İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 42 · 21 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 42

42. Bölüm – Güçler Savaşı

42. Bölüm – Güçler Savaşı

Barış

"En nefret ettiğin kişi kim?" diye sorsalar, tereddüt etmeden iki isim söylerdim: ilki Savaş Baykara, diğeri ise kendi babam, Mahir Baykara. Çünkü bu hayatta beni yaralayan, değersiz hissettiren her şeyin kaynağı onlardı.

Ben Barış Baykara, Baykara ailesinin utancı. Babamın gözünde “kötü tohum”, “yetersiz” bir evlattım. Onun için Savaş Baykara her şeydi. Oğlu olmamasına rağmen, babam Mahir Baykara’nın öz çocuğu gibi sevdiği, desteklediği kişi Savaş’tı. Babam, kendi oğlunu görmezden gelip, kuzenimi adeta tahtına varis yaptı.

Savaş Baykara’nın babası Adem öldüğünde, babam Mahir onun yerine geçti. Savaş’ı kendi canından biri gibi büyüttü. Savaş’a verdiği değer, ona olan sevgisi, benimle arasında uçurumlar oluşturdu. Çocukluğumdan beri onun gölgesinde yaşadım. Herkes Savaş’ı överken, bana sadece eleştiriler ve küçümseme düştü.

Savaş, babamın gözünde mükemmeldi; güçlü, zeki, ileri görüşlü... Ben ise hep hatalı, hep eksik görüldüm. Babamın beni sevmediğini hissetmek, içimde büyüyen yarayı daha da derinleştirdi. Çünkü bir çocuk için en büyük acı, kendi babasının onu yetersiz görmesidir.

Ama bu sadece bir babanın sevgisizliği değildi. Savaş, benden yalnızca babamın sevgisini almadı; her şeyimi çaldı. Önce ailemizin gözündeki saygınlığı, sonra Mahir’in hayallerindeki geleceği, ardından Milena’yı.

Milena... Babam onun Savaş’la evlenmesini istedi. Ailenin çıkarları için uygun bir eşti belki, ama benim de hislerim vardı. Milena’ya sahip olmak, Savaş’a karşı kazandığım bir zafer olabilirdi. Ama babam bunu bile umursamadı. Milena’yı Savaş’a verdi çünkü her zaman Savaş’ın mutluluğunu benimkinden üstün tuttu.

Savaş’ın her şeye sahip olması beni delirtiyor. Babam ona olan sevgisini göstermekten çekinmezken, benimle her konuşmasında hayal kırıklığını dile getiriyor. Oysa ben de Mahir Baykara’nın oğluyum! Ama hiçbir zaman onun için yeterli olamadım.

Artık saklanmak istemiyorum. Yalıya dönmemek için çok uğraştım ama kaçmak bir çözüm değil. Babam ve Savaş’ın kurduğu bu düzeni bozacağım. Babamın gözünde Savaş’ın yerini alamasam da onunla olan mücadelemden asla vazgeçmeyeceğim.

Bu savaşı kazanmam gerekiyor. Savaş Baykara’nın elindeki her şeyi alacağım: Mahir’in sevgisini, Milena’yı ve Baykara ailesinin gücünü. Çünkü ben Barış Baykara’yım ve adımı unutturmayacağım.

Babamın gözünde ne kadar küçük görülsem de, bu hikayenin sonunda beni hatırlayacaklar. Savaş’ın hükmü sona erecek ve ben, Barış Baykara, bu ailenin gerçek mirasçısı olduğumu herkese göstereceğim.

Milena. Onunla Mardin’de tanışmıştık. O zamana kadar sadece sıradan biriydi benim için. Çocukluktan beri etrafımızda hep insanlar olurdu; o da onlardan biriydi. Ama sonra... O beyaz teni, yemyeşil gözleri… O gün Savaş’ın yanında gördüğümde hissettiğim çekimi tarif etmek zor. Daha önce ona bakmamıştım bile, fark etmemiştim. Ama o an, her şey değişti.

Evlenmeden önce Milena’nın bana bakışları bambaşkaydı. Ancak ne zaman Savaş ile evlendi uzaklaştı benden. Beni görmezden gelir, gözlerini kaçırırdı. Sanki tanışmıyor muşuz gibi davranır beni daha fazla sinirlenmeme neden oluyordu .

hissettiğim bir şey vardı; bir çekim, belki de bir merak ya da savaşın elinde ne varsa alma hissi ...

o sabah… Milena’nın başına gelenleri öğrendim. Çok sevgili amcam Adem’in metresinin kızı olduğu gerçeği tüm yalıyı sarsmıştı. Adem amcamı tanımazdım; sadece hikayelerini duymuştum. Babam Mahir Baykara bile onun adını anmaz, onunla ilgili konuşmaktan kaçınırdı. Ama ne zaman Adem’in adı geçse, babamın yüzünde bir gölge belirirdi.

Adem Baykara, Baykara ailesinin geçmişindeki en derin yaraydı. Büyükanneme onun hakkında bir şey sorduğumda, gözleri nemlenir, konuşmak istemezdi. Adem’in Antep’teki gücünden, zekasından ve aileyi bu günlere taşıyan hamlelerinden bahsederdi. Savaş’ı da ona benzetirlerdi; zekası, gücü, kararlılığı... Ama Adem gittikten sonra, özellikle Savaş, onun adını anmaktan bile kaçındı. Adem Baykara, ailenin geçmişinden silinmiş gibiydi.

