İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 40 · 12 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 40

40.Bölüm – Mutlu olma...

40.Bölüm – Mutlu olma...

Milena

Annemin sesini çocukluğumdan beri hep hatırlarım. Bazen mutfakta tatlı bir şarkı mırıldanırdı, bazen de köy meydanında insanlar hakkında şakalar yapardı. O zamanlar dünyanın en güçlü kadını gibi görünürdü gözüme. Ama yıllar geçtikçe anladım ki o da bizim gibi biriydi; kırılgan, yorulmuş ve içinde kapanmayan yaralar taşıyan bir kadın.

Annemin gözlerinde hep bir hüzün vardı. Gülse bile o hüzün oradaydı. Bir türlü yok olmazdı. Küçük bir kızken bunun nedenini anlamazdım. Ama büyüdükçe fark ettim. O hüzün, annemin taşıdığı bir geçmişin, bir yalnızlığın izleriydi.

Babamdan nefret etmezdi belki ama ona duyduğu sevgi asla iyileştirici bir sevgi değildi. Abbas Bey… O, annemin hayatında bir yara gibiydi. Annem onun sevgisizliğini kendine sorun yapmamış gibi görünse de, bu yük her hareketine, her bakışına yansıyordu. Annem hep yalnızdı. Babamın sevgisizliği yüzünden değil, kendini hep başkalarının mutluluğu için feda ettiği için yalnızdı.

Bana olan sevgisi ise farklıydı. Annemin sevgisi, sessiz bir sevgiydi. Öyle büyük sözlerle, sarılmalarla değil, küçük ayrıntılarda hissedilen bir sevgiydi. Çocukken çok hasta olduğum bir geceyi hatırlıyorum. O zamanlar babam yine evde yoktu. Annem başucumda oturmuş, terimi siliyordu. Ellerinin titrediğini hatırlıyorum. "Milena," demişti. "Sakın bırakma kendini. Sen güçlü birisin. Benim gibi olma. Kimse için kendini unutma."

O an söyledikleri anlamlı gelmemişti bana. Ama şimdi düşünüyorum da, annem hep kendini unutmuş bir kadındı. Benim için, kardeşim için, hatta babam için… Kendinden o kadar çok vazgeçmişti ki, sonunda kendi benliğinden geriye bir gölge kalmıştı.

Ama annemin sevgisinin bana olan etkisi de buydu işte. Onun bu fedakarlığı, her zaman hissettirdiği o kırılgan sevgi, içimde bir yerlerde hep yarım kalmış bir boşluk bırakıyordu. Sanki ne yaparsam yapayım, yeterince sevgiye layık değilmişim gibi hissettiriyordu. Beni sevdiğini biliyordum ama bunu her zaman dile getirmezdi. Belki de onun sessiz sevgisinden fazlasını istemek, bencilce olurdu.

Son zamanlarda bu duygular içimde daha da büyümeye başladı. Savaş’ın bana davranışı da bu karmaşıklığı artırıyor. Bir an bana sıcak bir ilgi gösteriyor, sonra o soğuk duvarlarına geri dönüyor. Tam ona yaklaştığımı hissederken, beni tekrar uzaklaştırıyor.

Savaş’a duyduğum hislerin ne olduğunu bilmiyorum. Ama bir şeyden eminim: Onunla olduğum her an, annemle olan ilişkimi hatırlatıyor. Annem gibi sessiz bir sevgiden mi korkuyorum, yoksa Savaş’ın da beni bir gün sevmeden bırakacağı ihtimalinden mi?

Tam bu düşüncelerle boğulurken, gözlerimi açtım.

Odanın loş ışığı yüzüme vurdu. Etrafıma baktığımda, bulunduğum yerin yabancı olduğunu fark ettim. Ahşap duvarlar, şömineden yayılan hafif bir sıcaklık ve eski mobilyalar… Buraya daha önce hiç gelmemiştim.

Ne zaman geldik buraya?

Yavaşça doğruldum. Üzerimdeki battaniyeyi fark ettim. Savaş mı koymuştu bunu? Bu düşünce bile beni şaşırttı. Çevreme biraz daha dikkatlice baktım. Her şey sessizdi. Yalnız olduğumu hissettim, ama bu yalnızlık rahatsız edici bir yalnızlık değildi.

Ayağa kalktım ve odanın içinde dolaşmaya başladım. Duvarda asılı bir tablo dikkatimi çekti. Orman ve nehir resmedilmişti. Buraya nasıl geldim? Savaş beni taşımış olmalı.

