46.Bölüm - "Yıkılma Anı"
Hayır!
Hayır!
Hayır!
Bu olamaz...
Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Kalbim göğsümde paramparça olmuş, zihnim tamamen boşalmış gibiydi. Vücudum ağır bir yük altında eziliyordu sanki. Göz kapaklarım şişmiş, başım zonkluyordu. İçimde tarifsiz bir keder vardı, boğazıma düğümlenmişti.
Sanki içimden büyük bir parça kopmuştu. Boşlukta savruluyordum, ayaklarım yere basmıyordu. Hissettiğim acı, sadece bedensel değil, ruhumun en derin yerlerine kadar işlemişti. Midem bulanıyordu, nefesim daralıyordu, sanki bir daha asla nefes alamayacakmışım gibi.
"Canımın içi, aç gözlerini, haydi... Milena, korkutuyorsun beni, lütfen kendine gel." Gizem'in sesi kulaklarımda yankılanıyordu ama o kadar boğuktu ki, sanki çok uzaklardan geliyordu. Göz kapaklarımı aralamak istedim, ama ağır bir sis perdesinin ardında sıkışıp kalmış gibiydim.
Allah’ım, canımı al! Ben bunun altından kalkamam!
Yatakta iki büklüm halde yatıyordum. Etrafımda ne olup bittiğini bilmiyordum, her şey bulanık, her şey uzak... Sadece içimde keskin bir acı vardı. Göğsümün tam ortasında, yumruk gibi bir şey sıkıştırıyordu sanki. Ağlamaktan yorgun düşmüştüm, gözyaşlarım artık kurumaya yüz tutmuştu ama içimdeki yangın sönmüyordu.
Gizem, arkamdan yaklaşarak sırtıma dokundu. "Canım, ne olur kalk." dediğinde, bedenimi yavaşça kaldırarak göğsüne yasladı. Ağzımdan yüksek bir hıçkırık koptu. Onun sıcaklığı, beni az da olsa hayata bağlamaya çalışıyordu ama içimdeki çığlıklar susmuyordu.
"Gizem, canım çok yanıyor! Ölmek istiyorum!"
Gizem, saçlarımı okşadı, sesi yumuşacıktı ama içinde derin bir öfke ve kararlılık vardı. "Ağla bebeğim, ağla. Dök içine akıttıklarını..."
Daha fazla tutamadım kendimi, hıçkırıklarım daha da şiddetlendi. Gözyaşlarım yakıcı bir nehir gibi yanaklarımı ıslatıyordu. İçimden geçen her şey paramparça olmuştu.
"Ben bunu hak edecek ne yaptım! Anlamıyorum! Herkes benden neden nefret ediyor? Neden bu kadar şanssızım?"
Bu cümleler ağzımdan tekrar tekrar dökülüyordu. Sözcükler içimi oyuyordu. Kendi sesim bile kulaklarımı tırmalıyordu. Nefesim kesiliyordu, konuşmak bile canımı acıtıyordu ama susmak da mümkün değildi. İçimde bir fırtına kopmuştu ve beni içine çekiyordu.
Gizem derin bir nefes aldı. "Sen şanssız değilsin Milena. Sadece... çok iyisin. Çok temizsin. Ve bazı insanlar iyiliği kaldıramaz. Seni bunun içine kimin attığını çok iyi biliyorum."
Başımı onun göğsünden kaldırıp, gözlerine baktım. "Ben... çok kötüyüm Gizem. Ben bitmişim. Ben artık bir hiçim."
Gizem, gözlerimin içine baktı, gözleri öfkeyle ama aynı zamanda sevgiyle parlıyordu. "Güçlü olmak zorundasın Milena! O çakallar bunu bilerek yaptı! Seni bu hale bilerek soktular! Ve ben... Ben sana bütün kalbimle inanıyorum. Seni asla yalnız bırakmam! Eğer istersen, bir saniye bile düşünmem, seninle bu evden gideriz. Hemen! Ama sen karar vermelisin. Bunu gerçekten istiyor musun?"
İlk kez başımı kaldırıp ona minnetle baktım. Bana ablam gibi sarılmış, yanımda durmuştu. Şu an burada öz ablamın olması gerekirken, yanımda kuzenim Gizem vardı.
"Çok teşekkür ederim... ama şu an gidip kaçmak olmaz. Eğer bu lekeyi temizlemeden gidersem, herkes beni böyle zanneder. Babamın kulağına giderse beni öldürür."
Gizem, başımı iki eli arasına aldı. "O zaman sonuna kadar savaşacağız Milena. Onlar savaşı başlattıysa, biz de bu savaşı kaybetmeyeceğiz! Şimdi kalk! Üzerine bir şeyler giy! Sonra neler olup bittiğini birlikte göreceğiz."
Gözleri kararlılıkla parlıyordu. Ellerini yüzüme götürüp akan gözyaşlarımı sildi. Önce o yataktan kalktı, sonra ben çarşafı bedenime sararak ağır adımlarla doğruldum. Titriyordum. Yerde dağınık halde duran kıyafetleri görünce tekrar ağlama isteği içimi kemirdi. Boğazımdan ince bir inleme yükseldi, dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu.
Zar zor kendimi giyinme odasına attım. Barış’ın bana bir şey yaptığını düşünmüyordum. Bundan adım gibi emindim. Aramızda hiçbir şey geçmemişti. Hâlâ bakire olduğumu biliyordum. Bunun kanıtlanması, namussuz olmadığımın ispatlanması demekti. Ama bu başka bir sorunu da beraberinde getiriyordu. Savaş ile aramda hiçbir şeyin yaşanmadığı kanıtlanırsa, bu evdeki statüm daha da düşerdi.
Üzerime siyah, dizime kadar inen bir elbise giydim. Saçlarımı gevşekçe topladım. Aynada kendime baktım. Gözlerim kızarmış, solgun ve yorgun görünüyordum. Kendime hiç bu kadar yabancı hissetmemiştim. Midemde keskin bir sancı vardı, nefes almak bile zordu.
Odaya döndüğümde Gizem yatağı topluyordu. Toplanmış yatağa bakınca içim yeniden sızladı. Yutkundum ama boğazımdaki düğüm gitmiyordu.
Gizem beni görünce hızla yanıma geldi, ellerimi tuttu. "Gerçek sensin, Milena. Onlar ne yaparsa yapsın, sen kendine inan! Savaş henüz bitmedi... ve biz kazanmadan bu iş burada kapanmayacak."
gizemin sözleri azda olsa içime su serpiyordu . Gerçek elbette ortaya çıkacaktı . Ve ben gerçek çıkana kadar ne kadar yara alacağımı kestiremiyordum .