Milena’nın Adem’in sevgilisi rojda’nın kızı olduğu ortaya çıktığında, Derin deliye döndü. Milena’ya saldırdı, onu herkesin önünde aşağıladı. O an anladım; Savaş’ın Milena’yla evlenmesinin gerçek sebebini. Bu bir aşk değildi; bu intikamdı. Ve Savaş’ın Milena’yla evliliği, babasına duyduğu öfkenin bir yansımasıydı. O kızın hayatını mahvederek, rojda’yı incitmek istiyordu.

Ama işte tam da bu noktada benim planlarım devreye girdi. Milena’nın bu evde kimsesi yoktu. Yalnızdı. Savaş’ın ilgisinden yoksundu ve Derin’in saldırgan tavırları altında eziliyordu. Gizem’den başka yanında olan kimse yoktu. İşte bu yüzden, Milena’ya yanındayım demek için fırsat kolladım. Onun yalnız kalmasını bekledim.

Milena’nın gözlerine baktığımda, o anki tereddüdünü gördüm. Kaçmak istediğini hissediyordum. Ama buna izin veremezdim. Elimi omzuna koyup, “Ben buradayım,” dedim. Fakat Savaş’ın bizi duyduğunu fark etmemiştim. Savaş’ın sözleri sert ve keskin bir tokat gibiydi. Ama bu öfke, sadece Milena’ya sahip çıkma isteğinden mi kaynaklanıyordu? Yoksa içinde başka bir şey mi vardı?

Savaş’ın Milena’ya karşı koruyucu tavrı beni deliye çeviriyordu. Onu kıskandığımı fark etmemek mümkün değildi. Savaş’ın her zaman önde olması yetmezmiş gibi, şimdi bir de Milena’yı sahipleniyordu. Bu bana ağır geliyordu. Ama onunla tartışmadım. Çünkü sabırlıydım. Milena’nın bir gün benim olacağını biliyordum.

O sırada hızla dışarı çıktım. Sinirimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Eve döndüğümde akşam olmuştu. Savaş ve Milena’nın olmadığını fark ettim. Hizmetçilere sorduğumda, Savaş’ın Milena’yı alıp götürdüğünü öğrendim. Ama nereye götürmüştü?

Savaş, Milena’yla birlikte gitmişti. Bu beni daha da öfkelendirdi. Onların nerede olduğunu öğrenmek için elimden geleni yapacaktım. Çünkü Milena benimdi. Savaş’ın elindeki her şeyi alacağım. Onun sahip olduğu hiçbir şey kalmayacak; ne ailesinin sevgisi, ne gücü, ne de Milena...

Etrafta kimse yoktu. Konağın sessizliği beni hep rahatsız ederdi. O koca duvarların içinde boğulacakmış gibi hissederdim ama bu kez farklıydı. Sessizliği fırsata çevirmeye karar verdim. Merdivenlerden aşağı inerken adımlarımı ağırlaştırdım. Babamın ofisinin önünde durduğumda derin bir nefes aldım. İçeri girmemle bu gece sadece onunla değil, yıllardır içimde birikmiş ne varsa yüzleşecektim.

Kapıyı tıklattım ve cevap beklemeden içeri girdim. Babam masasında, önündeki kağıtlara gömülmüştü. Kaşlarını çatmış, bir şeyleri dikkatle inceliyordu. Ona baktığımda, bu güçlü adamın benim üzerimdeki etkisinden nefret ettiğimi bir kez daha fark ettim.

“Baba,” dedim. Sesimdeki soğukluk beni bile şaşırtmıştı. Babam kafasını kaldırdı ve bana baktı. Bakışlarında alışılmış o mesafe vardı, her zaman olduğu gibi.

“Gitmemişsin,” dedi kısa ve net bir şekilde. Sanki gitmemi bekliyordu ve bu onun canını sıkmış gibiydi.

Yüzümde bir sırıtma belirdi. Bu sırıtmayı onun ne kadar sevmediğini bilirdim, o yüzden daha da yayarak, “Gitmedim diye mutsuz olmadın, değil mi?” diye şaka yaparak güldüm. Ama o, her zamanki gibi gülmedi.

Masasının yanındaki sandalyeye oturdum. Babamın bakışları sertti, yüzü ifadesiz ama gözlerinde bir merak vardı. “Zevzeklik yapma, Barış! Sen evde kalmazsın, işin düşmedikçe. Hayırdır oğlum? Yoksa bilmediğim bir şey mi var?” dedi.

Alaycı bir tavırla dudaklarımı büzdüm. “Ne o baba, ailemi özlemiş olamam mı?” diye sordum.

Kaşlarını kaldırdı. Yüzündeki soğukluk daha da belirginleşti. “Uzatma, Barış! Paraya mı sıkıştın yoksa? Söyle!” dedi.

İçimden bir kahkaha atmak geldi ama ciddiyetimi korudum. Babamın zekası meşhurdu ama ben de en az onun kadar kurnazdım. Ve istediğim her şeyi elde ederdim, bunu herkes bilirdi.

“Baba,” dedim, “çok düşündüm ve bir karar aldım. Artık evde bir yerim olsun istiyorum. İznin olursa ben de Savaş gibi işlerin başında durmak istiyorum.”