Bir yandan bu düşünce beni huzursuz ederken, diğer yandan da içimde bir sıcaklık hissettim. Ama hemen ardından kendi kendime kızdım. “Ne yapıyorum ben? Bu düşünceler neden aklıma geliyor?”

Pencereden dışarı baktım. Gözlerim karanlık ormana daldı. Sessizlik, annemin sesini yankıladı içimde. “Milena, kendini unutma…” Bu sözler beni güçlendirmeliydi, ama şu anda sadece daha fazla karmaşıklık hissettiriyordu.

Savaş… Bana gerçekten ne hissediyor? Ve ben… Ona karşı hislerim nedir? Bu sessizlikte bir cevap bulmak istedim, ama bulamadım. Belki de bu sessizlik, tam da kalbimdeki karmaşanın yansımasıydı.

Kapıyı yavaşça açtım ve dışarı adım attım. Merdivenlerden aşağıya inerken her bir adımda ahşap basamakların hafif gıcırtısını duyuyordum. Ev, sessiz ve huzurlu görünüyordu, ama bu huzur içimdeki karmaşayı dindirmiyordu. Gözlerim çevreyi taradı; nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum. Aşağı indiğimde küçük bir salon ve Amerikan mutfağıyla karşılaştım. Salon, tıpkı yukarıdaki oda gibi tamamen ahşap dokusundaydı. Sıcak bir hava yayıyordu, sanki bu ev geçmişten bir parça gibi duruyordu.

Gözlerim farkında olmadan onu arıyordu. Savaş nerede? Bu kadar sessizliğin içinde beni burada tek başıma bırakmış olamazdı. Salonun köşesine ilerledim, etrafa biraz daha dikkatlice baktım. Sonra gözüm uzun bir cam kapıya takıldı. Camın ardında bir bahçe görünüyordu. Ayaklarım beni nereye götürdüğünü bilmeden o kapıya doğru sürükledi.

Bahçeye adım attığımda ciğerlerime dolan temiz hava beni kendime getirdi. Huzur… Her şey o kadar sakin, o kadar güzeldi ki, bir an tüm sorunları unuttum. Hava, yaprakların arasından süzülüyor, kuşların hafif ötüşü duyuluyordu. Ama bu huzurun içinde bile gözlerim hala onu arıyordu.

Ve sonra… Onu gördüm. Aman Tanrım!

Filmlerde ya da dizilerde izlediğiniz o sahneleri bilirsiniz; baltayla odun kesen kaslı erkekler vardır. İşte, ben şu an tam olarak o sahnenin ortasındaydım. Gözlerim Savaş’a kilitlenmişti. Üstündeki gömleği ve ceketi çıkarmıştı. Kaslarının her hareketi, baltayı tutuşu, odunlara indirdiği güçlü darbeler… Sıcaklık yüzüme vurdu, yanaklarımın kıpkırmızı olduğundan emindim.

Bir anda baltayı hızla kaldırıp indirdi. Darbenin şiddetiyle yerimde hafifçe irkildim ve birkaç adım geriye çekildim. O an, alnındaki terleri silmek için hareket etti ve bakışlarımız kesişti. Yutkundum. Nefes almayı unutmuş gibiydim, gözlerim onun üzerinden bir an olsun ayrılmıyordu.

Böyle bir görüntü, böyle bir çekicilik… Hayır, gerçek olamazdı.

"Milena," dedi birden. Sesi sert ama derinden geliyordu. O kadar etkileyiciydi ki, kendime gelmem birkaç saniyemi aldı.

"Ben… şey… ben sadece…" diye kekelemeye başladım. Kelimeler ağzımdan çıkmayı reddediyordu. Savaş alnındaki terleri silmeye devam etti, ama bunu öyle yavaş, öyle kusursuz yapıyordu ki… Ağzım açık izliyordum. Ellerim istemsizce titriyordu. Gözlerim yavaş yavaş boynundan omuzlarına, oradan da kaslarına doğru kaydı. Her bir santimini ezberlercesine bakıyordum.

Bir şey demeliydim, ama kelimelerim yoktu. Savaş bir kez daha adımı söyledi.

"Milena?"

"Evet…" diyebildim sonunda, ama sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık çıkmıştı.

