45. BÖLÜM ;Çaresizlik
SAVAŞ
Apartmana girdiğim anda bedenimdeki tüm kaslar gerildi. Her adımım, içimdeki öfkenin yankısı gibiydi. Beril kendine bir şey yapacak kadar aptal bir kadın değildi. Bunu yapmazdı, yapmamalıydı. Ama yine de içimde tarifi imkânsız bir sıkıntı vardı.
Bu ilişki başından beri bir oyundu. Bir aldatmacaydı. Onun için de, benim için de. Ama yine de, bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordum. Sanki geçmişin hayaletleri bir kez daha peşime düşmüştü.
Merdivenleri ikişer üçer çıktım, hızımın farkında bile değildim. Kalbim, göğüs kafesime sığmayacak gibi atıyordu. Beril’e söz vermemiştim. Birlikte bir gelecek hayali satmamıştım. Ama buna rağmen, o kıskançlık krizlerine giriyor, hayatımın içinde daha büyük bir yer kaplamak istiyordu. Beni elde edebileceğini mi sanıyordu? Beni kimse tutamazdı. Kimse beni sahiplenemezdi.
Kapının önünde durduğumda elim yumruğa dönüştü. Sertçe kapıyı çaldım.
"Beril! Aç kapıyı!"
Sesim apartmanın boş koridorlarında yankılandı. İçeriden hiçbir ses gelmiyordu. Göğsüm sıkıştı. Ellerim istemsizce titredi ama bunu çabucak kontrol altına aldım.
Tekrar kapıyı yumrukladım. “Beril, aç şu lanet kapıyı!”
Bekleyemezdim. Arkamdaki silahı hızla çektim, namluyu kilide doğrulttum ve tetiği çektim.
Kapı anında açıldı. Silah sesi apartmanı çınlattı ama umurumda bile değildi. İçeriye adım attım, içimde uğuldayan bir korkuyla.
Salon bomboştu. Perdeler açıktı, hava kararmıştı ama Beril hiçbir yerde yoktu.
"Beril!" diye bağırdım, sesimde istemediğim bir panik tonu vardı.
Soluk ışıkta odaları tek tek kontrol ettim. Mutfak boştu. Salon desen, zaten mutfakla birleşikti. Ama sonra gözüm yatak odasına yöneldi. İçimdeki sıkıntı büyüdü.
Tam o anda…
Banyonun kapısı aralık kalmıştı. Ve o aralıktan…
Beril’in yerde hareketsiz yatan bedenini gördüm.
Bir an, nefes almayı unuttum.
Tüm dünya dondu.
Yutkundum ama boğazımda kocaman bir düğüm vardı. Adımlarım istemsizce banyonun eşiğine kadar ilerledi. Sanki ayaklarım bana ait değildi.
İçeri girdiğimde, dizlerimin üstüne düşer gibi çöktüm.
Beril’in sarı saçları yüzünü örtmüştü. Teninin solgunluğu midemi bulandırdı. Ellerim ona uzanmak istedi ama… hareket edemedim.
Bedenim bir taş gibi ağırlaşmıştı.
Boğazımı sıkan görünmez bir el vardı sanki.
Nefes alamıyordum.
Gözlerimi kırptım ve zihnimin derinliklerinden bir görüntü yükseldi.
Annem.
Tavana asılı bedeni.
O küçücük çocuğun, ben… titreyen ellerimle ipi kesmeye çalışmam.
Ve şimdi… Yıllar sonra aynı sahne.
Tekrar yaşanıyordu.
"Hayır," diye fısıldadım. "Hayır, hayır, hayır!"
Sanki bir şeyleri inkâr etmeye çalışıyordum. Geçmişte olanları değiştirememiştim ama şimdi... Şimdi değiştirebilirdim.
Ellerim buz gibiydi ama yine de hareket ettim. Beril’in bileklerini tuttum. Nabzını aradım.
Beril'in nabzı zayıftı, ama atıyordu. İçimdeki panikle titreyen ellerimle onun başını dizlerimin üzerine yatırdım. "Beril, kendine gel!" diye fısıldadım önce, sonra yüzüne hafifçe vurarak sesimi yükselttim. "Beril, kendine gel! Nasıl böyle bir saçmalık yaparsın?!"
Gözlerim hızla çevresini taradı. Boş ilaç şişesi sol yanında yerde duruyordu. Mideme buz gibi bir korku oturdu. Solgun teni, nefes alırken göğsünün inip kalkması…
Bir an hareketsiz kaldım. Sonra göz kapakları ağır ağır aralandı. Baktığında gözlerinde belirsiz bir sis vardı. "Savaş..." diye mırıldandı kısık bir sesle. "Gelmişsin..."
Kendi içimde yaşadığım fırtına, onu hayatta gördüğüm an hafifledi ama öfkem de körüklendi. Ceketimi çıkardım, başının altına koydum ve hızla ayağa kalkarak yerdeki şişeyi elime aldım.
"Ne zaman içtin bunu?!" diye sordum sertçe. Boğazımdan çıkan ses yabancıydı. Kendi sesimi tanıyamıyordum.
Beril göz kapaklarını kırpıştırarak bana baktı. "Yeni..." dedi, sesi çok zayıftı.
Bu iyi bir haberdi. Henüz vücuduna tamamen karışmamıştı. Onu kusturabilirdim.
"Savaş..." diye inledi. Karnını tuttu ve hafifçe kıvrıldı. "Acıyor..."
Onu öyle görünce daha fazla vakit kaybetmeden mutfağa koştum. Bir bardak su doldurup banyoya geçtim. Yanına çömelerek başını nazikçe kaldırdım. Dudakları kuruydu. Bardağı dudaklarına götürdüm, önce yüzünü ekşitti, ama sonunda içmeye başladı.
"Beril, ilacı yeni içmişsin. Kusmak zorundasın. Daha sindirmemişsindir."
"Hayır..." diye mırıldandı, ama başka çaremiz yoktu.
Zor da olsa onu tuvaletin yanına kadar götürdüm. Bir an duraksadım. Elimi ağzına götürdüğümde aniden öğürdü, sonra hızla klozete kustu. Vücudu titriyordu. Arkasına yaslandığında, elimdeki ıslak bezle ağzını sildim.
Gözleri yaşlarla doluydu, ama bilinci daha açıktı. "Savaş..." dedi tekrar.
Onu yere bırakmadan kucağıma aldım. Başı göğsüme yaslandı, vücudu hâlâ titriyordu. Sessizce odasına götürdüm, yatağına yatırdım. Birkaç dakika boyunca sadece nefes alış verişlerini dinledim. Rengi biraz daha yerine gelmişti, yanakları hafif pembeleşmişti.
Üzerini örterken aniden elimi tuttu.
"Gitme Savaş... Bırakma beni..." dedi, sesi titriyordu. Gözlerimde biriken öfke ve endişeyle derin bir nefes aldım. Elimi nazikçe onunkinden çektim.
"Gitmeyeceğim Beril. Ama bu yaptığının hesabını vereceksin!" dedim. Sesim sertti, ama içimde kırılan bir şeyler vardı.
