43.Bölüm ; seri katil
Milena ve Savaş
Milena
Savaş işlerine dalmışken, kenarda bulduğum bir kitabı alıp okumaya başladım. Kitabın adı **“Milena’ya Mektuplar”**dı. İlk başta adından dolayı dikkatimi çekmişti, ancak okudukça daha da içine çekildim. Franz Kafka’nın o hüzünlü, melankolik mektupları arasında kaybolmuştum. Kendimi öyle bir kaptırmıştım ki, Savaş’ın seslenmesiyle irkildim. Kitabı kapatarak sesin geldiği yöne döndüm.
“Milena! Nerdesin?” diye bağırdı.
Sesini takip ederek aşağı indim ve onu mutfakta gördüm. Daha yaklaştığımda bir tencere dikkatimi çekti. Burnuma gelen hafif baharat kokusu merakımı daha da artırmıştı.
“Savaş?” dedim şaşkınlıkla.
Keyfi yerindeydi. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı, bu haliyle o soğuk ve sert adamdan eser kalmamış gibiydi.
“Ne yapıyorsun?” diye sordum.
Omuzlarını silkti, biraz alaycı ama eğlenir bir ifadeyle, “Açlıktan ölmemek için yemek yapıyorum,” dedi.
Sözleri beni hafifçe gülümsetti. Bu kadar sıradan bir şeyin bile beni bu kadar etkilemesine şaşıyordum. “Deseydin, ben yapardım,” dedim hafif bir mahcubiyetle. Sanki evde onunla birlikte yaşayan biri olarak, bunu çoktan yapmam gerekiyordu.
Savaş beni geçiştirircesine, “Sen otur, ben hazırlayıp getiriyorum,” dedi. Sözlerindeki rahatlık beni biraz şaşırtsa da aynı zamanda hoşuma gitmişti. Hayatımda hiç kimse benim için bir şey yapmamıştı; hele bu kadar basit ama anlamlı bir jest… İçimde garip bir his oluştu. Bu, belki başka biri için büyütülecek kadar önemli bir durum değildi ama benim için çok özeldi. Kafamı hafifçe sallayıp masaya doğru yürüdüm.
Masaya oturduğumda kenarda birkaç evrak yığını dikkatimi çekti. Merakıma engel olamayarak elime alıp göz gezdirdim. Kağıtlarda yazılı olan isimler arasında Savaş ve Kadir Zayimoğlu dikkatimi çekti. Savaş’ın bahsettiği anlaşmanın belgeleri olmalıydı. Sayfaları biraz daha karıştırdığımda, gördüğüm rakamlar karşısında küçük dilimi yutacaktım. Büyük bir işin döndüğü belliydi; sıfırlarla dolup taşan bu miktar, bana hayali bir sayıymış gibi geliyordu. Sanki biri klavyede boş boş sıfıra basmış gibiydi.
Bu kadar para gerçek olabilir miydi? Kendi hayatımda hiçbir zaman bu tür büyüklüklerle karşılaşmamıştım. Yoksulluğun içinden gelmesem bile rakamlar gözümü korkutmuştu. Tam o sırada Savaş’ın ayak seslerini duydum. Elimdeki evrakları aceleyle yerine bıraktım.
Savaş, elinde iki tabakla mutfağa girdi. Birini önüme, diğerini karşımdaki boş sandalyeye koydu. Şaşkınlıkla tabağa baktım. Soslu makarna yapmıştı. Kokusundan bile güzel olduğu belliydi. Ancak bu kadar basit bir yemek bile onun elinden çıkınca farklı görünüyordu.
Savaş masanın üzerindeki evrakları bir el hareketiyle düzeltip, dikkatlice çantasına koydu. Beni rahatsız etmeyen bir sessizlik içinde oturdu. Karşıma geçti ve tabağındaki makarnadan yemeye başladı.
Ben de elime çatalı alıp, biraz tereddütle tattım. Tadı gerçekten de kokusu kadar güzeldi. Hafif baharatlı, sosuyla dengelenmiş bir makarna… Belki de sıradan bir öğündü ama o anın benim için ne kadar anlamlı olduğunu kelimelerle tarif edemezdim.
Savaş karşımdaki tabaktan yavaş yavaş yerken, yüzüne bakıyordum. Yine o düşünceli, duygularını belli etmeyen maskesi takılıydı. Onun bu halini çözmek o kadar zordu ki… Beyninde neler döndüğünü tahmin etmeye çalışırken, kendimi daha fazla merakın içinde buluyordum.