Bu sözleri söylediğimde babamın gözlerinde hem şaşkınlık hem de alay gördüm. Tek kaşını kaldırarak yüzümü inceledi. Uzun bir sessizlik oldu, sadece masadaki kalemlerin ve kağıtların hışırtısı duyuluyordu.

“Sen ve iş, ha?” dedi sonunda, yüzünde hafif bir tebessümle. “Hayırdır, Barış? Kafana taş mı düştü? Senin işin para yemek diye biliyorum. Sen bir gün bile çalışmadın, oğlum.”

Sözleri, kalbimi sıkıştırdı ama bunu ona belli etmedim. Ciddi bir duruş sergiledim, kot ceketimin düğmesini kapatarak ayağa kalktım. Yüzüne baktım, hiç çekinmeden.

“Baba,” dedim kararlı bir sesle, “belki sana karşı hep işe yaramaz bir evlat oldum. Ama artık anlıyorum ki, ben de bir Baykara’yım. Ve adımın hakkını vermek istiyorum.”

Babamın bakışları biraz yumuşar gibi oldu ama yine de güven dolu bir ifade yoktu yüzünde. Gözlerime bakarak, “Evet, bir Baykara’sın. Doğru. Ama bir Baykara olarak bu zamana kadar ailen için ne yaptın, Barış? Hiçbir şey. Savaş ise senin yapmadığın her şeyi yaptı,” dedi.

Bu sözler beni içten içe yakıyordu. Babam her zaman Savaş’tan bahsederken gurur duyardı. Bana gelince... sadece bir hayal kırıklığıydım onun için. Ama bu durumu değiştirmek istiyordum, hem de ne pahasına olursa olsun.

“Madem bir karar verdin, Barış, işe başlayabilirsin,” dedi sonunda, beklemediğim bir şekilde.

Hemen atıldım. “CEO olarak, değil mi baba?”

Babam kaşlarını kaldırdı, yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. “Ne CEO’su? O koltukta oturmak için Savaş kadar zeki ve çalışkan olman lazım. Sen ise onun yanında, onun işlerini yapacaksın. Savaş’ın emrinde çalışacaksın.”

Sözleri, içimde bir öfke dalgası yarattı ama bunu ona belli etmedim. Bir Baykara olmama rağmen, Savaş’ın altında çalışacak olmak onuruma dokunmuştu. Ama her şeyin bir zamanı vardı, bunu biliyordum.

Başımı salladım. “Sen ne dersen o baba,” dedim. Yanına gidip elini öptüm . İlk başta elini vermekte tereddüt etti ama sonra o da elini öptürdü. Babamın şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

Bu, oyunun sadece başlangıcıydı. Savaş ve Milena’yı ellerinden alacak ve bir Baykara’nın ne demek olduğunu herkese gösterecektim.

Milena

Kendime geldiğimde, ilk fark ettiğim şey tüm bedenimin ağrıdığıydı. Hangi yöne hareket etsem, sanki her kasım beni cezalandırıyordu. Gözlerimi açmak istedim, ama kapaklarım ağırdı; her şey bulanıktı. Başım zonkluyordu. Yavaş yavaş bedenime dönen hislerle birlikte, garip bir sıcaklık ve ağırlık fark ettim. Göz kapaklarımı biraz daha açmaya çalıştım, ama olmadı. Duyularımı toparlamam biraz zaman aldı.

Elimi yan tarafa uzattığımda, parmaklarım sert bir şeye çarptı. Dokunduğum şeyin ne olduğunu anlamak için elimi daha dikkatlice gezdirdim. Pürüzsüz bir yüzeydi. Sıcaktı. Yastık değildi bu... Kalbim hızlanmaya başladı. Kafamı kaldırıp bakmak istedim, ama hareket etmek öyle zordu ki. Başımı ancak hafifçe yukarı çevirebildiğimde, gördüğüm manzara nefesimi kesti: Savaş.

Savaş, yanımda uzanıyordu. Gözleri kapalıydı. Uykuda bile kaşları hafif çatık, yüzündeki sertlik belirgindi. Ancak ona bu kadar yakınken fark ettiğim bir şey vardı: Yüz hatları her zamankinden daha yumuşak görünüyordu. Keskin çenesi, düz burnu, koyu kirpikleri ve güçlü dudakları... O kadar yakından bakıyordum ki, neredeyse nefes alış verişinin ritmini bile hissediyordum. Bir an için büyülendiğimi fark ettim. Ama sonra zihnimdeki sorular boğazıma düğümlendi: Ben neden buradaydım? Neden onun yanındaydım? Dün gece ne olmuştu?

Panikle üzerime baktım. Üzerimde uzun bir tişört vardı; kendi kıyafetlerim değildi, ama iç çamaşırlarım yerli yerindeydi. Bu bir nebze olsun içimi rahatlatsa da kafamdaki soruları susturmadı. Savaş’ın neden burada olduğunu, beni neden korur gibi sarmaladığını bilmiyordum.

Başımın arkasında bir sertlik hissettim ve anlamam fazla sürmedi: Savaş’ın kolu. Gece boyunca başımı onun koluna yaslamıştım. Bu farkındalık hem utanç vericiydi hem de garip bir huzur veriyordu. Onun koruması altındaydım. Bu düşünce beni hem rahatlatıyor hem de kalbimi hızlandırıyordu.

