İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 41 · 43 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 41

41. Bölüm - Kötü adam +18

41. BÖLÜM - Kötü adam

“Milena mutlu olmasın, ama ölmesin…”

Bu kelimeler, beynimde yankılanan ağır darbeler gibiydi. Savaş’ın sesi zihnimin her köşesinde yankı buluyor, beni içten içe parçalıyordu. Mutlu değildim ve biliyordum ki, mutlu olmaya da hiçbir zaman hakkım olmayacaktı. Çünkü onun doğrusu buydu.

Elimle yanaklarımdan süzülen gözyaşlarını sildim. Dudaklarım titriyordu, ama ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Hayat bana karşı her zaman acımasız olmuştu. Günahsız değildim, ama kim günahsızdı ki? Beni bu suçun içine kim yerleştirmişti? Savaş’ın dediği gibi, ben yalnızca bir kurban mıydım? Yoksa onun intikam planının soğuk bir aracı mıydım? Neydim ben gerçekten?

Oturduğum yerden kalktım. Tüm bedenim ağırlıklarla dolu gibiydi, ama yerimde oturmak da boğulmamı engellemiyordu. Savaş, o dehşet verici konuşmasının ardından hızla dışarı çıkmış ve beni bu dağın tepesindeki soğuk, ıssız evde tek başıma bırakmıştı. Hava çoktan kararmıştı, ama o hâlâ dönmemişti.

Gelmiyordu. Belki de hiç gelmeyecekti. Ama açıkçası bu daha iyiydi. En azından suçlayıcı bakışlarıyla beni delip geçen o gözler burada değildi. Hayatımın sonuna kadar burada, bu sessizliğin ortasında yaşayabilirdim. Hiçbir şey duymadan, hiçbir şey hissetmeden...

Camdan dışarı baktım. Ev, dağın tepesinde yüksek bir konumdaydı ve bu yükseklik her şeyi rahatça görmeme olanak sağlıyordu. Gözlerim uzaklardaki karanlık dağ siluetlerine, ormanların karaltısına takıldı. O an, doğanın acımasız ama huzur dolu sessizliğini içime çekmek istedim. Camı açtım. Dışarıdan içeri dolan soğuk rüzgâr, yüzüme çarptı. Rüzgârın taşıdığı nemli, odunsu toprak kokusunu içime çekerken gözlerimi kapadım. Doğanın kokusu… Belki de hissettiğim tek güzellik buydu.

Ama hava hızla soğuyordu. Pencereyi kapatmak için uzandığımda, aşağıdaki toprak yola dökülen far ışıklarını fark ettim. Gözlerim dikkatle seçmeye çalıştı. Savaş’ın arabasıydı. Gelmişti.

Gözlerim arabanın hareketlerini takip etti. Araç tam evin önünde durdu. Far ışıkları aniden söndü ve karanlık tüm çevreyi yeniden sardı. Arabadan inmesini bekledim. Aşağıya bakmaktan kendimi alamıyordum.

Kapı açıldı. Savaş indi. Elinde iki poşet vardı. Yüzü karanlıkta net seçilmese de, yürüyüşündeki sertlik ve bakışlarındaki soğukluk, onu tanımam için yeterliydi. Kafasını yukarı kaldırdığında, gözlerimiz buluştu. Savaş’ın bakışları adeta ruhumu delip geçiyordu. Bu, nefretle dolu bir adamın bakışıydı.

O anda zihnimde yankılanan ses tekrar beni buldu: “Milena mutlu olmasın, ama ölmesin…”

Evet, onun için ben sadece bundan ibarettim. Ne bir insan, ne bir ruh... Sadece bir intikam vesilesi, bir yük. Gözlerimi hızla kaçırdım ve pencereyi kapattım. Sessizce salona geçip koltuğa oturdum. Kendimi battaniyeye sardım, titreyen ellerimi sakinleştirmeye çalıştım.

Dış kapının açılma sesi duyulduğunda kalbim hızla çarpmaya başladı. Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Savaş eve girmişti. Üzerindeki paltoyu çıkarıp bir kenara fırlattı. Bir an beni süzdü, sonra elindeki poşetlerden birini yukarı kaldırdı.

“İlacın,” dedi soğuk bir sesle.

Sözleri beni yerime mıhladı. Gözlerimi poşete diktim, ama tek bir kelime bile edemedim. Savaş, başını çevirip sertçe bir nefes verdi. Gömleğinin kollarını yukarı sıvayıp yanıma doğru yürüdü. Poşeti masanın üzerine bıraktı.

“İçinde ne var, biliyor musun?” diye sordu aniden, sesi alayla karışık bir öfke taşıyordu. “Sana aldığım ilaç. Çünkü hasta olmanı istemiyorum. Ama bu, seni düşündüğüm anlamına gelmiyor. Ölmemen gerek. Çünkü... Çünkü sen, Milena, benim işim daha bitmedi.”

Sözlerindeki ağırlık, odanın havasını adeta zehirliyordu. Beni diri diri yakan, ruhumu ezen bu kelimelerden kaçmak istedim. Ama nereye kaçabilirdim ki? Bu dağ, bu ev, bu adam… Hepsi benim zindanımdı.

Başımı eğip fısıldar gibi bir sesle sordum: “Bitmedi mi?”

Savaş bir kahkaha attı, ama bu kahkaha acı doluydu. “Henüz başlamadı bile.”

Sonra yüzüme bakmadan arkasını döndü ve ağır adımlarla yukarı çıktı. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladığında, içimde tek bir şey yankılanıyordu: Ben yalnızca bir kurbandım. Ama onun için her şeydim: Nefreti, intikamı ve bitmek bilmeyen öfkesi.

SAVAŞ

Milena’ya böyle davranmak zorundaydım. Mecburdum. Yoksa... yoksa ona daha çok çekiliyordum. Söylediğim her kelime bir zehirdi. Ama bu zehir yalnızca onun ruhuna değil, benimkine de işliyordu. Onun gözlerindeki o kırılganlık, bazen bir bıçak gibi göğsüme saplanıyordu. Ama buna izin veremezdim. Kendime de, ona da.

“Ölme ama mutlu olma.” Bu sözleri tekrar tekrar kendime söylüyordum. Çünkü bana bunu yapmışlardı. Bana mutlu olmamayı öğretmişlerdi. Hayatım, annemi kaybettiğim o gün felakete dönüşmüştü. Daha çocukken mutluluk nedir bilmez olmuştum.

Baba dediğim adam… O adam evi terk edip gitmişti. Gitmek ne demekti? Bir insan ardında dört duvarın içinde yankılanan kocaman bir sessizlik bırakarak gider mi? O gitmişti. Ve onun gidişiyle eve koca bir hüzün çökmüştü. O an büyümek zorunda kalmıştım. Savaş Baykara, daha küçücük bir çocukken büyümeye mecbur bırakılmıştı.

Annemin ölümünden sonra biz hem yetim hem de öksüzdük. Evin en büyüğü bendim. Ağlamak mı? Ağlamak bir lüks gibi geliyordu. Bana yasaklanmış bir şeydi. Bir kere bile gözümden yaş düşse, evdekiler daha çok çökecekti. Herkes, “Büyüyünce geçer,” dedi. Peki, büyüdüm. Ama mutluluk? Gelmedi.

Onun gidişi hayatımı zehir etmişti. Ona hiçbir zaman sormadım. Nerede olduğunu merak bile etmedim. Annemin cansız bedenine sarılırken hissettiğim öfkeyi tarif etmem mümkün değil. O an, o adamdan binlerce kez nefret ettim. Yüzlerce kez lanet ettim. Annem benim her şeyimdi. Ama o, her şeyimi alıp götürmüştü. O evde, babamın adı bile yasaktı. Gidişiyle adını silmiştik. Onu hatırlamak istemiyordum. Çünkü o, bizim mahvoluşumuzdu.

Odaya çıktığımda İçim içimi yiyordu. Yataktaki battaniyeye şöyle bir baktım ama dokunmadım bile. Yatağın kenarına oturdum, yüzümü ellerimin arasına aldım. Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım. Ama o an içimdeki ses susmadı.

“Ona böyle davranmak zorunda mısın?”

Evet, zorundaydım. Çünkü ona iyi davranırsam, ümit verir gibi oluyordum. Ya bana âşık olursa?

Bir an zihnimde başka bir ses yankılandı. Soğuk, alaycı ve zalim bir ses. “Âşık olursa daha iyi değil mi?” dedi. “Böylece intikamını daha kolay alırsın. Milena’yı annenin kaderine mahkûm et. O kadını yaptıklarına bin pişman et. İşte bu senin zaferin olur.”

Bu düşünceler… Bunlar bana yabancıydı. İçimi dehşetle dolduruyordu. Çünkü bir yanım bunun doğru olduğunu söylüyordu. Ama diğer yanım? O başka bir şey hissediyordu.

Kendi kendime mırıldandım: “Evet, amacım bu. Ama böyle hissetmek? Böyle düşünmek? Bu doğru değil.”

Milena… Ona âşık olmamalıydım. Olmazdım. Aşık olunmaması gereken biriydim. Çünkü bağlanamazdım. Bağlandığım herkes ölmüştü. Annem, babam, çocukluğum… Hepsi gitmişti. Milena’ya bağlanırsam, o da yok olurdu.

Sinirle sehpanın üzerindeki bardağı alıp yere fırlattım. Bardak paramparça oldu. Parçalanan sadece o bardak değildi; içimde bir şeyler de çatırdıyordu. Kendime olan nefretim, içimdeki karanlığı daha da büyütüyordu.

“Kendinden nefret etsen de bunu yapmak zorundasın,” dedim kendi kendime. Milena hassastı, zayıftı. O kadın… Rojda… Milena’nın annesi. Ona da azap çektirmem gerekiyordu. Hayatta bazı şeyler feda edilmeden kazanılamazdı. Bu uğurda feda etmem gereken biri vardı.

Ve o kişi Milena’ydı.

Başımı kaldırdım, odanın içinde gezinen soğuk hava yüzümü yaladı. Her adımım sanki bir uçurumun kenarında yürüyormuşum gibiydi. Kendimi kaybetmek istemiyordum, ama bu savaşı çoktan kaybetmiştim. Çünkü bu savaş, çok önceden başlamıştı.

Geçmiş: Baykara Konağı

O gecenin üzerinden tam dört gün geçmişti. Zehra, o gece her şeyin farkına varmıştı. Kocasının kalbi doluydu, ama onunla değil. Bunu anlamak bir kadın için en büyük acılardan biriydi. Ömrünü adadığı, sevdasıyla hayatını süslediği adamın yüreğinde kendine yer bulamamak… Bu, Zehra’nın kaldıramadığı bir yüktü.