Savaş bir süre sonra tabağını kenara itip bana baktı. “Güzel olmuş mu?” diye sordu.
Cevabım yumuşak ama içten oldu. “Evet, gerçekten güzel olmuş. Teşekkür ederim,” dedim. Yüzü bir an için rahatladı ama ardından yine ciddileşti.
Savaş ile aynı masada, sessizlik içinde yemeğimizi yiyorduk. Konuşacak tek bir kelime bile yoktu aramızda. O, yemeğini sakin ve umursamaz bir tavırla yerken, ben kaşığımı tabağımda istemsizce gezdiriyordum. Savaş’ın sert yüz hatlarına, keskin çenesine, kaşlarının arasındaki hafif kırışıklığa takıldım. Güçlü bir adamdı. Yalnızca kasları ya da dış görünüşüyle değil, ruhuyla da güçlüydü. Hiçbir şeyden korkmayan, ne yaptığını bilen, kararlı bir adam.
Belki başka bir hayatta tanışsaydık, nasıl olurdu?
Bu soruyu kendime sormadan edemedim. Belki birbirimize düşman olmazdık. Belki o zaman ben de Beril gibi yanında durabilirdim, sevdiği kadın olabilirdim. Savaş’ın sevgilisi olan o güzel kadına. Güzeldi, hem de çok güzel. Uzun ve ipeksi saçları vardı. Gözleri derin bir okyanus gibi içine çekiyordu insanı. Fit ve zarif bir vücudu vardı, yürürken bile kendinden emin bir duruş sergiliyordu. Savaş’ın yanına yakışan, onun gibi güçlü görünen bir kadındı. Benim gibi değildi.
İçimde istemsizce bir burukluk oluştu. Belki de kıskançlıktı, bilmiyordum. Ama Savaş’ı seven bir kadın tarafından sevilmenin nasıl bir his olduğunu merak ettim. Bir adamın seni koruması, seni sahiplenmesi, en ufak bir tehlikede yanında dimdik durması... Ne tuhaf bir histi. Bunu hiç tatmamıştım. Belki de bu yüzden Beril’e içten içe imrenmiştim.
Sessizliği bozan ilk ben oldum.
"Ne zaman geri döneceğiz?" dedim, sesim titrek çıkmasın diye kendimi zor tutarak.
Savaş başını kaldırdı, kaşlarını hafifçe kaldırarak yüzüme baktı. Gözlerindeki o soğukluk içimi ürpertti.
"Ben ne zaman istersem, o zaman döneceğiz." dedi sakin ama sert bir sesle.
Sabrım tükeniyordu. Onun bu umursamaz tavırları, her şeyi kontrolü altında tutması, benim burada sanki mahkum gibi kalmam canımı sıkıyordu. Gözlerimi kaçırmadan ona baktım.
"Neden geri dönmüyoruz ki? Yoksa Derin yüzünden mi?" diye sordum, sesim fısıltıya yakın bir tondaydı ama masaya bomba düşürmüş gibi etki yarattı.
Savaş aniden çatalını sert bir şekilde masaya bıraktı. O an tüm vücudum gerildi. Gözleri buz gibi soğuktu, ama içlerinde bastırdığı bir öfke vardı. Yüzüme yaklaşarak ağır ağır konuştu.
"Milena, seni koruduğumu sanma. Derin’den seni koruyorum, çünkü seni kendime sakladım."
Duyduklarım karşısında gözlerim büyüdü. Nefes alışverişim hızlandı. Savaş ise konuşmaya devam etti.
"Annen yaptıklarımı görmeden sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim. Ne yengem, ne babaannem, ne de Derin... Sana en büyük acıyı ben yaşatacağım."
Birkaç saniye boyunca beynim söylenenleri algılamakta güçlük çekti. Sonra kelimeler zihnimde yankılanmaya başladı. Sana en büyük acıyı ben yaşatacağım...
Gözlerim doldu, masadan hızla kalktım. Artık bu duruma dayanamıyordum. Nefesim düzensizleşti, içimde biriken öfke, hüzün, çaresizlik her şey içimde patlamaya hazır bir volkan gibi yükseldi.
"Öldür o zaman beni!" diye bağırdım.
Savaş da hızla ayağa kalktı. Masanın diğer tarafından yürüyerek yanıma geldi. Onun yanına gittim, gözyaşlarım süzülüyordu ama bunu umursamıyordum. Gözlerimi onunkilere kilitledim.