-------
yazar anlatımı
( Geçmiş ,Baykara konağı )
ay ay, ne kadar gençti kadın... Kendi canına kıydı... Yazık..."
Diğer kadın başını salladı, derin bir iç çekti. "Ay evet ya. Karı koca, üç çocuğu bırakıp gittiler. Şimdi kim bakar bu sabi sübyanlara?"
"Şekerim, bunlara bakarlar elbet. Amcası, babaannesi sahip çıkar." Yanındaki kadına kınayan bir bakış attı.
"Ne bileyim. Annesizlik, babasızlık zordur. Duydum ki büyük oğlan bulmuş annesini öyle."
"Deme gı! Ay yavrum, bu yaşında bir başına kaldı." Kadın gözlerini hafifçe kıstı, üzüntüyle başını salladı.
"Daha da var!" dedi diğeri, dedikodunun tam ortasına dalmışçasına heyecanla. "Zehra almış küçük kızını karşısındaki sandalyeye bağlamış. Küçücük çocuğun önünde intihar etmiş."
"Neğ! Ay ben duymuştum Zehra'ya delirdi dediklerinde ama Zümrüt Hanım yalanlamıştı. Amanım ya, yapılacak iş mi bu? Küçük çocuğun yanında!"
"Vallahi şekerim, o kadar dedik durduk. Bak, bu kızın gözü göz değil! Zehra gibi bir kadın, o şerefsiz kocasından sonra ne hale düştü! Hatırlamıyor musun? Herkese karşı nasıl soğuktu. Zümrüt Hanım'a geçmiş olsun dilemeye geldiğimizde bile nasıl donuk bakıyordu insanlara? Daha sonra zaten onu odasına götürdüler. Kesin bu kadını orada tutuyorlardı."
Kadınlar birbirlerine bakarken, sorular havada uçuşuyordu. Diğer kadın önündeki helvayı kaşıklarken, ağzına attığı lokmayı ağır ağır çiğnedi. "Görmez olur muyum? Çocukları da zaten yanına yaklaştırmıyorlarmış."
Bunu öylesine söylemişti ama şu an ne deseler inanacak durumdaydılar.
"Onu bunu bilmem ben. Olan üç küçük çocuğa oldu. Hem yetim hem öksüz kaldılar. Kimse anne baba sıcaklığını vermez bu hayatta. Zaten diğer gelin de pek tekin değil. Kendi oğlu dururken, kayınbiraderinin oğluna hayatta bu tahtı bırakmaz."
Kadın gözlerini irileştirdi. "Ay bir de o var! Şimdi bu kadar malın sahibi kim olacak acaba?"
"Sence kim olacak? Tabii ki Barış. Annesiz babasız çocuğu kim taksın ki? Hem Hilal Hanım, oğlu dururken kimseyi o malların başına geçirmez." Dediği şeyden o kadar emindi ki başını sertçe salladı.
Ama diğer kadın bu kadar emin değildi. "Ne belli?" diye sordu bir anda.
"Ne demek ne belli?" Şaşırarak ona döndü.
"Ben Savaş’ın gözlerindeki hırsı gördüm. O çocuk, bu kadar şeyden sonra bile dik durduysa, buranın ağası da olur, Baykara’nın mallarının da sahibi olur."
Kadınlar birbirlerine baktı, sonra kısık sesle gülüştüler.
Baykara Konağı'nda o gün bir sessizlik hâkimdi. Dışarıdan bakıldığında büyük bir ev gibi görünse de içeride yankılanan acılar, duvarlara sinmişti. Zehra Baykara'nın ölüm haberi tüm konağa gölge gibi çökmüştü.
Çocuklar ise, bambaşka bir boyutta, bambaşka bir trajedinin içine hapsolmuştu. Büyük olan, Savaş, annesinin cansız bedenini bulan kişiydi. O andan sonra hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir görüntü kazınmıştı zihnine. O gün gözleri son kez çocuk kaldı ve o andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Ortanca olan Derin, olan biteni tam anlamamıştı ama evdeki fısıldaşmalar, yetişkinlerin kaçamak bakışları ona fazlasıyla ipucu veriyordu. Bir yanıyla her zamanki gibi davranmak istese de, o gün herkesin bakışları üzerindeydi ve artık yalnız olduğunu hissetmeye başlamıştı. Annesi ve babası artık yoktu .. ve hiçbir zaman gelmeyeceklerdi ...
En küçükleri, Narin , annesinin son anlarını görmüştü. Bir çocuğun asla tanık olmaması gereken bir manzarayla karşı karşıya kalmıştı. O an aklına kazınmış, zihninde yankılanan sessizlik, yıllar sonra bile bozulmayacaktı. Narin annesinin can çekişine her saniyesine şahit olmuştu . Çığlıları sadece derin onu bulana kadar sürmüştü . Derinin bağırışlarından sonra kendini sessizliğe mahkum etmişti . insanlar onun yanında fısıldayarak konuşmaya başlamıştı. Ona acıyorlar mıydı? Ondan korkuyorlar mıydı? Bunu hiçbir zaman tam olarak anlayamayacaktı. Ama bildiği tek bir şey vardı: Hayatı boyunca sessiz kalmaya mahkûmdu.
O gün Baykara Konağı'na matem çökmüştü....
Zehra Baykara, kocasından sonra zorla içitiği haplar yüzünden aklını kaybetmiş, ikindi sularında kendi canına kıymış, ve bir devrin perdesi kapanmıştı.
O gün üç çocuk, hem annesiz hem babasız kaldı. Biri, hayatı boyunca insanlara olan güvenini kaybetti. Diğeri, kendini sevdirmek için mücadele etti. En küçüğü ise, ömrü boyunca sessizliğe mahkum kaldı.
SAVAŞ,
"Yaşadıklarımızın hiçbiri nedensiz değildir."
Bu sözü apartmandan çıkarken yaşlı bir kadının ağzından duymuştum. Yanındaki kadını teselli etmeye çalışıyordu. Kadının sesi titrek, ama kelimeleri kendinden emindi. Sanki hayatın bir sırrını fısıldıyormuş gibi konuşuyordu. O an için önemsemedim, ama birkaç saat sonra zihnimde yankılanacağını bilmiyordum.
Telefonum dünden beri kapalıydı. Açtığımda bildirim yağmuru ile karşılaştım.
Derin’den cevapsız arama… (7)
Babaannem’den cevapsız arama…(4)
Levent’ten cevapsız arama… (8)
Mesajlar kısmına girdiğimde Milena’nın bana yazdığını gördüm.
"Herkes merak ediyor."
"Sadece bana bir neden söyle…"
"Ben senin işin olduğunu söyledim."