Ne hayallerle gelmişti bu konağa… Daha ilk adımını attığında umutlarını yanında taşımıştı. "Burada mutlu bir yuva kuracağım. Adem Bey benim kaderim," demişti. Ama kaderi, hayal ettiğinden bambaşka bir yön çizmişti.

Zehra, büyüklerinden hep aynı nasihatleri duyarak büyümüştü: “Bir kadın, kocasını memnun etmekle yükümlüdür. Yuvayı dişi kuş yapar, ne olursa olsun evine sahip çık.” Bu sözlerle yoğrulmuş bir kadındı. Aklında hep bu öğütler vardı. Onlara sımsıkı sarılarak yaşadı. Hiçbir zaman bir dediğini iki etmedi. Kocasının yüzünü güldürmek için uğraştı. Ama ne yaparsa yapsın, çabaları Adem’in duvarlarına çarpıp yere düşüyordu.

Adem’in gönlü Rojda’daydı. Bu, bir sır değildi artık. O gece Zehra’nın yüreğinde bir yara açılmıştı ve bu yara giderek büyüyordu. Çünkü anlamıştı… Adem’in kalbine ulaşmak mümkün değildi.

Adem için Zehra her şeydi, ama hiçbir şeydi. Evdeki düzenin simgesi, soyadını taşıyan bir kadın, çocuklarının annesi… Ama kalbinin, aklının bir parçası bile olmamıştı. Zehra bunu anlamak istememişti. Umutla savaşmıştı bu gerçekle. Ama artık biliyordu; Adem’in ruhu, aşkı, her şeyi Rojda’daydı.

Zehra, kocası için her gün özenle yemek hazırlardı. Akşam olduğunda sofrada yemeklerini kendi elleriyle pişirir, Adem’in sevdiği tatları yapardı. Ancak Adem çoğu zaman bir teşekkür bile etmeden sofradan kalkardı. Zehra’nın ruhu bu ilgisizlikle lime lime olurdu ama dışarıya yansıtmamayı öğrenmişti. Adem’in sevgisizliğine bile gülümsemeyle karşılık verirdi. Çünkü ona öyle öğretilmişti; sabırla her şeyin değişeceğine inanmıştı.

Her daim güzel görünmek için uğraşırdı. Kocasının gözüne girmek için saatlerini harcardı. Siyah saçlarını açık bırakırdı; çünkü Adem’in saçlara olan ilgisini biliyordu. Zehra güzel bir kadındı. Yeşil gözleri, gülümseyince içi parlayan bakışlarıyla insanı büyülerdi. Ama o güzellik bile Adem’in kalbini yumuşatmaya yetmiyordu. Çünkü Adem’in gözleri, kalbi, aklı hiçbir şeyi görmüyordu.

Adem’in aşkı başka birine, Rojda’ya aitti. Zehra’nın anlamakta zorlandığı şey tam da buydu: Neden? Rojda ne yapmıştı? Ne vermişti ki Adem, ona böylesine tutulmuştu? Zehra, kendinde bulamadığını hep bu soruda arıyordu.

Rojda… Belki de asıl trajedi onunla başlamıştı. Adem, Rojda’yı sevmişti. Hem de öyle bir sevda ki; ne zaman ne de koşullar silebilmişti bu aşkı. Adem, tüm hayallerini Rojda üzerine kurmuştu. Ama hayaller bazen gerçeklerin karşısında yıkılırdı. Adem de aşkını, ailesinin isteklerine feda etmişti.

Sevdasından vazgeçmek Adem’in cezası olmuştu. Fakat bu ceza sadece ona kalmamıştı. Adem, Zehra ve Rojda’nın hayatlarını da bu sevdanın enkazıyla doldurmuştu. Herkes acı çekiyordu. Adem’in hayal kırıklıkları, Zehra’nın reddedilişi, Rojda’nın kaybettikleri… Bu üç insan, bir trajedinin farklı yüzleriydi.

Zehra, aynanın karşısında saçlarını tararken gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Aynadaki yansımasına bakarak mırıldandı: “Ben nerede hata yaptım?” Ama cevap bulamıyordu. Çünkü hata yapan o değildi. Hata, bu evliliği kuranlardaydı. Hata, insanların yüreklerini susturup kaderlerini zorla çizmeye çalışanlardaydı.

Adem o gece konağa geç dönmüştü. Zehra, her zamanki gibi kapıda beklemişti onu. Üzerindeki mavi şal, rüzgârda uçuşuyordu. “Hoş geldin,” dedi yumuşak bir sesle. Ama Adem başını kaldırıp gözlerine bile bakmadan içeri geçti. Herkesin hayranlıkla baktığı o gözlere adem bir kere bile dikkatle bakmamıştı .

Zehra, arkasından sessizce baktı. Kalbi bir kez daha kırılmıştı. Ama bu onun için yenilik değildi. Yine de o gece aynada kendine bakarken kendi kendine şu sözleri söyledi:

“Ben Zehra Baykara’yım. Bu yuva benim emanetim. Bu yükü taşımak zorundayım.”

Ama içten içe biliyordu… Bu yük, ruhunu her gün biraz daha ezip yok ediyordu.

Adem Baykara

Adem, dört gün boyunca konaktan uzak kalmayı başarmıştı. Ama ne kadar kaçmaya çalışsa da, sonunda dönmek zorundaydı. Bu eve gelmek istemiyordu. Çünkü burası onun ruhunun ait olduğu yer değildi. Ayakları ağır, düşünceleri karışıktı. Konağın büyük kapısından içeri girdiğinde içini bir huzursuzluk kapladı. Bu huzursuzluk, burada olmaktan kaynaklanıyordu. Zehra’ya bakarken duyduğu suçlulukla yoğrulan bir huzursuzluk…

Zehra’yı incitmek istemiyordu. Asla. Ancak farkında olmadan onu her an incitiyordu. Adem’in ruhu Rojda ile doluydu. Bu doluluk, ne bir sözle ne bir bakışla gizlenebilirdi. Rojda’nın anısı, Adem’in zihninde her gün daha da yer ediyordu. O gece, tekrar Zehra’yla yüzleşmek zorunda olduğunu bilmek, Adem’in içindeki ağırlığı katbekat artırıyordu.

Daha konağa girmeden önce kendini sakinleştirmek için Rojda’nın kokusunu sürdüğü mendili cebinden çıkardı. O mendil… Rojda’nın her zaman kullandığı parfümle bezenmişti. Derin bir nefes aldı. O kokuyu içine çekerken gözlerini kapattı. Sanki Rojda hemen yanında durmuş gibi hissetti. Yüreği bir an olsun rahatladı. Rojda’nın varlığı, yalnızca hayallerinde bile Adem’e huzur veriyordu.

Ancak gerçekler acıydı. Konağa girdiğinde her şey bir kez daha Adem’in üzerine çullandı. Bu konak… Bu ev… Adem’in olmak istediği yer değildi. Hayalleri burada değildi. Ruhu, Rojda’nın olduğu yerdeydi. Ama bedeni, ailesinin dayattığı bu yaşamda hapsolmuştu.

Adem, geçmişin hayaletiyle her gece baş başaydı. Rojda’nın gülüşü, sesi, ona sarıldığı anılar zihninde yankılanıyordu. Ama o hayaller, Adem’i asıl gerçeğinden koparıyordu. Zehra’ya dokunduğu her an, zihninde Rojda’nın siluetini görüyordu. Zehra bundan habersizdi, ama Adem’in yüreği her zaman bir başkası için atıyordu.

O gece, dört gün sonra konağa dönmüş olmanın ağırlığıyla boğuşurken kararını vermişti: Zehra’dan boşanacaktı. Onunla bu evlilik sürdürülemezdi. Adem, ne kadar suçluluk duysa da Zehra’ya daha fazla zarar vermek istemiyordu. Rojda’nın hayaliyle yaşamak Adem’i parçalıyordu, ama bu parçalanma Zehra’nın da yüreğinde derin yaralar açıyordu.

Adem, salona girdiğinde Zehra’yı kapıda buldu. Zehra her zamanki gibi sessiz ve yumuşak bir gülümsemeyle onu karşıladı. Gözleri umut doluydu, sanki Adem’in bu sefer kalmaya karar verdiğini düşünüyordu. Ancak o bakışlar, Adem’in içindeki suçluluk duygusunu daha da büyüttü.

“Zehra…” diye başlamayı denedi Adem. Boğazında bir yumru vardı. Söylemek istediği onca şeyi nasıl ifade edeceğini bilmiyordu. Zehra’ya bakarken içi burkuldu. Bu kadın onun için çabalıyordu. Evin her köşesinde Zehra’nın emeği vardı. Zehra, onun için sürekli fedakârlık yapmıştı. Ama Adem biliyordu… Olmazdı. Zehra’nın tüm çabaları boşunaydı. Adem’in kalbi Rojda ile doluyken, Zehra’yla adil bir hayat kuramazdı.

Adem, devam etmek istedi. “Boşanalım,” diyecekti. Ama kelimeler boğazında düğümlendi. O yumruyu yutamadı. Zehra’nın bakışlarındaki sevgi ve umut, Adem’i susturdu. İçinde bir acı fırtınası kopuyordu, ama dışarıdan sessizdi.

Bir şey söylemeden, Zehra’nın yanından geçti. Misafir odasına yöneldi. Kapıyı arkasından kapattı ve kilitledi. Bu, Zehra’ya hem fiziksel hem de ruhsal olarak ne kadar uzak olduğunu bir kez daha gösteriyordu. Yatağa uzandı. Gözlerini tavana dikti. Ama zihni yine Rojda’yı çağırdı.

Rojda’nın sesi kulaklarında yankılandı. Onun gülüşü, onun dokunuşu… Adem, o gece Rojda’nın hayaliyle yeniden uykuya daldı. Ama uyumadan önce tek bir gerçek yine aklında yankılandı: Bu ev onun evi değildi. Zehra, onun hayatı olamazdı. Çünkü Adem’in ruhu, hâlâ Rojda’nın yanında esir kalmıştı.

O Sabahın Şafağı

Adem, o sabah Zehra’ya boşanma haberini vermek için hazırlanmıştı. Ancak hayat, onlar için bambaşka bir plan yapmıştı. Zehra, günlerdir hissettiği mide bulantısıyla uyanmıştı. İçinde bir şüphe vardı; hamile olabilirdi. Emin değildi, ama bu ihtimal bile kalbinde karmaşık duygular uyandırıyordu. Korku ve heyecan birbirine karışmıştı.