Bir süre onun yüzüne baktım. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Uykusunda savunmasız görünüyordu. Göz kapaklarının arkasında ne düşler gördüğünü merak ettim. Kaşlarının çizgisi, dudaklarının hafif aralığı... Her şeyiyle kusursuzdu. Ancak bu düşüncelerle kendimi kaybetmişken, bir detay beni yeniden gerçekliğe çekti: boynundaki morluklar.

Savaş’ın boynunda, deri altına yayılmış mor izler vardı. Birkaç yerden, derin bir darbeyi andıran çizgiler uzanıyordu. Gözlerim bu izlere kilitlendi. Kalbim sıkıştı. Ona bir şey mi olmuştu? Peki ya bu izlerin nedeni bendimse?

Daha fazla düşünmeden, kendimi onun yüzüne biraz daha yaklaştırdım. Ellerim istemsizce boynuna doğru uzandı. Sanki dokunursam ne olduğunu anlayacakmışım gibi. Parmak uçlarım tam tenine değecekken, Savaş aniden hareket etti.

Elimi tuttu. Sıcak avucu, benimkini tamamen sardı ve sıkıca kavradı. Şaşkınlıkla gözlerine baktım. O da uyanmıştı. Gözleri bir an için benimkilere kilitlendi. Derin, karanlık bakışları altında nefesim kesilmişti. Onun gözlerindeki derinlik, beni hem korkutuyor hem de içimde garip bir sıcaklık yayıyordu.

“Elini neden boynuma uzatıyorsun, Milena?” diye fısıldadı. Sesi uykunun verdiği derinlikle daha da kısık, ama bir o kadar da etkileyiciydi.

“Savaş... Boynunda... Morluklar var,” dedim, kelimeler boğazımdan zorla çıkarken.

O an, Savaş’ın dudaklarında hafif bir kıvrılma belirdi. Gözlerini kısarak beni izledi. “Merak ediyorsan, dün gece olanları hatırlaman yeterli,” dedi alayla, ama sesi o kadar da sert değildi.

Başımı eğdim. Hatırlamaya çalıştım, ama zihnim bir sis bulutunun içindeydi. Geceden kalan tek şey, bulanık görüntüler ve garip bir sıcaklıktı. “Ben... Hatırlamıyorum,” diye itiraf ettim.

Savaş bir an sustu. Elimi bırakmadı, ama bakışları yumuşadı. “Hiçbir şey olmadı, Milena,” dedi sonunda. “Ama sen kendine dikkat etmeyi öğrenmelisin. Dün gece kendini kaybedecek kadar içmek akıllıca değildi.”

Sesi beni suçlamıyor gibiydi. Aksine, beni koruduğuna dair bir alt ton vardı. Onun bu haline şaşırdım. Savaş’ın bu kadar yakınında olmak, kalbimin kontrolsüzce çarpmasına neden oluyordu.

Beni bırakıp doğruldu. Uykudan yeni kalkmış bir adamın tüm çekiciliğiyle saçlarını eliyle karıştırdı. O an, ona bir kez daha baktım ve fark ettim: Savaş’tan korkuyordum, ama ona aynı zamanda yaklaşmak istiyordum. Bu, hissetmekten nefret ettiğim bir çekim gücüydü.

Ama bu yakınlığın beni ne kadar değiştireceğini henüz bilmiyordum.

Savaş dolaptan kendisi için kıyafet ararken, ben hâlâ yataktaydım. Üzerimde onun kokusu kalmıştı. O tanıdık, keskin ve yoğun parfümün kokusu... Elimle istemsizce tişörtün yakasını burnuma yaklaştırıp içime çektim. Neden yaptığımı bilmiyordum. Daha doğrusu, neden kendimi durduramadığımı. Dün geceye dair ne kadar düşünmeye çalışsam da, her denememde başım ağrıyor, anılar bulanıklaşıyordu.

Savaş üzerine rahat bir sweatshirt geçirip arkasını döndü. Soğukkanlı bakışları üzerimde dolandı ve alaycı bir ses tonuyla konuştu:

“Beni izlemek yerine kalkmayı düşünsen, Milena.”

Bu sözler sinirlerimi bozmuştu. Yatakta doğruldum, battaniyeyi bir kenara itip ayağa kalktım. Soğuk zeminin ayaklarıma dokunuşu bir an titrememe neden oldu ama umursamadım. Hafif bir tebessümle karşılık verdim.

“Kalktım. Mutlu musun, umarım?” dedim.

Savaş omzunu silkti, ama yüzündeki belli belirsiz gülümseme beni daha da sinirlendirdi. Yanından geçip aynanın karşısına geçtim. Yüzümdeki yorgun ifadeyi izlerken kendi kendime, “Kötü adam,” diye mırıldandım. Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı, ama odanın sessizliği içinde yankılandı.

Aniden, Savaş’ın sertçe kolumu kavradığını hissettim. Tepki veremeden kendimi onun kararlı bakışlarının içinde buldum. Gözleri sorgulayıcıydı, ses tonu sert ve bir o kadar da otoriter.

“Ne dedin sen?”

Ne dediğimi hatırlamaya çalıştım, ama cümlelerim birbirine karıştı. “N-ne dedim ki ben?” dedim şaşkınlıkla.

Savaş, başını hafifçe yana eğerek, gözlerimin içine bakmaya devam etti. “Az önce ne dedin, Milena?”

