İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 47 · 27 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 47

şah mat

ŞARKI ;

Cem Adrian & Mark Eliyahu & Sezgin Alkan - Hüküm

DERİNLERDEN

47.Bölüm - şah mat (Geçmiş)

"Milena?"

Kafamı yukarı kaldırdığımda ablam bana endişeyle bakıyordu. İki basamak daha inip yanıma oturdu. Elini kanayan dizime koydu. "Ben sana ne dedim? Koşma diye uyarmadım mı ben seni? Ama sen yine beni dinlemiyorsun. Bak, dizin kanıyor," dediğinde dokunduğu yerler acıyordu.

Gözlerimden yaşlar süzülünce ablam cebine elini soktu, oradan mor bir mendil çıkarıp kanayan yere bastırdı. "Allah'tan çok kötü değil," dedi. O kanayan yerleri sildikçe ben daha çok ağlıyordum.

"Ama çok acıyor," diye söylendim. Ablam diğer elini yüzümé getirdi, önüme düşen saçlarımı geriye attı. "O kadarcık da olacak, Miloş. Düşmüşsün. Koşmasaydın düşmezdin," dediğinde haklıydı. Gözyaşlarımı başparmağıyla sildi. "Hadi, ağlama bakalım. Bak, geçti," dediğinde kendimi daha iyi hissediyordum.

Elimle kapıyı işaret ettim. "Çocuklar beni koşturdu, abla. Ebelemeçte beni ebe yaptılar. Sonra da ben düştüm," dedim. "Düşünce hepsi bana güldü," dedim buruk bir sesle. Sırf oyunlarına katılabilmek için ebe olmuştum. Onları yakalayıp en iyisi olduğumu göstermek istemiştim ama düşüp dizimi kanatmıştım.

Ablam ayağa kalkıp önümdeki basamağa oturdu, ayağımı dikkatlice sardı. Sarma işlemi bitince gülümseyerek yüzümé baktı. "Bak, oldu. Artık üzülme. Ve bir daha asla başkaları için bir şey yapma. Kendin için yap. Onlara kendini sevdirmek için kendine zarar verme," dedi.

Elimi dizime koyup başımı eğip usulca sordum: "Ama hiç arkadaşım yok ki... Beni sevsinler istedim. Kötü biri miyim ki ben? Neden beni dışlıyorlar, abla?"

Bu kez dizimdeki yara için değil, beni dışladıkları için ağlıyordum. Ablam elimi tuttu. "İnsanlara kendini sevdirmek için bu kadar uğraşma, Milena. Karşındaki insan seni sevmiyorsa, ne yapsan nafile," dedi.

Sonra eliyle çenemden tutarak başımı yukarı kaldırdı. "Ayrıca sen çok iyi birisin. Hatta o kadar iyi birisin ki bazı insanlar kendisinden fazla iyi olanları kıskanır ve onları yanında istemez. Hayat böyle bir şey, küçüğüm," dediğinde dolan gözlerimle ona baktım.

Eğilerek ona sıkıca sarıldım. Bir kez daha "İyi ki yanımda," diye içimden geçirdim. Her başım sıkıştığında biliyordum ki ablam oradaydı, benim elimi asla bırakmazdı. Ablam arkadan sırtımı sıvazladı. "Ben her zaman buradayım, Milena. Senin kimseye ihtiyacın yok. Ablan her zaman seninle," dediğinde ben de gülümseyerek başmı sallasım.

Ablam her zaman benimleydi. Düştüğümde ilk elini o uzatacaktı, canım yandığında yanıma gelip o saracaktı yaralarımı. Herkesten önce o bana merhem olacaktı. Daha da önemlisi, bana kendimi değerli hissettirecekti.

Peki şimdi ne olacaktı? Kimsem kalmamıştı...

Neden birinin de bir şeyi olamıyordum bu hayatta? Ne babamın kızı olmuştum, ne ablamın kardeşi, ne de Savaş’ın karısı... Kaç defa bir günah uğruna feda edilecektim? Kaç defa daha bu dünya, ölmeden beni gömecekti?

İnsanın yaşamak için bir nedeni olmazsa, nefes almak bile işkenceye dönüşür müydü? Benim için öyleydi. Her nefes ciğerlerime batan bir bıçak gibiydi, ağır ve acı vericiydi. Yaşamak ise sonsuz bir azaptı.

Göz kapaklarımı yavaşça araladığımda, ilk başta bulanık gördüm karşımdaki kişiyi. Odaya giren loş güneş ışıkları, duvarlarda soluk gölgeler oluşturuyordu. Kulağımda yankılanan o endişeli ses, zihnime doğru süzüldü.