Beril başını iki yana salladı, gözyaşları yastığa damladı. "Kendimi çok çaresiz hissettim, Savaş... Benden gün geçtikçe uzaklaşıyorsun..."
Gözlerini kaçırdı, ama sesi titrek bir isyanla doluydu. "Seni seviyorum, Savaş! Sensiz bir hayat düşünmek istemiyorum! O kadınla sadece intikam için evlendiğini düşündüm, ama sen hep onun yanındasın!"
Sesi odada yankılandı.
"Beril..." dedim, ama cümleyi tamamlayamadım. Yutkunarak ona baktım.
Elini bana uzattığında, elini tuttum, ama nazikçe yere indirdim. "Beril, ben yetişemeseydim ya? Daha kötü bir şey olsaydı? Bunu bir daha tekrar edersen, seni zorla psikiyatriste götürürüm."
Tehdit gibi çıkmıştı sesim. Ama korkuyordum. Öfkelenmemin sebebi de buydu.
Beril doğrulmak istedi, ona yardım ettim. Ellerini avuçlarımın içinde sıktı. "Savaş, özür dilerim..." dedi, gözyaşları tekrar yanaklarından süzüldü.
"Ağlama Beril," dedim, derin bir nefes alarak. "Ben senin için söylüyorum. Sen güçlü bir kadınsın. Çok başarılısın. Ama sırf bu yüzden intihar etmeye kalktın, ben sana ne diyeyim?"
Beril parmaklarını avuçlarımda gezdirdi, sanki beni bırakmak istemiyormuş gibi. "Seni kaybettim sandım... Ama artık biliyorum. Sen hâlâ beni seviyorsun. Sevmeseydin, gelir miydin? Gelmezdin... O kadın senin aklına girmemiş, değil mi?"
Gözleri umutla ışıldıyordu. Ama bu ışık yanılgılarla doluydu.
"Beril, bunu bir daha yapmayacağına söz ver," dedim, sesim yumuşamıştı.
Gülümseyerek, "Söz. Yeter ki sen beni bırakma, başka bir şey istemem," dedi.
Başımı iki yana salladım. Bu hâli normal değildi. Tüm bu anlar, bu duygular fazlasıyla yoğun ve yanlıştı.
Ayağa kalkarken elimi bırakmadı. "Gitmesen..." dedi kısık bir sesle.
Gözlerini gözlerime dikti. "Eskisi gibi beraber olsak, ha? Sen, ben ve tutkumuz... Başka hiçbir şeyi düşünmeyelim, Savaş. Sana her şeyine tamam dedim. Lütfen, bunu bana çok görme. Sana şu anda her şeyden çok ihtiyacım var... Ve seni çok özledim."
Sesi yavaşça süzülerek içime işledi. Yatakta dizlerinin üzerine kalktı, yüzü bana yaklaştı. O an bir dejavu gibi, zihnime kazınmış bir başka sahne canlandı: Milena… Sarhoşken aynı böyle yapmıştı.
Beril’in dudakları, dudaklarıma değdi. Ellerini omuzlarımda kenetledi.
Ama ben... Put gibi duruyordum.
İçimden gelmiyordu.
Beril, öpücüğünü daha da derinleştirmek ister gibi dudaklarımı ısırdı. Gözlerimin içine baktı, hafifçe gülümsedi. "Ben iyiyim, Savaş. Tek ihtiyacım sensin."
Sonra tekrar dudaklarıma gömüldü.
Ama ben hâlâ hareketsizdim.
O an fark ettim. Milena’nın öpücüğünden sonra Berilin öpücüğü bende hiçbir his uyandırmıyordu .
Yazar anlatımı ( savaş )
Beril bir anda gözlerini açtı . Öptüğü adam ona karşılık bile vermiyordu . Bir umut tekrara denemişti ama savaş put gibiydi . Bu onun kadınlık gururuna dokunuyordu . Savaş oldu olası soğuktu ve beril buna alışıktı . Ama şuan durum farklıydı kalbindeki sıcaklığı seziyordu beril ama bu sıcaklık ona değildi . Beril savaşı kendinden itti “ savaş sen .! Yoksa o kıza aşık mı oldun ! Sen benim öpücüğüme hiç karşı koymazdın .ne değişti .!” dedi .
Savaş, odada ayakta duruyordu. Göğsü hızlı hızlı inip kalkarken Beril’in öfkeli ve gözyaşlarıyla dolu bakışlarıyla karşı karşıyaydı. Kadın sinirle yatağın kenarına oturmuş, ellerini yumruk yaparak titriyordu. Savaş başını ellerinin arasına aldı, alnını parmaklarıyla sıktı.
"Kes sesini artık, Beril!" diye patladı. "Benim kimseye aşık olduğum yok!"
Ama Beril geri adım atmadı. Yatağın kenarından hızla kalktı ve sendeleyerek ona yaklaştı. Elini göğsüne sertçe vurdu. "Öyleyse niye karşılık vermedin?!" diye bağırdı. "Savaş Baykara! Sen o kıza aşık olmuşsun!"
Kadının sesi odada yankılanırken Savaş’ın kaşları istemsizce çatıldı. Bu sözler beyninde yankılanıyordu:
"Savaş Baykara! Sen o kıza aşık olmuşsun!"
Hayır! Mümkün değildi! Savaş Baykara aşık olmazdı! O, duyguların kölesi olacak bir adam değildi!
Beril bu kez ağlamıyordu. Yüzündeki öfke, gözlerindeki kızgın bakış derinleşmişti.
"O kızın neyi seni etkiledi, ha?! Benim veremediğim ne verdi de sen benden bu kadar uzaklaştın?!"
Beril'in sesi keskin bir bıçak gibi beynine saplanıyordu. O, elini sertçe Savaş’ın göğsüne vurdu, ama Savaş hiç kımıldamadı. Sadece dişlerini sıktı.
"Neden?!" diye tekrar bağırdı Beril, yumruklarını sıkarak. "Ben bunca zamandır ne istersen yaptım! Durduğun yeri bil dedin, orada durdum! Ama şimdi bakıyorum da sen annemin katilinin kızına aşık olmuşsun!"
Bu sözlerle birlikte odadaki hava daha da gerildi. Savaş’ın tüm kasları gerildi, siniri damarlarına kadar işledi. Elini uzattı, sertçe Beril’in bileklerinden tuttu.
"Ben kimseye aşık olmadım, Beril!" diye kükredi.
Ama Beril inanmıyordu. Gözleri kısılmış, inatla ona bakıyordu. "Ben mal mıyım ya?!" diye hırladı. "Sen o kızdan sonra bana hiç eskisi gibi olmadın! Sen beni—"
Savaş aniden onun sözünü kesti. "Ben seni ne?! Bizim aramızdaki ilişki bir hiç, Beril! Sen benim için bir alışkanlıksın ve bunu sen de adın gibi biliyorsun!"
Beril'in gözleri bir an genişledi. Savaş duraksamadan devam etti:
"Hayatımda kimseye yer olmadığını en başından beri biliyordun. Şimdi bu sahneler, bu intiharlar, bu saçmalıklar ne?!" diye tısladı. "Ben seni sevmiyorum, Beril! Sen sadece basit bir alışkanlıksın!"