Bedenim istemsizce gerildi. Kekeleyerek, “M-mutlu oldun mu, dedim...” dedim.

Savaş, gözlerini kısmış, bakışları üzerimde kilitlenmişti. “Ondan önce.”

Nefes alıp verişim hızlanmıştı. Kalbim garip bir şekilde çarpıyordu. Derin bir nefes alıp cesaretimi topladım. “K-kötü adam dedim,” diye itiraf ettim.

Savaş’ın kaşları kalktı, dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi. Ama bu, neşeli bir gülümseme değildi; aksine, içinde bir alay ve meydan okuma taşıyordu.

“Beni kötü adam mı ilan ettin?” dedi alçak bir sesle.

“Evet, ne olmuş yani?” diye çıkıştım. Kolumu sertçe çekip kurtardım. Savaş’ın bu kadar üstüme gelmesi beni daha çok öfkelendiriyordu.

Ama o, hiçbir şey olmamış gibi sakin bir tavırla geri çekildi. Kollarını göğsünde kavuşturup başını eğdi, dudaklarındaki o hafif alaycı gülümsemeyi hâlâ kaybetmemişti. “Dün geceyi hatırladın mı?” diye sordu.

Başımı iki yana salladım, sözlerim öfkeyle doluydu. “Hayır, hatırlamıyorum! Ve hatırlamak da istemiyorum! Her düşündüğümde başıma ağrı giriyor.”

Savaş hafifçe güldü, ama bu gülüş beni daha da tedirgin etmişti. “Pekâlâ,” dedi. “Aşağı in, ben de geliyorum.”

Omuz silkip hızlıca üzerime bir şeyler alıp banyoya geçtim. Aynaya baktığımda boğazımda ince bir iz gördüm. Elimle dokundum, yavaşça izleri hissettim. O anda zihnimde parlayan görüntüler oldu: yıldızların altında geçen bir gece, ateş böcekleri, Savaş’ın beni sırtına aldığı an ve... sonra... onu öptüğüm an.

Nefesim kesildi. Ellerim lavabonun kenarına tutundu. “Savaş’ı öpmüş müydüm?” diye fısıldadım kendi kendime. Daha fazlası olmuş muydu? Bu düşünce içimde tarifsiz bir utanç ve korku hissi uyandırdı. Suyu açtım, avuçlarıma doldurduğum soğuk suyu yüzüme çarptım. Kendime gelmeye çalışıyordum.

Hızla üzerimi giyinip aşağı indim. Mutfağa geçtiğimde, Savaş’ın odadan gelen sesi dikkatimi çekti.

“Evet, amca... Bir süre işlerle ilgilenemeyebilirim... Barış mı? Barış’ın çalıştığını hiç görmedim, amca...”

Sesindeki keskinlik ve kararlılık beni ürpertmişti. Daha fazlasını dinlemeden mutfağa yöneldim. Kahvaltılık bir şeyler hazırlıyordum ki Savaş’ın adımları duyuldu. Elimdeki tabakları masaya bırakırken onun çay doldurduğunu gördüm. Gözüm elindeki belirgin damarlarına kaydı. Neden dikkatimi çektiğini bilmiyordum.

Savaş masaya oturduğunda gözlerimizi kısa bir an kilitlenmiş bulduk. Bakışları soğuk ve mesafeliydi, ama o kısa an bile içimde garip bir çekim hissi uyandırmaya yetmişti.

“Dün geceyle ilgili hatırlaman gereken bir şey olursa,” dedi, sesi sakin ama bir o kadar da tehditkârdı, “bana söylemeden hiçbir şey yapma.”

Boğazım kurumuştu. “Hatırladıklarım... seni ilgilendirmez,” dedim, kendime güvenli görünmeye çalışarak.

Savaş’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Beni ilgilendiren çok şey var, Milena. Sandığından daha fazlası...”

Bu sözlerin anlamını çözmeye çalışırken, kalbim durmaksızın çarpıyordu. Aramızdaki mesafe ne kadar çok olsa da, her kelimesi beni daha çok ona yaklaştırıyordu. Ama onun soğuk bakışları, her zaman olduğu gibi, bir duvar örüyordu.

Yemekten sonra masayı kaldırmaya başladım. Savaş, o sırada masasındaki telefonunun titreşimiyle dikkat kesildi. Telefonu eline alarak, oturduğu yerden doğruldu ve dışarıya açılan geniş bahçe kapısına doğru ilerledi. Kapıyı aralayıp, serin havayı içine çekerken telefonunu kulağına götürdü. Bahçeye adım attığında bir yandan konuşuyor, diğer yandan sinirli adımlarla beton yolu arşınlıyordu. Güneş ışığı, Savaş’ın yüz hatlarını keskinleştiriyor, onun ciddi ve soğuk ifadesine gölgeler düşürüyordu. Konuşmalarından ve beden dilinden, meselelerin oldukça önemli olduğunu hissettim.

Ben ise elimdeki tabaklarla uğraşırken gözüm sürekli Savaş’taydı. İşlerinden uzak kalmaya çalışsa bile, işler ondan uzak duramıyordu. İsmi her yerde başarılarıyla anılıyordu, ama bu başarıların ardında büyük mücadelelerin olduğunu tahmin etmek zor değildi. Bu dünyada var olabilmek için kendinden çok şey feda ettiği belliydi. Hayatındaki her zorluk, bugün sahip olduğu güce ulaşmasının bedeliydi.

