44.Bölüm – Korkulan Hisler ..
Dudaklarımız ayrıldığında, vücuduma esen soğuk hava bütün iliklerimi dondurdu. O an, sanki gerçek dünyaya geri dönmüştüm.
Bulunduğum durum, asla olmak istemediğim bir şeydi.
Ormanın ortasında, birbirine tutunmuş bir çift… Ve birkaç metre ötede cansız bir beden.
Ve onu, Savaş öldürmüştü.
Bu gerçeği ne kadar inkâr etmek istesem de, kendi gözlerimle görmüştüm. Tek bir saniye bile düşünmeden tetiği çekmiş, adamı alnının tam ortasından vurmuştu.
Ama bunu yapmamış olsaydı, şu an ben o cansız bedenin yerinde olabilirdim.
Tüm vücudum titredi.
Bunu fark eden Savaş, üzerindeki siyah sweatshirt’ü çıkardı. Altında yalnızca vücuduna tam oturan, kaslarını belirginleştiren siyah bir spor atleti kalmıştı.
Kaslı kolları soğuktan hafifçe gerildiğinde, göğüs kafesi düzenli nefes alışverişiyle inip kalkıyordu. O, her şeyiyle bir savaşçıydı.
Ve ben, o savaşçının kollarındaydım.
Bana giydirdiği sweatshirt, hala vücut ısısını taşıyordu. Ellerim bu sıcaklığa alışmaya çalışırken, Savaş’ın bakışları hızla bedenimi tarıyordu.
Kaşları çatılmıştı.
Sanki beni gözleriyle inceliyor, herhangi bir zarar alıp almadığımı kontrol ediyordu.
"Titriyorsun," dedi, sesi her zamanki gibi sertti.
Ben ise konuşamıyordum.
Ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyordu.
Ne diyeceğimi bilmiyordum çünkü içimdeki tüm duygular birbirine karışmıştı.
Hem korkuyordum…
Hem de garip bir güven hissediyordum.
Savaş, bunu fark etmiş gibi elimi avucunun içine aldı ve sıktı.
Elinin sıcaklığı, buz kesmiş tenime işledi.
"Yürüyecek misin?" diye sordu. Ama bu, basit bir soru değildi.
Adım attım ama sağ ayağımda keskin bir acı hissettiğimde dudaklarımdan acı dolu bir inleme kaçtı.
Savaş anında başını bana çevirdi.
Yüzü gölgelerin arasında karanlık, tehlikeli ve yakıcı bir şeyler barındırıyordu.
Bir elini hızla belime koydu, bana destek vermeye çalıştı.
Ama sonra birden, hiç tereddüt etmeden beni havaya kaldırdı.
Bacaklarım bir anda yerden kesildiğinde, şaşkınlıkla kollarımı boynuna doladım.
"Ne yapıyorsun?" diye fısıldadım.
Savaş, bana sertçe baktı.
"Sana yürüyebilir misin diye sordum," dedi, kaşlarını çatarak. "Ama sen yürüyemezsin. O yüzden ben taşıyacağım."
Beni taşıyordu.
Kollarında, hiçbir şeyden korkmama gerek kalmadan ilerliyordum.
O güçlüydü.
Onun gücü, sadece kaslarında değil, varlığında da hissediliyordu.
Onun kollarında olmak, bir savaşı kazandıktan sonra alınan derin bir nefes gibiydi.
"Savaş... Beni bırakabilirsin," dedim, ama içimde bir yer onu bırakmasını istemiyordu.
Bunu hissetmiş gibi gülümsedi. Ama bu gülümseme, alaycı ve tehlikeliydi.
"Bırakabilirim, evet," dedi. "Ama bırakmayacağım."
Gözlerimi ona diktim.
"Senden korkmam gerektiğini biliyorum," dedim fısıltıyla.
Buna verdiği cevap, kalbimin derinliklerine kadar işledi.
"Sadece benden korkmalısın, Milena. Çünkü seni elimden kimse alamaz."
O an anladım.
Bana gerçekten zarar vermek istemiyordu.
Ama beni, bana rağmen kendine ait kılmak istiyordu.
Ve en korkutucu gerçek buydu…
Çünkü ben de çoktan onun olmuş olabilirdim.