Beril’in yüzündeki öfke, bir anda korkuya dönüştü. Kısık bir sesle "Savaş…" dedi. Elleri titreyerek Savaş’ın elini tutmaya çalıştı ama Savaş geri çekildi.
"Özür dilerim, Savaş," diye mırıldandı Beril, sesi yalvarır gibi çıkıyordu. "Ben çok ileri gittim…"
Savaş derin bir nefes aldı, gözlerini devirdi ve başını iki yana salladı. "Sen iyi değilsin, Beril," dedi bıkkın bir sesle. "Bence artık görüşmesek daha iyi."
Tam kapıya yönelmişti ki, Beril aniden yere eğildi ve ayaklarına sarıldı.
"Özür dilerim!" diye hıçkırarak haykırdı. "Savaş, ne olur yapma! Ben sensiz yapamam! Sen bana alışkanlık de, umurumda değil! Yeter ki bırakma beni!"
Savaş hızla geri çekildi, onu kollarından tutup kaldırdı. "Bu kadar yeter!" diye gürledi. "Kendine gel!"
Beril gözyaşlarını silmeden aniden başını kaldırdı. Gözleri yeniden öfkeyle doldu.
"AŞIK OLMUŞSUN SEN!" diye bağırdı. "Hani kalbinde kimse yoktu senin?! BEN O KALBE GİREBİLMEK İÇİN YILLARIMI HARCADIM! Ama o kız… o kız seni nasıl manipüle ettiyse, dokunuşlarımı bile istemiyorsun artık!"
Savaş’ın sinirleri tamamen gerildi. Dişleri kenetlendi.
"Sen bu musun, Savaş?!" diye devam etti Beril. "Bu kadar mı vazgeçtin intikamından?! Benim bildiğim Savaş, o kıza cehennemi yaşatmalıydı! Ama sen ona kendi ellerinle cenneti veriyorsun!"
Savaş’ın vücudunda bir öfke dalgası yayıldı. Nefesi hızlandı.
"Ona cenneti mi veriyorum?"
Öfkesi, tüm mantığını gölgede bırakıyordu. Birden kapıyı sertçe kapattı. Odada yankılanan ses, Beril’in irkilmesine neden oldu.
Savaş hızla ona doğru yürüdü, gözleri alev alev yanıyordu. Beril geri çekilirken dudaklarında zafer dolu bir gülümseme belirdi.
"Demek canın sıkılmak istiyor, Beril?" diye tısladı. "O zaman sana bunu vereceğim!"
Saçlarından tuttu, onu sertçe yatağa yasladı. Beril’in dudaklarındaki zafer, Savaş’ın içindeki öfkeyi daha da körüklüyordu.
Sessizce, dişlerinin arasından fısıldadı:
"Ben kimseye aşık olamam, Beril…"
Kelime kelime, her harfini bıçak gibi keskin söylüyordu.
"Ne sana…"
Beril, nefesini tuttu.
"Ne de…"
Ve o an dudaklarından o lanet olası isim döküldü.
"Milena."
Beril'in yüzündeki ifade, bir anlık şokla dondu. Ama hemen toparlandı ve Savaş’a meydan okuyan bir şekilde güldü.
"Bana eski Savaş'ı göster o zaman," dedi, gözleri parlayarak.
Savaş’ın dişleri birbirine kenetlendi.
"Milena’ya aşık olmazdım! Başka bir kadına zevkle dokunurdum ve Milena aklıma bile gelmezdi!"
Bu düşünceyle öfkeyle gömleğini yırttı, kumaş çıtırtıyla vücudundan ayrılırken odada yalnızca Savaş Baykara’nın gölgesi hâkimdi.
........
Odanın içi hâlâ gerilimle yankılanıyordu. Beril, nefesi hızlanmış halde, Savaş’ın gözlerindeki öfkeyi izliyordu. O gözler… derin, karanlık ve duygudan yoksun… Her zaman ona böyle bakardı. Ama şimdi, içinde onu delirtecek bir şey daha vardı: başka bir kadının varlığı.
"Milena…"
Savaş’ın o ismi dudaklarından çıkarmasıyla içinde bir kıskançlık dalgası kabardı. Ama aynı zamanda… arzulandı. Savaş ne zaman bu kadar vahşi ve kayıtsız davransa, o bunu daha çok seviyordu.
Beril’in dudakları aralandı, nefesi titredi.
Savaş, hâlâ dişlerini sıkıyor, göğsü inip kalkıyordu. Ama gözlerinde ne şehvet vardı ne de istek. Onun için bu sadece bir boşalmaydı. Savaş Baykara’nın duygularla işi olmazdı.
Beril elini göğsüne koydu, tırnaklarını kaslı vücuduna geçirdi.
"Sana eski Savaş’ı göster, Savaş Baykara…" diye fısıldadı.
Savaş hiç tereddüt etmedi.
Güçlü elleriyle onu yatağa itti, parmakları sertçe bileklerini kavradı. Dudaklarında en ufak bir şehvet, en ufak bir sıcaklık yoktu. Beril’in tenine dokunuyordu, ama hissetmiyordu. O sadece kendini tatmin edecekti.
Beril’in tırnakları sırtına geçtiğinde Savaş hafifçe başını eğdi, ama yüzündeki sertlik hiç kaybolmadı.
Bu bir tutku anı değildi.
Bu sadece bir alışkanlıktı.
Ve Savaş Baykara alışkanlıklarına sadıktı.
Beril’in boğuk inlemeleri odada yankılanırken, Savaş içindeki öfkeyi bastırmak için hareket ediyordu. Kadının elleri onu sarmalıyor, nefesi tenine değiyordu ama…
Aklında hâlâ başka bir isim yankılanıyordu.
"Milena."
Ve bu, onu daha da öfkelendiriyordu.
Daha sert, daha acımasız oldu.
Beril çığlık attığında bile umursamadı.
Çünkü onun için bu sadece bir boşalmaydı.
Hiçbir şey hissetmedi.
Ve bu, onun için en iyisiydi.
MİLENA
Dün gece Gizem’le dertleşmek bana iyi gelmişti. Ne kadar kırılacaktı kalbim? Neyle sınanıyordum?
Düşüncelerim beynimi kemirirken sabah olmuştu bile. Gözlerime gram uyku girmemişti. Gizem giderken “Uyu tamam mı?” demişti, ben de mecburen kafamı sallamıştım. Ama uyuyabilmek mümkün müydü? Sabah kadar pencerenin önünden ayrılmamıştım. Güneş doğmak üzereyken, biraz gözlerim kapanmıştı. Ama o kısacık uykuda bile bir kâbus görmüştüm.
Karanlığın ortasındaydım. Korkunç bir siluet beni boğuyordu, sürekli “Öleceksin! Öleceksin!” diye fısıldıyordu.
Bağırarak uyandım. Boğazım kurumuştu, avuç içlerim terlemişti. O el... O kadar gerçekçiydi ki… Nefesim kesilmişti.
Gözlerimi açtığımda hava aydınlanmıştı. İçimdeki sıkıntıyla yerimden kalktım. Savaş hâlâ gelmemişti.