Tek tek hepsini okuduğumda içimde bir yerde garip bir şey hissettim. Tanımlayamadığım, rahatsız edici bir his. Sanki içimde bir şey eksikmiş gibi, bir şey kaybolmuş gibi.
Telefonumu ceketimin cebine soktum. Arabama doğru yürürken kafamı eve çevirdim. Camın arkasında Beril vardı. Bana el salladı. Sadece baktım. Hiçbir şey hissetmeden, sadece boş boş baktım. Sonra başımı çevirdim ve arabaya doğru yürümeye devam ettim.
Dün gece hataydı.
Evet, büyük bir hataydı.
Beril’le birlikteyken eskiden ufak da olsa bir şeyler hissederdim. Şimdi hissettiğim tek şey… garip bir rahatsızlıktı. İçimde bir boşluk vardı. O boşluğu onunla doldurmaya çalışmıştım, ama daha da derinleşmişti sanki.
Ben ne zaman duygulara bu kadar önem veren biri olmuştum? Olmamıştım. Seneler önce duygularımı kilitli bir sandığa koyup, kalbimin en derinliklerine gömmüştüm. Bir daha gün yüzüne çıkmasın diye yıllarca uğraştım. Peki şimdi neden o duygular açılmaya çalışıyordu? Neden içimdeki o sessiz çığlık her geçen gün daha da büyüyordu?
Arabayı çalıştırıp son hızla yola koyuldum.
Etrafında korumalarla gezen biri asla olmamıştım. Benim arkamda bırakacağım bir sevdiğim yoktu. En fazla kardeşlerim üzülürdü, sonra hayatlarına devam ederlerdi. İnsan her şeye alışıyordu. Yokluğa da, varlığa da…
Tam o sırada telefonum çaldı. Arabamın ekranında bağlı olduğu için açma tuşuna bastım.
“Abicim, sen neredesin?”
“Ne oldu gene Levent?” dedim bıkkınlıkla.
Arkadan adımı seslenen birileri ve kapanan kapı sesi duyuldu. “Kadir Zayimoğlu ile sana görüşme ayarladım. Adama zar zor ulaştım, haftaya Türkiye’ye dönüyormuş. Bu fırsatı kaçırmamalıyız.”
“Güzel. Haftaya olan bütün toplantılarımızı ertele. Kafam şu an hiçbirini kaldırmaz,” dedim sert bir şekilde.
“Tamam. Savaş, bir şey daha var,” dediğinde alnıma elimi götürdüm. Diğer elim direksiyondaydı.
“Gene ne var?” diye sordum.
“Ben şu an şirketteyim. Holdingten mesaj aldım, genel kurulu toplamak istiyorlarmış.”
“Ne? Nereden çıktı bu amına koyayım ha?!”
“Bilmiyorum kardeşim. Bir süredir işleri aksatıyorsun. Normalde asla böyle biri değilsin, toplantıları erteliyorsun, şirkete uğramıyorsun. İyi misin sen?”
İyi miyim? Sahte bir kahkaha attım.
“Nasıl iyi olayım ha? Her şey karıştı Levent. Karar verdiğim doğrularımı artık sorguluyorum. Beynimin içinde bir sürü ses var ve ben doğru sesi dinleyemiyorum.”
Levent’in derin nefes alışını duydum. “Haklısın kardeşim… Ama sen Savaş’sın. Bak, soyadınla sana hitap etmiyorum. Sen, Savaş’sın. Adın gibi savaşçısın. Sen istersen her şeyin altından kalkarsın. Şimdi eve git, biraz düşün ve kafanı toparla. Yarın akşam gidip bir yerlerde konuşalım.”
“Sağ ol Levent,” dedim.
“Sen de sağ ol kardeşim,” dedi ve telefonu kapattı.
Arabayı sürmeye devam ettim. Ama içimde fırtınalar kopuyordu. Dışarıdan sakin, soğukkanlı, her şeyin kontrolünde olduğunu sanan adamdım. Ama içimdeki savaş her geçen saniye daha da büyüyordu.
Ve ben, bu savaşı kaybetmek üzereymiş gibi hissediyordum ...
direksiyona serçe vurdum” lanet olsun !”
-----
Yalıya vardığımda havada ağır bir kasvet vardı. Hava bile insanı gerecek kadar soğuk ve sıkıcıydı. Araçtan inerken gözlüğümü çıkardım ve ceketimin cebine koydum. Korumalardan biri hemen yanıma geldi ve başını hafifçe eğerek, "Hoş geldiniz, Savaş Beyim," dedi saygılı bir sesle. Cevap vermedim, sadece elimdeki araba anahtarını ona uzattım. Adam hızla aracımı park etmek için uzaklaşırken, ben de ağır adımlarla yalıya doğru yürüdüm.
Zile bastığım an içerden gelen yüksek sesli bağrışlar dikkatimi çekti. Ne olduğunu anlayamadan kapı hızla açıldı. Kapıda Narın vardı, gözleri yaşlarla doluydu ve yukarıya, merdivenlerin en tepesine sabitlenmişti. Göz göze geldiğimizde titreyen bir işaret parmağıyla yukarıyı gösterdi. İçimde aniden bir sıkıntı hissettim, sanki içeriye adım attığım an bir felaketle karşılaşacağımı biliyordum. Ancak ayaklarım, beynimden bağımsız hareket ederek beni yukarıya taşıdı.
Merdivenleri çıkarken içeriden amcamın öfkeli sesi yankılandı:
"Seni kahpe! Adımı lekelersin ha!"
Gözlerim hızla odanın girişine kaydı. Derin oradaydı, gözleri dehşet içinde büyükannemin elini tutuyordu. Büyükannem, kalbini sıkıca kavramış, zor nefes alıyordu. Yüzünde hem korku hem de bir türlü dile getiremediği bir çaresizlik vardı.
Odaya adım attığımda gördüğüm manzara kanımı dondurdu. Amcamın ellerinde bir silah vardı ve o silah, titreyen elleriyle Milena’ya doğrultulmuştu. Milena, duvara yaslanmış, gözyaşları içinde kendini savunmaya çalışıyordu. Karşısında ise Gizem vardı, çaresizce ona sarılmış, korumaya çalışıyordu. O an içimde biriken öfke, bir yanardağ gibi patladı.
"Amca!" diye kükredim, hızlıca onun önüne geçerek Milena’yı arkamda sakladım.
Amcamın gözleri öfkeden kıpkırmızıydı, elleri titriyordu ama silahı indirmemekte kararlıydı. "Çekil önümden Savaş! Bu kadın ölmeyi hak ediyor!" diye bağırdı, sesi odada yankılandı.