Savaş, bahçede konuşurken yüzündeki ifade her geçen dakika daha da keskinleşiyordu. Arada bir ses tonu yükseliyor, ardından tekrar kontrol altına alıyordu. Otoritesi, sesinin her titreşiminde hissediliyordu. Kimi zaman yavaşlayarak bir köşede duruyor, kimi zaman da hiddetle yürüyordu. Onun bu halini izlerken, aklımdan geçirdiğim düşünceler beni bir an geçmişe götürdü.

Annesini kaybetmişti. O kaybın izlerini hâlâ taşıyordu, bunu hissediyordum. Onun için annesizlik ne demekti, tahmin bile edemezdim. Ben bile anneme öfkeli olmama rağmen, onun bir gün olmayacağını düşünmek dahi istemezdim. İşte belki de bu yüzden, içimdeki derin korkular beni Savaş’ın yanında tutuyordu. Aileme zarar gelmesinden korkuyordum. Annem ve babam... Her ne kadar onlara kırgın olsam da, varlıklarının güvenini hissetmek bambaşkaydı.

Masanın üzerini topladıktan sonra dışarı baktım. Savaş hâlâ konuşuyordu. Bu ailenin karanlık geçmişiyle ilgili bildiklerim sınırlıydı, ama zamanla öğreneceğimi biliyordum. Her şey zamanı geldiğinde açığa çıkardı, buna emindim. Düşüncelere dalmışken, istemsizce gözlerim dolmuştu. Annemi ve ablamı çok özlemiştim. Ablam benim canımdı. Şimdi yanımda olmasını öyle çok isterdim ki...

Birden Savaş’ın bahçeden içeriye girdiğini fark ettim. Telefonunu cebine koyarak, kararlı adımlarla yanıma doğru yaklaştı. Soğuk ve donuk ifadesi, üzerinde bir maske gibi duruyordu. İnsanları ürküten bu ifadeye alışmıştım ama derinlerde onun da bir insan olduğunu biliyordum.

Savaş, yanımda durarak yüzüme baktı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra, “Sen ağladın mı?” diye sordu.

Hızla ellerimle gözlerimi sildim. “Yoo, ne ağlaması. Gözüme toz kaçtı,” dedim, ona hissettiklerimi belli etmemek için çabalayarak.

Savaş, gözlerimi dikkatle inceledi. Bir süre hiçbir şey söylemeden durdu. Ardından alaycı bir tonda, “Peki, öyleyse,” diyerek yanımdan uzaklaştı.

Salonun köşesindeki televizyon ünitesine doğru ilerledi. Ünitenin altındaki dolabı açtı ve içinden dizüstü bilgisayarını çıkardı. Yavaş bir şekilde koltuğa geçti, dizüstü bilgisayarını açarken yüzünde ciddi bir ifade vardı. Birkaç tuşa bastıktan sonra telefonu tekrar eline aldı. Numarayı çevirip aradı. Karşı tarafın telefona cevap vermesiyle, sesi salonun her köşesine yayıldı.

“Alo, Levent,” dedi, sesinde sabırsız bir ton vardı. “Evet, biliyorum... Sabah Serdal aradı... Anlaşmayla ilgili haberleri aldım.”

Ben bu sırada masayı toplamaya devam ederken, konuşmasına kulak kesildim. Savaş’ın ses tonu iyice sertleşmişti.

“Kadir Zayimoğlu ile anlaşmayı bağlayamamışsınız,” dedi. Cümlesindeki hayal kırıklığı ve öfke çok net hissediliyordu.

Kadir Zayimoğlu ismini duyar duymaz irkildim. Bu isim, Savaş’ın neden bu kadar gerildiğini açıklıyor gibiydi. Adını bile duymamıştım, ama Savaş’ın onunla ilgili her kelimesi, adamın ne kadar önemli biri olduğunu gösteriyordu.

Savaş konuşmasına devam etti:

“Levent, hemen bana dosyaları mail at. Ben üzerinde çalışacağım. Bu anlaşma, sadece bizim için değil, sektör için de büyük yankı uyandıracak. Kadir Zayimoğlu ile yapılacak iş, sadece bir iş değil; bu, gücümüzü ispat etmek demek!”

Bir süre durdu, yüzündeki ifade daha da ciddileşti. Ardından, aniden dizüstü bilgisayarını kapattı ve hızla ayağa kalktı. Sert adımlarla odanın içinde dolaşmaya başladı. Telefonu tekrar kulağına götürdü ve ses tonu bir anda yükseldi:

“Levent! Söyle o adamlara, beni karşılarında görmek istemiyorlarsa işlerine düzgün baksınlar! Bu anlaşma için yıllardır bekliyorum. Her şey buna bağlı ve ben bu fırsatı Nedim Kahraman’a kaptırmam, anladın mı?!”

Savaş’ın her kelimesi, kararlılığını ve öfkesini ortaya koyuyordu. Onun otoritesine karşı gelmenin imkânsız olduğunu bir kez daha hissettim. Bahsettiği Kadir Zayimoğlu ise belli ki onun kadar güçlü ve etkili biriydi. İkisinin adının yan yana anılması bile büyük yankılar yaratacaktı.