Nerede olduğu belli.
Beril’in yanında…
Dün sabah koynunda uyandığım adam, şu an başka bir kadının yanındaydı.
Bu düşünce midemi sıkıştırdı.
Ellerimi saçlarıma koydum, geriye attım. Lavaboya gittim, aynada kendime baktım. Gözaltlarım mosmordu. Kendime çeki düzen vermeliydim. Saçlarımı taradım, kahküllerime şekil verdim. Derin bir nefes alarak giyinme odasına geçtim.
Siyah İspanyol paça bir pantolon seçtim. Üzerine bedeni saran, vücut hatlarımı ortaya çıkaran siyah bir badi giydim. Onun üzerine mücevher düğmeli bir triko ceket aldım. Kollarımı düğmelerden biraz sıyırdım, zarif ama kendinden emin bir hava katmak istedim.
Makyajımı hafif tuttum ama yüzüme renk gelsin diye rujumu daha koyu sürdüm. Aynada son kez kendime baktım. Gözlerimde bir şey vardı… Öfke, acı ve inat.
Aşağı indiğimde Zümrüt Hanım ve Hilal Hanım oturuyordu. Barış ve Derin ortalıkta yoktu.
O sırada Narin bana doğru yaklaştı. Yüzü gülüyordu.
Hızla telefonunu çıkardı, parmaklarını ekrana dokundurarak bir şeyler yazdı. Sonra bana çevirdi.
"Çok güzel olmuşsun, Milena abla."
İçim bir an için yumuşadı. Elimi saçlarına götürdüm, parmaklarımı ipeksi buklelerinin arasından geçirdim. O kadar güzeldi ki… Tam adı gibi, narin. Hassas, kırılgan ama içinde bir ışık taşıyan biri.
Savaş’ın Narin’in üzerine neden bu kadar titrediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Küçükken yaşadığı korkunç travma nedeniyle konuşamıyordu. Kendini ifade edemiyordu. Peki ya annesi ona neden olmuşsa? Eğer Narin konuşabilseydi, bana böyle davranır mıydı? Belki de o da Derin gibi benden nefret ederdi.
İçimde bir düğüm vardı.
"Teşekkür ederim, Narin. Sen de çok güzel görünüyorsun."
Üzerindeki çiçekli elbise ona çok yakışmıştı. Saçlarını at kuyruğu yapmış, pembe bir kurdeleyle süslemişti. Gülümsediğinde gamzeleri ortaya çıktı, gözlerinin içi parladı.
"Böyle bir hayat dolu kız, sessizliğe mahkûm edilmemeliydi."
Tam o anda Hilal Hanım’ın sesi keskin bir bıçak gibi havayı yardı.
“Yüzsüz gibi konağa geri dönmüşsün bakıyorum.”
Bakışlarımı bir an başka bir yöne kaçırmak istedim ama sonra kendimi topladım. Artık ezilmeyecektim. Özellikle de onların karşısında.
Gülümseyerek başımı kaldırdım. “Evime gelmek için sizden izin alacak değilim herhalde, Hilal Hanım.”
Hilal sinirle yerinden kalktı. “Saygısız! Senin o dilin çok uzamış!”
Narin’in elini tuttum.
“Narinciğim, bize biraz izin verir misin?”
Narin gözlerini babaannesine, yengesine ve en son bana çevirdi. Sonra yavaşça başını salladı ve sessizce uzaklaştı.
Bakışlarımı tekrar Hilal Hanım’a yönelttim. Ellerimi birleştirdim, yüzümdeki alaycı gülümseme onların öfkesini daha da körükledi.
“Size hesap vermek gibi bir sorumluluğum yok, Hilal Hanım.”
Hilal öfkeden kıpkırmızı olmuştu ama asıl darbe Zümrüt Hanım’dan geldi.
“Savaş seni savundu diye bir yerlerin kalkmış kızım. Sakın kendini bir şey zannetme. Neticede o kadının kızısın. Sana olan güven zaman geçse de duyulmayacak. Sana her baktığımızda o kadın geliyor aklıma. Benim oğlumun yuvasını yıktı o kadın! Karısını, çocuklarını terk etti. O çocuklar anasız babasız büyüdü. Ve bunların hepsi senin o kahpe annen yüzünden!”
Sözleri mideme bir bıçak gibi saplandı.
Öfkemi bastırarak bir adım attım. Serçe yutkundum, içimdeki fırtınayı susturmaya çalışarak.
Sert ama kontrollü bir sesle konuştum.
“Ben ne annemim ne de sizin geçmişinizim, Zümrüt Hanım. Ben Milena’yım.”
Bakışlarımı dikerek devam ettim.
“Ayrıca annem ile Savaş’ın babası birbirlerini seviyormuş. Tek suçlu benim annem olamaz.”
Sözlerim havada asılı kaldı.
Hilal’in ve Zümrüt Hanım’ın yüzündeki ifadeyi gördüğümde, kendi cesaretimden bile şaşırdım. Bu sözler benden mi çıkmıştı?
İçimde kaynayan öfke, hırs ve incinmişlik vardı. Ama artık onların gölgesinde kaybolmayacaktım.
Ben buradaydım.
Ve artık pes etmeyecektim.
Zümrüt Hanım'ın yüzü öfkeden mosmor olmuştu. Gözleri kızarmış, damarları belirgin hale gelmişti. Öfkesi taşmaya hazır bir yanardağ gibiydi. Nefesi sert ve düzensizdi.
“Seni hadsiz, saygısız sürtük! Benimle nasıl konuştuğunun farkında mısın?!” diye bağırdı.
Sesi tüm salonu doldurduğunda, etraftaki hizmetliler korkuyla geriye doğru bir adım attı. Zümrüt Hanım'ın eli havaya kalktı, şiddet dolu bir tokadın gelmekte olduğunu görmek zor değildi. Ancak bu sefer geri adım atmadım.
Elini havada yakaladım. Gözlerinde büyük bir şaşkınlık belirdi. Zümrüt Hanımın her şeyi kontrol etme alışkanlığı, ona ilk kez birinin meydan okumasıyla sarsılmıştı. Elini sıkıca tuttum ve nazik ama sert bir şekilde geri ittirdim.
“Kendinize gelin, Zümrüt Hanım,” dedim sakin ama otoriter bir sesle.
Tansiyon o kadar yüksekti ki odadaki herkes nefesini tutmuştu. O esnada aşağıya inen Kudret Hanımın bastonunun sesi duyuldu. Sert adımlarıyla bize yaklaşırken bakışlarımız ona döndü. Onun ardından Gizem de belirdi.
Gizem yardımcı olmak için büyükannenin yanında oldu. Büyükanne Beni görünce ışıldayan bir gülümsemeyle bana doğru geldi.
“Milena! Kızım, sen ne zaman geldin?” dedi yumuşak bir sesle.
Bu evde mutsuz olsam da tutunacak bir dalım vardı. Kudret Hanım’ın varlığı bana her zaman bir nebze de olsa güven verirdi. Yüzümde bir gülümsemeyle ona yaklaştım.