"Eğer intikam istiyorsan, öldür beni Savaş Baykara!" dedim. Sesim titriyordu ama içimdeki öfke her şeyin önüne geçmişti.
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, Savaş bir anda elini kaldırdı ve parmaklarıyla gözyaşlarımı sildi. Dokunuşu sert ama dikkatliydi. O an içimde hem korku hem de garip bir sıcaklık hissettim.
Sonra başını eğdi, dudakları neredeyse kulağıma değiyordu. Sesini alçaltarak konuştu:
"Ölmek kolaydır, Milena. Ama yaşarken ölmek… İşte en zoru odur."
Sesi öyle derin, öyle tok ve tehditkârdı ki tüylerim diken diken oldu. O an anladım. Savaş beni öldürmeyecek, ama bana ölümden beter bir hayat yaşatacaktı…
Onu kendimden hızla ittirdim. Göğsüme yayılan sıcaklığı silmek istercesine geri çekildim. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Karşımda duran adam... Savaş Baykara… Acıma duygusunu tamamen yitirmişti. Gözleri boştu, ifadesizdi. Ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim, bu intikam duygusundan vazgeçmeyecekti.
Dün gece yaşananlar onun için hiçbir şey ifade etmiyordu, ama benim için ediyordu. O, benim ilk öptüğüm adamdı. Benim ilkimdi. Ve o, bunu anlamıyordu. İçinde biraz olsun bir merhamet kırıntısı bile kalmamış mıydı? Kalbi bu kadar mı taşlaşmıştı?
Gözlerimin içine baktı, dudaklarının kıvrımı belli belirsiz yukarı kalktı. Küçük, küçümseyen bir gülümseme belirdi yüzünde.
İçimde bir şeyler paramparça oldu. Ellerimi yumruk yaptım. Öfkem öyle büyüktü ki, içimdeki yangın her yeri kül edebilirdi.
“Senden kurtulacağım, Savaş.” diye tısladım, gözlerimi kırpmadan ona bakarak. “Ve o gün geldiğinde, asla sana merhamet etmeyeceğim!”
Hızla elimi kaldırıp gözyaşlarımı sildim. Ağlamayacaktım. Onun karşısında güçsüz görünmeyecektim!
Evin bahçesine doğru hızla çıktım. Gece çökmüştü. Gökyüzü karanlıktı, bulutlar ay ışığını örtmüştü. İçimdeki sıkıntı katlanarak büyüyordu. Bu ev... Bu evde durdukça duvarlar üstüme geliyordu. Boğuluyordum.
Ayaklarım beni bilinçsizce ileri taşıyordu. Bahçe kapısını açtım ve kendimi dışarı attım. Savaş’ın arkamdan geldiğini duydum ama umursamadım. Onun varlığı, sesinin tonundaki soğukluk, her şeyi unutturuyordu bana.
Hızlıca ormana doğru koştum. Gecenin içine, karanlığın derinliklerine…
Ay ışığı olmadığından etrafı zar zor seçebiliyordum. Ağaç dalları yüzüme çarpıyor, kuru yapraklar ayaklarımın altında eziliyordu. Nefes nefese kalmıştım, kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Koşuyordum, sadece koşuyordum…
Ama nereye kadar?
Ayaklarım beni artık taşımıyordu ve bir anda kendimi yerde buldum.
Yüzüm soğuk toprağa çarptı, avuçlarım keskin taşların üstüne geldiğinde acıyla inledim. Etrafıma baktım, ama hiçbir şey göremiyordum.
Neredeydim?
Ormanın derinliklerinde miydim? Yoksa sadece bahçeden biraz mı uzaklaşmıştım? Ama her şey... Aynı görünüyordu. Ağaçlar birbirine benziyordu. Geldiğim yolu hatırlayamıyordum.
Dizlerim acıyordu. Yerden kalkmaya çalıştım ama her yanım sızlıyordu.
Savaş...
Savaş arkamdan gelmemişti. Beni ölüme mi terk etmişti?
Yutkundum, soğuk havayı içime çektim. Tüm vücudum titriyordu. Belki de bilerek gelmemişti. Belki de gerçekten... Beni burada ölüme terk etmek istiyordu.
Zorla ayağa kalktım, geldiğim yoldan geri gitmeye çalıştım. Ama her şey birbirine benziyordu. Ağaçlar, çalılar, kuru yapraklar... Hangi yönden geldiğimi bilmiyordum.
