!”

Beril zorlukla Derin’i çekmeye çalıştı ama Derin bir anda koşarak merdivenlere yöneldi.

“Savaş! Abim! Beni bu kadının yüzünden hayatından mı siliyorsun?! Onun için mi?! Onun için mi bunca yıllık kardeşliğimizi çöpe atıyorsun?!”

Savaş arkasını döndü.

“Kendini yakmadan önce son şansındı Derin... ama sen onu da mahvettin.”

Derin merdivenlerden yukarı koşarken bağırdı:

“O kadın senin sonun olacak abi! Onun yüzünden her şey yanacak! Benim lanetim üstünde olacak, Milena! DUYDUN MU?!”

.....

O an herkes nefesini tutmuştu. Derin’in ayak sesleri, çığlıkları ve Savaş’ın sarsılmaz duruşu arasında... sadece bir gerçek vardı.

Milena artık yalnız değildi.

Ama savaş yeni başlıyordu.

....

Derin merdivenlerden yukarı kaçarken çığlıkları duvarlara çarpıp yankılanıyordu. O an kalabalığın uğultusu, Savaş’ın öfkesi, Derin’in nefreti… hepsi bir araya gelip zihnimde uğuldayan bir fırtına gibi dönüyordu. Ama bir şey… bir şey daha güçlüydü.

Onun bakışı.

Bir anda… Savaş’ın gözleri beni buldu.

Ben de ona baktım.

Zümrüt yeşili gözlerim, onun karanlık ama yorgun gözlerine kilitlendi.

Zaman bir anlığına durdu sanki.

Gözlerimiz birbirine kenetlendiğinde… hafifçe gülümsedim.

Titrek ama gerçek… acının içinden süzülen bir tebessüm.

Ben hâlâ buradaydım. Hâlâ hayattaydım. Ve hâlâ inatla… onunla kalmayı seçiyordum.

Ama Savaş’ın yüzünde bir acı vardı.

Derin’in sözleri… kardeşinin karanlığı… ve benim yavaşça tükenen bedenim.

Hepsi onun gözlerine kazınmıştı.

İçimde bir sancı yükseldi. Gözlerim kararmaya başlamıştı.

Dünya bir perde gibi üzerime kapanıyordu.

Ayağımın altındaki zemin dalgalandı. Dizlerim beni artık tutmuyordu.

“Savaş...” dedim fısıltı gibi.

Elimi ona doğru uzattım.

Bir şey söylemek istiyordum ama kelimeler boğazıma takıldı.

Ve sonra… düşmeye başladım. Sert zemine çarpacağımı düşündüm.

Ama… düşemedim.

Sert bir çarpma yerine, sıcak ve güçlü bir kucak beni kavradı.

Savaş.

Kollarıma değil, kalbime düştüm sanki.

O kadar hızlı, o kadar içgüdüsel yakalamıştı ki beni…

Tepkisi bir komutanın değil, bir âşığın paniğiydi.

“Milena!”

Sesi tüm salonu yankıladı. Kalbindeki korkunun sesi, yıkımın sesi gibiydi.

Bir anlığına bile tereddüt etmemişti.

Başımı göğsüne yaslarken göz kapaklarım ağırlaştı.

Sesler bulanıklaşıyor, görüntüler soluyordu.

Ama o son anda hâlâ onun sesini duydum:

“Ambulansı arayın! Çabuk!”

Savaş’ın sesi bu kez bir emir değildi.

Bu kez yalvarıyordu.

Hayatının anlamını kaybetmek üzere olan bir adamın, evrenin bile duyacağı bir yakarışıydı.

Ve ben…

Yavaşça bilincimi kaybederken onun kalbinin atışlarını duydum.

Dünyanın sesi gitti ama onun kalbi… oradaydı.

Benim için çarpıyordu.

..... yazar notu ....

öncelikle merhaba .

sizi bu bakar beklettiğim için özür dilerim . evet kitaba bölüm atmayalı baya zaman olmuş olabilir ama hayatım bu aralar çok yoğundu ve benim başka kitaplarım ile ilgilenemem de lazım birde bu kitapla ilgili bir kaç kötü şey canımı sıktı ondan da bu ara bana iyi geldi . kendimi motive vs ettim ahah

arkadaşlar kitabın bir gidişatı var ve bunu ta 1. bölümü yazmadan düşündüm.

yazacağım 70. bölüm bile şuan aklımda kitap bir yapboz barçası gibi düşünebiliriz bir parçasını çıkarsak konu eksik kalır .

bazı abartı sahnelerde olabilir hangi kitapta yok ki ?

o yüzden ben hiçbir sahneyi gidişata göre yazamıyorum. emin olun nasıl final yapacağımı hangi şekilde o küçük araları vereceğimi hepsi aklımda ve ona göre ilerliyorum .

yazdığım kitabın belli bir düzeni var ve o konuları işlemem lazım ki karakterlerim gelişsin ve daha iyi olsun .

evet savaş milenayı eziyor savaş çok kötü vs yada milena neden pasif .

bunları anlıyorum ve hak veriyorum . bunları ilerleyen bölümde yada yazdığım diğer sahnelerde olabildiğince fazla açıklamaya çalışıyorum .

karakterlerin gelişimi bir anda olmaz yani en azından ben kendi adıma konuşayım .

neyse ..

küçük bir açıklama yapmak istedim çünkü kendimi bu konuda rahatsız hissediyordum .

kitaba destek veren ve yorumları ile beni mutlu eden herkese çok teşekkür en büyük motivem zaten yorumlar . sizin fikirleriniz gerçekten beni mutlu ediyor .

sizi çok seviyorum ( görmesem bile ;))

Bölüm sonu

9 yorum

  • Milena nin bu iki günde yaşadığı acı, üzüntü , üstün kaygı kalbine zarar .. Ambulans çağırın dedigi an Milena adına o evden çıkacak hastanede dinlenecek diye sevindim bir an ..Stres bozukluğu kalp rahatsızlığını yaratır Karakterler bu yaşananları birden yok sayıp birbirine aşık olamazlar psikoloji öyle kendinden duzelemez Savas in o iki günde Milena yaşattığı affedilir değil Ayrıca Beril ile yaşadığı kaçamak elbette birgun ayağına dolanacak Ben Milena ya iyi gelecek bir başka biri olacağına düşünüyorum Erkek bir karakter doktor olabilir ,Savas in rakibi olabilir O Milena nin kalbini çok kırdı şimdi biraz ona hasret kalmalı sayın yazar ..Kaleminize sağlık 👏👏

    1Yanıt
  • Bölüm çok güzeldi savaşın milenayı kurtarması çok iyi oldu ama hala savaşı sevemiyorum derin gerçekten çok ileri giti dicek sözümü yok neyse uzun zaman oldu kendini motive edip gelmen çok güzel motive etmede gerek yok bence zaten harikasınn 🦋💗☺️

    1Yanıt
  • ya bi an bu işin dönüşü olmayacak sandım ama çok güzel olmuş eline emeğine sağlık💖

  • Çokkk güzell olmuşşşşş yeni bölümm gelmeliii

  • Çokkk güzell olmuşşşşş yeni bölümm gelmeliii

  • Çokkk güzell olmuşşşşş yeni bölümm gelmeliii