Nefesimi kontrol etmeye çalışarak dişlerimi sıktım. "Ne yaptığını zannediyorsun amca? O silahı indir!"
Amcam nefretle gözlerimin içine baktı. "Savaş, bu kadın… Bu orospu, bu sabah Barış’la aynı yatakta yakalandı! Şimdi bana bırak, namusumuzu temizleyeyim! Ya ben öldürürüm, ya sen!"
Sözleri beynimde yankılanırken, boğazımdan acı bir öfke yükseldi. Ne demek Barış’la aynı yatakta? Nefesim sıklaştı, içimdeki kontrolsüz öfkeyi dizginlemek için yumruklarımı sıktım.
Arkamı dönüp Milena’ya baktım. Gözleri yaşlarla dolmuş, başını hızla iki yana sallıyordu. Küçücük bir kedi gibi korkmuş, titriyordu. O an gözlerim Barış’ı aradı ama o burada değildi. Kaçmış mıydı? Saklanmış mıydı?
Amcam sesimi yükseltti. "Herkes gördü oğlum! Sen de bu lekeyi temizlemeyecek misin? Bize böyle mi sahip çıkacaksın?"
İçimde yükselen öfke, bedenime sığmaz olmuştu. Adımlarımı hızlandırıp amcamın bileğini kavradım, silahı tutan elini sıktım. "O silahı indir amca!"
Amcam inatla geri adım atmadı, gözleri karanlık ve tehditkârdı. "Namus meselesi bu, Savaş! Sen karışma!"
Bağırarak cevap verdim: "Eğer o silahı Milena’ya doğrultmaya devam edersen, ben de yemin ederim Barış’ı öldürürüm, amca! Eğer mesele namussa, en başta o da suçlu değil mi?"
Gözlerimizi birbirine kilitledik. Amcam, benim boş konuşmadığımı biliyordu. Kararlarımın arkasında durduğumu, kimsenin engelleyemeyeceğini çok iyi biliyordu.
O an Hilal Hanım hızla yanıma gelip sesini yükseltti. "Hayır! Sen ne diyorsun Savaş! Benim oğlumun bir suçu yok!" diye çığlık attı.
Ama ben gözlerimi amcamdan ayırmadım. "O zaman amcam karar verecek, yenge! Ya Milena’yı burada öldürür, aile namusunu temizler ama ben de arkasından Barış’ı öldürürüm kendi namusumu temizlerim … Ya da kararı bana bırakırsınız! Kimse zarar görmez, ben bir çözüm bulurum!"
Odaya ölüm sessizliği çöktü. Amcamın nefesi hızlanmıştı, yüzü kıpkırmızıydı. Hilal Hanım ise, arkasını dönerek birine bakıyordu. Gözlerini kaçırıyordu ama kime baktığını göremedim.
Amcamın eli titredi, silahı hafifçe aşağıya indirdi. "Yanlış yapıyorsun, Savaş. Bu kadını öldürüp aile şerefini temizlemem lazım!"
Gözlerimi kıstım, elimi hızla uzatıp silahı elinden aldım. "Aile şerefini temizlemek istiyorsan önce oğlundan başlaman lazım, amca. Eğer gerçekten namus meselesi diyorsan, Barış da Milena kadar suçlu!"
Hilal Hanım bir adım attı, "Savaş! Bu kadın…" dedi ama cümlesini tamamlayamadan sesini kestim.
"O kadın dediğin benim kadınım, yenge!"
Sözlerim odada yankılanırken herkes dondu. Amcam nefes nefese, Hilal Hanım şok içinde, Derin gözleri kocaman açılmış şekilde bana bakıyordu. Milena ise hâlâ arkamda, titreyerek bana sarılmaya çalışıyordu.
"Şimdi herkes dışarı çıksın!" diye emrettim, sesim tok ve kesindi. "Bu odada bir kişiyi bile görürsem, lafımı esirgemem!"
Herkes sessizce kapıya yöneldi. Amcam son bir kez bana baktı, gözlerinde öfke ve hayal kırıklığı vardı ama sonunda başını eğdi ve odadan çıktı. Hilal Hanım, Derin ve Gizem de arkasından gitti. Kapı kapandığında odada sadece ben ve Milena kalmıştık. O an, tüm dünya sessizliğe büründü…
Milenaya baktığımda duvara çökmüş, dizleri üzerine kapanmış halde hıçkırarak ağlıyordu. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, gözyaşları yanaklarına akıyordu. Derin derin soluyarak nefes almaya çalışıyor, ama aldığı her nefes boğazına düğümleniyordu. Bir an kendini kaldırmaya çalıştı, duvara yaslanarak yavaşça ayağa kalktı. Ama vücudu titriyordu. O kadar güçsüz, o kadar çaresiz görünüyordu ki... Gözleri şişmişti, saçları darmadağınıktı ve öyle bir hâli vardı ki, sanki bir rüyadan uyanmaya çalışıyordu ama uyanamıyordu. Odaya bir ölüm sessizliği hâkimdi, sadece Milena'nın hıçkırıkları yankılanıyordu.
Ben tam karşısında duruyordum. Gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki derin kederi, korkuyu ve acıyı görmemek imkânsızdı. Ama içimde bir şey vardı... Bir şüphe. Şüphe insanın içini kemiren bir şeydi ve herkesi içten içe çürütürdü.
Derin bir nefes aldım, yüzümü kasvetle kaplı duvarlara çevirdim. "Milena, dün gece ne oldu?" diye sordum. Sesim soğuktu. Sertti. Kararlıydı.
Milena kafasını iki yana salladı. "Yemin ederim bilmiyorum, Savaş. Ben böyle biri değilim. Allah canımı alsın ki, Barış'ın sabah yanıma nasıl geldiğini bile anlamadım." dedi. Sesi titriyordu. Yüzündeki acı gerçeğin ta kendisiydi. Ama gerçek bazen en büyük yalan gibi gelirdi insana.
Gözlerimi kıstım. "Yani aynı yatakta olduğunuzu kabul ediyorsun, öyle mi Milena?" diye sertçe sordum. Yanımda duran sandalyeyi tekmeyle devirdim. Sandalye yere düştüğünde çıkan gürültü odanın sessizliğini parçaladı. Milena'nın ağlaması şiddetlendi. Dizlerinin üzerine çökerek kendini iyice küçülttü. Ayaklarını kendine çekti, kollarını göğsüne doladı. Küçük bir çocuk gibi titriyordu.
"İnan bana, ben dün gece sadece uyudum! Ama sabah kalktığımda Barış yanımdaydı. Sonra..." dedi ama ağlamaktan cümlesini tamamlayamadı.