Bir adım attım. Sonra bir adım daha.
Kendi ayak seslerim bile beni korkutuyordu.
Bir ses duydum.
Dalların kırılma sesi.
Hızla arkamı döndüm.
Kimse yoktu.
Kendi kendime panik yapıyordum belki de... Ama içimde bir his vardı. İzleniyordum.
Nefesim hızlandı, adımlarımı daha da hızlandırdım. Ama sonra ayağım bir şeye takıldı ve sert bir şekilde yere düştüm.
“Ahh!” diye inledim, kendimi acıyla karnımı tutarken buldum.
Dizlerim zaten yaralanmıştı, şimdi de kollarım çizilmişti.
Ne kadar uzaklaşmıştım?
Ayağımın takıldığı şeye baktım.
Bir odun parçasıydı. Ama... Onun yanında başka bir şey vardı.
Simsiyah bir çizme.
Ve o çizmelerin sahibi, tam önümde duruyordu.
Başımı yavaşça kaldırdım. Kalbim duracak gibi oldu.
Karşımda duran adamın yüzünü göremiyordum ama varlığı bile nefesimi kesmişti.
“Gecenin bir yarısı tek başına ormanda dolaşmak... Cesurca, ama aptalca.” dedi adam, sesi alaycı ve tehlikeliydi.
Bütün vücudum buz kesti.
Kaçmalıydım.
Ama hareket edemiyordum.
Tam o sırada, arkamdan tanıdık bir ses yankılandı.
“savaş!”
bu savaştı etraf karanlık olsa da gözlerimde gördüğüm şey ... o şey çok başkaydı ..
Savaş, arkasındaki silahı çıkarıp adamın alnına doğrulttuğunda her şey saniyeler içinde oldu.
Tetiği çektiğinde, ne bir tereddüt vardı ne de bir duygu. Sanki bunu yapmaya alışkındı. Sanki birini öldürmek, bir bardak su içmek kadar doğaldı onun için.
Silah sesi ormanın içinde yankılanırken, nefesimi tuttuğumu fark ettim. Gözlerim dehşetle Savaş’a kaydı.
Adam yere düştü.
Savaş ise tek bir an bile duraksamadan, gözlerini bana dikti.
Beni asıl korkutan şey, adamın ölmesi değildi.
Beni öldüren şey, Savaş’ın gözlerinde gördüğüm şeydi.
Acımasızlık.
Soğukkanlılık.
Ve en kötüsü… beni kayıtsızca sahiplenmesi.
Göğsüm sıkıştı. Kaçamazdım. Kaçmanın bir anlamı yoktu.
Savaş’ın yanına bir kez düştüğümde, bir daha ondan kurtulamayacağımı artık biliyordum.
Gözlerim doldu.
Ama bu korkudan mıydı, yoksa içimde boğulmaya başlayan başka bir duygudan mı, bilmiyordum.
Bir adım geri çekildim. Ama o, daha hızlı davrandı.
Elini bileğime doladı, güçlü bir hareketle beni kendine çekti.
"Kaçacak yerin yok, Milena," dedi. Sesi tok, kararlı ve ürkütücüydü.
Ama beni asıl donduran şey, dudaklarını benimkilere bastırdığında hissettiğim şeydi.
Öfke vardı.
Sahiplenme vardı.
Ve en korkutucusu… içinde beni tamamen teslim almaya hazır bir duygu vardı.
İçimde bir şeyler kırıldı.
Biliyordum.
Ona karşı koyamayacaktım.
Ve beni en çok korkutan şey de buydu.
Savaş bana döndü.
"Ne halt etmeye tek başına buraya geldin?"
Sesi sertti ama gözlerindeki ifade beni şaşırttı.
Öfke vardı, evet. Ama onun altında başka bir şey saklıydı. Endişe.
"Ben... ben sadece..." Konuşmaya çalıştım ama kelimeler boğazıma düğümlendi.
Ona meydan okumak istemiştim. Ondan kaçmak, ondan uzaklaşmak istemiştim. Ama şimdi burada, dizlerim titrerken, onu görmenin bile içimi rahatlatması canımı yakıyordu.
"Salaklık ettin," dedi kısa ve net bir şekilde. "Beni kızdırmak için mi yaptın bunu, Milena?"
Yüzüne baktım.
"Sen... sen gerçekten beni ölüme terk ettiğini mi sandın?" diye sordum.