“Ah Milena! Çok korkuttun beni!”Bu sesi tanıyordum. Gizem… Yine ve yine o vardı yanımda. Endişeyle yüzüme bakıyor, gözlerindeki korkuyu gizleyemiyordu. Oysa benim için yeni bir gün, yeni bir umut demek değildi. Yeni bir acı, yeni bir mücadele demekti.Yataktan doğrulmaya çalışınca, Gizem hızla yanımdaki yastığı arkama koydu. “Milena, nasıl hissediyorsun kendini?” diye sordu, sesi tedirgin ve yumuşaktı.Yatakta diklendiğimde, beynimde uğuldayan bir sancı hissettim. Kaç zamandır uyuyordum? Vücudum ağırdı, sanki günlerdir taşın altına hapsolmuş gibiydim.“Dünden beri uyuyor muyum?” diye sordum, sesim boğuk ve kırılgandı. Gizem başını salladı. O an bir şey şimşek gibi çaktı zihnimde. Yataktan hızla kalkmaya çalıştım. Bedenim bana ihanet edercesine titredi, başım döndü ama umurumda bile değildi. Savaş’ın bana bir açıklama yapması lazımdı! Dün ettiği sözler öylece havada kalamazdı! Ben Barış ile evlenemezdim! Buna izin veremezdim!Gizem beni durdurmaya çalıştı, ama ben çoktan ayaklanmıştım. Bacaklarım soğuk parke zemine bastığında, bedenim sarsıldı. Dengemi kaybediyordum. Gizem hızla koluma yapıştı.“Milena, biraz sakin olur musun? Nereye yetişeceksin sen bu hâlinle?” dedi, gözleri endişeyle büyümüştü.Kolumu hızla çekip kurtardım. “Gizem, bırak!” dedim hiddetle. Ama o, beni bırakmaya niyetli değildi. Tekrar kolumu yakaladığında daha sert bir hareketle elinden sıyrıldım. Odadan çıkmak üzereydim ki, kapı aniden açıldı.Savaş…İçimde bir şey titredi. Kalbim sıkıştı. Dünü hatırladım, dünden kalan sözleri, dünden kalan ihaneti… Sertçe yutkundum.Savaş kapının eşiğinde durdu, gözleri önce bana, sonra arkamdaki Gizem’e kaydı. İçimdeki küçücük bir umut, onun gözlerine baktığımda kırıldı. Dün söyledikleri hakkında bir pişmanlık arıyordum yüzünde. Belki bir mahcubiyet, belki de bir tereddüt… Ama hayır. Soğuk, taş gibi ifadesizdi. O buz gibi bakışlar, içimdeki tüm duyguları öldürüyordu.“Sa… Savaş…” diye kısık bir sesle fısıldadım.Savaş’ın sesi, odada yankılandı.“Gizem, bizi yalnız bırak.”Gizem yanımda kıpırdamadan durdu. Savaş’ın gözleri ondaydı, ama Gizem benim onayımı bekliyordu.“Milena?”Savaş sabırsızca tekrar etti. “Hadi Gizem.”Gizem, yüzünde endişeli bir ifadeyle başını salladı ve ağır adımlarla dışarı çıktı. Kapının kapanma sesiyle içimde bir şey daha koptu. Savaş’ın bakışları üzerimde yoğun bir baskı kuruyordu. Odanın içindeki sessizlik sağır edici bir hâl aldı.“Savaş… Dün dediklerin…” diye fısıldadım.O ise, hiç umursamaz bir hâlde cam tarafına yürüdü. Güneş ışıkları yüzüne vurunca, keskin hatları daha da belirginleşti. O kadar rahattı ki… Neyin rahatlamasıydı bu? İçimdeki öfke giderek büyüyordu.Artık ben de sinirleniyordum. Geldiğim günden beri psikolojim yerle bir olmuştu. Sesim titredi ama durmadım.“Savaş! Sana söylüyorum! Dün herkesin ortasında, ‘Barış ile Milena imam nikâhı kıyacak’ dedin! Bu muydu bana verdiğin söz?” diye bağırdım.Ellerim iki yana açıldı, öfkem vücudumu titretiyordu. Ama Savaş, umursamaz bir tavırla cebinden sigarasını çıkardı. Çakmağını çaktı, yavaşça sigarasını yaktı. Ben yanıyordum, o ise keyifle dumanını havaya üflüyordu.“Sana söz vermedim, Milena… Sadece bekle dedim.”Sesi buz gibiydi.Gözlerim kocaman açıldı. “Bekle?”Bekle…Sadece bekle demesi bile beni umutlandıracağını bilmiyordu. Beni kaç defa daha o cehennemde yakacaktı? Artık küllerimden doğamayacak kadar güçsüzdüm.“Bana umut verdin!” diye patladım.Onun üzerine yürüdüğümde, Savaş sakince sigarasını içmeye devam ediyordu. Arkasını camın mermerine yaslamış, kollarını bağlamıştı. Beni izliyordu. Keyif mi alıyordu yoksa gerçekten umursamıyor muydu?Tam önüne dikildiğimde, gözlerim öfkeden alev almış gibi bakıyordu.“Bekle dedin! Bütün planın Barış’la evlenmem için miydi?” diye hayretle sordum.Bu nasıl bir hayattı? Kendi kocamın kuzeniyle nasıl imam nikâhı kıyardım? Bu nasıl bir kaderdi? Ben neyin bedelini ödüyordum?Savaş’ın gözleri, yüzümde dolanan yaşları gördü. Ama o hâlâ umursamazdı. Ve bu, beni daha da çileden çıkarıyordu…“Konuşsana, Savaş! Bana olan intikamını böyle mi alıyorsun? Kendi kuzeninle imam nikâhı kıydırarak mı?” diye haykırdım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. Bütün vücudum zangır zangır titriyordu.Savaş, yüzünde en ufak bir ifade değişikliği olmadan duruyordu. Ne bir öfke, ne bir pişmanlık… Ya gerçekten umursamazdı ya da duygularını saklamayı çok iyi biliyordu.Sigarasını mermerin üzerinde iki parmağıyla ezip söndürdü. Gözlerime bile bakma gereği duymuyordu. Konuşmak istemiyorsa neden buradaydı?“Bana zaman ver, Milena,” dedi nihayet, sesi buz gibiydi.Öfkemin damarlarıma yayıldığını hissettim. Yürümeye yeltenmişti ki ceketinin yakalarından tutup onu sertçe mermerin soğuk yüzeyine geri ittirdim. Arkası cama çarptı, ama bu bile onda bir etki yaratmadı. Elleri cebinde, yüzü ifadesizdi.Artık ne yapacağımı bilmiyordum. Onu sımsıkı tutuyordum. "Beklemeyeceğim, Savaş! Beklemeyeceğim! Sana güvendim, sana inandım! Sen benim korunduğum tek yer olacaktın, en güvenli limanım sen olacaktın! Ama sen ne yaptın? Beni kendi kanından birine sattın! Beni koruyacağına, beni uçurumun kenarına ittin! Şimdi de hiçbir şey olmamış gibi buradan çekip gitmeyi mi düşünüyorsun?"Hıçkırıklarım boğazımı düğümlüyordu. "O zaman neden evlendin benimle, neden? Bir oyun muydu? Bir intikam planı mıydı? Yetmedi mi çektirdiğin acılar? Yetmedi mi ruhumu lime lime edişin? Şimdi herkesin gözünde ben bir hiçim! Bir utanç lekesi! Beni bir çöpe atar gibi başkasına veremezsin! Beni başkasına mahkûm edemezsin! Senin adını taşıyorum ben! Senin gözlerinin içine bakarak, nasıl olur da başka bir adamın karısı olmamı istersin? Savaş, ben dayanamıyorum!"Gözyaşlarım hızla yanaklarımdan akarken ellerim gevşedi, gücüm tükenmişti. Ama gözlerimde hâlâ bir isyan parlıyordu. "Sana yalvardım, önünde diz çöktüm, ne olur diye! Ama sen ne yaptın? Beni hiçe saydın. Şimdi susma! Konuş! Bana bir neden ver, beni neden bu cehennemin içine attığını anlat! Bir tek kelimeyle bile olsa anlat! Çünkü ben, bu suskunluk içinde parçalanıyorum, Savaş!"Ağlamaktan nefesim kesiliyordu. Omuzlarım titriyordu. Yumruklarım gevşedi, ceketinin yakalarını bıraktım. Ellerim yanlarıma düştü. Gözyaşlarım hızlanarak süzüldü. Başımı eğdim, gözlerimi kapattım ve farkında bile olmadan alnımı göğsüne yasladım. Tüm bu ağırlık altında eziliyordum artık.“Bunları kaldıramıyorum…” diye fısıldadım.Savaş ilk kez sessiz kalmadı. Ama konuşmadı da. Sadece nefes alışverişimle yankılanan odada, o buz gibi sessizliğin içinde, ben göğsüne yaslanmışken donup kaldı.“Sana yalvardım,” dedim, gözyaşları yanaklarımdan süzülürken. “Ayaklarına kapandım. Ama sen ne yaptın? Beni ona sattın. Bu mu senin çözümün?”Başımı kaldırdığımda gözleri benimkilerle buluştu. İçinde ilk kez belirsiz bir şeyler vardı. Mutsuzdu… ama neden? Neden bunu yapmıştı?“Konuş, Savaş! Allah aşkına bir şey söyle! Amacın ne?” diye bağırdım, sesim çatallanırken. Öfkeyle ellerimi sıktım, yumruk yapıp göğsüne vurmaya başladım. “Senden nefret ediyorum!”Her vuruşumda tekrar ettim: “Senden nefret ediyorum! Senden nefret ediyorum!”Tüm gücüm tükenene kadar…Sonunda, bileklerimden tuttu ve beni sertçe geri itti. Bir anlık şokla donakaldım. Yüzlerimiz birbirine fazla yakındı, nefesi tenime çarpıyordu.“Bunu senin iyiliğin için yapıyorum, Milena,” dedi Savaş, sesi hem sert hem de sarsılmaz bir kararlılıkla yankılandı. “Yoksa seni acımasızca infaz edecekler. Barış’la imam nikâhı kıyacaksın. Bunu hayatta kalman için yapacaksın, anlıyor musun?”Bileklerimi kurtarmaya çalıştım, ama o beni bırakmadı.“Ölürüm de Barış’la evlenmem!” diye fısıldadım dişlerimin arasından.Savaş’ın gözleri bir an için karardı. Ellerimi daha sıkı kavrayarak kendine doğru çekti.“"Kendine en ufak bir zarar verirsen, Milena, bunu sadece senin acınla ödemeyeceğim. Aileni de, sevdiklerini de bu ateşin içine sürüklerim. Senin canın benim ellerimde ve sen bunu unutmayacaksın. Kendini yok edersen, ardından gelen her çığlık, her yıkım senin eserin olacak."”İçimdeki tüm isyan gözlerimden yaş olup aktı. “Yapamazsın! Ben Barış’la evlenemem! Ben senin karınım… İstesende, istemesen de…”Savaş yüzüme baktı. Uzun uzun, sanki her bir çizgiyi hafızasına kazıyormuş gibi. Dudakları ince bir çizgi hâlini aldı.Sonunda ellerimi bıraktı ve birkaç adım geri çekildi. Soğuk bir sesle, “Evleneceksin, Milena,” dedi.“Olmaz!” diye haykırdım. “Savaş, bana her gün hakaret et ama beni başkasına peşkeş çekme! Ne olur…” Dizlerimin bağı çözülmüştü, yere yığılacaktım. “Yalvarırım, ayaklarına mı kapanayım? Ne istiyorsun? Tamam, öyle olsun, ama…”Dizlerim yere değecekken, Savaş bir hamlede beni tuttu, eğilmeme izin vermedi. Beni sımsıkı kavradı.“Sakın!” diye tısladı, dişlerinin arasından. “Sakın bir daha birinin önünde eğilme, Milena. Ben bile olsam, yapma!”“Ama…” diye fısıldadım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarak süzülürken.Savaş’ın sesi ilk kez yumuşadı. “Benim için de kolay değil, Milena…”Bağırmayı bırakmıştım. Ağlamaktan yorulmuştum. Savaş, başparmağını kaldırıp yüzüme dokundu. Yanaklarımdan akan gözyaşlarını yavaşça sildi. Dokunuşu alışılmışın dışında nazikti.“Seni korumanın tek yolu bu…” dedi kısık bir sesle. “Yarına kadar sadece bekle.”Ve döndü, odadan çıkmak için yürüdü.Ardından baktım. Boğazıma oturan düğüm, nefes almamı zorlaştırıyordu. İçimdeki çaresizlik, kalbime ağır bir taş gibi oturdu.Kapı kapandığında dizlerimin üzerine düştüm. Saatlerce ağlasam bile bu kader değişmeyecekti.Ne kadar öyle kaldım, bilmiyordum. Gözyaşlarım bile artık acıtıyordu. İçimdeki yangın, her damla yaşla daha da harlanıyordu.Sırtımı yatağa yasladım. Kapı tekrar açıldığında, birkaç adım sonra yanıma gelen Gizem’di. Önüme çökerek dizlerinin üzerine oturdu. Gözleri nemliydi. Hiçbir şey sormadan, beni kendine çekip saçlarımı okşamaya başladı.“Hepsi geçecek,” dedi, sesi titrek ama teselli doluydu.Ellerimi sırtına koydum. Başımı boynuna yasladım.Bekle, demişti bana… Ama neyi beklemem gerektiğini söylememişti…