Yatağa oturdum, başımı ellerimin arasına aldım. Beynim zonkluyordu. Nefes almak bile ağır geliyordu. Bütün bunlar bir şaka mıydı?
Birden Milena yerde sürünerek yanıma geldi. Önümde durdu. Ellerini dizlerime koymak istedi ama ben bacaklarımı çekerek uzaklaştım. O an yüzüne bir gölge düştü. Kalbimde garip bir sızı hissettim.
"Savaş... Her şeyim üzerine yemin ederim, benim bir suçum yok! İnan bana! Ben sana ihanet etmedim!" diye yalvardı. Gözlerimin içine bakıyordu. Gözlerinde bir umut vardı.
İçimden bir ses ona inanmak istiyordu. Ama bir yanım da bunu kabullenmiyordu.
Arkamı döndüm, cama doğru baktım. Dışarıdaki gece karanlığı, içimdeki kasvetle aynı renkti. Karanlık. Boğucu.
Kendi kendime fısıldadım. "Biraz daha geç kalsaydım... ölecektin, Milena."
Arkamdan ayak seslerini duydum. Adımları çok yavaştı. "Savaş, ben dün gece Barış ile ilişkiye girmedim. Sana ispat edebilirim. Kadın doğum uzmanına gideriz ve..."
Sertçe arkamı döndüm. "Sonra? Bunu bizimkilere mi söyleyeceğiz? 'Milena bakireymiş' mi diyeceğiz? Bunu duyduklarında 'Oh, tamam o zaman' mı diyecekler sanıyorsun?" diye bağırdım. Sesim odada yankılandı.
Milena geri adım attı. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye devam etti. Sonra bir anda dizlerinin üzerine çökerek paçalarıma sarıldı. "Beni kurtar, Savaş! Senden başka kimsem yok. Ölmek istemiyorum!" diye yalvardı. Gözleri bir ölüm mahkûmu gibi çaresizdi.
Bana yakarışları içimi burkuyordu. Ayaklarımın dibindeydi. Başka biri olsaydı, düşmanımın kızı olduğu için onu böyle bırakır, annesinin önüne atarak acı çektirebilirdim. Ama içimde bir şey buna engel oluyordu.
Bunu yapamazdım.
İki elimle omuzlarından tutup onu kaldırdım. Benden kısa olduğu için gözlerini yukarı kaldırdı. Göz göze geldik. Bir an nefesimizi tuttuk. Ama ben bakışlarımı kaçırdım. Gözyaşı yanağında süzüldü.
"Ağlama." dedim tok bir sesle.
Milena gözlerini ovuşturdu, derin bir nefes aldı. "Bana inanıyor musun, Savaş?" diye sordu. Sesi o kadar kırılgandı ki...
"Burada kal ve bekle beni. Gizem dışında kimseyle konuşma." dedim. Sözlerim bir emir gibiydi. Milena yavaşça başını salladı.
Kapıya yöneldim. Kapıyı açtığım anda Gizem ile burun buruna geldim. O da endişeli görünüyordu. Kaşlarını çatmıştı.
"Milena'yı az çok tanıdıysan, onun böyle bir suçu olmadığını bilirsin. Eğer sen onu koruyamayacaksan, izin ver onu alıp buradan götüreyim." dedi.
Gözlerimi kıstım. "Eğer onu düşünüyorsan, ben gelene kadar onun yanında kal. Başka da hiçbir şeye karışma. Eğer Milena'nın beynini kaçmak gibi fikirlerle yıkarsan, bu kötü olur."
Gizem kaşlarını çattı. "Ben ona zaten bunu dedim! Ama o, 'Üzerimdeki bu lekeyi temizlemeden gitmem' dedi! Şimdi önümden çekil!" diyerek Milena'nın yanına yöneldi.
Arkamı döndüm. Milena, yatağın kenarına oturmuş boş boş duvara bakıyordu. O an içimde garip bir huzursuzluk vardı.
Bütün bu olanları çözmek için bir plan yapmalıydım.
Ve bu işin sonunda ya biri ölecekti...
Ya da herkes yanacaktı.
-------
Merdivenlerden aşağı indiğimde Derin ve babaannem beni bekliyordu. Babaannemin yüzü gergin, gözleri endişeliydi. Derin’inse kaşları çatılmış, elleri yumruk hâlinde sıkılıydı. Nefesimi kontrol etmeye çalışarak ağır adımlarla onlara yaklaştım.
“Savaş, ne yapacaksın?” diye sordu babaannem. Sesinde hem merak hem de korku vardı.
Sinirle dişlerimi sıkarak cevap verdim. “Ben gelene kadar Milena’nın yanına kimse yaklaşmayacak.”
Derin hemen araya girdi. “Ama abi—”
Ona keskin bir bakış attım. “Sakın, Derin! Söylediğim şeyi yap. Eğer sözümü dinlemezsen başka türlü konuşuruz!” Tehditkâr bir tonla söylediğim bu söz, Derin’in yüzündeki ifadenin değişmesine neden oldu. Gözleri büyüdü, dudaklarını birbirine bastırdı ama bir şey söylemedi.
Öfkemi bastırmaya çalışarak evden çıktım. Cebimden telefonumu çıkardım ve tek bir numarayı çevirdim. Demir.
“Sana işim düştü,” dedim kısa ve net bir şekilde.
....
Birkaç saat geçmişti. Arabamı uçurumun kenarına çekmiş, içkimi yavaşça yudumluyordum. İstanbul’un manzarası önümde serilmişti ama kafamın içindeki fırtınalar manzarayı görmeme engel oluyordu. Milena’nın suçsuz olduğunu biliyordum, hissediyordum. Ama bunu kanıtlamam gerekiyordu. Barış’ı bulmalıydım. Onun ağzından gerçeği almalıyım ki, amcam bu işten vazgeçsin. Yoksa Milena’nın kaderi belli.
Aklımdaki sorular birbirini kovalıyordu. Kim? Neden? Ne amaçla? Evdeki herkes potansiyel suçluydu. Birisi, bilinçli olarak Milena’nın adını lekelemeye çalışıyordu. Ama kim?
Tam o anda telefonum çaldı. Masanın üzerine koyduğum telefona uzandım. Ekranda Demir’in adı parlıyordu.
“Evet, Demir?”
Demir’in sesi her zamanki gibi soğuk ve netti. “Savaş, Barış’ı bulduk. Eski orman evlerinden birinde saklanıyormuş. Adamlarıyla birlikte kalıyordu, ama bizim çocuklar işi sessizce halletti. Şu an elimizde.”
Telefonun diğer ucundan Barış’ın bağırışlarını duyabiliyordum. “Bırakın lan beni! Or**pu çocukları, ben Barış Baykara’yım! Babam sizi tek tek öldürür, lan! Ellerimi çözün, diyorum size!”