“Dün akşam geldim, Kudret Han—”
Lafımı bölerek, sert ama sevgi dolu bir şekilde, “Büyükanne de bana! Ayrıca o eşek sıpası nerede?” dedi.
Kafamdan ilk geçen yalanı söyledim. “Sabah erkenden çıktı.”
“Büyükanne,” diyerek cümlemi tamamladım.
Kudret Hanım derince bana gülümseyerek “Güzel gelinim benim,” dedi. O anda Gizem bana göz kırpıp şunu fısıldadı:
“Bu Milena'yı görmek çok güzel. Sakın hiçbir şeyden korkma, arkandayım.”
Bu sözleri duyunca içimde büyük bir ateş yandı. Ne olursa olsun savaşmam gerektiğini biliyordum.
Kudret Hanım masanın baş köşesine oturdu. Zümrüt ve Hilal kendi yerlerini aldı. Yardımcılar servisi açarken, bir anda Narin içeri girdi. Yanımda Savaş olmadığı için eliyle ona yanımda oturmasını işaret ettim.
Tam o esnada Hilal Hanım sert bir sesle konuştu:
“Bu sofrada herkesin bir yeri vardır. O sandalyeler boş olsa bile kimse kimsenin yerine oturmaz. Bu bizim ailenin bir kuralıdır, Gelin Hanım.”
‘Gelin’ kelimesini bilerek vurgulamıştı. Ellerimi masaya koyarak hafifçe sırtımı dikleştirdim ve sakin ama keskin bir sesle cevap verdim:
“Dediklerinizde haklısınız, Hilal Hanım. Ama… Sofrada önemli olan insandır, boş sandalyeler değil. O sandalyeleri dolduracak bir ailenizin olmasını ön görmelisiniz. Boş sandalyelerle dolu bir masa değil.”
Hilal Hanım elindeki çatalı sertçe sıktı. Zümrüt Hanım ise dişlerini sıktı, ama büyükanneme karşı gelmeye cesaret edemedi.
Kudret Hanım sessizliği bölerek sakin bir sesle, “Ne güzel dedin kızım. Masayı sofra yapan insandır,” dedi.
Bu sözler içimi ısıttı. Başımı hafifçe eğerek büyükanneme saygı gösterdim. Narin, benim yanıma oturduğunda, Hilal ve Zümrüt’ün bakışları iyice sertleşmişti.
Onlar büyükanneme laf edemiyorlardı ama beni ezmeye çalışıyorlardı. Fakat ben, artık eskisi gibi susan Milena değildim.
......
Kahvaltıdan sonra Kudret Hanım istirahat etmek için odasına çekilmişti. Zümrüt Hanım ise koltuğunda kahvesini yudumluyordu. Hilal Hanım ortalıkta görünmüyordu. Gizem bir anda elini boynuma dolayıp beni kendine çekti.
"Miloş!" diye seslendi heyecanla.
Dalgın dalgın dışarıda dolaşıyordum . "Efendim Gizo?" dedim hafif bir gülümsemeyle.
Gizem önüme geçip geri geri yürümeye başladı, büyülenmiş gibi bakarak konuştu: "Daha demin o cadıya karşı nasıl da kendini savundun! Aferin sana kızım!"
Elimle omzuna hafifçe vurdum, sonra başımı kaldırıp temiz havayı içime çektim. Ne çok soğuk ne de çok sıcaktı, sadece serin bir rüzgar esiyordu. İçimi hafifçe rahatlatan bir hava vardı.
"Gizem, biliyor musun, benim canımı en çok yakan kişi Savaş... Ne Hilal Hanım ne Kudret ne de Zümrüt ya da Derin... Hiçbiri beni Savaş kadar paramparça edemiyor. Onlara karşı bir savunmam var ama Savaş... Ona karşı hiçbir savunma geliştiremiyorum ve bu beni kahrediyor."
Gizem başını olumlu anlamda salladı. "Milena, sana bir şey söyleyeceğim ama yanlış anlama..." dediğinde ikimiz de bahçedeki banklara doğru yöneldik. Oturunca başımı ona doğru çevirdim. "Söyle bakalım," dedim merakla.
Gizem ellerimi tuttu. "Canım, asla seni kırmak istemiyorum ama bunu birinin sana söylemesi lazım ki kendini koruyabilesin," dedi ve derin bir nefes aldı. "Sanırım Savaş’a yavaş yavaş aşık oluyorsun."
Şokla yerimden hızla kalktım. "Aşık olmak da nereden çıktı Gizem ya?! O benden nefret ediyor!" dedim sinirle.
Gizem de benimle birlikte ayağa kalktı. "Ben ondan değil, senden bahsediyorum. Dün o kadına gittiğinde nasıl kahrolduğunu gördüm. Bak, şu an aşıksın demiyorum ama zaman geçtikçe Savaş’a bağlanmandan korkuyorum."
"Öyle bir şey olmayacak!" diyerek kestirip attım. Ama Gizem onaylamayan gözlerle bana baktı.
"Dün kollarımda ağlayan kız mı söylüyor bunu? Uyumadan sabaha kadar onu beklemişsindir sen şimdi," dediğinde sanki kafamdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim.
Evet, bunları yapmıştım ama bunlar acının yansıması olabilirdi, aşkın değil... "Gizem, sen yanlış anlamışsın. Ben dün gururuma dokunduğu için ağladım," dedim ve arkamı dönüp oradan uzaklaşacakken Gizem’in sesi tekrar yankılandı.
"Onu öptüğüne pişman mısın, Milena?"
İçimdeki bir ses anında yanıt verdi: Hayır.
Bulunduğum yerde çakılıp kaldım. Gizem ses tonunu yumuşatarak devam etti. "O kadına gittiğinde hiç mi kıskanmadın?"
Bu soruya cevap veremedim. Sadece bir şeyi çok iyi biliyordum: Savaş ile aramda yaşanan hiçbir şeye pişman değildim. Ve bu yüzden kendimden nefret ediyordum. Bir insan kendine bu zulmü neden çektirirdi?
.....
Evin içine adımımı attığım anda Derin’in salon kapısından girdiğini gördüm. Kolları dolu, ellerinde bir sürü poşet vardı. Yanındaki çalışanlara poşetleri teslim ettiğinde gözleri benim üzerime takıldı. Bakışlarındaki öfke açıkça hissediliyordu. Kalbim hızlandı ama belli etmemeye çalışarak hızla oradan uzaklaşmaya yöneldim. Tam o sırada bileğimde bir sıkış hissettim. Sert bir şekilde durduruldum. Derin’in parmakları kolumu sıkıca kavramıştı.
Karşımda durup gözlerimin içine dik dik bakarak konuştu: “Nereye gidiyorsun ha?! Benden kaçabileceğini mi sanıyorsun?!”
Öfkesi o kadar belirgindi ki, yüzüne yansıyan sert ifade içimi ürpertti. Kolumu hızla çektim ama beni bırakmaya niyeti yoktu. Bu evde herkesin beni tutma takıntısı mı vardı?! Ya sabır!