Anne olma fikri Zehra için garip bir histi. Karnında bir can taşıma düşüncesi hem ürkütücü hem de mucizeviydi. Fakat aynı zamanda, Adem’in bu çocuğu seveceği konusunda derin bir endişe taşıyordu. Kendisine sevgi göstermeyen bir adam, ondan olan bir çocuğu kabul eder miydi? Bu düşünce içini kemirirken, umutlu bir tarafı Adem’in baba olduğunda değişeceğini, belki de sevmeyi öğrenebileceğini söylüyordu.

Zehra, bu umutla dolu kırılgan yüreğini toparladı. Yatağından kalktı, derin bir nefes alarak üzerine sade bir kıyafet giydi. Kalbi kırık ve Adem’e kızgın olsa da, bu hamilelik belki de bir şanstı. Belki Adem’in gözünde yer edebilirdi. Bu düşünce, yüzüne bir nebze olsun bir gülümseme getirdi.

Hazırlandıktan sonra aşağı indi. Gözleri Adem’i aradı ama o ortalıkta yoktu. İçindeki belirsizliği daha fazla taşıyamayacağını hissetti. Telefonunu eline aldı ve kadın doğum uzmanı olan arkadaşı Rabia’yı aradı.

“Rabia, müsait misin? Sana gelmek istiyorum,” dedi heyecanla.

Arkadaşı hemen cevap verdi: “Tabii ki, bekliyorum Zehra.”

Bu sözler, Zehra’yı biraz olsun rahatlattı. Hem sevinç hem korkuyla hastaneye doğru yola çıktı. Rabia, onu güler yüzle karşıladı. Odaya geçtiklerinde, Zehra’nın karnına soğuk bir jel sürerek ultrason cihazını hazırladı.

Zehra’nın içi karmaşıktı. Hamile olup olmadığını öğrenmek için sabırsızlanıyordu, ama aynı zamanda bu cevabın Adem’le ilişkisini nasıl etkileyeceğini düşünmekten korkuyordu. Rabia bir süre ekrana baktıktan sonra, yüzüne mutlu bir ifade yayıldı:

“Müjdemi isterim Zehra! Hamilesin!”

Zehra’nın gözleri dolmuştu. İlk defa bu kadar derin bir mutluluk hissediyordu. Gözlerinden yaşlar süzülürken, elini ağzına götürdü ve hıçkırıklarla karışık bir sevinçle ağlamaya başladı.

Rabia, gülümseyerek devam etti: “Bebeğimiz sanırım bir ya da iki haftalık. Daha çok küçük, ama sağlıklı görünüyor.”

Zehra, ekrandaki minik noktanın kendi bebeği olduğunu fark ettiğinde, tarifsiz bir hisle doldu. Bu kadar küçük bir şeyin içinde koca bir hayat barındırabileceği gerçeği, onu derinden etkiledi. Gözleri ekrana kenetlendi, kısık bir sesle: “Hamileyim…” dedi.

Rabia, Zehra’nın mutluluğuna ortak olurken, aynı zamanda bazı uyarılarda bulundu:

“Bebeğin çok küçük, Zehra. Kendine çok dikkat etmelisin. Ağır şeyler kaldırma, stresten uzak durmaya çalış. Bol bol dinlen.”

Zehra, karnındaki jeli silerken bir an için Adem’i düşündü. Bu haber onun için ne ifade edecekti? Adem baba olma fikrini kabul edebilir miydi? Zehra’nın bu sorulara bir cevabı yoktu, ama içinde hâlâ bir umut taşıyordu.

Giyindikten sonra Rabia’ya teşekkür etti ve hastaneden ayrıldı. Dışarıda yüzüne çarpan serin hava, içindeki karmaşayı biraz olsun yatıştırdı. Zehra, artık yalnızca kendi için değil, içinde büyüyen hayat için de güçlü olmak zorunda olduğunu hissediyordu.

Arabaya binerken elini karnına koydu. “Her şey senin için güzel olacak,” diye mırıldandı. Ama bu sözler, aynı zamanda kendine bir hatırlatmaydı: Bu yeni hayat, Adem’in vereceği tepkiye rağmen, Zehra’nın kendi başına üstlenmesi gereken bir mucizeydi.

.....

Zehra eve girdiğinde, onu kapıda bekleyen Adem’in sinirle dolmuş bakışlarıyla karşılaştı. Adem, karanlık kaşlarının altından ateş saçan gözleriyle Zehra’ya döndü. Sesi bütün konağı çınlatacak kadar yüksek ve sertti:

“Nerelerdesin sen, Zehra! Neden bana haber vermiyorsun, ha?!”

Zehra bir an durakladı, Adem’in öfkesi karşısında geri adım atmamak için kendini zorladı. Sessizliğini bozmadan, gözlerini Adem’in gözlerine dikti. Onun bu kadar öfkeli olmasının ardında aslında bir endişe olduğunu sezmişti. Kısık, narin bir sesle yanıt verdi:

“Hastanedeydim…”

Adem’in öfkesi bir anlığına yerini şaşkınlığa bıraktı. Kaşlarını çatarak birkaç adım öne çıktı, Zehra’nın ince kollarını sıkıca tuttu. Bütün siniri, yerini ani bir korkuya bırakmış gibiydi. Gözleri Zehra’nın yüzünü incelerken, sesi bu kez daha yumuşaktı ama hala telaşlıydı:

“Bir yerine bir şey mi oldu? Neden bana haber vermedin? Yoksa... kendine bir şey mi yaptın?”

Adem, onu korumaya mecbur olduğu bir emaneti kaybetme korkusunu taşıyordu. Zehra, Adem’in ne demek istediğini hemen anlamıştı. Onun için bu kadar endişelenmesi, kalbine hafif bir sıcaklık yaymıştı. Bu, ona duyduğu tüm kırgınlıkların arasından gelen bir teselli gibiydi. Hafifçe gülümsedi ve nazik bir sesle cevap verdi:

“Bir yerimde bir şey yok, Adem.”

Adem hâlâ tatmin olmamıştı. Gözlerinde soru işaretleriyle devam etti:

“O zaman neden gittin? Söylesene!”

Zehra, karnını hafifçe tutarak Adem’in gözlerinin içine baktı. Sesi, bir fısıltı kadar yumuşak ama kararlıydı:

“Hamileyim, Adem…”

Bu kelimeler havada asılı kaldı. Zehra, Adem’in ne diyeceğini tahmin etmeye çalışarak yüzündeki ifadeyi dikkatle inceledi. Adem’in elleri bir anda buz gibi kesilmişti. Şaşkınlığı o kadar derindi ki, ilk anda bir şey söyleyemedi. Birkaç saniye sonra sesi çatallanarak konuştu:

“Sen ne dedin? Hamile... Hamile misin?”

Zehra, Adem’in gözlerindeki karmaşayı gördü. Hem şaşkınlık hem de yoğun bir duygu vardı. Ama bu duygu neydi? Korku mu, mutluluk mu, yoksa ikisinin garip bir karışımı mı? Adem’in ellerine hafifçe dokundu ve onun buz gibi soğuk elini alarak karnına koydu.

“Evet, Adem… Hamileyim.”

Adem, Zehra’nın karnına dokunduğu anda bir ürperti hissetti. Elinin altındaki o minik hayatın varlığı, içinde tarif edilemez bir his uyandırdı. Gözleri Zehra’nın yüzüne odaklandı, ama bir şey diyemedi. Zehra, onun sessizliği karşısında çaresizce devam etti:

“Adem, lütfen bir şey söyle… Beni sevmediğini biliyorum. Ama bebeğimizi sevginden mahrum etme. Ona sevginin ne demek olduğunu göster, ne olur…”

Zehra’nın sesi titriyordu, gözleri dolmuştu. Adem’den dilendiği sevgi, Zehra’nın kalbindeki en büyük özlemdi. Adem, o an içinde bir hayal kırıklığı hissetti. Planları, yapmak istedikleri, söylemek istediği şeyler bir anda anlamsızlaşmıştı. Artık gidemeyecekti. Çünkü bu evliliği bitirmek istese bile, artık ortada vazgeçemeyeceği bir gerçek vardı: bir bebek.

Adem derin bir nefes aldı, ama içindeki duygular karmakarışıktı. Artık sadece Adem değil, aynı zamanda bir “baba” olacaktı. Bu fikir, Adem’in daha önce hiç düşünmediği bir şeydi. Ama elinin altında bir can vardı; Zehra ona bir evlat vermişti.

Adem, yavaşça ellerini çekti, gözlerini Zehra’nın gözlerinden ayırmadan bir adım geri çekildi. Onu korkutmak istemiyordu, ama kendisi de bu haberin ağırlığı altında eziliyordu. Zihni karmakarışıktı; boşanma fikrini, Rojda’yı, geçmişi… hepsini bir kenara koymak zorunda kalacaktı. Çünkü artık hayatında bambaşka bir sorumluluk vardı.

Sessizliği daha fazla uzatmadan, kısık bir sesle konuştu:

“Zehra… Seninle bu konu hakkında konuşmamız gerek. Ama…” Duraksadı, kelimeler boğazında düğümleniyordu. “Ama şimdilik sadece bilmeni isterim… Seni ya da bebeğimizi yarı yolda bırakmayacağım.”

Zehra, Adem’in bu sözleri karşısında derin bir nefes aldı. Bu, istediği cevap değildi belki ama en azından bir başlangıçtı. Gözlerinden dökülen yaşları gizlemeye çalışarak hafifçe gülümsedi. Artık yalnız olmadığını, karnındaki mucizeyle birlikte daha güçlü olduğunu hissediyordu.

Savaş

Beynimin içinde dolaşan düşünceler, adeta bir girdap gibi beni içine çekiyor, gitgide sabrımı tüketiyordu. Neden bu kadar kontrolsüzdüm? Kendimi tanıyamıyordum artık. Aynaya baktığımda bile yabancı bir adam görüyordum. Beni yıpratan bu yükü bir nebze olsun hafifletmek için üzerimi çıkardım ve soğuk suyun altına girdim. Buz gibi su, içimdeki kor gibi yanan öfkeyi bile dindirmeye yetmiyordu. Ellerimi mermer duvara vurdum, gözlerimi sımsıkı kapattım.