Eve kadar beni tereddütsüz taşımıştı. Kolları o kadar sıkı ama bir o kadar da güven vericiydi ki, yol boyunca bir an olsun bırakmayacakmış gibi hissettim. Ama içimdeki fırtına durulmuyordu. Hâlâ yaşadıklarımız film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu—o silah sesi, yere düşen beden, ve Savaş’ın en ufak bir tereddüt bile göstermeden soğukkanlılıkla hareket etmesi. Nasıl bu kadar normal davranabiliyordu?
Bahçe kapısından içeri girdiğinde hâlâ kaskatı kesilmiş gibiydim. Beni koltuğun oraya bıraktı, vücudumda büyük bir ağrı vardı. Sanki birisi her yanımı ezmiş gibi hissediyordum. Kendimi hem bitkin hem de çaresiz hissediyordum.
Savaş, sobanın orada ateşi körüklerken ben ise ellerimi göğüs hizamda birleştirdim. Düşünceler zihnimde bir fırtına gibi dönüyordu ama dudaklarımdan tek bir kelime çıkmıyordu. O adam… öldü. Gözlerimi sıkıca kapattım. Bunu kabul edemiyordum.
Savaş yanıma gelip, yanımda duran battaniyeyi üzerime sardığında gözlerimi açtım. Yüzü o kadar yakındı ki, nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Bu yakınlık beni hem korkutuyor hem de heyecanlandırıyordu. Kalbim hızlandı, boğazımdan derin bir yutkunma sesi kaçtı. Savaş, gözlerimi bir an için süzdü ama bir şey söylemeden geri çekildi. O uzaklaştığında, ciğerlerime dolan havayla derin bir nefes aldım.
Masanın üzerinde duran sürahiden bardağıma su doldurdu. Bana uzattığında almak için elimi kaldırdım ama o anda fark ettim—titriyordum. Savaş bunu gördü mü bilmiyorum ama hiçbir şey söylemedi. Titreyen parmaklarımla bardağı kavradım, dudaklarıma götürdüm ama içim ürperiyordu.
O ise hiç oralı değildi. Sessizce eline bir demir çubuk aldı ve ateşle ilgilenmeye devam etti. Sanki biraz önce bir adam ölmüş gibi değil de, sıradan bir gün geçiriyormuşuz gibi… Boğazım kuruydu, hissettiğim korku, dehşet ve anlam veremediğim o başka hisle savaşırken, dudaklarımın arasından kısık bir sesle fısıldadım:
"Ş-şimdi ne olacak?"
Savaş başını bana çevirmeden, buz gibi sesiyle konuştu. "Ne gibi?"
Yutkundum. Ne gibi mi? Gözlerimi kırpıştırdım. Bedenim hala korkudan titriyordu. "B-birini vurdun…" dedim zorlanarak. "Bedeni hâlâ o ormanda…"
Savaşın sırt kaslarının gerildiğini fark ettim. O da bunu hissetti mi bilmiyorum ama beni rahatsız eden kısmı bu değildi. Rahatsız eden, onun bu kadar umursamaz olmasıydı.
"Hayat acımasızdır, Milena." dedi, sesi kayıtsızdı. "Eğer o ölmeseydi, sana bir şey olacaktı."
Başımı iki yana salladım. Bunu nasıl böyle söyleyebiliyordu? O adamın ölümü bu kadar mı basitti onun için? Titreyen ellerimle bardağı masaya bıraktım ve hışımla ayağa kalktım.
"Savaş, biri öldü!" Sesim isyankardı, öfkeliydim, korkmuştum. "Nasıl bu kadar rahatsın? Ya bir şey olursa? Ya—" Derin bir nefes aldım. Gözlerim yaşarmaya başlamıştı. Kelimeleri söylerken boğazım düğümlendi. Son cümlem dudaklarımdan fısıltıyla döküldü.
"Sen bir katilsin…"
Savaş, aniden bedenini bana çevirdi. O kadar ani ve güçlü bir hareketti ki, geri adım atmamak için kendimi zor tuttum. Kaslı, atletli bedeni gözümün önünde dikilmişti. Gözlerim farkında olmadan omuzlarına, kollarına, sert yüz hatlarına kaydı. Tanrım… Hem korkutucu hem de karşı konulamaz bir adamdı.
Adımlarını bana doğru attığında, yutkundum. Zoraki bir yutkunmaydı bu. Çünkü ona karşı koyabilecek gücüm yoktu. İçimde bir şeyler titredi.
"Katil mi demek istedin, Milena?"