Telefon görüşmesi sona erdiğinde, Savaş derin bir nefes alarak yerine oturdu. Kollarını başının arkasında birleştirip gözlerini tavana dikti. O an bir kez daha anladım; onun sırtında sadece bir ailenin değil, aynı zamanda bir imparatorluğun yükü vardı.

Savaş telefonu sert bir hareketle kapattı ve koltuğa yeniden yaslandı. Gözlerini tekrar önündeki laptopa çevirmiş, kararlılıkla ekrana bakıyordu. Bu kadar işine düşkün, hırslı bir adam olduğunu tahmin etmiştim, ama bunu böyle net görmek beni bir kez daha şaşırtmıştı. İşlerini amcası Mahir’e ve Levent’e devretmiş gibi görünse bile, tüm iplerin hâlâ onun elinde olduğu apaçıktı. Olayları kontrol etmeden duramayan, işine tutkuyla bağlı biriydi.

Yavaşça sol tarafa doğru yürüdüm ve karşısındaki tekli koltuğa oturdum. Yapacak bir şey bulamıyordum ve canım sıkılıyordu. Savaş kendi kendine düşük bir sesle söyleniyordu. Kaşlarını çatmış, bir yandan notlar alıyor, bir yandan da düşünceleri arasında kaybolmuş gibiydi.

Bir an cesaretimi toplayarak yavaşça konuştum. "Şey... İstersen artık dönelim. İşlerin yoğun görünüyor," dedim, sesim kısık ama netti.

Başını bir an kaldırıp bana baktı, sonra tekrar laptopa dönerek kaşlarını çattı. "Halledemeyeceğim bir şey değil," dedi, sert bir ifadeyle. Sözünü bölerek devam ettim. "Telefonda duydum... Önemli biriyle görüşmek gerektiğini söylediler. İşlerin başında durmayacağım demiştin ama hâlâ en ufak şeyde seni arıyorlar. Zor değil mi?" diye sordum, gözlerimle onun yüzünü incelerken.

Savaş kaşlarını havaya kaldırarak önce laptopa, sonra da bana baktı. Ardından laptopu kapatıp bir kenara koydu. Sandalyesini ileri çekerek dirseklerini diz kapaklarına yasladı. Yüzü ciddiydi.

"İşleri bırakmış gibi görünsem de, hiçbir zaman tam olarak bırakmadım," dedi, gözlerini yere sabitlemişti. "Bu benim işim. Bütün gençliğimi buna adadım. Yorulmuş olsam bile, her küçük sorunun büyük bir soruna dönüşmeden çözülmesi lazım. Aksi hâlde her şey kontrolden çıkar."

Onun bu kadar açık bir şekilde konuşması beni şaşırtmıştı. Daha önce bu kadar uzun bir açıklama yapmamıştı. Başımı salladım. "Başarılı birisin. Ailen sana güveniyor," dedim.

Savaş derin bir nefes aldı ve arkasına yaslandı. Gözlerinde hafif bir gurur vardı. "Güveniyorlar... İşte en zoru da bu. İnsanların beklentileri."

Bu sözleri duyunca onu tekrar onayladım. "Amcan genç olmasına rağmen bütün yükün senin üzerinde olması zor olmalı," dedim. Biraz duraksayıp ekledim. "Yani, demek istediğim, bu kadar sorumluluk insanı yorar."

Savaş’ın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. "Amcamın güvenini boşa çıkarmamaya çalışıyorum," dedi. Ancak yüzündeki yorgunluk, bu cümlenin arkasındaki ağır yükü ele veriyordu.

Tam o sırada telefonu tekrar çalmaya başladı. Telefonu eline aldı ve ayağa kalktı. Ciddi bir şekilde konuşmaya başladı:

"Ola, Levent... Tamam, sen Kadir Zayimoğlu ile görüşme ayarla. Levent! Bu iş olacak. Adam zaten Türkiye’ye çok az geliyor, bulamıyoruz," dedi. Siniri her geçen an daha da artıyordu. "Evet, Levent! Adam Rusya’da fazlasıyla kalıyor. Nedim denen adam da Kadir Zayimoğlu’nun peşinde... Levent, ben yakın zamanda döneceğim. Şu anda bu maili onun sekreterine ulaştır. Nedim’e de küçük bir uyarı yap. Eğer beni karşısına alacaksa hiç durmasın!" Sesi soğuk ve tehditkârdı. Gücünü ses tonuyla hissettiren bir adamdı.

Telefonu kapattığında bakışlarını bana çevirdi. Gözlerimle ona bakarken yüzümde anlamadığımı belli eden bir ifade vardı. Savaş, beni bir süre sessizce süzdü ve dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi saklamaya çalıştı.

"Kadir Zayimoğlu... Türkiye’nin en güçlü adamlarından biri," dedi. Ses tonu sakin ama saygı doluydu. "Ondan bir iş sözü almak her babayiğidin harcı değil. Ama ben bu işi bitireceğim."

Sözlerindeki kararlılık karşısında irkildim. Bu adamın ne kadar güçlü ve korkusuz biri olduğunu bir kez daha anladım. Onun karşısında olmak bile insanın içini titretiyordu. Bu sadece iş değil, onun hayatıydı. Her hamlesi, her sözü, bir satranç oyunundaki piyonları andırıyordu. Ve bu oyunda, Savaş açıkça şahı oynuyordu.

Başımla söylediklerini onayladım, ardından acı bir gülümseme eşliğinde fısıldadım, "Hiç bilmem böyle şeyleri." Okumama bile izin verilmemişti. Oysa ne çok isityordum okumayı ...