“Benim kaçtığım filan yok, Derin! Eğer yüzleşmek istiyorsan, bir oda kadar uzağındayım!” diye sertçe karşılık verdim. Derin’in yüzü daha da gerildi. Kaşları çatıldı, nefesi hızlandı. Dudaklarını sıkarak bana küçümseyen bir ifadeyle baktı.
“Bak sen şuna! Daha düne kadar ağlayan bir kızdın, şimdi bir anda cesaret mi buldun? Abimle gittin geldin ya, sana bir şey olmuş!” dedi sesi alaycı ama içinde açık bir tehdit vardı. Beni yukarıdan aşağı süzdü. “Bana bak kızım, ben tanıdığın hiç kimseye benzemem! Sen bu evden gitmeden bana huzur yok! Ya insan gibi çekip o sürtük annenin yanına dönersin ya da sana burada cehennemi yaşatırım!”
Tehditler, tehditler… Ama bilmiyordu ki geldiğim yer cehennemden beterdi. Onun vereceği hiçbir acı, yaşadıklarımdan daha kötü olamazdı. Sakin bir şekilde gözlerinin içine baktım. “Bekliyor olacağım, Derin!” dedim. Sonra hızla yukarı çıktım.
Odaya girdiğimde kapıyı kapattım ve derin bir nefes aldım. İçimde bir şeyler yanıyordu ama ne öfkemi ne de üzüntümü tam olarak tanımlayabiliyordum. Yatağa oturdum, telefonumu elime aldım. Kişilerden Savaş’ın numarasını açtım. Onu arayıp ne zaman geleceğini sormak istiyordum ama gururum engel oluyordu. Kim bilir şu an Beril’le ne yapıyordu… Parmaklarım titredi, telefonu hızla yatağa fırlattım ve başımı geriye yaslayarak saçlarımı ellerimle geriye ittirdim.
Hayır, böyle bekleyemezdim. Bir şeyler yapmalıydım. Bu konuyu önce annemle konuşmalıydım.
Yataktan kalktım, telefonu yerden aldım. Annemin telefonu yoktu, bu yüzden ev telefonunu aradım. Bir defa, iki defa, üç defa… Ama kimse açmadı. İçimde bir endişe dalgası yayıldı. Annemle mutlaka konuşmam gerekiyordu.
Koridorda yürürken hafif aralık kalan bir kapı dikkatimi çekti. İçeriye baktığımda Narin’i gördüm. Önünde duran tahta iskeletin üzerinde resim yapıyordu. Arkası bana dönüktü, beni fark etmemişti. Resmine göz gezdirdiğimde beş kişi çizilmişti ama birinin yüzü tamamen yoktu .
“Narinciğim,” dedim usulca.
Narin irkilerek bana döndü, elindeki kalemi hemen kenara bıraktı. Yanına gidip oturdum ve resme biraz daha yakından baktım. İnsan figürleri o kadar gerçekçiydi ki hayran kalmamak mümkün değildi. Benim resim yeteneğim asla bu kadar iyi değildi.
“Gerçekten çok güzel çizmişsin,” dedim.
Narin başıyla hafifçe teşekkür etti.
“Peki buradakiler kim?” diye sordum. Birinin üzerine işaret parmağımı koydum.
Narin işaret ettiğim kişiye baktı ve eliyle kendini gösterdi.
“Sen misin?” dedim. Başını sallayarak onayladı.
“O zaman geriye kalanlar…” dedim yavaşça. Küçük kız figürü Narin’di, sağındaki çocuk Savaş’ın küçüklüğüydü, solundaki ise muhtemelen Derin olmalıydı. Hepsi gülümsüyordu. Ama Derin’in yanında bir kadın vardı ve o da gülümsüyordu. Savaş’ın yanında da biri vardı ama yüzü çizilmemişti.
“Narin, resmin eksik kalmış,” dedim, savaşın yanındaki yüzü olmayan figürü işaret ederek.
Narin başını eğdi ve gözleri doldu. Ayağa kalktı, elimi tuttu ve beni odanın başka bir köşesine götürdü. Üzerleri beyaz örtüyle kaplı bir sürü tablo vardı. Birini indirdi, bu Savaş’ın portresiydi. Şu anki haliyle çizilmişti. Onu böyle görmek bile kalbimin hızını değiştiriyordu. Diğerini indirdiğinde annesinin portresi çıktı karşıma. Kadına baktığımda şok oldum. Onunla benzememiz şaka olmalıydı!
“Narin, bu annen mi?” diye sordum şaşkınlıkla.
Narin başını sallayarak onayladı. Savaş’ın annesiyle nasıl bu kadar benziyorduk? Bu mümkün müydü?
Son tabloyu açtığımda yine yarım kalmış bir resim gördüm. Yalnızca bir ağız çizilmişti, onun dışında hiçbir şey yoktu.
“Babanı hiç mi hatırlamıyorsun?” diye sordum usulca.
Narin eline bir kâğıt ve kalem aldı, bir şeyler yazıp bana uzattı.
‘Onu son kez gülerken gördüm. Çocuktum… Yüzünü, sesini, hatta nasıl biri olduğunu bile unuttum. Tek bildiğim, o sıcak gülümsemesi. Beni değerli hissettirmişti… Son kez.’
Yazdıklarını okuduğumda içim paramparça oldu. Gözlerimi Narin’e çevirdiğimde birkaç damla gözyaşının kâğıda düştüğünü gördüm. Onu kendime çektim ve sarıldım.
“Özür dilerim, Narin,” dedim fısıltıyla.
Neden böyle hissettiğimi bilmiyordum ama içimde annem yüzünden ona borçlu olduğuma dair derin bir his vardı…
-----
Öğlene kadar Narin ile vakit geçirmiştik. Bana bir şeyler çizmeyi göstermişti. Sonra da beni koca bir tuvalin karşısına oturtmuştu. Ama ben ne çizeceğimi bilmiyordum.
"Narin, ben yapamam ki," dedim tereddütle. "Yani... Bu konuda baya beceriksizim."
Narin başını iki yana sallayarak telefonunu çıkardı, hızla not defterine bir şeyler yazdı: "Denemekten çekinme. Hem abim de çiziyor biliyor musun? Bana resim yapmayı o öğretti. Onun resimleri daha güzeldir. Ben de ilk başta senin gibi düşünüyordum ama abim bana sabırla öğretti. Ben de sana öğretebilirim."
Yazdıklarını okuyunca yüzümde bir tebessüm oluştu ama Savaş hakkında daha ne öğreneceğimi bilmiyordum. "Savaş güzel mi çiziyor?" diye sordum.
Narin başını salladı ve tekrar telefonuna yazdı: "Hem de çok güzel çizer. Hatta annemizi de o çizdi. Yani, beraber çizdik."
Şaşkınlıkla baktım. Onun gibi birinden böylesine derin bir hassasiyet beklemiyordum. "Haklısın," dedim kısık sesle. "Ama ben ne çizeceğimi bilmiyorum."
Narin tekrar telefona bir şeyler yazdı: "Sende kalabilir. Aklına ne geliyorsa o zaman çizersin. Eğer yardıma ihtiyacın olursa, sana seve seve yardımcı olurum."