Savaş elindeki bandanayı bir kenara koydu ve yerdeki odunları toplamak için eğildi. O hareketini bile büyük bir dikkatle izliyordum. Yavaşça odunları topladı ve doğruldu. Elinde odunlarla yanıma doğru yürümeye başladı. Ona her adımda biraz daha yaklaştıkça kalbim hızlanıyordu. Nefes almak gitgide daha zor hale geliyordu.

Tam yanımdan geçerken durdu. Öylece durdu ve bana döndü. Fısıldar gibi konuştu:

"Gerçekten… sapık mısın, Milena?"

Bir an ne dediğini anlayamadım. Kan beynime sıçramıştı. Bunu gerçekten bana mı demişti? Ama kelimeler boğazıma takıldı, cevap veremedim. Gözlerimi yere indirip zoraki yutkundum. Onun bu kadar yakınında olmak beni altüst ediyordu.

"E-e-eğer… öyle düşündüysen…" diye mırıldandım ama ne diyeceğimi bilmiyordum.

Savaş alaycı bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı. Gözleri derin bir anlayışla üzerimde gezindi. Beni çözmek istiyor gibiydi. Hafif bir gülümsemeyle, bir şey demeden yoluna devam etti.

Onun uzaklaşan adımlarını izlerken, içimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim. Gözlerim farkında olmadan hala onu izliyordu. Gözlerimi kaçırmam gerekiyordu, ama yapamıyordum.

Savaş, sadece bir adam değildi… O, beni tamamen alt üst eden bir rüzgar gibiydi.

Savaş içeriye geçince ben de hızlıca yerde bıraktığı gömleği ve ceketini aldım, ardından onun peşinden eve girdim. Ev, dışarıdan göründüğü gibi küçük ama sıcacıktı; sanki geçmişten kopup gelen bir kutu ev gibi... Sobanın hemen yanındaki küçük masanın üzerinde bir örtü, kenarda birkaç kitap ve sade bir koltuk vardı. Gözüm, Savaş’ın hareketlerini takip ederken elimde tuttuğum gömleği ve ceketi ne yapacağımı bilemedim. Sonunda onları koltuğun üzerine bıraktım, ama hareketlerim bir o kadar gergin ve tedirgindi.

Savaş, odunları sobanın yanına dikkatlice yerleştirirken ben farkında olmadan gözlerimi sırtına dikmiş izliyordum. Gömleğinin olmadığı anlarda sırtındaki kaslarının çizgileri ve teninin pürüzsüzlüğü dikkatimi dağıtıyordu. Bir an yakalandığımı fark ettim ve hızla bakışlarımı başka bir yere çevirdim. Ama çok geçti. Savaş, arkasını dönüp yüzüme bakarak kaşlarını kaldırdı. Gözlerimdeki şaşkınlığı ve ellerimin birbirine kenetlendiğini fark etmişti.

Birden yavaş adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Ayak sesleri ahşap zeminde yankılandıkça kalbimin ritmi hızlanıyordu. Geriye doğru birkaç adım atmaya başladım, sanki onun yaklaşmasına engel olabilecekmişim gibi. "Savaş... ne yapıyorsun?" diye sordum, ama sesim titredi. Onun gülümseyişindeki alaycı kıvrımı görünce içimdeki korku ve heyecan birbirine karıştı.

Sırtım duvara dayandığında artık kaçacak bir yerim kalmamıştı. Savaş tam önümde durduğunda gözlerim kocaman açılmıştı. Yüzü bana çok yakındı, o kadar ki nefesinin sıcaklığını tenimde hissedebiliyordum. "Savaş..." diye tekrar mırıldandım, ama ne söylemek istediğimi bilmiyordum. Kelimelerim dudaklarımda asılı kaldı.

Savaş biraz daha eğilerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı, gözleri gözlerime kilitlenmişti. "Efendim, Milena?" diye fısıldadı, sesi derin ve bir o kadar da tahrik ediciydi. O an ne yapacağımı bilemedim; bir refleksle ellerimi göğsüne koydum ve itmeye çalıştım. Ama kaslarının sertliğini hissettiğimde hareketim yarım kaldı.

"Yaklaşma bana!" dedim hızla, ama sesimdeki güçsüzlük ikimizi de kandıramadı. Savaş gülümsedi, ama bu seferki gülümsemesi daha farklıydı; gözlerinde bir meydan okuma vardı. Ellerimi hızla göğsünden çektiğimde kaşlarını kaldırarak alaycı bir şekilde konuştu: "Yaklaşırsam ne olurmuş, Milena? Kalbinin hızını duymamdan mı korkuyorsun?"