Geçmiş ,

“Anne, babam nerede?” diye sordu küçük çocuk, gözlerinde masum bir merakla. Zehra, bıkkın ve yorgun gözlerle ona baktı. Her geçen gün biraz daha çöküyordu. Omuzlarına binen ağırlık, yaşanmamış mutlulukların, suskunlukların ve içinden söküp atamadığı kırgınlıkların yüküydü.

Taşındıkları bu yeni konak herkesten uzaktı. Adem, Zehra’yı ve üç çocuğunu alıp büyük konaktan taşınmıştı. Orada annesi olduğu sürece Adem geçmişini unutamıyordu. Ama aslında kendisi de farkındaydı; geçmiş geçmemişti, geçmiyordu. Rojda’yı unutmamıştı, unutamıyordu. Onun gül yüzlü bakışları zihnine mıh gibi saplanmıştı. Hayatının son anında bile son isteği Rojda olurdu. Ama artık ona dair elinde sadece yırtık bir fotoğraf vardı. Zehra o fotoğrafı yırtmıştı ama Adem sabaha kadar o fotoğrafı birleştirmek için uğraşmıştı. Çünkü her bir detay, her bir iz, Rojda’ydı.

Annesi ve babaannesi, Zehra ile yaptığı evliliği ona sürekli akıl vererek meşrulaştırmaya çalışıyordu. Konaktaki herkes bunun zoraki bir evlilik olduğunu biliyordu, ama onu kandırmaya çalışıyorlardı. “Belki seversin…” demişlerdi. Ama o “belki” hiçbir zaman olmadı. Kalbi sadece tek bir kadın için atmıştı. Tek bir kadında kendini tamamlanmış hissetmişti. Ama annesi, onu sevdiğiyle tehdit ettiğinde, canından değerli olan yaşasın diye kendi hayatını gömmüştü. Kendi elleriyle toprağa girip üzerine toprak atmıştı. Bir mezarı olsaydı, mezar taşında sadece şu yazardı: “Bir tek kalbimi gömemediniz.”

Adem artık bu baskılara dayanamıyordu. Yalanı yalanla örtmek, içini parçalıyordu. Her şeyi geride bırakıp, gözden uzak, kocaman ama soğuk bir konağa taşınmıştı. Ama bu konakta kimse mutlu değildi. Evin içinde sadece Narin’in neşeli kahkahaları yankılanıyordu. Küçük kızın gülüşü bile Zehra’ya ağır geliyordu. Ona gülmemesini yasaklamıştı. Oysa Narin gülmeyi, şarkı söylemeyi çok seviyordu. Evde ilk konuşan da oydu. Fakat onun masum kahkahaları bile, bu devasa konağın dört duvarına çarpıp yankılanan bir hüzün gibi geri dönüyordu.

Bu koca konak, beş insan için bir cehenneme dönüşmüştü. Dışarıdan bakıldığında gösterişli ve görkemliydi ama içi iki yabancının yankılandığı bir boşluktu. Evin içindeki ölüm sessizliği, her odada yankılanan bir ağıt gibiydi.

Zehra’nın saçları zamanından önce ağarmıştı. Her gün koyu renk elbiseler giyiyor, saçlarını tek bir tel bile dışarı çıkmayacak şekilde sıkı sıkıya topuz yapıyordu. Bir zamanlar saçlarını rüzgâra bırakmayı severdi. Şimdi ise ona bir fazlalık gibi geliyordu. Adem’in bir kere bile sevmediği, okşamadığı saçlarını neden seviyordu ki? Bir zamanlar çeşit çeşit renkler giyer, gözlerini daha belirgin gösterecek yeşil tonlarını tercih ederdi. Şimdi ise en çok kendinden kaçmak istiyordu. Gözlerinden, teninden, kendi varlığından bile…

“Hem çocuk olunca belki Adem değişir…” dediler. Değişmedi.