Sesi buz gibiydi. Tüm vücudum dondu. Gözlerimi yere diktim, ama bir şey demedim. Onun gözlerine bakmaya cesaret edemedim.
Savaş, yüzüme daha da yaklaştı. Bedenimin titrediğini fark etti mi bilmiyorum ama ben artık saklayamıyordum.
"Ben sadece…" diye mırıldandım, ama cümlemi tamamlayamadan gözyaşlarım süzülmeye başladı. Ağlamamaya çalışıyordum ama başaramadım.
Bunu görünce Savaş, parmaklarını çeneme götürdü. Beni kendine çevirdi. Elinin sıcaklığı, tenime dokunduğu anda ürperdim. Gözleri gözlerime kilitlendi.
"Milena, ağlama."
Sesi her zamanki gibi sertti ama… içinde ince bir şeyler vardı. Belki de ben öyle sanıyordum.
Gözyaşlarım, yanaklarımdan süzülmeye devam ederken, sadece fısıldayabildim: "Benim yüzümden…"
Savaş’ın kaşları hafifçe çatıldı. Elini kaldırdı ve parmaklarıyla yanaklarımdan düşen yaşları sildi.
"Senin yüzünden değil."
Sesi hâlâ sertti, ama parmakları tenimdeyken, içimde kopan fırtınayı dindiren tek şey onun varlığıydı.
Savaş’ın parmakları yüzümde dolaşırken gözyaşlarımı sildi. “Yeter, Milena. Ağlama,” dedi sert ve sinirli sesiyle. Ama ben duramıyordum. O kadar dolmuştum ki, içimde biriken acı, çaresizlik, korku… Hepsi gözlerimden süzülerek dışarı akıyordu. Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Savaş, yüzüme uzun uzun bakıyordu ama gözlerinde hiçbir duygu okunmuyordu. Her zamanki gibi sertti, katıydı, umursamazdı. Ama ben… ben artık dayanamıyordum.
Titreyen ellerimle göğsüne dokundum, hissetmek istedim. Gerçekten bu kadar taş kalpli olabilir miydi? “Acı çekiyorum, görmüyor musun, Savaş?” dedim kendi, içimden “Her gün eriyorum, bitiyorum. Yaşayan bir ölüye döndüm. Nefes almaktan başka hiçbir şey yapmıyorum…”
Gözlerim yeniden doldu. Elim onun tam kalbinin üzerindeydi ve hissettim. Kalbi hızla atıyordu. Deli gibi, göğsünü delip çıkacakmış gibi. Şaşkınlıkla başımı kaldırıp ona baktım. “Kalbin…” dedim kısık bir sesle. “Kalbin neden göğsünü delercesine atıyor?”
Savaş kaşlarını çatıp bana baktı ama ben durmadım. “Benden nefret ettiğini söylüyorsun,” dedim, gözlerimi onun dudaklarına kaydırarak. “Öyleyse neden beni orada yalnız bırakmadın, Savaş?”
Diğer elimle de göğsüne dokundum. Derin bir nefes aldı, vücudu gerginleşti. Ellerim göğsünü okşarken Savaş ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu, bunu hissediyordum. Benden kaçmaya çalışır gibi bir adım geri çekildi ama ben pes etmedim.
“Milena,” diye uyardı beni sert bir şekilde.
Ona aldırmadım. “Neden, Savaş?” dedim bir kez daha. “Neden beni orada ölüme terk etmedin?”
Gözlerimi onunkilere kilitlediğimde, bir anlık tereddüt gördüm. Sonra hızla kendini topladı. “Benim karımsın,” dedi buz gibi bir sesle. “O adamın derdi bendim. Eğer sana bir şey olsaydı, bu beni tatmin etmezdi.”
Derin bir nefes aldım, içimde bir şeyler titredi. Onun için bir anlamım var mıydı, yoksa sadece vicdanını mı rahatlatıyordu? Başımı sallayarak ona baktım. Sonra telefonu çaldı. Savaş’ın dikkati dağıldı, başını çevirip telefonuna baktı ve adım atmaya hazırlanırken refleksle elinden tuttum.
Ne yapıyordum ben?
Savaş önce elime, sonra bana baktı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Ben de söylemedim. Sadece onun tam karşısına geçtim. Ayaklarımın üzerinde yükselerek dudaklarına kısa bir öpücük kondurdum.
Geri çekildiğimde, “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım.