Barış’ın sesindeki panik beni biraz olsun tatmin etti. Bu herif hep böyleydi. Küçüklüğünden beri şımarık, bencil, ve kendini dünyanın merkezinde sanan biriydi. Ama babasının adı olmadan hiçbir şeydi. Derin bir nefes aldım.
“Sesini kesin,” dedim sertçe. “Ama çok hırpalamayın. Bana lazım.”
Demir bir an duraksadı. “Nereye getirelim?”
“Size konum atıyorum. Oraya götürün. Kimseye yakalanmayın. Amcam şimdi her yerde onu arıyordur.”
Demir alaycı bir kahkaha attı. “O kadarını düşündük. Telefonunu çoktan kırıp attık. Babası oğlunun telefonuna takip uygulaması yüklemiş.”
Beklediğim bir şeydi. Adam oğlunun başına gelebilecek her türlü belayı tahmin ettiği için ona bir izleme cihazı eklemiş olmalıydı. Ama bu saatten sonra babasının onu kurtarması imkânsızdı. Barış, artık benim ellerimdeydi.
Telefonu kapattım ve koltuğun yanına fırlattım. İçimdeki öfke daha da büyüyordu. Milena’nın düştüğü bu durum, Barış’ın başının altından çıkıyorsa onu ellerimle öldürebilirdim.
Gaz pedalına bastım ve arabayı hızla konuma doğru sürdüm.
Demir ve adamları Barış’ı bağlamış, eski bir fabrikanın içine getirmişti. İçeri girdiğimde Barış’ı gördüm. Ellerini arkadan bağlamışlardı, ağzı kan içindeydi. Gözleri öfke saçıyordu ama yüzünde korku vardı.
Beni görünce küfür savurdu. “Savaş! Lanet olası herif, çöz beni! Babam bunu yanına bırakmaz!”
Ona yaklaşarak yüzüne sert bir yumruk indirdim. Kafası yana savruldu, ağzından bir küfür daha çıktı ama sesi eskisi kadar güçlü değildi.
Eğilip yüzünü tuttum. Gözlerimizin içine bakıyorduk. “Dün gece Milena’nın odasına nasıl girdin, Barış? Gerçeği anlat.”
Barış gözlerini kaçırdı. “Bilmiyorum… Sabah oradaydım işte.”
Demir arkadan seslendi. “Savaş, bu piç yalan söylüyor.”
Elimi kaldırarak Demir’i susturdum. Barış’a tekrar döndüm. “Bunu sen mi ayarladın, yoksa biri mi seni oraya koydu?”
Barış’ın çenesini sıktığını gördüm. Konuşmak istemiyordu ama gözlerindeki korku bana bir şeyler anlatıyordu.
“Konuş,” diye fısıldadım. “Yoksa bu geceyi sağ çıkamazsın.”
O an Barış’ın dudağı titredi. Gözleri hafifçe kaydı, yutkundu. "Dün gece içmiştim! Ne oldu bilmiyorum, sabah ben de Milena kadar şaşkındım," diye hırıltılı bir sesle itiraf etti. Şaşkınlık ve korku gözlerinden okunuyordu.
Sahte bir kahkaha attım, ellerimi saçlarıma koyarak birkaç adım ileri gittim. Derin bir nefes alıp tekrar Barış’a döndüğümde içimdeki öfke alev aldı. O an gözlerim karardı ve bir adımda yanına varıp saçlarını sertçe kavrayarak geriye çektim.
“Ne demek bilmiyorsun lan! Düşün! Nasıl girdin ha o odaya! Sen kimsin ki benim karımın odasına giriyorsun!” diye bağırdım. Sesim dört bir yana yankılanırken Barış’ın yüzü acıdan buruştu ama dişlerini sıkarak bağırmamaya çalıştı.
“Bilmiyorum, amına koyayım! Lanet olsun ki kafam yerinde değildi!” diye hırladı. Gözlerinde korkunun titrek yansıması vardı ama gururu öfkesini diri tutuyordu.
Sert bir yumruk attım, yüzü yana savrulurken dişlerinden kan sızdı. “Sikerim senin de o çalışmayan kafanı da! Deli etme beni! Dün gece ne oldu Barış?!” diye kükredim. Barış başını eğdi, kanını diliyle dudağından silerken derin bir nefes aldı.
“Bilmiyorum Savaş! Bilmiyorum, oldumu amına koyayım! Asıl sen bittin! Babam bana bunu yaptığını öğrenirse seni de o egonu da sikip atar!” diye hırladı. Yine bir yumruk atacakken Demir elimi kavradı ve beni geri çekti.
“Dur kardeşim, elbette konuşturmanın yolu var.” dedi soğukkanlı bir şekilde.
Demir, Barış’a döndü ve adamlarına başıyla işaret verdi. “Çözün şunu.” dedi. Adamlar Barış’ın ellerini çözerken Barış kahkahalar attı.
“Hepiniz bittiniz! Babam hepinizi öldürecek! Sen de Demir Aslan! Sen de bittin!” diye haykırdı. Demir’in gözleri buz gibi oldu. Yavaşça eğildi, bir adımda Barış’ın eline bastı.
“Bana bak Barış Baykara! Dediklerimi beynine iyi kazı ve asla unutma!” dedi ve daha sert bastırdı. Barış acı içinde bağırırken yüzü kıpkırmızı olmuştu.
“Birincisi! Sen benim hiçbir şeyim değilsin!” dedi ve Barış’ın çığlıkları yükseldi.
“Seni istediğim gibi döverim, umrumda olmazsın!” dedi Demir. Barış acı içinde kıvranırken, gözleriyle kurtulmak için çare arıyordu.
“İkincisi! Ben Savaş Baykara’ya çalışıyorum! Baban değil yedi ecdadın gelse hiçbir sik etmez! Ben Savaş Baykara’nın adamıyım! O istese seni düşünmeden öldürürüm ! O yüzden bu basit egolarını kendine sakla yoksa o sikik ağzını siker atarım!”
Barış bağırmaya devam ederken Demir ayağını geri çekti. Barış elini tutup acıyla kıvranırken nefes nefese, gözleri dehşetle açıldı.
“ konuş şimdi barış yoksa ben demir kadar elini değil kafanı kırarım .” dedim barış elinin ağrısına rağmen ;“Vay vay vay Savaş! O kadının kızı yüzünden beni mi satıyorsun!” dedi alaycı bir kahkaha atarak.
O an Barış’ın yakasına yapıştım ve onu sertçe kendime çektim. “Şu an senin yüzünden bir kızın hayatı kararabilir ve ben ölsem bile buna izin vermem! Duydun mu?!” diye haykırdım.