Sözleri, bedenimin her yerine yayılan bir sıcaklıkla beni yerime mıhlamış gibiydi. Evet, kalbim hızlı atıyordu; o kadar hızlı ki göğsümden çıkacakmış gibi hissediyordum. Ama bunu ona asla söyleyemezdim. Derin bir nefes alarak cesur olmaya çalıştım. "Korku," dedim. "Senden korktuğum için hızlı atıyor olabilir mi? Ama bu, bana bu kadar yaklaşma hakkını sana vermez."

Savaş bu sözlerimle biraz geri çekilecek gibi oldu, ama sonra tekrar eğildi. Gözleri gözlerime daha da yaklaştı, sesi alaycı ama aynı zamanda baştan çıkarıcıydı: "Korku ha? Korktuğun için mi yanakların bu kadar kızardı, Milena?"

Sözleri tam hedefe isabet etmiş gibiydi. Yanaklarımın sıcaklığı beni ele veriyordu. Ne diyeceğimi bilemeden bakışlarımı kaçırmaya çalıştım, ama o bakışlarını gözlerimden ayırmıyordu. İkimizin arasındaki hava daha da yoğunlaşmıştı. Savaş'ın söylediği şeylerin, kalbimde bir yerlere dokunduğunu hissediyordum. Ama bunu kabullenemezdim, kabullenmeyecektim. Derin bir nefes alarak kendimi topladım.

"Bu seni ilgilendirmez, Savaş." Sesim titremişti, ama kelimelerim kararlıydı. "Eğer bana yeni bir oyun oynayıp beni sana aşık etmek için uğraşıyorsan, sakın zamanını harcama. Çünkü artık yalanlarına kanmam. Bunu bana sen öğrettin."

Sözlerim, Savaş’ın yüzündeki o alaycı ifadeyi bir anda sildi. Yüzü sertleşti, çenesindeki kasların gerildiğini görebiliyordum. Gözleri bir an için karardı, ama içinde ne olduğunu anlayamadan, aniden odanın sessizliğini bir telefon sesi bozdu.

Ben hâlâ duvara yaslanmışken ve kalbim hızla atarken, Savaş’tan gözlerimi ayırmadım. Ama o, telefon sesine yöneldi. "Telefon çalıyor," dedim, sesim hâlâ nefes nefese gibiydi. Savaş birkaç saniye bana baktıktan sonra derin bir nefes alarak geri çekildi.

O odada, ikimiz de ne olduğunu tam anlayamamış gibiydik. Ama bir şey değişmişti; bunu ikimiz de hissediyorduk.

Savaş, hızlı adımlarla masanın üstünde duran telefonuna doğru yürüdü. Telefonu açtı, gözleri kısa bir an ekrana kaydı, sonra derin bir nefes aldı. “Efendim, Levent,” dedi soğukkanlı bir sesle. Arayanın en yakın arkadaşlarından biri, Levent olduğunu anlamıştım. Savaş'ın sesi sert ama her zamanki gibi kontrol altındaydı.

“Bir süre ortalıkta olmayacağım,” dedi. “Buradaki işleri halledeceğim. Acil bir durum olursa bana haber verirsin, ama mümkünse kendi başına çöz.”

Bu sözlerden sonra anladım ki burada, bu evde, onunla baş başa epeyce zaman geçirecektik. İçimdeki rahatsızlık dalga dalga büyüdü. Yanında kalmak… Tanrım, bu ne büyük bir işkenceydi.

“Levent,” diye ekledi Savaş, ses tonu biraz daha sertleşerek, “Derin’e sahip çık. Şu an çok sinirli. Detayları sonra anlatırım.” Kısa bir sessizlik oldu, ardından telefonu kapattı.

Mutfak kapısından süzülüp içeri geçtim. Bir bardak su doldurdum, avuçlarım bardağı sıkıca kavrıyordu. Su içerken ellerimin titrediğini fark ettim. Yüreğimdeki baskıyı hafifletmek istercesine birkaç derin nefes aldım.

Savaş, yerinden kalktı, ceketini ve gömleğini alıp sessizce yukarı çıktı. Onun sert adımları merdivenlerde yankılandı. Ben ise salona geçtim, boş bir koltuğa çöküverdim. Elimde ne bir telefon ne de başka bir şey vardı. Gizem muhtemelen endişelenmiştir, diye düşündüm. Ama ona nasıl haber verecektim?