Ama o an, nasıl olduğunu anlamadım. Bir anda, Savaş beni kendine çekti. Sert vücudu bedenime çarpınca nefesim kesildi. Ve sonra… dudaklarını benimkilerin üzerine indirdi.
Sertti. Yoğundu. Sahipleniciydi.
Öylece kalakaldım. Ne hissetmem gerektiğini bile bilmiyordum. Ama sonra dudaklarıma daha sıkı bastırınca tüm vücudumun alev aldığını hissettim. Savaş öyle bir öpüyordu ki, her şeyi unutturuyordu.
Kalbim deli gibi atarken, parmaklarım farkında olmadan saçlarına daldı. Öylece bırakmadı, beni daha da kendine çekti. Göğsüme vuran kalp atışlarını hissedebiliyordum. Ellerim, farkında olmadan tenini keşfetmeye başladı. O an, dünyada başka hiçbir şeyin önemi kalmadı.
Savaş’ın parmakları belime dolandı, beni daha da kendine hapsetti. Ben çoktan teslim olmuştum. Ama bu, sadece bir anın büyüsü müydü, yoksa ikimizin de inkar ettiği duyguların fırtınası mıydı?
Bilmiyordum. Ama o an, sadece Savaş’ın kollarında kaybolmak istiyordum.
Savaş’ın güçlü kolları beni havaya kaldırdığında, içgüdüsel olarak bacaklarımı onun beline sardım. Ellerim omuzlarında birleşirken, dudaklarımız birbirine kenetlenmiş, nefes nefese kalmıştık. Öpücüğümüzün derinliğinde, savaşını kaybetmek istemeyen iki ruh gibi, birbirimize meydan okuyorduk. Ama aniden, dudaklarımı ısırdığında içimden küçük bir inilti yükseldi. Savaş, dudaklarımı serbest bırakırken gözlerini açtı ve doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Şu an ne yaptığının farkında değilsin," diye fısıldadı.
Gözleri kararmış, yüzündeki ifade tehlikeli bir şeytana benziyordu. İçimi ürperten bir karanlık vardı ama buna rağmen, ona doğru çekiliyordum. İlk defa ölümle bu kadar yakın bir mesafede buluştuğumu hissediyordum. Onun için ne ifade ettiğimi bilmiyordum. Ama içimde büyüyen hisler beni korkutuyordu.
Savaş beni aniden duvara yasladığında sırtımdan bir acı dalgası yayıldı ama aynı zamanda içimde tuhaf bir heyecan belirdi. Ellerini belime doladı ve beni daha da kendine bastırdı. Kalbim deli gibi atıyordu. Nefes almakta zorlanıyordum.
Savaş başını kulağıma yaklaştırdı ve derin, kısık bir sesle sordu:
"Korkuyor musun, Milena?"
Sesindeki hakimiyet, yumuşak bir tehdit gibi geldi. Geri çekilmek yerine beni daha da sıkı kavradı.
"Şu anda sana yapmak istediklerimi bilsen, kucağımda böyle durmazdın."
Sesi tüylerimi diken diken etti. Nefes alışverişim hızlandı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve gözlerimi okumaya çalıştı.
"Beni anlıyorsun, değil mi?" diye fısıldadı.
Başımı iki yana sallamak yerine, bilinçsizce aşağı yukarı salladım. "K-korkmuyorum..." diye kekelerken sesim titriyordu.
Savaş dudaklarımı aniden tekrar öptü. Hazırlıksız yakalanmıştım, tepki veremedim. Ama geri çekildiğinde, yüzüme eğilerek fısıldadı:
"Yalan söyleme, Milena..."
Yutkundum. "Yalan söylemiyorum," dedim ama sesim zayıftı.
Savaş kaşlarını çatarak beni süzdü. "Neden öptün beni?" diye sordu.
Hâlâ kollarının arasındaydım. İçimde ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Kafam karmakarışıktı.
"Teşekkür içindi," diye fısıldadım.
Savaş bir an duraksadı, gözlerini kırptı. Kaşlarını yukarı kaldırarak tekrar etti:
"Teşekkür?"
Sesi sertti. Gözleri kısıldı ve beni sıkı tutan elleri hafifçe acıtmaya başladı.
"Her teşekkür edeni öper misin, Milena?"
Sorusundaki öfkeyi hissettim. İçimde bir isyan dalgası yükseldi. Beni tutan ellerini silkeleyerek omuzlarından itmeye çalıştım ama kımıldamadı.