Gülümseyerek, "Çok teşekkür ederim, Narin. Ben ne çizeceğimi bulunca senden alırım," dedim.
Narin de gülümseyerek başını salladı. Tam o esnada içeriye Kudret Hanım girdi. Beklemiyordum onu burada görmeyi. Bastonuyla yavaşça yanımıza yaklaşınca oturduğum yerden kalkarak ona yer verdim. Narin de en az benim kadar şaşkındı.
Büyükanne hafif bir tebessümle, "Odamda canım çok sıkıldı. Dedim ki sizi bir ziyaret edeyim," dedi.
Narin, büyükannesinin oturmasına yardımcı oldu. Ben de bulduğum bir yastığı arkasına koydum. "İyi yapmışsınız," dedim.
Büyükanne, Narin’e bakarak, "Nasılsın güzel torunum? Bu aralar bu yaşlı büyükannen günlerinin çoğunu uyuyarak geçiriyor. Sakın sana olan sevgimin azaldığını düşünme," dedi.
Narin, büyükannesine sıkıca sarıldı. Onlara burukça baktım. Büyükannenin buruşmuş elleri torununun saçlarını severken, "Bu yaşlı kadın seni çok seviyor," diye fısıldadı.
Narin yanaklarından öptü ve geri çekildi. Ellerini kullanarak 'Ben de seni çok seviyorum,' dedi. Büyükanne başını sallayarak bana döndü. "Narin'in piyano eğitimine yetişmesi lazımmış," dedi.
Şaşkınıkla kaşlarımı yukarı kaldırdım. "Sen piyano mu çalıyorsun?" diye sordum.
Narin başını salladı. "Gerçekten harikasın, Narin!" dedim.
Narin, yatağın kenarında duran çantasını aldı. Çıkarken el salladı ve odadan ayrıldı.
Büyükanne ile baş başa kalınca biraz gerildim ama o elini yanındaki boşluğa koyarak, "Gel buraya," dedi.
Yanına oturduğumda sesi ciddileşti. "Milena, sen bu eve yeni geldin ve bazıların sana kötü davrandığını biliyorum."
Başımı eğince eliyle çenemi kaldırdı. "Sakın eğme kafanı, kızım. Kafan dik dursun ki kimse seni küçümsemesin."
Gözlerim dolmuştu. Ondan böyle sözler duymak bana gücünç vermişti.
Büyükanne derin bir iç geçirdi. "Bu yaşlı kadının tek bir duası kabul oldu biliyor musun, Milena? “
“Ne?” dedim kısık bir sesle.
“Savaşım için, aynı senin gibi bir yol arkadaşı istedim.” dediğinde ne söyleyeceğimi bilemedim. Aramızda olanları bilmiyordu… Belki bilseydi, o da bana kötü bakardı, tıpkı diğerleri gibi.
Büyükanne yüzümdeki ifadeyi dikkatle inceledi, derin bir nefes aldı. “Savaşım çocukken çok acılar yaşadı. Anasız, babasız kaldı… Biliyor musun, bazen onun yüzüne bakmaya utanıyorum.” Sesi yaşlı ve yorgundu, içindeki hüznü hissetmemek imkânsızdı.
Bir an sustu, gözlerini uzaklara dikti. Sanki geçmişin derinliklerinde kaybolmuştu. “Adem’i kendi oğlum gibi büyüttüm. Oğlumdan sonra bana öyle iyi geldi ki… Sanki kaybettiğim evladım geri dönmüştü. Ama sonra… Zümrüt onu mahvetti.”
Kelimeler boğazında düğümlendi, ellerini kucağında birleştirdi. “Adem dayanamadı… Karısını ve çocuklarını alıp başka bir konağa taşındı. Ama her gelişinde gözlerindeki yorgunluğu görebiliyordum. Çökmüştü… Yıllar ona acımasızca dokunmuştu.”
Gözleri doldu, titreyen sesiyle devam etti: “Gittiğini duyduğumda kahroldum… Ama en çok da savaşım için üzüldüm. O küçük yüzünü hatırlıyorum… Babasının arkasından tek bir damla yaş dökmedi ama… Gözleri hep kapıdaydı. Babasının geri gelmesini bekledi, Milena… O kapıdan çıkıp bir daha dönmeyen adamın yolunu gözledi… Ama gelmedi.”
Kudret Hanım elini kaldırıp yaşlarını sildi. Diğer eliyle benim elimden tuttu. Avuçları sıcaktı, içindeki hüznü hissettiren bir sıcaklık…
“Ben çok üzgünüm.” dedim fısıltıyla.
Büyükanne başını iki yana salladı. “Bak kızım, ben hayatımı aileme adadım ama bazı şeyleri değiştiremedim… Ta ki sen bu eve gelene kadar. Seninle her şeyin değişeceğini hissediyorum.”
Gözleri gözlerime kilitlendi, sesi titriyordu: “O çok yorgun, Milena… Çok ağır yükler taşıdı. 16 yaşında bir çocukken sırtına bir dünyanın yükü bindirildi. Ama hiç şikâyet etmedi. Sadece sustu… Ve o sessizliğin içinde kayboldu.”
Avuçlarıma biraz daha sıkı tutundu, gözlerimde bir şeyler arar gibiydi. “Ben yapamadım… Ama belki sen yaparsın.” dedi yorgun bir umutla. “Ona geçmişini unutturamazsın… Ama kalbini iyileştirebilirsin. Bunu senden istemek belki büyük bir haksızlık ama…”
Nefesi titredi, sesi neredeyse fısıltıya dönüştü: “Şu an karşında Kudret Baykrara yok, kızım. Karşında sadece torunu için endişelenen yaşlı bir kadın var.”
O an, içimde bir şeyler çatırdadı. Gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Elini sımsıkı tuttum, bir şey söylemek istedim ama kelimeler çıkmadı. Tek yapabildiğim, ona sessizce sarılmaktı…
. "Onun kalbini yumuşatacak kişi sensin. Bu yaşlı kadının son sözleri olarak düşün bunu, kızım."
Gözlerimdeki yaşlar akmaya başlarken, bu evde ilk kez gerçekten kabul gördüğümü hissettim.
...
Oturduğum koltuktan dışarıdaki denizi izliyordum. Akşamları denizin manzarası bile farklı oluyormuş… Evde herkes kendi odasına kapanmış gibiydi. Gizem de yoktu; bana İstanbul’daki bir arkadaşını ziyarete gideceğini söylemişti. Kendimi oldukça yalnız hissediyordum. Dün geceden beri Savaş’ı görmemiştim.
Yanımdaki telefonu elime aldım ve WhatsApp’tan ona yazdım:
"Herkes merak ediyor."
"Sadece bana bir neden söyle…"
"Ben senin işin olduğunu söyledim."
Bir süre ekrana baktım, ardından derin bir nefes alıp bir mesaj daha yazdım:
"Ne zaman geleceksin?"
Telefonu kapatıp başımı koltuğa yasladım. Deli gibi ne yaptığını merak ediyordum. Varlığına bile razıydım, yeter ki aynı çatı altında olalım…
Elimi kalbime götürdüğümde atışlarımın farklı olduğunu hissettim. Yoksa… Gizem’in dediği gibi, ben gerçekten aşık mı oluyordum?