"Neden sen? Neden sen, Milena?" diye mırıldandım, sesim öfkeme ve çaresizliğime karışarak yankılandı. Gözlerimi her kapattığımda aklımda yalnızca onun görüntüsü vardı. Uzun saçları, nefes kesici yeşil gözleri, ve kendisine bile fark ettirmeden etrafını nasıl büyülediği... Bir kez daha yumruğumu duvara savurdum. Eklem yerlerim acıyor, kan sızıyordu ama bu acı içimdeki yangına gölge bile etmiyordu.

Suyu kapatıp hızla banyodan çıktım. Boğazlı kazağımı ve pantolonumu giydim. Silahımı da elime alarak sessizce odadan çıkmak için harekete geçtim. Onu görmeden gitmek istiyordum. Ne var ki, merdivenlerden indiğimde gözlerim, istemeden de olsa koltuğa kıvrılmış halde uyuyan Milena’ya takıldı. Üstüne çektiği battaniyeye sıkıca sarılmış, büzülmüş haldeydi. Hava geceleri iyice soğuyordu, bu yüzden onun o halini görmek içimde bir şeyleri sızlattı.

Yaklaştım. Sessizce battaniyesine biraz daha çekidüzen verdim. Kırdığım odunları sobanın içine yerleştirip, usulca yaktım. Alevlerin sıcaklığı odayı sararken, dönüp baktığımda onun uyanmış ve bana bakmakta olduğunu fark ettim. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı. O kadar güzeldi ki, bu hali bile bana zayıf yönlerimi hatırlatıyordu.

Sessizliği bozan ilk o oldu. Sesi kısık ve soğuktu:

"Korkma, donarak ölmem."

Bu sözleri, içimde tuhaf bir tedirginlik yarattı. İfademi sertleştirdim, sanki umursamazmış gibi davranmaya çalışıyordum. Hemen yanımdaki mini bara yöneldim, bir şişe şarap ve iki bardak aldım. Onun tam karşısındaki tekli koltuğa geçip, bacaklarımı rahat bir pozisyonda açarak oturdum. Şarabı bardağıma doldurdum ve kafama diktim.

"Kendimi düşünüyorum," diye mırıldandı Milena.

Gözlerini bana devirdiğinde, yeşil irislerinde fırtınalar kopuyordu. Daha önce bu kadar dikkatle bakmadığımı fark ettim. O gözlere kapılmamak, kendimi kaybetmemek için ciddi bir çaba sarf etmem gerekiyordu.

"Şaşırmadım," dedi. "Senin gibi, kalbi donmuş bir adam, düşünmeyi nereden bilsin!"

İçimde ona söylemek istediğim çok şey vardı. "Bir zamanlar biliyordum," demeyi ne çok isterdim! Ama sadece dudaklarımı kıvırarak alaycı bir gülümseme ile cevap verdim. Onun o meydan okuyan, dik başlı hali hem sinirimi bozuyor hem de beni çekiyordu.

Battaniyesini bir kenara atınca, üzerindeki ince badi dikkatimi çekti. Lanet olsun, dekoltesi de vardı. Gözlerimi kaçırmaya çalışsam da yapamadım. Gözlerim, badiyi saran vücut hatlarını izlerken, Milena koltuğun diğer kenarına çekildi. Hiçbir şey söylemeden, masanın üzerindeki bardaklardan birini alıp, şişeden şarap doldurdu.

Kaşlarımı çatarak ona baktım. "İlk defa içiyorsan dikkat et," dedim soğukkanlı bir sesle.

Bana dik dik bakarak bardağı dudaklarına götürdü ve bir yudum aldı. O pembe dudakları, bardağın kenarında o kadar çekici bir şekilde duruyordu ki, kalbimde bir an nefes kesici bir ağırlık hissettim. İçkisini yavaşça yutarken, o kadar seksi görünüyordu ki, bilerek mi yaptığını sorgulamadan edemedim.

Bir kez daha bardağını dudaklarına götürdüğünde, içimden küfür ettim. Bu, planlı ya da değil, beni etkiliyordu. Şarap içerken, gözlerini bir an bile benden ayırmıyordu. Cesaretinin sınırlarını zorlarcasına... Ben ise bakışlarımı ondan koparamıyordum.

Bu gerilim tam zirveye çıkmışken, telefonum çaldı. Gözlerim telefona kaydı. Arayanın Narin olduğunu görünce istemeden de olsa yerimden kalktım. İçimdeki karmaşaya bir nefes aralığı tanıyabilmek için mutfağa doğru ilerledim.

Telefonu açarken bir an duraksadım. Narin konuşamazdı, ama sessizliği bile açıklama bekleyen bir baskı yaratıyordu. Milena ise arkamdan hâlâ bıçak gibi keskin bakışlarını üzerimde hissettiriyordu.

Telefonu açtığımda Narin’den beklediğim gibi bir ses gelmedi. Her zamanki gibi sessizdi, ama boğazından çıkan hafif bir mırıltı bile onun beni merak ettiğini anlatmaya yetiyordu. Bu suskunluk, onun ruhunun kırıklığını daha da görünür kılıyordu. Hızlı bir açıklama yaptım:

“Güzellim, birkaç gün işim var. Merak etme, iyiyim. Korkulacak bir şey yok.”

Cevap yine gelmedi, ama o derin sessizlikte bile duyguları vardı. Onu bu hale getiren hayatın ona çok şey borçlu olduğunu düşündüm. Bu sessizliğin altında, çocukken şarkıcı olma hayaliyle yanıp tutuşan o neşeli kız vardı. Hayatı onu susturmuştu, ama içindeki ses asla tamamen kaybolmamıştı.

“Narin,” dedim, sesimi yumuşatarak, “her şey yolunda, tamam mı? Seni özlüyorum. Döndüğümde konuşacağız, söz.”

Boğazımdan çıkan kelimelerle içimde bir sızı hissettim. O, benim yumuşak tarafımdı. Belki de beni hâlâ insan tutan tek bağ.

Telefonu kapattığımda derin bir nefes alarak Milena’nın yanına döndüm. Milena’ya baktığımda, ilk anda fark etmediğim bir detay gözümden kaçmamıştı. Elinde şarap kadehi vardı ve yüzü hafif kızarmıştı. Hafif bir sarhoşluk başlamıştı bile.

“Ah Milena...” diye mırıldanarak yanına gittim ve elindeki bardağı aldım. Yanağındaki o kızarıklık ve dalgın bakışı beni hem sinirlendiriyor hem de garip bir şekilde çekiyordu. Milena bir anda hızla bana döndü.

“Ya! Ver onu bana, kötü adam!” diye itiraz etti, sesi sitemkâr bir şekilde yankılandı.

Kaşlarımı çatıp otoriter bir şekilde sordum:

“Ne kadar içtin sen?”

Milena, sorumu duymazdan gelmiş gibiydi. Ayağa kalktı, ama ayakları onu zar zor taşıyordu. Hafif yalpalayarak masadaki benim bardağıma doğru yöneldi. Gözümün önünde, bir çırpıda bardağı kaptı ve kafasına dikti.

“Milena!” diye bağırarak elindeki bardağı tekrar aldım. Fakat bu sefer bardağı almak o kadar kolay olmadı; Milena, sarhoş bir inatla bardağa sıkı sıkıya tutunuyordu.

Milena koltuğa geri düştü, ama pes etmiş gibi görünmüyordu. Dudaklarını büzerek, başını hafif yana eğdi. Gözleri, bir çocuğun istediği oyuncağı almak için ısrar eden bakışları gibiydi.

“Bana bak! O elindeki bardağımı hemen ver,” dedi sarhoş bir tavırla. Sesindeki şımarıklık, beni sinirlendirse de içinde garip bir şefkat uyandırıyordu.

“Olmaz! Kendinde bile değilsin,” dedim kesin bir şekilde.

Milena, bir an gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sonra sendeleyerek ayağa kalktı. İleri geri yürümeye çalışırken dengesini kaybederek bana doğru geldi. Refleksle onu tuttum. Ellerim, omuzlarından sıkıca kavrayarak onu ayakta tuttu. Gözlerimiz buluştuğunda, içinde kaybolduğum o yeşil okyanusa yeniden düşmüştüm. Ama bu sefer Milena’nın gözlerinde farklı bir şey vardı: çocukça bir mutluluk.

“Bana bardağımı geri ver,” dedi, bu kez daha sakin, ama yine de ısrarcı bir ses tonuyla.

Başımı iki yana salladım, “Asla,” dedim.

Milena, başını yana eğdi, dudaklarını biraz daha büzerek, “Lütfen...” diye fısıldadı. Bu kelimeyle birlikte neredeyse düşmek üzereydi, ama ona sıkıca sarıldım. Şimdi yüzlerimiz daha da yakındı. Bize birkaç santimetreden fazlası kalmamıştı.

Milena, göğsüme ellerini dayayarak hafifçe gülümsedi. Dudakları hâlâ hafifçe büzülüydü, ama gözleri bu sefer daha derin ve ciddi bir şey söylüyordu. Yavaşça, hafif kısık bir sesle, “Kötü adam...” dedi. Gözlerini hiç çekmeden, başını hafifçe göğsüme yasladı.

“Ben suçsuzum...” dedi içtenlikle, gözlerindeki masumiyetle.

O an, içimde bir savaş koptu. Milena’nın bu hali, beni kontrolsüz bir tutkuyla baş başa bırakıyordu. Ama kendimi toparladım, ona otoritemi göstermek zorundaydım. Onu hafifçe omuzlarından tutarak geriye çektim. Gözlerine sertçe baktım.

“Milena,” dedim soğukkanlı bir tonla, “Sarhoşsun ve ne dediğinin farkında bile değilsin. Bu yüzden daha fazla konuşmayacağız. Otur ve kendine gel.”

Milena hafifçe homurdanarak koltuğa düştü. Dudaklarını bir kez daha büzerek, “Kötü adam,” diye mırıldandı. Ama bu kez sesi bir şikâyetten çok, bir itiraf gibiydi.

Onu bu halde bırakarak bir anlığına geri çekildim. Ancak Milena’nın yüzündeki o ifadeyi unutmak mümkün değildi. Kendimi tutmaya çalıştım, ama kalbimin bir yanının ona yenilmeye başladığını hissediyordum.

Bu kadın, başlı başına bir felaketti. Elimi saçlarımdan geçirirken gözlerim istemsizce ona takılı kaldı. Koltuğa yayılmış, etrafına hayran hayran bakıyordu. Sanki hayatında ilk kez bu kadar güzel bir yerde bulunuyormuş gibi gözleri kocaman açılmış, incelemekteydi. Dudaklarında hafif bir tebessüm vardı, ama o tebessümün ardında yaramaz bir şeyler saklıydı.