Savaş gözlerini kıstı.
"Bunu hak ettiğini düşündüm," dedi. "Ama yapmadım. Seni uzaktan izliyordum."
Soluğum kesildi.
"Beni takip mi ettin?"
Savaş bir adım attı. "Sence birini gerçekten bırakıp gider miyim?"
Cevap veremedim.
Savaş, elimden tuttu ve beni ayağa kaldırdı. O an dizlerimdeki acıyı unutmuştum.
Bana daha önce hiç olmadığı kadar yakın duruyordu. Göğsünden gelen sıcaklığı hissedebiliyordum.
Bakışları gözlerime, sonra dudaklarıma kaydı. İçim ürperdi.
"Bir daha böyle bir şey yaparsan," diye fısıldadı, "seni kendi ellerimle cezalandırırım."
Gözlerimi kapattım. İçimdeki korku, yerini bambaşka bir duyguya bırakıyordu.
"Sen zaten beni cezalandırıyorsun, Savaş," dedim, sesim titrek çıkmıştı.
Elini çeneme götürdü, yüzümü hafifçe kaldırdı.
"Benim ellerimden kurtulamazsın, Milena," dedi. "Bunu artık öğrenmelisin."
Ve sonra...
Dudakları, benimkilerle buluştu.
Tüm dünya sustu.
Sadece onun nefesi, teninin sıcaklığı ve dudaklarının kararlılığı vardı.
Savaş Baykara, beni kendine ait yapıyordu. Ve ben, kaçamayacağımı biliyordum…
savaş Baykara
Az daha Milena’nın ölümüne yol açacaktım. Peşimde birilerinin olduğunu tahmin etmem gerekiyordu . Beni öldürmek isteyen çok fazla kişi vardı .Ve şimdi, Milenaya zarar vereceklerdi .
Eğer ormanda o adamı fark edip zamanında gelmeseydim... Eğer onu kurtarmak için hareket etmeseydim...
Milena, kiralık bir katil tarafından öldürülecekti.
Beni en çok çıldırtan şeyde buydu ...
Ona bunu ben yaşatmadım.
Onun ölümüne sebep olacak kişi ben değildim.
Ama ben onu buraya ne için getirmiştim?
Öldürmek için mi?
Yoksa en kötü ihtimalle, ona hayatı zindan etmek için mi?
Cevabını bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, onun ölümünü asla izleyemeyeceğimdi.
Milena benim için kimdi?
Kendi ellerimle mahvetmeye çalıştığım ama her defasında elimden kayıp gitmesine izin veremediğim kadındı.
O gece ormanda ona baktığımda, korkudan titrediğini gördüm. Ama bana bakışlarında korkudan çok, ihanet vardı.
Benden kaçmaya çalışırken düştüğünde, ona yardım etmek için tereddüt etmedim.
Ama o bana güvenmiyordu. Güvenmesinde .... onun ailesinden nefret ediyordum .. o da benden nefret ediyordu ..
Beni affetmeyecekti. Affetmesini beklemiyordum .. Onu özgür bıraktığımda belkide asla hatırlamak istemeyecekti ..
Ona ne kadar kötü davransam da, ona zarar verecek tek kişi ben olabilirdim. Başkası değil.
Onu öylece ormanda düştüğünde arkamdan bile peşinden gelmemek için kendimi zor tutmuştum. Ama Milena, benim ne kadar karanlık biri olduğumu bilmiyordu.
O adamın, kiralık bir katilin, bana verilmiş bir mesaj olduğunu anlamıştım. Arkamdaki silahı çıkarıp onun alnının çatısından vurmuştum parmağım bir an olsun tetihi çekerken teredüt etmemişti . Onu öldürdüğümde, Milena nefes nefese bana bakarken, belki de ilk kez gerçekten kim olduğumu görmüştü.
Ama beni asıl öldüren şey, onun gözlerindeki nefret değil...
Gözlerindeki hayal kırıklığıydı.
Milena’nın yüzüne son bir kez baktım. Kaçmaya çalıştığı adamlardan biri bendim. Ama aynı zamanda ona sığınabileceği tek adam da... bendim.
Onu içeri çekip dudaklarına kapanırken, bunu düşündüm.
Milena benimdi.
Bana ait olan bir şeyi kimseye kaptırmazdım.
Ve onu, en çok benden korumam gerekiyordu.
💖💖💖