İlk çocukları doğduğunda, erkek olduğu için sevindiler. Kurbanlar kesildi, fakirler doyuruldu. Ama Zehra bütün bunlar olurken sadece Adem’i izliyordu. Onun yüzüne baktı, ilk defa yıllar sonra bir tebessüm yakaladı. Savaş’ın doğumu, onun içindeki buzları eritmiş gibi olmuştu. Ama o gülümseme bile çok kısa sürdü. Adem, oğluna bile kısa süre sonra kayıtsız hale geldi.

Zehra 6 yıl ikinci çocuğuna hamile kaldığında, herkes yine erkek bekliyordu. Ama bu kez bir kız doğdu. Derin.

Derin’in doğumu Savaş kadar kutlanmadı. Kız olduğunu öğrendiğinde, Zehra onu kucağına bile almak istemedi. Adem’in sevgisini kazanmak için hamile kalmıştı, belki bir parça daha sevilmeye layık olurdu diye ummuştu. Ama kız doğmuştu. Kucağına almak istemedi, bakmadı, sevmedi. Ebeler onu doyurmasını söylediklerinde bile tereddüt etti.

O sırada Savaş, küçük kız kardeşine uzaktan merakla bakıyordu. Henüz çok küçüktü, hiçbir şeyin farkında bile değildi. Bakıcısı, küçük Derin’i kucağına almıştı. Odaya Adem Bey girdiğinde Zehra’nın gözleri bir anlığına ışıldadı.

Bir umut… Küçük, titrek bir ışık…

Ama Adem’in bakışları, kalbinde yıllardır hüküm süren soğuklukla kaplıydı. Zehra’nın içindeki o kırılgan ışık, Adem’in donuk ifadesiyle bir anda sönüverdi. Gözlerini kaçırdı. Elini göğsüne koyup derin bir nefes aldı, ama ciğerlerine dolan hava bile boğazında düğümlendi.

Adem, hiçbir şey söylemeden bir an durdu. Zehra’nın yüzüne bakmadı bile. Sonra başını çevirip derin bebeği tutan bakıcının yanına yürüdü.

Zehra’nın içinde derin bir sessizlik yankılandı.

İşte o an Tekrar tekrar anladı

Adem başka bir kadının hayaletiydi. Ve Zehra, onun kalbinde hiç yaşamamıştı.

..

Adem, kadının kucağındaki bebeğe uzun uzun baktı. Gözleri ilk defa bu kadar yumuşaktı. Küçük yanakları, ufacık burnu, inci gibi dizilmiş kirpikleri... Derin, adeta bir melekti. O kadar masumdu ki, en katı kalpleri bile yumuşatabilecek kadar saf bir güzelliğe sahipti. Ama dünyadan bihaberdi. Onu istemeyen bir annesi, onunla ilgilenmek istemeyen bir babası olduğundan habersizdi.

Adem, içindeki soğuk duvarların bir anlığına bile olsa yıkıldığını hissetti. Elini nazikçe kızının yanağına götürdü, o an içini garip bir sıcaklık sardı. Bebeği kucağına almak istedi ve bakıcı, tereddütle de olsa bebeği ona verdi. Adem, kollarında taşıdığı minik bedene baktı ve hafifçe gülümsedi.

“Derin olsun senin adın.” dedi.

İçinden gelen bir sestendi bu... Adını Derin koydu çünkü içindeki sönmüş duyguların bile bir anlığına derinlerden çıkmasına sebep olmuştu. Yıllardır ruhunu kaplayan sessiz acıyı, içine gömdüğü geçmişi düşündü. Adem için çocuklarının cinsiyeti hiçbir zaman önemli olmamıştı, hepsi onun canıydı. Ama kendini bu dünyada bir ölü adam gibi hissediyordu. Kendi kalbini çoktan toprağa gömmüş, üstüne kürek kürek toprak atmıştı. Çocuklarına ne sevgisini verebiliyordu ne de bir baba sıcaklığı... Onlar büyüdüğünde belki babalarından nefret edeceklerdi ama elinden gelen hiçbir şey yoktu. İçinde kocaman bir boşluk vardı ve o boşluk her geçen gün biraz daha büyüyordu.

Bakışlarını Zehra'ya çevirdiğinde, onun gözlerinde sert bir tepki gördü. Adem derin bir nefes aldı. Bebeğin mis gibi kokusu ciğerlerine dolduğunda, biraz daha insan gibi hissetti. Küçük oğlu Savaş, babasının paçalarına yapışmıştı. Minik elleriyle Adem’in dizlerine dokunuyordu. Adem, oğlunun meraklı bakışlarını fark edince hafifçe eğildi.

“Baba… Kardeş?” diye sordu Savaş, gözlerini kocaman açarak.

Zehra hamileyken herkes ona ‘erkek kardeşin olacak’ demişti. O da küçücük aklıyla hep bir erkek kardeşi olacağını düşünmüştü.

“Erkek kardeşim benim!” dedi sevinçle.

Adem, bir an kucağındaki kızına baktı, sonra oğlunun saçlarını okşadı.

“Hayır, oğlum. Kız kardeşin oldu.”

Savaş ellerini hızla çırptı.

“Yaşasın! Kız kardeş!” dedi mutlulukla.

Ama Zehra, dudaklarının kenarına alaycı bir gülümseme yerleştirdi.

“Kız kardeşmiş…” diye mırıldandı küçümseyen bir tonla. Sonra sertçe bakıcıya döndü. “Gülfem, Savaş’ı al ve dışarı çıkar.”

Gülfem başıyla onayladı ama Savaş, babasından ve yeni doğmuş kardeşinden ayrılmak istemiyordu. Küçük bedeniyle direniyor, gözleri yaşla doluyordu.

“Bırak beni!” diye ağlayarak çırpındı.

Gülfem çaresizce Adem’e baktı. Yardım ister gibiydi. Adem, oğluna eğildi ve yumuşak bir sesle, “Savaş, şimdi git. Sana sonra kardeşini getiririm, tamam mı?” dedi.

Savaş’ı zor da olsa ikna ettiler. Kapı kapandığında Derin hafif hafif ağlamaya başladı. Aç olduğu belliydi. Adem, kucağındaki bebeği Zehra’ya uzattı.

“Derin acıktı, Zehra. Bebeğin karnı aç, onu emzirmen lazım.” dedi Adem, karısına nazik ama kararlı bir sesle.

Zehra gözlerini Adem’e dikti, kollarını kavuşturdu ve kaşlarını yukarı kaldırdı. İçindeki öfke giderek büyüyordu.

“Şimdi mi baba olmaya karar verdin?” dedi sesi sertleşerek. “Çok düşüncelisin maşallah! Sağ ol!”

Adem derin bir nefes aldı, sabırlı olmaya çalışıyordu.

“Zehra…” dedi uyarıcı bir ses tonuyla.

Zehra, gözleri dolmuş bir halde devam etti.