Birdenbire bana döndü. Gözlerindeki alaycı parıltıyı görmemek imkânsızdı. “Sen!” dedi, parmağıyla beni işaret ederek. Kafasını hafif yana eğmiş, bir suçluyu yakalamış gibi bakıyordu.

“Ben mi?” dedim, kaşlarımı kaldırarak. Bu kadın her söylediğiyle beni şaşırtmayı başarıyordu.

“Burası senin mi, kötü adam?” dedi, sesi alayla karışık bir şaşkınlık tonunda. Ardından parmağını tekrar doğrultup ekledi: “Evet! Kötü adamsın! Bunu inkar edemezsin.”

İçimdeki sabır taşı çatlamak üzereydi. Gözlerimi kıstım, derin bir nefes aldım. “Kötü adam mı? Kötü adam ne demek Milena? Neye dayanarak söylüyorsun bunu?” dedim, hafif alaycı bir ses tonuyla.

Ayağa kalkmaya çalışırken sendeledi. İki eliyle koltuğun kenarına tutunmuş, yine de dengesini zor sağlıyordu. O hali o kadar çocukça, o kadar komikti ki bir an ne yapacağımı bilemedim. Sonunda durumu toparlayıp doğruldu. Beni suçlar gibi bakarak kaşlarını çattı.

“Evet! Kötü adamsın!” dedi, parmağını sallayarak. “Her zaman bağırıyorsun, hep kontrol etmeye çalışıyorsun. Ama...” dedi, bir an duraklayıp başını hafif yana eğdi, sonra ekledi: “Ama öyle de bakıyorsun işte! İnsan karışık hissediyor!”

Ne diyeceğimi bilemedim. Kelimeler kafamın içinde dolaşıyor, ama ağzımdan çıkmıyordu. Gözlerindeki parıltıya bakarken bir an için kendimi kaptırdım. Ama hemen toparlanıp ciddileştim.

“Milena, bak sarhoşsun. Yeterince delilik yaptın. Dinlenmen lazım,” dedim, otoriter bir tonla. Bu kadına başka nasıl yaklaşabilirdim ki? Ama söylediklerimin bir kulağından girip diğerinden çıktığını anlamam uzun sürmedi.

“Dinlenmek mi?” dedi, sesiyle dalga geçerek. “Hayır, kötü adam! Ben dinlenmek istemiyorum. Ben eğlenmek istiyorum! Dans etmek, şarkı söylemek, gülmek istiyorum!”

Kaçmaya hazır bir çocuk gibi ellerini iki yana açtı. Ben ise ellerimi belime koyup derin bir nefes aldım. Bu kadınla başa çıkmak gerçekten büyük bir sabır istiyordu.

“Milena, dur,” dedim, adım atmaya çalıştığı her seferde karşısına dikilerek. Ama o, dediklerimi hiç umursamıyordu. Yalpalayarak birkaç adım daha attı ve kapıya doğru yöneldi.

“Milena, nereye gidiyorsun?” diye sordum. Sabrım tükenmek üzereydi. Artık sadece sinirlenmiyor, kontrolü kaybetmekten de korkuyordum.

“Beni bırak!” diye bağırdı arkasını dönmeden. Kapıya ulaşır ulaşmaz kolundan yakaladım ve hızla kendime çevirdim.

“Bırak beni! Eğlenmek istiyorum! Sadece eğlenmek!” dedi, öfkeyle. Ama o öfkenin ardında başka bir şey vardı, sanki beni test ediyordu.

“Ne yapacaksın Milena? Akşamın bir vakti dışarı çıkıp ne yapmayı planlıyorsun?” dedim. Sesim yükselmişti, ama başka türlü dikkatini çekmem mümkün değildi.

O ise omuzlarını silkti, yüzüne alaycı bir ifade yerleştirdi. “Kötü adam! İşte sen busun,” dedi, tekrar o kelimeyi kullanarak. Beni provoke etmeye çalıştığı belliydi.

“Bana kötü adam deme,” dedim sertçe.

“Derim! Hem de hep derim!” diye cevap verdi, gözlerindeki inatçı ifadeyle.

Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Bu kadının söyledikleriyle başa çıkmak kolay değildi. “Neden Milena? Neden kötü adamım? Söyle de öğreneyim,” dedim, sesimde hafif bir alayla.

Gözlerini kocaman açtı. “Çünkü sen beni kızdırıyorsun! Ama aynı zamanda... aynı zamanda...” dedi ve birden duraksadı. Gözleri başka bir yöne kaydı. Kelimeleri yarım kaldı, ama bu bile yeterince etkiliydi.

“Ateş böceği!” diye bağırdı aniden. Kollarını açıp ellerimi omzundan itti. Ne yapacağını anlamaya çalışırken yeniden kaçmaya başladı.

“Milena, dur!” dedim arkasından, artık sabrımın son demlerindeydim. Ama o, hızla merdivenlerden aşağı inmeye başladı.

“Hadi hızlansana, kötü adam! Yoksa yaşlandın mı?” dedi, alaycı bir kahkaha atarak. Bu kadına ne desem boştu.

Sonunda dışarı çıktık. Soğuk hava yüzüme çarptı. Milena ise dış dünyadan tamamen kopmuş gibiydi. Gözlerini kısarak etrafta dolaşan ateş böceklerini izlemeye başladı.

“Çok güzel...” dedi, hayranlıkla. Yavaşça kollarını açtı, başını yukarı kaldırdı ve gözlerini kapattı. Soğuk hava umurunda bile değildi. O anın tadını çıkarıyordu.

“Milena, üşüyeceksin. Artık içeri girelim,” dedim. Sesimde otoriter bir ton vardı, ama bu tonda saklı bir yumuşaklık da vardı.

Milena ise beni duymazdan gelip gülümseyerek döndü. “Sen kötü bir adamsın. Ama... belki o kadar kötü de değilsin,” dedi. Gözlerini kapatıp gülümsedi. O anda gerçekten ne hissettiğini anlamak imkânsızdı.

Karşımda duran bu kadın, aklımı kaçırmama ramak bıraktırıyordu. Ama aynı zamanda onun bu saf, çocuksu mutluluğu... Bu geceyi unutulmaz kılacaktı.

Milena avucunu açtı, ateş böceği için bekledi. Ama o küçük, ışıltılı yaratık eline konmadı. Gözleri karanlıkta parıldarken, sanki dünyanın yükünü omuzlamış gibi bir ifade vardı yüzünde. Yavaşça avucunu kapattı, hayal kırıklığı gibi görünen bir nefes verdi ve başını yukarı kaldırdı. “Ben de uçmak istiyorum,” dedi, sesi rüzgar kadar hafif ama bir o kadar da derinden geliyordu.

Onu izlerken, söylediklerinin basit bir sarhoşluk ürünü olduğunu düşünmek istedim. Ama sesi, o hüzünlü ve kararlı ton… Sanki her kelime birer ok gibi, tam kalbime saplanıyordu. “Bu imkânsız, Milena,” dedim nihayet, soğukkanlı bir tavırla. Ona yaklaştım, soğuk rüzgar ikimizi birden sararken, elimi cebime soktum.

Milena bana döndü. Gözleri hafifçe kısılmıştı, ama hala bir şeyler arar gibiydi. “Değil!” dedi bir anda. Çocukça bir ısrar, inatla birleşmiş gibiydi sesi. Elimi tuttu ve beni yıldızlarla dolu gökyüzüne bakmaya zorladı. “Hiçbir şey imkansız değil! Bak!” Parmaklarıyla yıldızları işaret etti. “O yıldızlara dokunabilirim,” dedi ve derin bir nefes aldı.

Sözlerinin saçmalığını duymamazlıktan gelmek istedim ama içimdeki öfke bir şekilde kabarıyordu. “Milena, sarhoşsun,” dedim sonunda, biraz daha sert bir ses tonuyla. “Ve bu soğuk yüzünden hasta olacaksın. Artık oyun oynamayı bırak. Eve dönelim.” Sözlerim bir emirdi, ama o bu emri hiçe sayarak başını olumsuz anlamda salladı.

Sonra bir anda parmağını kaldırdı, elini tam kalbimin üzerine koydu. Parmağı göğsümün üzerinde gezindi ve sonunda kalbimin olduğu noktada durdu. Gözleri benimkilere kilitlendi ve sesi bir fısıltı kadar yavaş ama bir o kadar keskin geldi. “Senin kalbin ölmüş, kötü adam…”

Bunun bir sarhoşluk saçmalığı olduğunu düşünmek istedim, ama o anda sesindeki ton… İçimde bir yerlerde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Uzun zamandır kimse bana böyle bir şey söylememişti. Uzun zamandır kimse kalbimden bahsetmemişti.

Sustum. Bakışlarımı ondan kaçırdım. Gözlerimi uzaklardaki karanlığa diktim. “Ne fark eder?” dedim sonunda. Sesim boğuk, kelimelerim yorgundu. “Kalp dediğin nedir ki? Çarpsa ne olur, çarpmasa ne olur…”

Milena derin bir nefes aldı, parmakları hala kalbimin üzerinde, ama bakışları bu kez daha farklıydı. Gözleri dolmuştu, sanki o an bir şeyleri anlamış ya da fark etmiş gibiydi. “Hissizleşmenin neresi iyi ki?” diye sordu, sesi hafifçe titriyordu. “Hayata insan bir defa geliyor. Mutlu olmalı, gülmeli, ağlamalı… Ama sen… Sen hiçbirini yapmıyorsun. Duygularını kilitlemişsin. Kalbini herkese karşı zincirlemişsin.”

Bir an için ne diyeceğimi bilemedim. Sözleri o kadar sert ve doğruydu ki, inkâr etmeye çalışsam bile faydasızdı. Ama bu sözleri onun ağzından duymak… Bir şekilde daha fazla canımı acıtıyordu.

“Sarhoşsun,” dedim bir kez daha. Sesimde artık sabırsızlık vardı. “Ne dediğinin farkında bile değilsin. Sabah olunca bu söylediklerini hatırlamayacaksın bile.” Ama o, beni duymazdan geldi.

Başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Yıldızlar gözlerinde parlıyordu. “Sarhoşum, evet,” dedi, gülümser gibi. Ama gülüşü hüzün doluydu. “Belki önümdeki şeyi göremeyecek kadar sarhoşum ama… İçindekini göremeyecek kadar hissizleşmedim.”