"Sen... Sen..." Kelimeler ağzımdan çıkmıyordu. Beni neyle suçluyordu?
Beni bırakması için daha fazla mücadele etmeye başladım ama Savaş tam tersine beni daha çok kendine çekti.
"Milena," diye sertçe fısıldadı. "Cevap ver!"
Omuzlarından itmek istedim ama kasları taş gibiydi. "Bırak beni, Savaş!" diye bağırdım ama dinlemedi.
Tam tersine, yüzünü boynuma yaklaştırdı ve aniden boynuma sıcak bir öpücük kondurdu. Tüm vücudum irkildi. O an ona daha fazla karşı koymak istemedim. Ama o, ellerimi başımın üzerine kaldırarak beni tamamen etkisiz hale getirdi.
"Sessiz ol," diye emretti.
Boynumda bir süre oyalanınca dudakları yanağıma doğru ilerledi. Dudaklarıma ulaşacağı anı beklerken, aniden bir telefon sesi yankılandı.
İçimde garip bir hayal kırıklığı hissettim. Savaş geri çekildi ve içimde bir boşluk oluştu. Gözlerimi açıp ona baktım. Savaş, masadaki telefonunu aldı ve ekrana göz attığında bakışları sertleşti. Sonra telefonu açıp bahçeye çıktı.
Merakla pencereye doğru yürüdüm ve onu izledim. Telefonu kulağına dayamıştı. Sesini net bir şekilde duyabiliyordum.
"Efendim, Beril," dedi soğuk bir sesle.
Bir an içim titredi. Beril mi? Sevgilisi mi?
Kalbim sıkıştı. İçimde tarifi imkansız bir burukluk hissettim. Onunla öpüşmüştüm. O ise şimdi sevgilisiyle konuşuyordu.
"Beril! Saçmala... Bunları seninle daha önce konuşmuştuk!"
Sesi sertti. Gergin adımlarla bahçede volta atıyordu. Ben ise nefes almadan onu dinliyordum.
"Beril, ben gelene kadar kendine bir şey yapayım deme!" dedi, sonra telefonu kapattı.
Olduğum yerde kalakaldım. İçimdeki acıyı anlatacak kelimeleri bulamıyordum. O adamın gözlerine bakmış, dudaklarını tatmıştım ama o başka bir kadına "kendine bir şey yapma" diyordu.
Savaş hızla içeri girdiğinde beni kapının önünde beklerken buldu. Bana bir saniye boyunca baktı ama yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sonra sert bir sesle, "Milena, hazırlan, gidiyoruz," dedi.
Kalbim bin parçaya bölündü.
Savaş’ın o kadın için tek bir saniye bile düşünmediğini görebiliyordum. Gözlerimin dolduğunu hissettim ama ağlamamak için kendimi zor tuttum. Hayır, ağlamayacağım. Kalbim on parçaya da bölünse, acı içimde kanasa bile, gülümsemeye devam edeceğim. Tıpkı annem gibi...
Savaş paltosunu sert bir hareketle omuzlarına attı, düğmelerini aceleyle ilikledi. Bakışları kararlıydı ama kaşlarının arasındaki o ince çizgi endişesini ele veriyordu. Onu izlemek istemiyordum, yüzüne bile bakmamak istiyordum ama gözlerim yine de ona kayıyordu. Kendime lanet ettim.
Üst kata çıktım, hızlıca üzerimi değiştirdim. Ellerim titriyordu ama yine de sağlam durmaya çalıştım. Aynaya baktığımda kendimi tanıyamadım. Gözlerimdeki hüzün derinleşmişti ama yine de yüzüme boş bir ifade yerleştirdim. Güçlü ol, Milena. Hiçbir şey olmamış gibi davran...
Aşağıya indiğimde Savaş’ın beni beklediğini gördüm. Yüzündeki o hafif endişeli bakışı fark ettim ama bunu umursamayacak kadar kızgındım. Ağzımı açmak bile istemiyordum. Ondan, onun bana yaşattıklarından, beni içine soktuğu bu durumdan nefret ediyordum. Ama en çok kendimden nefret ediyordum... Onun bana dokunduğu anları düşündüğümde içimde bir sıcaklık hissediyordum. Ne hale geldiğimi fark ettikçe kendimden daha da iğreniyordum. İkimizde dışarıya çıktık .