“Kızdın mı yoksa, Adem? Ah, doğru ya! Dokuz ay boyunca ortadan kaybol, çocuk doğsun, sonra gelip baba rolü yap! Sen benim hamilelik sürecimde neredeydin? Bir kere bile yanımda oldun mu? Bir kere bile karnıma dokunup ‘nasılsın’ dedin mi? Ben tek başıma doğum yaparken neredeydin, Adem?”

Adem, hiçbir şey söylemedi. Ne diyebilirdi ki? Zehra haklıydı. O gerçekten yoktu. Ama yok olmayı kendisi seçmemişti. Annesinin yıllardır ona kurduğu baskılar, geçmişinin kamburu onu nefessiz bırakmıştı. Suskunluğu, içindeki fırtınaları daha da büyüttü. “biliyorsun ..” demekle yetindi adem .

Zehra, kucağına verilen bebeğe baktı ve sesi titreyerek konuştu:

“Ben hiçbir şey bilmiyorum, Adem! Tek bildiğim, yalnız başıma çocuk doğurduğum! Sen yokken ben vardım! Şimdi bana sakın ilgili baba rolü yapma. Sen yokken ben vardım, Adem! Ben vardım! Şimdi çık git! Bebeğim Ahsen ile ben başımızın çaresine bakarız.”

Zehra’nın sesi odada yankılanırken Adem, gözlerini yere indirdi. Yutkundu ama boğazındaki düğüm çözülmedi. Sonunda hiçbir şey demeden arkasını döndü ve odadan çıktı.

Ne diyebilirdi ki?

Tek bildiği, kızının adının Derin olduğu gerçeğiydi. Ve onun ismi gibi, içinde de derin bir yara açılmıştı...

Zehra, Adem’in arkasından kapının sertçe kapanışını duyduğunda içindeki öfke hafifledi ama kırgınlığı daha da arttı. Yıllardır sevgiye aç kalmış bir kadın olarak, artık içindeki sevgiyi de, nefretini de tüketmişti.

Ve şimdi kucağındaki minicik bedene baktığında, kızının da kendisi gibi sevgisiz büyümesinden korkuyordu.

Ama korkularını bile dile getiremeyecek kadar yorgundu...

....

Adem ilk defa yıllar sonra içinden geleni yaparak kızının adını Derin koymuştu. Zehra, kızının adını Ahsen yapmak istemişti ama Adem ona bile danışmadan kimlikte ismini Derin olarak yazdırmıştı. Bu gerçeği Zehra'dan ancak bir süre saklayabilmişti. Zehra, Derin’in kimlik kartını görene kadar ona karşı içinde yükselen duvarları yıkılmıştı. Tıpkı Savaş gibi ona da oyun oynuyordu; en iyi şekilde bakıyor, onunla ilgileniyordu. Ta ki Zehra, kimliği görmek isteyene kadar... O an itibariyle, Derin artık onun gözünde babasının kızı olmuştu. Adem, Zehra’nın gözünde kendi kızının adını kirletmiş gibiydi.

Zehra'ya göre Adem’in ne Derin’in ne de Savaş’ın üzerinde hakkı vardı. Bu düşünceler içinde içindeki nefreti büyüyordu. Adem’in ona ait olan her şeyde büyük bir yara bıraktığını hissediyordu. O sabah, konakta büyük bir kıyamet koptu. Zehra, ev halkını umursamadan kocasına bağırarak üzerine bir şeyler fırlatmaya başladı.

“Bundan sonra o kıza sen bakacaksın, Adem! Madem adını sen koydun, o halde sorumluluğunu da alacaksın! Duydun mu beni? Yok öyle sonradan gelip hak iddia etmeler! Benim çocuklarımın üzerinde tek bir hakkın yok! Senin o lanetli dölünden başka hiçbir şeye hakkın yok!”

Adem, Zehra’yı zapt etmekte zorlanıyordu. Zehra eline ne geçerse fırlatıyordu. Tam o sırada Zümrüt Hanım içeri girdi ve sert bir sesle bağırdı:

“Ne bu hâl böyle! Oğlumun bir adı, bir saygınlığı var!”

Zehra, elindeki mumu hızla yere attı. Kaynanası, hayatında tanıdığı en büyük yalancıydı. Ona umut vermiş, sonra Adem ile birlikte tüm o umutları yıkmıştı. Gözleri Adem’in gözlerine kilitlenmiş bir şekilde fısıldadı:

“Kendi kızına kendin bakacaksın, Adem!”

Sonra da hızla odadan çıktı.

O gece Derin karnı aç olduğu için ağladı ama Zehra bir kez bile yanına gitmedi. Adem de her zaman olduğu gibi evi terk etmişti. Konakta yankılanan Derin’in anne diye çığlıkları Zehra’nın kulaklarında yankılanıyordu ama o gözlerini sıkıca kapatarak uyumaya devam etti. Onun gözünde, Adem’den intikam alıyordu.

O gece, Savaş da kardeşinin ağlama sesiyle yataktan fırladı. Daha kendisi de bir çocuk olmasına rağmen beşiğin başında dikilmiş, boncuk gözlerinden yaşlar süzülerek kardeşine bakıyordu.

“Ağlama kardeşim...” dedi ince sesiyle.

Ama Derin durmadan ağlamaya devam ediyordu. Savaş, beşiğin içine eğilerek zor da olsa kardeşini kucağına aldı. Bebek, ağlamaktan bitap düşmüştü. Savaş, küçücük kollarıyla kardeşini sımsıkı tutarak annesinin odasına doğru yürüdü. Küçük elleriyle kapıyı tıklattı.

“Anne...”

Cevap gelmeyince biraz daha sert tıklattı. Derin hâlâ susmuyordu. Savaş kendini kötü hissediyordu. Küçük yüreği sıkışıyordu, bir yandan da korkuyordu.

“Anne! Ahsen ağlıyor!”

Bir kez daha...

“Anne... Annem! Kardeşim ağlıyor!”

Ama ne kadar dil dökse de kapıyı kimse açmadı. Savaş, kucağındaki Derin ile kapının önünde bekledi. O an, konakta bir ayak sesi duyuldu.

“Savaş!”

Gülfem hızla yanlarına geldi. Bebek seslerini ancak o an duyabilmişti. Savaş’ın küçücük bedeni, kollarındaki kardeşi taşımakta zorlanıyordu. Gülfem endişeyle Savaş’ın kucağından Derin’i aldı ve hızla kontrol etti. Bebek açlıktan neredeyse kendini kaybetmişti. Derin’i nazikçe pışpışlayarak Savaş’ın saçlarını okşadı.

“Savaşcığım, burada ne işin var?”

Savaş küçük elleriyle kapıyı göstererek cevap verdi.

“Anne... Açmadı kapıyı... Ahsen çok ağlıyordu. Onu susturmaya çalıştım ama susturamadım...”

Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Gülfem, onun bu hâlini görünce içi parçalandı. Çocuğun saçlarını sevgiyle okşadı.

“Bundan sonra benim yanıma gel olur mu, canım? Bak, ne kadar acıkmış küçük Ahsen’in.”