İçimde bir şeylerin sıkıştığını hissettim. Yumruğumu sıktım, gözlerimi onun yüzünden uzaklaştırdım. Sadece bir anlığına, onun bu sözlerinin içimdeki duvarlara çarpıp yankılandığını hissettim. Bu duvarları yıllar önce örmüştüm. Kimse o duvarların ardını göremezdi. Ama Milena… Sarhoş bir halde, birkaç kelimeyle onları çatlatmayı başarmıştı.

Milena elimi tuttu. Bu kez parmaklarını biraz daha sıkı bir şekilde avucuma geçirdi. “Nerede olmak isterdin?” diye sordu bir anda. Sorusu basit gibi görünüyordu ama değildi. Sanki bu soruyla beni o duvarların içine hapsettiği her şeyin ortasına çekiyordu.

Bir süre sustum. Gözlerimi kaçırarak düşünmeye çalıştım. Nerede olmak isterdim? Bu soruya cevap verecek kadar cesur muydum? Yoksa bu sorunun cevabı bile yok muydu?

“Bilmiyorum,” dedim sonunda. Sesim alçaktı, neredeyse duyulmayacak kadar. “Belki hiçbir yerde.”

Milena başını kaldırdı, kollarını hafifçe yana açtı. Yıldızlara bakarak derin bir nefes aldı. “Ben biliyorum,” dedi. “Ben yıldızlara yakın olmak isterdim. Uçmak isterdim. Özgür olmak isterdim.”

Onun bu sözlerini duyduğumda, içimde hafif bir titreme hissettim. Özgürlük… Çok uzun zaman önce unutulmuş, anlamını yitirmiş bir kelimeydi benim için. Ama o, bu kelimeye hala inanıyordu. Ve yıldızlar… Benim için sonsuz bir karanlık, ama onun için umut demekti.

“Yıldızlar uzak, Milena,” dedim, sesimde bir boşluk vardı. “Ve özgürlük sandığın kadar güzel değil.”

Ama o bana döndü, gözleri hala yıldızlarla doluydu. Hafifçe gülümsedi. “Belki de öyle,” dedi. “Ama yine de istemeye değer.”

O an, onun bu saf isteği, umudu, beni bir şekilde etkilemişti. Uzun zamandır hissetmediğim bir duygu… Belki de onun yıldızları benim karanlığımı biraz olsun aydınlatabilirdi. Ama bunu kendime bile itiraf edemiyordum.

Milena'nın söylediklerini duymazdan gelmek istedim. Ama o, sanki kelimeleriyle içimde bir fırtına koparıyordu. "Değer," dedim kendi kendime, daha çok kendi içime konuşur gibi.

Milena bir anda hızla bana döndü, ellerini yüzüme koydu. Gözlerime odaklandı ve gülümsedi. "Milena," dedim, sesim çatallanmıştı.

Milena, bir çocuk gibi neşeyle yerinde zıpladı. O an yüzündeki ifadeyi gördüğümde, her şeyi bir anlığına unutmuş gibiydim. Ancak onun bu canlılığı, içimde karanlığa gömülü olan duyguları daha da belirginleştiriyordu.

"Gözlerini sakın açma, kötü adam!" dedi ve avuçlarını gözlerime bastırdı. İçten gelen kahkahası, yıldızların arasında yankılandı. Kafamı hafifçe salladım, pes etmiş gibiydim.

"Sana bilmiyorum dedim ya..." dedim hüzünlü bir sesle. Ama Milena, ciddiyetle konuşmaya devam etti.

"Şimdi," dedi, sesi rüzgar kadar hafifti. "Rüzgarın seni bir yere savurduğunu düşün. Nereye gitmek isterdin?"

Bu sorusu ve rüzgarın tenimde uyandırdığı his... Gözlerimi sımsıkı kapattığımda, bir an için geçmişin gölgeleri kafamda hızla dolaşmaya başladı.

Annem...

Evet, annemin yanında olmak isterdim. Çocukluğuma, geçmişin o dokunulmaz anılarına dönmek isterdim. Arkadaşlarımla oyunlar oynamak yerine evde, onun kucağında oturmak isterdim. Ama o gün... Ah, o gün.

"Hadi Savaş, at topu!"

Attığım top, oyun arkadaşlarımın yanına düşmüş, hepimizi sevince boğmuştu. Arkadaşlarım üzerime atlamış, birbirimize sarılmıştık. Hepimiz aynı anda ellerimizi birbirine vurup alkışlamıştık. O zamanlar mahalledeki çocuk oyunlarımız hayatımızın en güzel anlarıydı.

Maçtan sonra herkes mataralarından su içiyordu. Ama benim matarama baktığımda içinde bir damla bile kalmadığını fark ettim. Kurumuş dudaklarımı yalayarak seslendim:

"Yusuf, ben eve gidip hemen geliyorum," dedim. Kafalarını salladılar, bana izin verdiler.

Koşa koşa konağa vardım. Ev sessizdi. Amcam ve yengem, kuzenim Barış’ı alıp dışarı çıkmıştı. Babamın gidişinden beri annem bir türlü toparlanamıyordu. Bu yüzden Babaannemlerin yanına taşınmıştık . İçimde tuhaf bir ağırlık vardı. Beş ay geçmişti babam bizi terk edeli, ama yokluğu her an daha da büyüyordu.

Konağın avlusuna vardığımda bir çığlık duydum. Öyle bir çığlıktı ki, kulaklarımda yankılanıp bedenimi hareketsiz bıraktı. Elimdeki matarayı yere düşürdüm.

"Derin!" diye bağırdım. Ses aşağıdan, mahzenden geliyordu. İçimdeki korkuya rağmen koştum. Merdivenlerden inerek mahzene doğru ilerledim. Kapısı açıktı. Oraya vardığımda gördüğüm şey, zamanın benim için durduğu anlardan biriydi.

"Derin, bir şey mi oldu?" diye seslendim, ama cevap yoktu. Mahzenin kapısına yaslandım ve yere çökmüş halde, titreyerek ağlayan kardeşim Derin'i gördüm.

"D-Derin," dedim, sesim çatladı. Yanına eğildim. O ise çaresizce haykırıyordu:

"Anne! Ah anne!"

Adımlarım ağırlaştı, bir adım daha attım ve sonunda kafamı mahzene doğru uzattım. Gördüğüm manzara ise kanımı dondurdu.

Annem... Boynunda bir ip vardı, gözleri açık, yüzü donmuş bir halde, sandalyeden düşmüştü. Yanında kesilmiş saçları yatıyordu. Tam karşısında ise Narin vardı. Küçük kardeşim, sandalyeye bağlanmış, gözleri annemize kilitlenmiş bir halde. Hiç hareket etmiyordu.

Bedenim taş kesilmişti. Bir şey yapmam gerekiyordu ama hiçbir şey yapamıyordum. O anı, annemin sonunu izlemek, ruhumu yok eden bir yara gibi içime işlemişti.

Gözlerimi hızla açtım. Milena hâlâ yanımdaydı, mutlu bir şekilde yıldızlara bakıyordu. Ama benim yüzümde o mutlu ifadeden eser yoktu. İçimdeki öfke, acı, her şey birleşmişti.

"Bu kadar yeter," dedim, sesim titriyordu. Elimle Milena'nın kolunu tuttum, onu çekiştirmeye başladım.

"Bırak beni, kötü adam!" diye bağırdı Milena, karşı koymaya çalışarak. Ama onu dinleyecek halim yoktu. İçimdeki fırtına daha fazla büyümeden onu bu yerden uzaklaştırmam gerekiyordu.

Hızla eğildim ve onu omuzuma attım. Milena çırpınıyor, bağırıyordu: "İndir beni! Seninle gitmek istemiyorum!" Ama onun bu çırpınışları bile beni durduramadı.

Adımlarım kararlıydı. Milena'nın sesi kulaklarımda yankılanıyordu ama zihnim çoktan geçmişin esiriydi. Her adımımda o mahzenden çıkan hayaletleri taşıyor, annemin sesi kulaklarımda yankılanıyordu.

"Sus!" diye haykırdım sonunda. Ama bu söz kimeydi? Milena'ya mı, yoksa geçmişin hayaletlerine mi? Bilmiyordum. Tek bildiğim, o karanlık gecede yalnızca yıldızların değil, içimdeki acının da bir ışık aradığıydı.

Eve adımımı attığımda Milena hâlâ omzumda kıvranıyordu. Ellerini sırtıma vuruyor, tüm gücüyle debeleniyordu.

“Bırak beni kötü adam! Hemen indir! Sana söylüyorum, be!” diye bağırdı, sesine kızgınlığın yanı sıra çaresizlik de karışmıştı. Ama sabrım tükenmek üzereydi. Ellerimi sırtıma doğru sıkıca kenetledim ve onu sabit tutarak, omzumdan düşmesine asla izin vermedim. Bu hareketim Milena'yı daha da hırslandırdı; bir çığlık attı.

“Bana bak,” dedim sert bir sesle. “Biraz daha konuşursan seni buradan aşağıya atarım.”

Milena anında sustu. Çocuk gibi başını salladı ve ani bir sessizlikle bana itaat etti. Göz ucuyla ona baktığımda, dudaklarını öfkeyle büzdüğünü fark ettim. Gerçekten yaşı kaçtı bu kızın? Bazen bir çocuk gibi davranıyor, bazense gözlerindeki o derinlik... İnsan bakmaya cesaret edemiyordu.

Merdivenleri çıkarken Milena’nın sessizliğinin huzuruyla ilerledim. Odaya vardığımda onu yavaşça yatağın üzerine bıraktım. Yatakta doğrulur doğrulmaz, Milena kaşlarını çatıp hızla dizlerinin üzerinde doğruldu ve yumruklarıyla bana vurmaya başladı.

“Pislik!” dedi hiddetle. “Sen iyi biri değilsin! Hiçbir zaman olmadın. Kötü birisin, hem de tam bir kötüsün!”

Bağırışları bir çocuk gibi inatçıydı, ama bu sırada alkolün etkisiyle dudaklarının titreyişi ve gözlerinin doluluğu dikkatimi çekmişti. Ona bir daha asla alkol verilmeyecekti. Eğer böyle bir şey yaparsam, bu kızın çılgınlıklarına dayanamayacağım. Milena’nın ellerini aniden tuttum, yüzündeki ifadede korkuyla karışık bir şaşkınlık belirdi. Bu kez ellerini hızla çekmeye çalıştı.

“Bırak beni, kötü adam!” diye bağırdı.

Bu kez ona doğru eğildim. “Bir daha bana kötü adam dersen, sonuçlarına katlanırsın!” dedim sert bir tonla.