Barış’ın ağzı burnu kan içindeydi. Gözleri umutsuzca benimkilere kilitlenmişti. “Dün sarhoştum, ne yaptığımı hatırlamıyorum.” diye tekrar etti.
“Barış! Seni buraya diri diri gömerim!” diye gürledim. “Bak, ölmüş annemin üzerine yemin ederim ki eğer biraz daha o ağzına sakız ettiğin cümleyi söylersen seni Demir’e veririm, o senin hakkından gelir, ben de uzaktan izlerim!”
Barış titremeye başladı. Gözleriyle Demir’i süzdü, onun ne kadar acımasız olabileceğini biliyordu. “Ben… Savaş… Hatırlamıyorum! Annemin üzerine yemin ederim! Eve geldim, sonra bilmiyorum! Çok içmiştim! O an beni nereye yatırsalar uyurum!”
Bir adım geri çekildim. “Demir!” diye işaret ettim.
Barış aniden atıldı. “Ama bir şey daha var!”
Yaklaşarak yakasından sıkıca tuttum. “Ne?”
“Kesin biri beni onun odasına götürdü! Ben o içkili halde onun yanına gidemezdim! Biri bunu bilerek yaptı! Evet bilerek!”
Korkudan hala titriyordu. “Kim bıraktı seni oraya?”
“B-bilmiyorum!” kekelerken dudakları seğirdi. “Tek bildiğim, biri beni yukarıya götürdü. Ayakta bile zor duruyordum.”
“Yalan söylemiyorsun değil mi şerefsiz?!” diye bağırdım.
Barış yutkundu. “H-hatırlıyorum, eve geldim. Birini hissettim, beni odaya bıraktı. Sonrası… sonrası yok! Savaş, Milena ile aramızda bir şey geçmedi, yemin ederim! Nasıl oldu hiç bilmiyorum! Üzerimiz soyulmuştu, ben uyandığımda Milena çığlık atıyordu!”
O an, her şey kafamda yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Eğer Barış’ın dedikleri doğruysa, biri bu olayı planlamıştı. Biri Milena’nın adını kirletmek için Barış’ın sarhoşluğunu kullanmıştı. Ama kim? Neden? Kimin işine yarardı bu olay?
Barış’ın yakasını sertçe bıraktım, yere kapaklanırken Demir omzuma dokundu. “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu.
“Bilmiyorum! Bu sikik bilgiler hiçbir önem arz etmiyor! Milena hâlâ onların gözünde Barış’la ilişkiye girmiş gibi gösteriliyor!” diye tükürdüm.
“Barış konuşsa, anlatsa?” dedi Demir.
“Hiçbir şey değişmez Demir. Barış içkiliydi derler. Ne olduğunu hatırlamıyor derler. Milena’yı suçlarlar.”
Demir de en az benim kadar düşünceliydi. “Milena’yı nasıl koruyacaksın Savaş? Ya Mahir Milena’yı babasına yollarsa? O zaman daha kötü olmaz mı?”
“Olur.” dedim, bıkkınlıkla. Önümde kıvranan Barış’a baktım, hâlâ elini tutuyordu. Demir bana sigara uzattı, sigarayı ağzıma götürüp yaktım. Derin bir nefes çekip külü yere silkeledim.
“Milena’yı öldürürler.” dedim boğuk bir sesle.
Demir derin bir nefes aldı. “Bize zaman lazım.”
Sigarayı dudaklarımın arasından çektim. “Aklımda bir şey var, ama bu çok riskli.”
Milena
Öylesine bir düğümün içindeydim ki, çözülmesi bir türlü bitmiyordu. Bugün, ölmeden önce öleceğimi sanmıştım. Mahir ağanın bana silah doğrulttuğu her saniye, sanki bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. O an öleceğime o kadar inanmıştım ki… Tıpkı bir son, bir dönüm noktasında gibiydim. Ama sonra, savaşın Mahir ağanın önüne geçtiği saniyeden itibaren, bir umut ışığı doğmuştu içimde. Çünkü savaş bana inanmıştı. O, bana inanmıştı…
En büyük korkum savaştı, onun bana inanmayışıydı. Eğer inanmasaydı, şu an "namus" diyerek öldürülüyor olurdum. Ama ölmedim.
Şu an Gizem’in dizlerinin üstünde yatıyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Savaş gittikten sonra kimse gelmemişti. Odada sadece Gizem ve ben, sessizce oturuyorduk. Artık ağlayacak halim kalmamıştı. Ağlamaktan yorulmuş gibiydim. Bir insan ağlamaktan yorulur mu? Evet, yorulurdu.
"Her şey düzelecek, sana söz veriyorum," dediğinde, ne diyeceğimi bilemedim. Ne zaman huzura erecektim? Etrafımda bu kadar düşman varken, ben nasıl mutlu olabilirdim ki? Umut? Huzur? Bunlar bana yabancı şeylerdi sanki.
Keşke küçük kardeşim Miran gibi ben de geberip gitseydim de, bunları yaşamamış olsaydım. Miran, o küçük melek, bu dünyadan o kadar saf bir şekilde ayrıldı ki... Onun yerinde olmayı o kadar çok istedim ki.
“Az daha ölecektim Gizem,” dediğimde, Gizem’in ağlama sesini duydum. "Şiiit! Sakın öyle deme! Allah büyüktür. Üzerine atılan bu iftira elbet gün yüzüne çıkacak," dedi ve yavaşça yataktan kalktı. Ağlıyordu, sanki benim gözyaşlarımı o taşıyordu. Elimle gözyaşlarını sildim.
"Ama şu an neye seviniyorum biliyor musun?" dedim. Bir şeyler boğazımda düğümlenmişti. Gizem "Neye?" diye sordu.
"Savaş bana inandı, biliyor musun? Belki 'inanıyorum' demedi ama bence inandı. Keşke bana 'inanıyorum sana' deseydi. Çok mu şey istemiştim?"
Gizem beni kendine çekerek bağırdı: “Ah, Milena! Tek derdin savaşa mı inandırmaktı yani? Az daha canından olacaktın! Ah, aptal kız!” dedi, sinirle.
Diğerleri umurumda bile değildi. Tek dileğim, savaşın bana o bakışla bakmamasıydı. Tam o esnada kapı tıktılandı. Gizem geri çekildiğinde içimde istemsiz bir ürperti oluştu. Gizem ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü. Kapı açıldığında gelen kişinin narin olduğunu gördüm. Gizem’in yanından geçip hızla bana sarıldı. Bana sıkı sıkı sarılırken, ben de ona sarıldım. Tekrar ağlama isteği geldi içime. Narin geri çekildiğinde elinde bir not vardı. Okuduğumda, "Üzülme, olur mu? Ben sana inanıyorum. Bunlar da geçecek," yazıyordu. Hafifçe güldüm, kendimi kurbanlık koyun gibi hissediyordum. Ya kurban edilecektim ya da yaşayacaktım.