O gece, Gülfem ve Savaş, Derin’in karnını doyurdu. Sonrasında da onu uyutmaya çalıştılar. Gülfem, Derin’i kollarında nazikçe sallıyordu. Savaş ise onun yanında bekliyordu. Küçük ellerini sallayarak minik kardeşinin uyumasını izledi. Sonra, Derin’in yüzüne bakarak fısıldadı:

“Bundan sonra ağlama olur mu kardeşim...”

Gülfem, Savaş’ın bu sözlerini duyunca gözleri doldu. Ne anneden ne de babadan sevgi görebilen iki küçük çocuk, birbirlerine sarılmış, hayatta tek başlarına kalmışlardı. Sabah akşam onlarla yalnızca Gülfem ilgileniyordu. Savaş’ın küçücük yüreğinde büyüttüğü sevgi, annesinden göremediği şefkati kardeşine vermesi, onu derinden sarsmıştı. Ama en çok da, iki masum çocuğun yalnızlığı içini acıtıyordu.

O gece, Savaş ve Derin birbirlerine sığınarak uyudular. Ve Gülfem, onların başında, sessizce gözyaşı döktü.

....

Milena

İnsanın gözyaşı kurur muydu? Evet, kururdu…Canım öyle bir yanıyordu ki… Bu, babamın dayağından, Savaş’ın aşağılamalarından bile kötüydü. Hatta ablamın beni terk edişinden bile beterdi.Hiç kimse bunu hak etmemişti. Ama beni satılan bir mal gibi hissettirdiler. Ne yazık ki…Bu evden başka bir şansım yoktu. Gidecek bir kapım, kendime bakacak param yoktu. Kaçacak hiçbir yerim yoktu.Savaş’la konuşmamdan sonra Gizem beni kendi odasına götürmüştü. Artık o odada kalmak bile midemi bulandırıyordu. Tekrar tekrar o geceyi hatırlıyordum. Barış’ın bana dokunma ihtimali bile beni defalarca kusturmuştu.Gizem’in dizlerinin üzerinde yatıyordum. Ne kadardır böyleydik, bilmiyordum ama ikimiz de saatlerce sessizdik. Kurbanlık koyun gibi, öldürülmeyi bekliyordum.Evet, bekliyordum… Bekleyiş… İhtimaller üzerine ufacık bir umut…Kafamın içinde dönen kıskacın içindeki bir diğer isim de Savaş’tı. Savaş’ın bunu yapabileceğine inanamıyordum. Defalarca tekrar eden o cümle, içimi delik deşik ediyordu:"Barış ile Milena'nın imam nikahı kıyılacak."Bu söz, kalbimde koca bir boşluk açıyordu.Beni bir mal gibi başkasına vermişti. Yarın Barış ile imam nikahım vardı ve ben yaşamak istemiyordum. Hıçkıra hıçkıra ağlamak, sabaha kadar gözyaşı dökmek, hatta her yeri yakıp yıkmak istiyordum. İçimdeki öfkeyi herkes bilsin istiyordum belki de.Evet, istiyordum… Herkes bilsin… Ben ne çektim… Ne yaşadım… Daha on sekiz yaşındaydım ama kırk yaşında gibiydim…Ama bende tüketilecek tek bir gram gözyaşı bile kalmamıştı.Gizem’in saçlarımı okşayış şekli bana ablamı hatırlatıyordu. Onun sevgisine en muhtaç olduğum zamandı bu…“Nerdesin abla? Benim sana çok ihtiyacım var… Nerdesin?” diye içimden tekrarladım bu kelimeleri. “Hani en çaresiz zamanımda yanımda olacaktın? Seni asla affetmeyeceğim, abla…”Onu affedemezdim. Benim bu hayattaki tek dayanağım olduğunu bilmesine rağmen beni terk etmişti. Belki kendine göre haklıydı ama beni en azından arayabilirdi. O ise bana kendini unutturmayı seçmişti.“Seni asla affetmeyeceğim, abla…” İstediğin gibi seni unutacağım.Ne kötüydü, en kötü zamanımda ablamı arayamamak… Halbuki ben nefes alamazken mahzenin kapısını, dayak yiyeceğini bile bile açmıştı. Şimdi ise kül oluyordum ama o yanımda yoktu…“Milena…”Gizem, içinde bulunduğumuz sessizliği bozarak,“Savaş’a güvenmek hataydı.” dedi.Evet, hataydı… dedim içimden.“En başından beri yapmamız gerekeni yapalım.” dedi, elleri saçlarımın üstünde durdu. “Ve gidelim.”O an farkında olmadan sol gözümden yaş yanaklarımdan süzüldü.Gizem bana kurtuluşu vaat ediyordu ama nereye kadar? İkimizin de gidecek bir kapısı yoktu. Gizem her ne kadar cesur görünse de onun ne kadar kırılgan olduğunu biliyordum.Amcamlar beni kabul eder miydi, bilemiyordum. Ya babama haber verirlerse? Babam beni öldürmekten geri durmazdı…Bir kadın, gelinliğiyle çıktığı kapıdan ancak kefeniyle dönebilirdi. Babamın zihniyeti buydu. Ablamın kaçışından sonra onu tek kalemde silmişti.Beni ne yapardı, Allah bilir…Gizem ellerimi tuttu, sıkıca.“Milena, seni buradan çıkaracağım. Sadece bir adım at. O adımı atabilirsen, her şey değişebilir.”Ama ben gitmek istemiyordum… Ya da gitmeye cesaret edemiyordum.Gizem’in elleri sıcacıktı ama benim içim buz kesmişti. O an odanın duvarlarına baktım, pencereye… Kaçıp gitmenin imkânsız olduğu bir kafesin içinde gibiydim.Bir yanım bağırıyordu: “Koş! Kaç buradan, kaçmazsan burada öleceksin!” Ama diğer yanım: “Ya başarısız olursan? Ya yakalanırsan?”Gizem’in gözleri benimkileri aradı.“Hadi, Milena…” dedi.” burada kalırsan kül olursun. Seni buraya bağlayan hiç kimse yok . Ben babamla konuşurum . O amcamı ikna eder .sen yeter ki evet de .”Kelimeleri titriyordu. Dizinden kalkıp karşısında oturdumAma ben… Bir adım bile atamadım… “ olmaz gizem .” dedim kısık sesle .Gizemin gözlerinde bariz bir hayal kırıklığı gördüm. Ellerimi ellerinin üzerine koydum, ona gülümsemek için kendimi zorladım. O bunu hak ediyordu. Benim için elinden geleni yapmıştı.Lakin buradan gidemezdim. Bu suçu kabul ettiğimin kanıtıydı ve benim yüzümden başını derde sokmasını istemiyordum. Ben bunun üstesinden tek başıma kalmak zorundaydım. Benimle beraber o da harap oluyordu. Daha fazla onu bu bataklığa sokamazdım. Benim için bu yaşına kadar yemediği hakareti yemişti. “Lütfen Milena.” dedi kısık sesle.Burukça ona gülümsedim. “Şu kısa zamanda gerçekten yanımda olduğun için teşekkür ederim Gizem. Sen olmasaydın belki de bu kadarında bile güçlü olmazdım. Bu eve geldiğimden beri kendimi yalnız hissetmiyorum.”“Milena...”“Gizem, kendimle beraber seni de bu bataklığa çekiyorum. Benim için yolun sonu.”“Sus.”“Gizem, git lütfen. Ne yaparsan yap, ben bundan kurtulamam.”“Böyle konuşma!” sesi titriyordu.Anlamıyordu, yenilmiştim. Yenilmiştim ve bu kez ayağa kalkamayacak kadar yorgundum.“Yarın o nikahta sen olmayacaksın. Yarın buradan gideceksin Gizem. Yolun açık. Beni de unut. En azından dene.” dedim.Gizem'in gözlerinden yaş akıyordu, elini elimden çekti, yataktan kalktı. Ben ona bakarken o ise odada volta atıyordu. Ellerini saçlarına koydu, gözyaşlarını durdurmaya çalışsa da durduramıyordu.“Sen.” dedi sesi acı doluydu. Gözleri beni bulduğunda “Yenilgiyi kabul etmişsin! Ama ben etmiyorum!” dedi öfkeyle. “Seni burada bırakmam!”“Gizem...”“Seni ne Barış'la evlendiririm ne de buradan giderim, Milena. Ben seni kardeş biliyordum ama sen benden nasıl bu kadar çabuk vazgeçtin? Benim ne ablam var ne de abim. Ya da bir annem. Benim senden başka kimsem yok! Babam bile beni umursamıyor. Diğer çocuklarını umursuyor.” dedi ağlamaklı bir sesle.Gizem'in annesi o küçükken kalp yetmezliğinden ölmüştü. Nedim amca da bir süre sonra Asiye yenge ile evlenmişti. O evliliklerinden de üç tane oğlu olmuştu. Hepsinden ayrı bir yerde büyümüştü. Gizem'in acısını anlıyordum ama ben kendime yetemiyordum ki.“Gizem, acı çekiyorum ve seni de mutsuz ediyorum anlamıyor musun? Yapamıyorum. Sen bunları görmek zorunda değilsin. Bir de senin için endişe etmek istemiyorum. Bana söylediklerine katlanırım ama sana söylediklerine katlanamam, sen bu kadarı lafı hak etmiyorsun...”“Sen de hak etmiyorsun Milena! Sorun onlarda! Sende değil! Şimdi kendine gel. Yarına kadar kim bilir neler olur? Savaşa güvenemeyecektik. Dün burayı terk edecektik! Ama yapmadık! Lanet olsun!”“Terk etmem, Gizem.”Gizem gözlerindeki kararlılıkla “Seni daha fazla bu aileye kurban vermem Milena. Ben babam ile konuşur, bana para atmasını söylerim. Eğer yarına kadar bu sıkıntılı durum değişmezse seni kaçırırım.” dedi.Başımı salladım. Vazgeçmeyecekti. Ben bile kendimden geçmiştim, o benden geçmemişti. Gizem hızla dizini büküp yatağa oturdu ve bana sarıldı.“Seni asla ama asla yalnız bırakmayacağım! Duydun mu beni!”“Duydum.”“İyi.”Odada derin bir sessizlik oldu. Gizem beni bırakmıyordu, ben de ona tutunuyordum. Gözlerimi kapatıp her şeyi unutmaya çalıştım ama içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu. Yine de, belki de ilk kez, tamamen yalnız olmadığımı hissediyordum,