Milena başını inatla yukarı kaldırdı, gözleri meydan okurcasına parlıyordu. “Ne yaparsın? Döver misin? Yoksa beni başka kötü adamlara mı benzetirsin?” dedi sesi çatallaşarak. Ama sonra beklenmedik bir şey söyledi, sesi acıyla titriyordu: “Yoksa… mahzene mi kapatırdın?”

Bu sözleri duymak beni derinden sarstı. Ona doğru bir adım attım ve kendime çektim. Yüzlerimiz birbirine çok yakındı, nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Milena korkuyla gözlerini kocaman açmıştı.

“Beni başkalarıyla karıştırma, kızım. Ben hiçbir kadına el kaldırmam. Düşmanım bile olsa bunu yapmam. Ama sabah olduğunda cezan farklı bir şekilde olacak,” dedim, sesimdeki kesinlik her kelimede hissediliyordu.

Milena dudaklarını büzdü. Bu küçük hareket öylesine masumdu ki, kalbimdeki katı duvarları bir an için çatırdattı. “Ah, bak hele! Ağamıza bak sen,” dedi, alaycı bir tonla.

“Ağa mı?” diye sordum, gözlerimi kısarak.

“Ağa değil misin? Hepiniz aynısınız zaten,” dedi omuzlarını silkerek.

“Kim onlar? Yoksa sevdiğin biri mi var?” dedim, ağzımdan çıkan kelimelere şaşırarak. Neden böyle bir şey sormuştum? İçimde yükselen bu his kıskançlık mıydı?

Milena parmağını yukarı kaldırıp omuzlarını silkti. “Bilmem ki, ağam. Ben hiç karısına gerçekten âşık biriyle tanışmadım.”

Bu sözlerin ardından başı hafifçe düştü, mırıldandığı birkaç kelimeyi zar zor duyabiliyordum. Artık dayanamıyordum. “Hadi artık uyu,” dedim, yumuşak bir sesle.

Milena’yı yavaşça yatağa yatırdım. Gözleri yarı kapalı halde bana baktı. Tam kalkacakken bozalı kazaklarımın ucundan tuttu ve hızla beni kendine çekti. Yüzlerimiz arasında neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Nefesi, yüzümü yakacak kadar sıcaktı.

“Sen...” dedi. Cümlesini bitiremeden onun ismini fısıldadım: “Milena...”

Ama Milena beni bırakmadı. Dudakları hafifçe kıpırdadı. “Benim istediğim bir şey var, biliyor musun?” dedi, çocukça bir masumiyetle.

Bir an için ona cevap veremedim. Bu şekilde biraz daha kalırsak, kontrolümü tamamen kaybedeceğimden emindim. Yutkundum ve hızla, “Neydi Milena?” dedim.

Milena dudaklarını bir kez daha büzerek, gözlerime meydan okurcasına baktı. “Sana imkânsız bir şey göstereyim mi?” dedi.

Kelimelerime cevap vermeye fırsat bulamadan Milena kafasını kaldırdı ve dudaklarını hızla dudaklarıma bastırdı.

Bir an için her şey durdu. Nefesi, tenimin üzerinde dans ederken zihnim tamamen bulanıklaştı. Dudakları sıcacıktı, yumuşaktı ve hafifçe titriyordu. O an, kontrolümü kaybetmiş bir adam gibi hissediyordum. İçimde şiddetle çarpan bir savaş vardı: Milena’ya dokunmamak için verdiğim çaba ve ona dokunmayı her şeyden çok istemek arasındaki bir savaş...

Sıcak nefesi tenime çarptığında, kalbim delicesine atıyordu. Milena, gözlerini gözlerime dikmiş, sanki bana meydan okuyordu. O narin ellerini boynuma dolamış, dudaklarını tekrar dudaklarıma bastırıyordu. Dudaklarının her hareketi beni derin bir kuyuya çekiyordu. Kontrolü elimde tutmaya çalışıyordum ama o her hamlesiyle irademi parçalıyordu.

"Milena, yapma..." dedim zorlukla, dudaklarım onun dudaklarının hemen üzerindeydi. Ama o, umursamaz bir cesaretle, "Savaş Baykara, seni istiyorum..." dedi. Sesi titremişti ama kararlılığı gözlerinden okunuyordu.

Ellerim istemsizce beline yerleşti. Küçük ama kadına dönüşen bedenine sahip çıkıyordum. Dudaklarıma verdiği bir öpücükle beni yine susturdu. Parmakları, saçlarımın arasına dolanıp beni daha da kendine çektiğinde, artık gerçeklikle bağım kopmuştu. İradem tamamen yok olmuştu.

O dudaklar... sömürmekten asla vazgeçemeyeceğim o dudaklar... Onun yumuşacık, masum ama aynı zamanda tutkuyla dolu hali, içimdeki tüm karanlıkları su yüzüne çıkarıyordu. Bu, içten içe beni çürütüyordu, ama aynı zamanda hayatta tuttuğunu hissediyordum.

Milena aniden elleriyle kazağıma dokundu. Çıkarmak için çekiştiriyordu. "Dur," dedim kısık bir sesle, nefes nefeseydim. "Bunu yapamayız, Milena." Ama o, dudaklarını boynuma indirip küçük öpücüklerle beni etkisiz hale getirdi. "Savaş, beni istemiyor musun?" dedi neredeyse mırıldanarak, ama sesinde meydan okuyan bir ton vardı.

İçimde bir şeyler koptu. Parmaklarım istemsizce onun beline daha sıkı sarıldı, onu kendime çektim. Gözlerim dudaklarından, o pürüzsüz tenine indi. "Milena..." dedim zorlukla. Ama o, karşılık vermemiş gibi, cesur bir adım daha attı. Bedeni dizlerinin üzerinde yükseldi ve üzerindeki ince badiyi bir hamlede çıkardı.

Karşımda sadece sütyeniyle duran Milena'ya baktım. Onun bu hali, kalbimde bir yangın gibi büyüyen hislere dokunuyordu. Onu ilk kez bu kadar savunmasız, bu kadar cesur ve bir o kadar da etkileyici görüyordum. O kadar büyüleyiciydi ki, gözlerimi ondan çekmek imkansızdı.

"Milena, dur," dedim yine, ama sesim titriyordu. Bedenim, onun çekimine tamamen teslim olmuş gibiydi. Dudaklarını ısırarak, gözlerimin içine bakmaya devam etti. "Beni gerçekten durdurmak istiyor musun?" diye sordu. Bu soru, içimdeki son kırıntı iradeyi de aldı götürdü.

Ellerimi onun beline doladım ve onu yavaşça kendime çektim. Dudaklarımız yine birleşti. Bu sefer öpücüğümüz daha şehvetli, daha derindi. Milena'nın elleri omuzlarımdan sıyrılıp göğsümde dolaşmaya başladığında, içimde bir sınır çizgisi tamamen yok oldu. O an, sadece o vardı. Dünya durmuş, geçmiş ve gelecekle bağımız kopmuştu.

Milena'nın saçları ellerimin arasındaydı, vücudu titriyor ama geri adım atmıyordu. O cesaretle, elleriyle beni keşfetmeye devam etti. Her hareketi, her dokunuşu, her nefesi benim karanlık dünyamı bir parça daha aydınlatıyordu. Onu yatağa yatırdığımda gözlerim gözlerine kilitlendi. Orada, gözlerinin derinliklerinde bir şey gördüm... Hem masumiyet hem de yanan bir ateş.

"Milena, eğer şimdi durmazsak..." dedim, ama cümlemi tamamlayamadım. Dudaklarını tekrar benimkilere bastırdı ve o an her şey anlamsızlaştı. Sadece Milena vardı. Sadece biz vardık.

Dudaklarım Milena’nın boynundan aşağıya doğru kayarken, içimdeki her mantıklı düşünce yerle bir oluyordu. Onun teninin sıcaklığı, kokusu, beni benden almıştı. Boynundaki koku öyle büyüleyiciydi ki, dünyanın en pahalı parfümü bile onun doğal çekiciliğinin yanında sönük kalırdı. Boynunu hafifçe öperken, titreyen nefesi ve kısık sesle çıkan iniltileri kulaklarımı dolduruyordu. Bu sesler, kontrolümü tamamen kaybetmeme neden oluyordu.

Milena elleriyle üzerimdeki kazağı çıkarmaya çalışırken biraz geriye çekildi. Onun bu cesur hareketi karşısında ne yapacağımı bilemez bir haldeydim, ama kazağı çıkarıp bir kenara attığında artık her şey eşitlenmişti. Gözlerini açtığında, bakışları doğrudan boynumdaydı. O yemyeşil gözler, içimdeki her karanlık noktayı aydınlatıyordu.

Bir an tereddüt eder gibi oldu, sonra hafifçe başını kaldırdı ve tam Adem elmamın üzerine bir öpücük kondurdu. O öpücük, dudaklarından gelen en tutkulu öpücükten bile daha derin bir etki bırakmıştı bende. Derin bir nefes aldım, ellerim istemsizce onun beline dolandı. Bu kadının bende yarattığı hisler, şimdiye kadar hissettiğim her şeyden farklıydı.

Milena'yı bir hamlede yukarıya çektim ve tekrar dudaklarına gömüldüm. Dudaklarımızın birleştiği o an, dünyadaki tüm zaman durmuş gibiydi. Bedenim daha ileri gitmek istiyor, ama aklım beni frenlemeye çalışıyordu. Onun saf haliyle bu kadar derine inmek... Bu, en büyük yanlışlardan biriydi ve bunu biliyordum.

Milena'nın elleri bir anda sırtına uzandı. Parmaklarının kopçasına dokunduğunu hissettiğimde, refleksle onu durdurdum. “Dur Milena,” dedim nefes nefese. “İleri gidemeyiz. Şehvetin etkisiyle pişman olacaksın.” Bu sözler, içimden geçenlerin tam tersiydi. Onu durdurmak istemiyor, aksine tamamen ona teslim olmak istiyordum. Ama bunu yapamazdım. Yapmamalıydım.

Milena’nın yüzü bir an sertleşti. Kararlılıkla kopçasını çıkardı ve o büyüleyici sesiyle, “Ben senin karınım ve bunu istiyorum. Sen de istiyorsun, ,” dedi. Gözlerime öyle bir baktı ki, her kelimesi yüreğime kazındı. Bu bakış beni tamamen silahsız bırakmıştı.

Sonra bir anda beni itti. Kendimi bir anda yatağın üzerine düşmüş buldum. Sütyeni çözülmüştü ve elleriyle onu düşürmemek için tutuyordu. Gözlerindeki yaşlar, kalbimi parçaladı. “Yoksa o kadına mı bağlısın? Doğru ya... Ben kimim ki? Ben senin düşmanın...” dedi. Bu sözler bıçak gibi saplandı içime. Onun bu kadar incinmiş olduğunu görmek, her şeyden daha fazla acı veriyordu.