Savaş, oturduğu koltukta düşüncelerini yoğunlaştırmış, yılların deneyimini zihninde tartıyordu. Onun ne düşündüğünü anlamak imkânsız gibiydi; gözlerindeki karanlık, konuşmadığı sırların derinliğini ele veriyordu. Bir an sessizlik çöktü.

"Umarım o adamla anlaşmaya varırsınız," dedim.

Savaş kafasını hafifçe yukarıdan aşağı salladı, elleriyle çenesini ovuştururken keskin bir tonla konuştu:

"Benim hayatımda ihtimaller yoktur, Milena. Bu iş olacak."

"Ya o kişi istemezse?" diye sorduğumda, gözleri bir anda gözlerime dikildi. Yüzündeki ifade, söylediklerinin ne kadar ciddi olduğunu anlamam için yeterliydi.

"Elimden ne geliyorsa yaparım. Arkasını önünü düşünmem. İstediğimi alırım," dedi. Sesi öylesine soğuk ve güçlüydü ki cümleleri havada yankılandı.

"Peki ya gene olmuyorsa?" dedim inatla.

Savaş bir süre düşündü. Dudakları ince bir çizgi gibi gerildi, bakışları kararlıydı.

"Olur, Milena. Ben ne dersem o olur. Bu sektörde o kadar eskiyim ki... Amcamla ihalelere 16 yaşımda girdim. Yaşım çok büyük olmayabilir ama tecrübelerim herkese bedeldir."

Sözlerinde bir abartı olmadığını hissedebiliyordum. Duruşu, konuşma tarzı, her şeyi kontrol altında tutmaya alışmış bir adamın izlerini taşıyordu. Başımı sallayarak onayladım onu.

"Bu Kadir Zayimoğlu kim peki?" diye sordum merakla.

Savaş, elindeki laptopa odaklanmışken bir yandan yanıt verdi:

"Türkiye'nin en güçlü adamlarından biri. Onunla iş yapmak herkese kazandırır. Ama bu işte onunla çalışmak kolay değildir. Güçlü olduğu kadar ulaşılmaz bir adam. Türkiye'nin her yerinde bağlantıları var. Rusya'da yaşamayı tercih ediyor artık."

"Demek çok bilinen biri," dedim yavaşça.

"Bilinen ve korkulan biri," diye düzeltti Savaş. "Karısının öldüğünü duymuştum. O olaydan sonra çocuklarını Türkiye'ye getirmemiş. Sanırım geçmişe dönmek istemiyor."

Sözlerinde tuhaf bir hüzün vardı. Kadir Zayimoğlu gibi bir adamın bile sevdiklerini kaybetmenin acısıyla sarsıldığını hayal ettim. Onun hakkında konuşurken, Savaş’ın yüzünde hem bir hayranlık hem de saygı vardı. Güçlüler yalnız olmayı öğrenirlerdi, ama bu yalnızlık güçlerini artırır mı yoksa onları tüketir miydi, bunu çözmek zordu.

"Çok acı," diye mırıldandım. "İnsan, sevdiklerinin kıymetini keşke onlar ölmeden anlasa."

Savaş, bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Bir anlık bir boşluk oluştu gözlerinde. Kaşlarını çattı ve soğuk bir sesle, "Keşke," dedi. Sesindeki acı, kendi içinde taşıdığı hikâyelerin bir yankısıydı.

Yazar Anlatımı ;

Kadir Zayimoğlu, sadece bir isim değildi. Türkiye’nin yeraltı dünyasında bir efsane, bir gölgeydi. Adı anıldığında insanlar irkilir, düşmanları sessizce geri adım atardı. Söylentilere göre, genç yaşta imparatorluğunu kurmuştu. Güç ve bağlantılarla örülü bir ağın tam merkezinde oturuyordu. Öyle bir liderdi ki, sadece kendisini değil, çocuklarını bile korumanın başka bir boyutunu inşa etmişti. Rusya’ya çekilmiş olması, kendini ve ailesini yeniden tanımlama isteğinin bir sonucuydu belki de.

Savaş ise bu dünyada Kadir’e rakip olacak kadar iddialı bir konumdaydı. Onun da hayatı savaşlarla ve mücadelelerle geçmişti. Henüz çocuk yaşta mafya dünyasının gölgesinde büyümüş, her bir adımıyla kendini kanıtlamıştı. Ama Savaş’ı diğerlerinden ayıran şey, cesaretiydi. Kadir gibi bir adamla masaya oturmak, sıradan birinin hayal dahi edemeyeceği bir şeydi.

Savaş’ın soğukkanlılığı, kararlılığı ve stratejik zekâsı, onu güçlü bir lider yapıyordu. O, asla geri adım atmayan, hata yapmaktan korkmayan bir adamdı. Kadir’in geçmişine duyduğu saygı ne kadar derinse, onunla aynı masada oturma arzusu da o kadar büyüktü.

Bu iki güçlü adamın karşılaşması, sadece bir anlaşma değil, iki imparatorluğun bir sınavı olacaktı. Savaş’ın en çok kullandığı sözlerden biri de : "Benim hayatımda ihtimaller yoktur, Milena. Bu iş olacak."

yorum ve beğeninizi alırım ;)

Bölüm sonu

10 yorum