.

DERİN ( yazar anlatımı .)

(Derin, odasının loş ışığında sigarasından derin bir nefes çekti. Telefon ekranında yanıp sönen sesli mesaj simgesine kayıtsızca baktı. Psikoloğunun sesi odada yankılanıyordu:)

"Derin Hanım, merhabalar. Mesajımı dinliyorsanız en kısa zamanda kliniğe uğramalısınız. Seanları hiç bu kadar ertelememiştiniz. Tedaviniz için düzenli olarak gelmeniz gerekiyor."

(Ses kaydı sona erdiğinde, Derin sigarasının ucunu küllüğe bastırdı. Duman, odanın gri duvarları arasında ağır ağır süzüldü. Uzun zamandır psikoloğa gitmiyordu. Abisi ısrarla onu terapiye göndermeye çalışıyordu, ancak Derin için o kapıyı aralamak, geçmişin karanlığına adım atmaktan farksızdı. Geçmişi, onun bu hâle gelmesinin en büyük sebebiydi.)

(Aynaya baktığında, kendini iki farklı insan olarak görüyordu. Annesinin ona söylediği o kelimeler zihnine bir hançer gibi saplandı:)

"Sana Derin dersem, babanın kızı olursun. Sen benim Ahsen'imsin. Sen benim kızımsın."

(Annesi asla ona "Derin" diye hitap etmemişti. O, annesinin gözünde hep Ahsen'di. Ancak Ahsen masumdu. Ahsen, annenin iyi kızıydı. Derin ise babasının kızıydı, kirliydi, kötülüğe meyilliydi. O yüzden, Derin kendini Ahsen gibi hissettiğinde iyi oluyordu. Ama şimdi… Şimdi o kötüydü. Annesinin lanetlediği isimle anılıyordu. Ve içinde yankılanan kahkaha, kazananın kendisi olduğunu fısıldıyordu.)

(Önündeki masada duran bir resme uzandı. Annesinin yıllar önce çekildiği bir fotoğraf… Soğuk bir yüz, derin bakışlar. Dudakları sıkıca kenetlenmişti. Tıpkı Derin gibi… Tıpkı şu anki hali gibi.)

(İçinde garip bir heyecan vardı. Mutluluk muydu? Zevk miydi? Bilmiyordu. Ama Milena’nın yüzündeki acıyı görmek ona huzur vermişti. Bir planı vardı ve bu plana sadık kalmıştı. Tek sorun, abisiydi. Savaş'ın Milena’ya inanıp inanmadığını kestiremiyordu. Ancak bu, her ihtimali hesaba katan Derin için bir problem değildi.)

(Savaş’ın Barış’la Milena’yı imam nikahına zorlamasına anlam veremiyordu. Bu onun oynayacağını düşündüğü bir hamle değildi. Ama bu bir oyundu ve Derin her zaman kazanmayı bilirdi. Satranç taşları gibi, her hamleyi önceden hesaplamak zorundaydı. Bir piyon bile, oyunu kaybettirebilirdi. Ama Derin piyonları feda etmeyi çok iyi biliyordu.)

(Planı basitti. Milena’yı hayatından çıkarmak. Yavaş yavaş, fark ettirmeden. Dün gece Barış’ın içkisine karışan madde tam olarak istediği etkiyi yaratmıştı. Milena'nın uyku hapıyla sersemlemesi de işin tuzu biberi olmuştu. Sabah olduğunda, iki taraf da olanları hatırlamayacaktı. Ve eğer Milena hatırlamıyorsa, gerçek olup olmadığının ne önemi vardı?)

(Bu oyunda kuzenini bile feda etmişti. Ama en önemlisi, Hilal… Hilal oğlunu asla gözden çıkarmazdı. Milena affedilirdi, ama Barış asla harcanmazdı. İşte bu yüzden kazanacağını biliyordu.)

(Derin geriye yaslandı, dudaklarında sinsice bir gülümseme belirdi. İçinden bir kez daha tekrarladı:)

"Zavallı Milena... İyiler her zaman kaybeder."