Ayağa kalkmaya çalıştığında, hızla elini tuttum. Dengesi bozuldu ve tekrar yatağa düştü. O sırada sütyeni tamamen yere düştü, ve göğsü ortaya çıktı. Gözlerim iradesizce onun bedenine kaydı. Bu kadar savunmasız ama aynı zamanda bu kadar cesur bir haliyle onu hiç görmemiştim. O an, içimdeki her şey karıştı. Hem ona sahip olmak istiyordum, hem de bu anın onu daha fazla incitmesinden korkuyordum.

Elleriyle göğsünü kapatmaya çalıştı, ama ben çoktan onun ellerine uzanmıştım. Ellerini tutup usulca indirirken, “Milena...” dedim yumuşak bir sesle. “Sen benim için en güzel günahsımsın ..” Bu sözleri söylediğimde, onun yüzündeki acıdan bir nebze olsun kurtulduğunu gördüm. Dudaklarımı tekrar dudaklarına bastırdım, ama bu kez öpüşümüz şehvetin ötesinde, tamamen duygusal bir derinlik taşıyordu.

Kafamı kaldırdığımda, Milena hâlâ tutkunun etkisindeydi. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, bu anın tamamen kontrolü dışında olduğunu gösteriyordu. Onun göğüslerinden birini usulca öptüm, ardından yavaşça ağzıma alarak emmeye başladım. Milena’nın dudaklarından kaçan o iniltiler, kulaklarımda yankılanıyordu. İnleyerek adımı fısıldadı: “Savaş...” Bu hali, beni bambaşka bir yere çekiyordu. O benim cezamdı, evet; ama aynı zamanda benim ödülümdü.

"Bu, bir günah değil," diye düşündüm içimden. O benim karımdı, bu yüzden yanlış bir şey yapmıyorduk. İçimdeki tüm o mücadele, onun iniltisiyle bastırılıyordu. Diğer göğsüne geçtiğimde, Milena düşünmeyi tamamen bırakmıştı. O artık sadece hislerinin esiriydi, tıpkı benim gibi. Onu bu kadar savunmasız görmek, içimde hem bir koruma hem de bir sahiplenme duygusu uyandırıyordu. O benimdi, buradaydı, ve ben onun en mahrem noktalarına dokunuyordum.

Milena’nın sesi duyulacak kadar kısık ama bir o kadar da kararlıydı: “Ahh, Savaş... Seni... istiyorum...” dediğinde, içimde bir elektrik dalgası dolaştı. Bu sözler, bütün düşüncelerimi yerle bir etti. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım; yanağındaki kızarıklık her şeyden daha fazla beni etkiliyordu. O kadar masum ama bir o kadar da cesurdu. Sonra o yalvaran sesiyle, “Ne olur...” dedi. Bu söz, beni bıçak gibi kesti. O an durmam gerektiğini biliyordum. Bu noktadan sonra geri dönmek daha da zorlaşacaktı.

“Milena...” dedim, sesi titreyen bir kararlılıkla, “Sarhoşsun.” Kaç kere söylediğimi bilmiyorum, ama her defasında onu durdurmaya çalışmaktan yorulmamıştım. Çünkü biliyordum ki, sabah olduğunda pişmanlık hissedecekti. Belki de hiçbir şeyi hatırlamayacaktı. Ama bu düşüncelerim, Milena için hiçbir şey ifade etmiyordu.

Kaşlarını çattı, yüzünde bir inat ifadesi belirdi. Hiçbir şey söylemeden beni yerimden itti ve bir anda üzerime çıktı. Tam erkekliğimin üzerine oturduğunda, içimden bir küfür savurdum. Bedenim kontrolümü kaybediyordu; içimdeki tüm sınırlar birer birer yıkılıyordu. Milena yüzüme eğildi, dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktı ve yavaşça boynuma doğru inmeye başladı. Nefesim kesilmişti. Adem elmama geldiğinde, oraya öyle bir öpücük kondurdu ki, bu kez yutkunmaya bile gücüm kalmadı.

Ellerim iradesizce vücuduna dolandı, onu bırakmak istemiyordum. Milena’nın tırnaklarının sırtımda izler bıraktığını hissediyordum. O sırada boynumun bir noktasını emdi. Bu hareket, beni tamamen çıldırma noktasına getirdi. İçimdeki son direniş de yok olmuştu. Ellerim kendi iradesiyle hareket ederken, onun bedenini hissediyordum. Artık hiçbir şey düşünemiyordum.

Bu anın etkisi ikimizi de ele geçirmişti. Ancak hâlâ içimde bir ses, onu korumam gerektiğini haykırıyordu. Ama o ses, Milena’nın bana dokunuşları arasında giderek daha da kısılıyor, kayboluyordu.

Milena rahat durmuyordu. Erkekliğimin üzerinde her hareket ettiğinde, kontrolümü tamamen kaybetmek üzere olduğumu hissediyordum. Şu an sadece onun içinde olma fikri bile beni bitirebilirdi. Milena’nın vücudu, dudakları, her hareketi beni sınırlarıma zorluyordu. Kendimle savaşıyordum, ama bu savaşı kazanmak imkânsız gibiydi.

Milena’nın hareketleri hız kesmeden devam ederken, dudakları yüzümün her bir tarafını öpüyordu. Artık dayanmak çok zordu. Ama biliyordum, bu anın büyüsüne kapılmak bir hata olacaktı. Her ne kadar vücudum tam tersini istese de, aklım hâlâ direnmeye çalışıyordu. Milena’nın yatakta bu kadar dominant bir karakter olduğunu fark etmek ise beni hem şaşırtıyor hem de başka hayallere sürüklüyordu. Gerçekten karım olsaydı... diye düşündüm, ama hemen kafamdan bu fikri kovdum. Olmazdı. Olamazdı. Bu bir intikamdan başka bir şey değildi, öyle olmalıydı.

Bir anlık kararlılıkla, Milena’yı belinden tuttum ve onu altıma aldım. Onu hareketlerinden alıkoymalıydım, ama gözlerindeki heyecan ve tutku beni yerle bir ediyordu. İkimizin de nefesleri hızlanmıştı; altımda bana bakan Milena’nın yüzündeki ifadeyi gördüğümde, içimdeki tüm düşünceler sustu. Bu kadın, şu anda ne kadar büyük bir kumar oynadığının farkında mıydı? Belki de farkındaydı, ama umurunda değildi.

Onu yavaşça yatağa yatırdım ve birkaç adım geri çekildim. Altındaki taytı dikkatlice sıyırıp çıkardığımda, sadece iç çamaşırıyla kaldı. Gözlerim onu baştan aşağı süzerken, bu oyuna bir son vermem gerektiğini biliyordum. Ama ellerim, bedenimin isteklerine daha fazla direnemedi. Kilodunun üzerinden, narin kadınlığına dokunduğumda, derin bir iniltiyle adımı fısıldadı:

“Ahh, Savaş...”

Bu sesi duyduğumda, içimdeki tüm kontrol tamamen yitip gitmişti. Milena’nın elleri titriyordu, gözlerindeki o derin arzu ise beni çekip alıyordu. Ama içimdeki bir ses hâlâ beni durdurmaya çalışıyordu. Bu doğru muydu? Ona ne kadar ileri gitmememiz gerektiğini söylemiştim, ama sözlerimin anlamı artık yok olmuştu.

Kadınlığındaki hareketlerim hız kesmeden devam ederken Milena boğukça inliyordu. Nefes alışı hızlanmış, sesi tamamen arzuyla dolmuştu. Vücudu titremeye başladığında, dudaklarına gömüldüm. İnlemeleri dudaklarımda hapsolurken, gözleri yavaşça kapandı. Sıcak bir nefesle birlikte tamamen sakinleşti ve bir an sonra derin bir uykuya daldı. Yorgunluğun ve sarhoşluğun etkisiyle bu hale gelmişti, ama masumiyeti yüzünden silinmemişti.

Onun üzerinden kalkarken bedenimin isyanını görmezden gelmeye çalıştım. Sabah uyandığında hiçbir şey hatırlamayacağını biliyordum. Yerde duran sütyenini elime alıp dikkatlice ona geri giydirdim. Dolabın kapağını açıp uzun, sade bir tişört seçtim ve onu da üzerine giydirdim. Şimdi üzerinde yalnızca benim tişörtüm vardı; bu görüntü beni hem derinden etkiliyor hem de tuhaf bir huzur veriyordu. Yastığını düzelttim ve üzerine battaniyeyi örttüm. Yüzündeki masum ifade o kadar güçlüydü ki, bir süre olduğu yerde durup onu seyrettim.

Sonra kendi halime baktım. Altımdaki şişkinlikten kurtulmak için derin bir nefes aldım, içimden küfürler savurdum. Hızla lavaboya geçtim. Duşa tam girecekken aynada boğazımdaki ve göğsümdeki izleri gördüm. Üzerimdeki tırnak izleri neyse de boğazım... kıpkırmızı olmuştu. Sabah bunların mora döneceğini biliyordum. Kendime lanet ederek duşun altına girdim. Buz gibi suyun bedenime değmesiyle biraz sakinleştim, ama içimde tarif edemediğim bir duygu vardı. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum; bu gece olanlar zihnimi karıştırmıştı. Milena, içindeki şehvet dolu haliyle tamamen farklı birine dönüşmüştü ve beni kontrol altına almayı başarmıştı. İlk defa böyle bir şey yaşıyordum. Her zaman yatakta dominant olan benken, Milena’nın bu hali tamamen kontrolü ele geçirmişti.

Duştan çıkıp kurulandım. Altıma bir eşofman giydim ve derin bir nefes alarak tekrar odaya döndüm. Milena hâlâ hareketsizce uyuyordu, battaniye üzerine özenle serilmişti. Yanına yavaşça oturdum, sonra battaniyenin altına girdim. Gözlerimi kapatmaya çalıştım, ama tam o anda Milena bir ahtapot gibi bana sarıldı. Sıcak bedeni, tenimin her yerine değiyordu. Kalbim hızlandı; bu kadına ne kadar yaklaşsam, o kadar daha bağlanıyordum.

Kollarımı dikkatlice onun beline doladım. Masumca uyurken bile etkileyici bir şekilde beni içine çekiyordu. İçimden bir kez daha söyledim: Bu kız benim sonum olacak...

Bölüm sonu

13 yorum