Arabaya yaklaşınca Savaş kapıyı açtı, bir şey söylemeden içeri girmemi bekledi. Gözlerimi kaçırarak arabaya bindim. O da arkamdan gelip kapıyı kapattı ve sert bir hareketle direksiyonun başına geçti. Motoru çalıştırdı ve arabayı hızla sürdü.
Yol boyunca ellerimi göğsümde birleştirdim. Cehennemime geri dönüyordum. Başımı cama yasladım, dışarıya bakarken zihnimde iki farklı düşünce çarpışıyordu. Bir yanda Savaş’la yaşadığımız o an, dudaklarının dudaklarıma değdiği, beni duvara yasladığında hissettiğim o nefes kesici heyecan... Diğer yanda ise eve dönme korkusu ve Savaş’ın bir telefonla benim kaderimi değiştirebileceği gerçeği. İçimde fırtınalar kopuyordu ama dışarıdan bakıldığında sadece boş gözlerle yola bakan bir kadındım.
Savaş birden konuştu. Sesi sert ve buyurgandı. “Seni eve bırakacağım. Hızlıca odana çık, kimseyle muhatap olma.”
Ona döndüm, gözlerine bakarak sordum, “Sen nereye gideceksin?”
Bildiğim bir soruydu, cevabını tahmin ediyordum ama yine de duymak istiyordum. Savaş, birkaç saniye boyunca bana baktı. Gözlerinde okunamayan bir şey vardı, sonra tekrar yola döndü. “İşlerim var,” dedi soğuk bir sesle. “Beni bekleme. Uyu.”
Başımı sallamakla yetindim. Konuşacak gücüm yoktu.
Savaş direksiyonu sıkıca kavradı, eklemleri beyazlamıştı. Çenesini sertçe sıktı. Onun içinde de fırtınalar koptuğunu hissedebiliyordum ama bana asla göstermek istemiyordu. Beni koruyormuş gibi görünse de, aynı zamanda beni en çok yaralayan kişi de oydu.
Araba sert bir frenle durduğunda başımı hızla çevirdim. Eve gelmiştik. Gözlerimi kapattım, içimdeki savaşı susturmaya çalışarak derin bir nefes aldım. Kapıyı açtım, ama inmeden önce bir an duraksadım. Savaş’a son kez baktım. Ama o bana bakmıyordu bile.
,Evin içine adım attığım anda soğuk hava ciğerlerime son bir kez doldu, sonra içerideki ağır ve boğucu sıcaklıkla yer değiştirdi. Dışarıdaki sert rüzgârın, karanlık sokakların verdiği özgürlük hissini içeriye girer girmez kaybettiğimi hissettim. Şimdi herkesin o iğneleyici bakışlarına, yargı dolu sözlerine maruz kalacaktım.
Evin kapısının zilini çaldım. Parmaklarımın ucundaki soğukluk artık neredeyse hissizleşmişti. Beklemek canımı sıkıyordu. Beş saniye sonra kapıyı açan yardımcı kadın, baştan aşağı beni süzdü. Üzerimdeki kıyafetler biraz dağılmıştı, saçlarım rüzgârda savrulmuştu ve muhtemelen yüzümde savaşın bana yaşattığı duyguların izi vardı. Kadının sorgulayan bakışlarından rahatsız oldum ve hızla içeri adım attım.
“herkes yattı mı?” diye sordum, sesim beklediğimden biraz daha sert çıkmıştı.
Kadın başını salladı. “Kudret Hanım ve Zümrüt Hanım yattılar. Hilal Hanım, Gizem Hanım ve Narin Hanım haricindeki herkes dışarıda.”
Hafifçe başımı sallayarak teşekkür ettim ve içeriye doğru ilerledim. Ses çıkarmadan, kimseye görünmeden odama ulaşmak istiyordum. Bu saatten sonra kimseye açıklama yapacak gücüm yoktu. Adımlarımı yavaşça merdivenlere yönlendirdim. Ama kafam bir türlü savaşın peşini bırakmıyordu. Şu an neredeydi? Ne yapıyordu? Beril’in yanına mı gitmişti? Ne olmuştu? Kafamın içinde dönen sorular beynimi kemiren bir kurt gibi hiç durmaksızın beni rahatsız ediyordu.