(Onun gözünde iyilik aptallıktı. Karşılıksız yapılan bir fedakârlık, sadece güçsüzlerin sığındığı bir bahaneydi. Hayat bir satranç tahtasıydı ve kazanmak için akıllı olanın oynaması gerekirdi. O yüzden Milena’nın suçlu olup olmaması umurunda bile değildi. Önemli olan, onun artık hayatlarında yer almamasıydı.)

(Kendi planlarına hayran kaldı. Hiçbir şey onu durduramazdı. Savaş, onun bu işin arkasında olduğunu asla bilemeyecekti. Çünkü ona göre kardeşleri onun hassas noktasıydı. Savaş, kardeşleri için her şeyi yapardı ama onları asla suçlamazdı. Hele ki bir ‘el kızı’ için… Bu yüzden, işler ters giderse inkâr etmek en iyi yoldu.)

(Gözleri, masadaki fotoğrafa kaydı. Bir kez daha annesinin gençliğindeki o katı bakışlarla göz göze geldi. Yüzündeki gülümseme silindi, yerine ciddi bir ifade yerleşti.)

"Bir süre daha Derin olacağım, anne… Ama sonra, senin Ahsen’in olarak geri döneceğim. Sana söz veriyorum… O kadın ve kızı asla gün yüzü göremeyecek. Sen rahat uyu ve bana kızma. Çünkü ben, senin kızın olmaya çalışıyorum. Sadece senin…"

(Tam o esnada telefonu çalmıştı. Derin telefonu eline aldığında dudakları tekrar yukarı kıvrıldı. Barış arıyordu. Bu saate kadar aramaması şaşırtıcıydı. Dün Barış’ın halini görmüştü, Savaş onu bir güzel benzetmişti.)

“Günaydın Barış.” dedi Derin, keyifli bir sesle.

“Ne günaydını amına koyayım ha?!”

“Pardon, tünaydın.”

“Derin, sen beni deli mi etmek istiyorsun?! Dün olanlar senin fikrindi, değil mi lan?! Sen yatırdın beni Milena’nın yanına!”

Derin düşünmüş gibi yaptı. “Hım… Bilmem ki.”

“Derin, bak o piç abin dün elimi mahvetti. Sikti belasını elim yetmezmiş gibi bir de yarın evlendiriyor amına koyayım ya!”

Derin, abisine küfretmesine sinirlense de hafif gülümsedi. “Bir daha abime küfretme Barış, seni uyarıyorum. Abime piç dersen diğer elinle kolunu ben kırarım.”

Barış, telefonun diğer ucunda küfürler savurdu. “Oğlum sen manyak mısın lan! Ben ne diyorum, sen ne diyorsun! Abin denen herif elim kırdı, yetmezmiş gibi…”

Derin, Barış’ın lafını keserek “İstediğin şey Milena değil miydi, Barış?”

Derin oturduğu yerden hafif eğildi. “İyi dinle Barış. Abim Milena ile evlendi diye küçük Emrah gibi acı çekiyordun, al sana fırsat. Milena’yı kendine aşık et.” dedi. Evet, Milena’nın acı çekmesi gerekiyordu. Planlarında tik koymadığı bir de o vardı.

“Sen harbi delirmişsin. Ben evlenmek istemiyorum.”

“Evlenmek zorundasın, Barış. Yoksa abimi bu bile durdurmaz.”

“Sikiyim ya!” Acı içinde bağırdı.

“Elimi çarptım! Of amına koyayım! Ya Savaş’ı sikiyim.”

“Barış, düzgün konuş!”

“Tamam, abinin gülü. Sustuum ama bana bak, bu işten sıyrılırsam harbi sana cehennem olurum.”

“Cehennem mi? Güzel fikir.” dedi Derin. “Artık kapatıyorum.”

Telefonu Barış’ın suratına kapattı. Barış’ın dırdırını hiç çekemezdi. Dün her şey yolunda gitmeliydi.

Telefon tekrar çaldığında gözleri ekrandaki isme kilitlendi. “Levent…” diye fısıldadı.

Evet, Levent’ti.

Açıp kulağına koydu.

“Derin, merhaba.”

“Merhaba…” Boğazı kurumuştu heyecandan.

“Savaş’a ulaşamıyorum dünden beri, acaba evde mi?”

“Maalesef… Gelirse söylerim.”

“Tamam, kusura bakma rahatsız ettim seni.”

“Ne kusuru… Sadece şaşırdım.”

“Peki o zaman, kendine iyi bak.” dedi ve telefonu kapattı.

Derin bir süre telefonun ekranına baktı. İçinde tuhaf bir his vardı. Barış ve Milena’nın üzerine kurduğu satranç hamlesi yavaş yavaş tamamlanıyordu. Ama Levent’in araması… Bu beklenmedik bir şeydi. Planlarına başka bir piyon mu dahil oluyordu?

Derin, gözlerini kısarak ekrana baktı ve kendine hafifçe gülümsedi. “Sonuçlar her zaman tahmin edildiği gibi olmaz. Ama ben kazanırım.”

Bölüm sonu

10 yorum

  • Savas kendi aile gerçeği ile ne zaman yüzleşecek Milena nin hayatındaki tek doğru tek Güneş olduğunu ne zaman anlayacak

  • Milena ya yaşatılan bu durum , bu acı Savaş in tutarsiz kindar gel git halleri umarım Milana bu oyun bittiginde Savaş i kapında köle diğerlerini dilsiz edersin

  • Bölüm çok güzeldi derin çok ileri giti umarım sonuçlarına katlanır savaş da evde durduğu yok değer bölümü bekliyor olacağım*⁠.⁠✧

  • Aynı zamanda milenanın ve annesinin suçsuzluğu ispatlandığında savaş milenadan özür dilerse milenada gurursuz gibi affederse bi kitap çöp olur savaştan intikam almalıyız yazar milena kendini assın ve bitsin bu iş savaş bize acı çektiriyorsa bizde kös kös oturmicaz savaşa bütün bu acıların âlâsını yaşatıcaz

  • Savaşın milenayı barışla evlendirmesi kadar saçma bişey yok ben milenanın yerinde olsam çektiğim acılardan sonra gider kendimi asardım savaşın gözünede sokardım cesedim oda acı çeksin diye bana acı yaşatıyorsa ona daha âlâsını yaşatırdım ama bizim kız saf sata bişey altta kalıyo sürekli

  • Ve aslında Savaş acımasız,soğuk biri olsa da cidden bunu hak eden bir kişi yani küçükken bile kardeşine sahip çıkmaya çalışmış, annesi gözünün önünde ölmüş, baba veya anne sevgisi de görmemiş ama yine de Milenaya acı çektirdiği gerçeğini değiştirmese bile Savaşın içinde aşk duygusunun galip geldiği zamanı da dört gözle bekliyorum ve Eline sağlıkk ♥️

  • Bölüm güzeldi ama çabucak şu nikah zamanı gelsinn ve her ne kadar belki de Zehra'ya üzülmem gerekse de ona üzülmüyorum aksine kızıyorum her ne olursa olsun bir çocuğun en çok annesine ihtiyacı var bu yüzden de Zehra ne olursa olsun ki Adem onu sevmese bile çocuğuna hatta çocuklarına öyle davranmamalıydı. Savaş'ın planını ise dört gözle bekliyorum her şeyin ortaya çıktığı zamanı yani