Koca bir saçmalıktı bu. İnsan kendi sonunu getiren adama aşık olamazdı.
Yerimden kalkıp mutfağa gittim. Aşırı derecede susamıştım. İçeriye adım attığımda yardımcı kadınlardan biri tezgâhın başında bir şeylerle uğraşıyordu. Sürahiyi elime aldığımda kadın arkasını dönüp bana baktı.
"Su alacaktım," dedim yorgun bir sesle.
Kadın hemen sürahiyi elimden aldı. "Olur mu efendim? Ben veririm," dedi. Dolapları açıp bardak çıkardı, o sırada ben de mutfağı inceliyordum. Bizim evdeki mutfaktan bile büyüktü. Zaten burası bir yalıydı, şaşırmamam gerekirdi.
Kadın suyu masaya bırakırken hafifçe gülümsedi. "Afiyet olsun efendim."
Ben de gülümseyerek karşılık verdim. "İyi geceler."
"İyi geceler efendim," dedi nazikçe.
Bardağı alıp birkaç yudum içtikten sonra yukarı çıktım. Koridorda bana doğru gelen Derin’i görünce, yine kavga çıkaracağını düşündüm ve kendimi toparladım. O durunca ben de durdum. Ama söze başlamasına fırsat vermeden, "Bak, gerçekten çok yorgunum. Hiç seninle uğraşacak halim yok. Ne demek istiyorsan yarın söylersin," dedim ve yanından geçip yürüdüm.
Derin arkamdan sadece baktı.
Odama girip suyu komodine koydum, üzerimi çıkartıp pijamalarımı giydim. Yatağa yatmadan önce bir bardak daha su içtim, ardından gece lambasını kapatıp gözlerimi kapattım…
Sabaha karşı…
"BU NASIL TERBİYESİZLİK BÖYLE!"
"AYNI ANNESİ GİBİ! BU DA OR*SPU İŞTE!"
Bağırışlar kulaklarımı doldurdu. Hafifçe kıpırdandım ama gözlerimi açamadım. Hâlâ çok uykum vardı.
"ALLAH’IN CEZASI!"
Zümrüt Hanım’ın sesiydi.
Bu sesler… Rüya mı görüyordum?
Elimi diğer tarafa uzattığımda sert bir vücuda çarptım. O an sanki bedenime elektrik verilmiş gibi sıçrayarak doğruldum.
Ve karşımdaki manzarayı gördüğümde dünya üzerime çöktü.
Zümrüt Hanım, Hilal, Derin ve arkalarında büyükannem… Hepsi oradaydı.
Zümrüt ve Hilal bana iğrenerek bakıyordu. Derin ise hafifçe sırıtıyordu.
Hilal Hanım sinirle yanıma yaklaşırken, panikle yanımda yatan kişiye döndüm.
"Ba… Barış?"
Boğazımdan çıkan ses, neredeyse bir inilti gibiydi.
O burada ne arıyordu?!
Barış yüz üstü yatıyordu. Üzerinde hiçbir şey yoktu, sadece belden aşağısı çarşafla örtülüydü.
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibiydi. Kendime bakmaya korkuyordum. Ama gözlerimi aşağıya indirdiğimde, üzerimde sadece bir çarşafın olduğunu gördüm.
Zaman durmuştu.
"Be… ben…" diye kekelerken, gözlerim doldu. Çarşafı daha sıkı bir şekilde üzerime sardım.
Hilal Hanım, "Seni orospu! Şimdi de Barış’a mı göz koydun ha?! Kahpe soyu!" diye bağırarak saçlarımdan kavradı.
İçimde tarifsiz bir acı vardı.
Çığlık atmak istiyordum. Ama boğazımdan tek bir ses bile çıkmıyordu.
Hilal, arkamdan saçlarımı daha sert çektiğinde gözyaşlarım durmaksızın akmaya başladı. O sırada Barış da uyanmıştı ve o da en az benim kadar şaşkındı.
"Mi-Milena?" diye fısıldadı.
Zümrüt Hanım, "Oğlum, bunu nasıl yaparsınız?" diye haykırdı.
Hilal daha da hiddetlenerek, "Kim yüzünden olacak anne?! Bu kahpe soyu yüzünden oldu! Benim oğlumun kanına girdi!" diye bağırdı.
Barış yatağın kenarına oturup başını ellerinin arasına aldı. "Ben… Dün çok içmiştim. Hiçbir şey hatırlamıyorum!"
O an, kalbime bir hançer saplanmış gibi oldu.
Ne olmuştu? Ben nasıl bir şeyin içine düşmüştüm?!
Derin öne atılıp sinsice gülümsedi. "Açık değil mi babaanne? Milena, abimle yatmayıp, Barış’ın içkili olmasından yararlanmış."
Hilal, saçlarımı daha da sertçe çekti. Canım öylesine yanıyordu ki…
"Ama ben… bir şey yapmadım!" diye ağladım.
Hilal saçlarımı bırakıp yüzüme sert bir tokat attı.
"Sen de aynı annen gibisin!" diye tısladı. "Demiştin ya ‘Ben Milena’yım, annem değilim’ diye? Hayır! Sen tıpkı onun gibisin! Günahkârsın!"
Daha fazla dayanamadım, hüngür hüngür ağlamaya başladım.
"Ne olur inan… Ben bir şey yapmadım…"
Hilal delirmiş gibiydi. "Kes sesini!" diye bir tokat daha patlattı.
Tam o sırada kapıdan bir ses yükseldi:
"Bırakın Milena’yı!"
Gizem’in sesi kulaklarımda yankılandı.
Hilal ona dönerek, "Sen önce kuzenine bir şey de! Ne yaptığını görüyorsun, değil mi?" diye bağırdı.
Ama artık hiçbir şeyi duyamıyordum.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Ellerimi bedenime sardım. Kapalı gözlerimden yaşlar süzülmeye devam etti. O an gerçekten… ölmek istedim.
Gizem, "Yaşlı filan demem, seni döverim! Hepiniz çıkın dışarı!" diye kükredi.
Kimse hareket etmeyince, daha da bağırdı: "HADİSENİZE BE!"
Kapı sertçe kapandığında, ben sessizce ağlamaya devam ediyordum.
Bağırmak istiyordum. Ama dudaklarımın arasında yalnızca boğuk bir hıçkırık kaldı.
Kaç defadır deniyorum ama bir türlü olmuyor . bölümü attığımda açılmıyor ,donuyor vs .
şuan tekrar atıyorum . umarım açılır . çünkü hikaye açısından önemli bir bölüm .
bu arada kitabın adını bir süre sonra değiştirmeyi düşünüyorum . daha sade ve anlamlı bir adı olacak .
AYRICA ajaj sonu için bana kızmayın olur mu ? yorumlarınızı düşüncelerinizi bekliyorum . sizce bunbu kim yaptı ve bu nasıl oldu . evet diğer bölüm dahada bomba . ksks
AY.. SONUNDA BENDE FENA OLDUM 🥲