Odamın kapısını açarken yavaşça elimi duvardaki ışık düğmesine götürdüm. Parmağımı düğmeye dokundurduğum anda oda bir anda aydınlandı ve gözlerim keskin ışık karşısında kısa bir an kamaştı. Odaya göz gezdirdim. Her şey toplanmış, düzeltilmişti. Buradaki düzen, orman evindeki karmaşadan çok farklıydı ama ruhumda aynı soğukluğu hissediyordum.
Kapıyı yavaşça kapatırken, arkamda bir hareket hissettim. Tam dönmek üzereydim ki kapı aniden açıldı ve hızla geri çekildim. Kalbim hızla atarken karşımda Gizem’i gördüm.
“Miloş!” dedi ve ellerini omuzlarıma koyarak beni kendine çekti. Beni sımsıkı sardığında kokusu burnuma doldu, bu sıcaklık içimi ısıttı ama aynı zamanda canımı daha çok yaktı.
“Bana haber bile vermedin! Seni çok merak ettim! Savaş sana bir şey yaptı sandım.” Sesi panik doluydu.
Elimi yavaşça sırtına koyup hafifçe vurdum. “Merak etme, iyiyim…” dedim ama sesim o kadar da inandırıcı çıkmamıştı.
Gizem geri çekildi, yüzüme dikkatlice baktı. Kaşlarını çatarak konuştu. “Hayır, iyi değilsin. Gözlerin şişmiş, ağlamışsın!”
Gülümsemeye çalıştım ama başaramadım. “Yorgunum sadece.”
Gizem kollarını kavuşturdu ve bana inanmadığını gösteren o bakışlarını yüzüme dikti. “Miloş… Bana yalan söyleme. Sen ağlamışsın. Hem de içini parçalarcasına.”
Yutkundum ama cevap vermedim. Gözlerimi kaçırdım. Gizem elimi tuttu, avuçlarının içine hapsetti ve beni yatağa doğru çekerek oturttu. Yavaşça yanıma oturdu, başını yana eğerek yüzüme baktı.
“Neler oldu?” diye sordu, sesi artık daha yumuşaktı. “Bana anlat. Gittiniz, ama sonra ne oldu? Savaş nerde şimdi?”
İçimde sıkışıp kalan onlarca duygu, cevap veremediğim onlarca soru vardı. Ne anlatacaktım? Hangisini anlatacaktım? Aklıma Savaş’la yaşadığımız o anlar geldi. Bir anlığına sıcak olan, beni umutlandıran ama ardından beni buz gibi soğuk bir gerçekle baş başa bırakan o anlar… Bana dokunduğu, beni öptüğü anlar… Ama hemen ardından yaptığı onca şey… Şimdi neredeydi? Ne yapıyordu? Beril’in yanında mıydı? Onunla mıydı?
Dişlerimi sıktım. Ellerimi farkında olmadan yumruk yapmıştım. Gizem hafifçe elime dokundu.
“Miloş…”
Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. “Ne anlatayım ki Gizem? Ne söyleyeyim?”
“İçinden ne geliyorsa onu anlat.”
İçimden gelen tek şey haykırarak ağlamaktı ama yapamazdım. Annem gibi olmalıydım. Güçlü görünmeliydim. Kırık da olsam, parçalanmış da olsam her zaman gülümsemeliydim…
Yutkundum ve başımı sallayarak gözlerimi açtım. “Savaş beni eve bıraktı. Odama çıkmamı, kimseyle konuşmamamı söyledi. Sonra… sonra gitti.”
“Gitti mi? Nereye?”
“İşim var dedi. Beni bekleme, uyu dedi.”
Gizem gözlerini kısarak bana baktı. “Savaş garip davranıyor.”
Güldüm, ama gülüşüm acıydı. “O hep garip değil mi zaten?”
Gizem başını salladı. “Ama bu farklı. Sana yakın davranıyor, sonra aniden soğuklaşıyor. Sonra tekrar yakınlaşıyor. Sanki… sanki bir şeyden kaçıyor gibi.”
Kafamı çevirdim. O kadar yorgundum ki. Hem bedenen hem ruhen. Gözlerimi kapattım, içimden bir kez daha tekrarladım: Ağlamayacağım. Ne olursa olsun, asla ağlamayacağım…
o anları düşündükçe ,Aklıma hem iyi hem kötü anlar geliyordu. Kafam çok karışıktı. Ama öyle bir ağlamak istiyordum ki… Kendimi tutmak için bir kez daha direndim.