Notun alt kısmını okuduğumda, "Abimler aşağıda, seni bekliyorlar," yazıyordu. İşte o an gelmişti. Gizem'e bakıp, "Aşağıda beni bekliyorlarmış," dedim. Gizem, endişeli bir şekilde bana baktı.
Narin’in saçlarına dokundum: “Teşekkürler kuzum,” dedim. Narin yataktan inince ben de indim. Önce ikimiz, sonra diğerleriyle birlikte odadan çıktık. Merdivenleri inerken, sanki ayaklarım yerden kesiliyordu. Başım dönüyordu.
Sola gittiğimizde herkes oradaydı. İlk karşılaştığım göz, Mahir ağanın gözleriydi. O kadar korkunç bakıyordu ki, kanım donmuştu. Sonra sırayla hepsine baktım. Büyükannem üzgün bir şekilde bakıyordu ama tek kelime bile etmedi. Neticede ben "el kızıydım."
Sonra ayakta bekleyen Savaş’la karşılaştım. Onun gözlerinde bir şey aradım ama hiçbir şey bulamadım. Hafifçe gülümsedim ama o gözlerini kaçırdı. O an, sanki yere çakıldım. Koltukta oturan Barış’a baktım, yüzü yara içindeydi ve eli bandajlıydı.
Savaş’a tekrar baktığımda, o bana bakmıyordu.
“Bizi niye buraya topladın Savaş?” Mahir ağanın sesiyle sessizlik bozuldu.
Savaş, amcasına bakarak “Ne o amca, bir acelen mi var?” dediğinde, içim içimi yiyordu. Savaş’ın bu soğukkanlı tavrı, bir yandan bana rahatlık veriyor gibi görünse de, diğer yandan her şeyin ne kadar karmaşık olduğunu tekrar hatırlatıyordu. Mahir ağa, öfkesinden yanıp tutuşuyordu.
“Sırtını yasladığın şu kadını gördükçe sinirim zıplıyor. Yemiş gibisin, bir de oğlumu yani kuzenini dövmüşsün! Sırf bir orospu yüzünden…”
Bu sözler içimi paramparça ediyordu. Hissettiğim acıyı, kelimelerle ifade etmek imkansızdı. Her bir sözcük, sanki üzerime çekiç gibi iniyordu. Bir anda elimi hissettim, bu Narin’indi. Hızla kafamı çevirdiğimde, bana gülümseyerek bakıyordu. O gülümseme, bana biraz olsun güç vermişti, ama aynı zamanda her şeyin ne kadar karmaşık ve tehlikeli olduğunu da bir kez daha hatırlattı.
Savaş, sinirli bir şekilde, "Düzgün konuş amca. Sana saygısızlık yapmamak için uğraşıyorum," dediğinde, Mahir ağa bir an durakladı. Savaş’ın o anki duruşu, belki de en son istediği şey olan bir huzur arayışını simgeliyordu. Ama o huzur, ne kadar uzak bir hayaldi.
Mahir ağa, gergin bir şekilde, “Kararını verdin mi, Savaş bey! Ailemizin namusunu nasıl koruyacaksın?” dediğinde, tüm odadaki gözler Savaş’ın üzerine çevrildi. Savaş, başını çevirip bana baktığında, gözlerimdeki umut ışığını görüp bir an yavaşladı. Ama sonra yine amcasına döndü ve “Kararımı verdim,” dedi.
Mahir ağa, gülerek, “Neymiş bu dahiyane fikrin, Savaş? Aile şerefimizi nasıl kurtardın bakalım?” diye sorduğunda, içimde bir şeyler kırılmaya başladı.
Savaş ellerini cebine koyarak, “Milena, ben sadece kağıt üzerinde karım... “
Hayır, hayır!
” Milena ile dini nikah kıymadım çünkü gerek duymadım,” dediğinde, bir anda her şey kararmış gibiydi. “Ne olur yapma, Savaş, ne olur…” diyemedim, sadece hislerimle ona seslenmeye çalıştım.
Ama Savaş’ın kararı kesindi: “Bu yüzden 2 gün sonra Barış ile Milena evlenecek,” dediğinde, ağzımdan "Ne?!," kelimeleri döküldü. Herkes şaşkın bir şekilde bakıyordu, ama ben başımın döndüğünü hissediyordum. Bu olamazdı. Olmamalıydı.
Barış, "Hayır, böyle bir şey olmaz!" dediğinde, Hilal Hanım sinirli bir şekilde, "Oğlum, olmaz! Mahir Ağa bir şey et!" diye bağırdı. Mahir ağa, düşünceli bir şekilde, “Ağzından çıkanları kulağın duysun, Savaş!” dedi.
Savaş’ın cevapları, her kelimesiyle yıkıcıydı. “Duyuyor amca! Eğer konu namussa, al sana namus. 2 gün sonra, ikisi Allah katında karı koca olacak, daha sonra ben Milena’yı boşayıp Barış ile evlenecek. Yani ne soyadımıza, ne de ailemize leke gelecek. Sadece kağıtta Savaş yerine Barış yazacak!” dediğinde, gözlerim doldu.
“Savaş…” dedim, kısık bir sesle. Savaş kafasını bana çevirip, bana yapma der gibi bakınca, o bakışın altında kaybolmaya başladım.
Savaş, kararlı bir şekilde, “Benim kararım budur amca. 2 gün sonra bu iş kökünden çözülecek. Sonrasında ben bir süre ortada olmayacağım,” dediğinde, kalbimde büyük bir boşluk oluştu. Her şeyden bir anda uzaklaşmış gibiydim.
Başım dönüyordu, gözlerim kararmıştı. Güç almak için hızlıca birinin eline dokundum, ama elimdeki güç kaybolmuştu. Ve sonra gözlerim tamamen karardı, her şey bir anda zifiri karanlığa dönüştü…
evet sjsjsj bölüm nasıldı .?
sizi bir cepheden diğer cepheye sokuyorum . beklemiyordunuz öyle değil mi ? kdkd
daha neler neler okuyacağız . siz bana ve hayal gücüme güvenin .
savaşı da adam edeceğiz o günlerde yakındır merak etmeyin .:)
birde bu kitap size hangi müziği çağrıştırıyor onu da yorumlara yazarsanız sevinirim . bu arada kitabın adı yaz ayı gibi değişebilir haberiniz olsun . =)))