Gizem elimi daha sıkı kavradı. “Miloş’um…” dedi, sesi derinden ve endişeliydi. “Seni üzdüm, değil mi? Özür dilerim. Sadece Savaş’ın bu değişken ruh halini çözmeye çalışıyorum.”
“Önemli değil, Gizem.” Sesim titriyordu. “Onun ruh hali de kendisi de çok iyi.” Gözümden yaş aktı. “Hatta o kadar iyi ki şu an koşa koşa o kadının yanına gitti.”
Artık dayanamayacaktım. Ağlıyordum. Üzerimdeki baskılar beni yıpratıyordu. Yetemiyordum. Hiç kimseye, hiçbirine. Savaş’ın bu kadar dengesiz davranması beni yoruyordu.
Gizem’in gözleri irileşti. “Ne diyorsun sen, Milena? Başka bir kadın mı? Yoksa…”
İki elimi yüzüme kapattım. Gizem'in sesi bir anda yükseldi.
“Milena, sana bir şey sordum! O gece gördüğümüz kadının yanına mı gitti seni bırakıp? Bu nasıl sorumsuzluk?!”
Yataktan kalkıp etrafında dolanmaya başladı. “Bu nasıl saygısızlık? Sen onun karısısın! Seni evde tek başına bırakmış, gitmiş sevgilisinin yanına!”
Taşan gözyaşlarımı sildim. “Gizem, sakin olur musun?”
Ama Gizem sakinleşmiyordu. “Milena, başka bir şey olmadı değil mi?”
Bu sorusuyla aklıma yaşadığımız o anlar geldi. O tatlı, çekici anlar. Savaş’ın beni öpmesi, bana dokunması… Ama sonra beni orada bırakıp gitmesi… Gözlerimde yeniden yaşlar birikti.
Gizem yanıma oturdu. “Milena! Sana karşı bir şey yaptı mı? Sana vur—”
Dayanamayıp sözünü kestim. “Öpüştük!”
Gizem bir an durdu. “Ne?!”
Gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Öpüştünüz mü?”
Başımı iki yana salladım. “Evet… Aramızda belki de daha faz—”
Gizem hemen eğilip yüzüme baktı. “O şey oldu mu?”
Korkuyla yutkundum. “Hayır… Sadece…” Gözümden bir damla yaş aktı. “Bilmiyorum! Bilmiyorum, Gizem! Ben neyin içinde olduğumu bilmiyorum artık! Kendi doğrularımı sorguluyorum. Neye inanacağımı, neye güveneceğimi bilemiyorum. Ve bu artık bana acı veriyor! Yaşayamıyorum! Ben de insanım ama insan muamelesi görmüyorum!”
Gizem gözyaşlarımı parmaklarıyla sildi. Gözleri dolmuştu. “Ah Milena…”
Beni kendine çekip sımsıkı sarıldı. O anda son ipler koptu ve ben hıçkırarak ağlamaya devam ettim.
“Şu an yaptıkları sadece gururuma dokunuyor, Gizem.” Sesim titriyordu. “Üzülmüyorum diyemem… Ama eğer ona kapılırsam, her sevgilisiyle yan yana olduğu zaman aynı şu anki gibi acı çekeceğim. Ve şu an çektiğim acı, onun beni azarlamasından on kat daha fazla.”
Gizem saçlarımı okşadı. “Seni çok iyi anlıyorum, Milena. Ama şu an acını, kahrını nasıl hafifleteceğimi bilmiyorum… Sana tek söyleyeceğim şey, ne olursa olsun, ben hep yanındayım. Savaş beni bu evden bile göndermeye kalksa, ben sana yakın bir yer tutarım. Yine de senin yanında olurum. Ama asla, asla bu eli bırakmam.”
Bu sözleri duyunca gözlerim daha da doldu. “Gizem…”
“Sen bana emanetsin, Milena. Sen güçlü bir kadınsın, bunu unutma. Sen savaşıda bu aileyide istesen dize geitirirsin .! Sadece kendine güven ! Çünkü ben sana güveniyorum . Ayrıca milena hissetmekten korkma . Çünkü bazen aklımızın dediklerinden çok hislerimiz doğru çıkar . ”
Başımla onayladım ama içimdeki acı dinmiyordu. Savaş’ın bana yaşattığı duygular artık korkuya dönüşmüştü. Kendi hislerimden korkuyordum.
Ve bu korku, her şeyden daha ağırdı.