Uzun bir süre camdan dışarıyı izledim. Sessizlik öyle ağırdı ki, saatlerin geçip geçmediğini anlamıyordum. Birden merdivenlerden gelen ayak sesleri dikkatimi çekti. Başımı çevirdiğimde Savaş’ı gördüm.

Üzerinde her zamanki takım elbisesi yerine eşofman takımı vardı. Saçları hâlâ ıslaktı, elinde bir havluyla saçlarını kuruluyordu. Bu kadar sıradan bir kıyafetle görmek beni şaşırtmıştı, ama ifadesi her zamanki kadar gergin ve ciddi görünüyordu.

Savaş, tam karşımda bulunan koltuğa oturdu. Bakışları bana kilitlenmişti.

“Yedek kıyafetlerin var, duş al,” dedi, sesi emredici bir tona bürünmüştü.

Onun bu tavrına daha fazla dayanamayarak kafamı çevirdim. Pencereden dışarı baktım. “Beni düşünme,” dedim alaycı bir sesle.

O anda elindeki telefonu bir kenara bırakıp bana döndü. Bakışları delici bir hâl aldı. “Seni düşündüğümü mü sanıyorsun, Milena? Hasta olmanı istemiyorum, hepsi bu.”

Sözleri bıçak gibi keskin bir şekilde içime saplandı. Artık bu oyunlarına dayanacak hâlim kalmamıştı. Hızla yerimden kalktım ve ona doğru döndüm.

“Savaş, yeter artık! Beni umursuyormuş gibi davranmayı bırak!” diye bağırdım.

Savaş da yerinden fırladı, gözleri öfkeyle parlıyordu. “Seni umursamıyorum!” diye bağırdı. “Hatta senden nefret ediyorum, oldu mu?”

Gözlerim dolmuştu. Sözleri öyle sertti ki, kalbime saplanmış bir hançer gibi acıtıyordu. “O zaman neden hasta olmamla ilgileniyorsun? Neden beni kurtardın?”

Savaş, bir adım daha atarak yüzüme doğru eğildi. “Çünkü bana lazımsın!” dedi öfkeyle. Sesi tüm odayı dolduruyordu. “Evet, seni kurtardım, çünkü kimse benim kadar senden nefret edemez! Kimse benim yaşadığım şeyleri bu kadar körükleyemez!”

Sözleri bir tokat gibi yüzüme çarptı. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Ama o devam etti.

“Sen benim yaşadıklarımı tahmin bile edemezsin, Milena! Diyorsun ya, ben senin günah keçin miyim? Evet, öylesin! Senden önce bu nefret…” Eliyle kalbini işaret etti. “…buradaydı. Herkes geçti zannetti, Savaş iyileşti sandı. Ama ben… O anın izlerini hâlâ taşıyorum!”

Sesi titriyordu, ama bu öfkenin değil, derin bir acının titreşmesiydi. “Seni gördüğümde içimdeki tüm nefret kabarıyor, Milena. İçimdeki öfkeyi körükleyen her şey senin yüzünden yeniden canlanıyor. O yüzden buradayız!”

Sözleri bir kılıç gibi keskin ve acımasızdı. Gözlerimden yaşlar dökülürken nefes almakta zorlanıyordum.

Bir adım daha attı. Artık aramızda hiçbir mesafe kalmamıştı. Ellerini başımın iki yanına koydu ve yüzümü kendine doğru çekti.

“Kimse bana merhamet etmiyor, Milena. Kimse benim acılarımı görmüyor. Ama sen… Sana her merhamet ettiğimde, kendimden nefret ediyorum!”

Gözlerindeki öfke, yerini çaresiz bir hüzne bırakmıştı. O anda onun aslında ne kadar kırılmış, ne kadar yaralanmış bir insan olduğunu görebildim. Ama bu onun acımasızlığını affetmemi sağlamıyordu.

“Ben bir şey yapmadım!” diye ağlayarak fısıldadım.

Savaş, yanaklarımdan süzülen gözyaşlarına bakarken elleriyle yüzümü tuttu. Dudakları, dudağıma öyle yakındı ki nefeslerimiz birbirine karıştı.

“Annen benim hayatımı mahvetti, Milena,” dedi fısıltıyla. “Ve zamanı geldiğinde, kızının başına neler geldiğini öğrenip acı çektiğini izlediğimde, ben de huzur bulacağım.”

Savaş’ın sözleri tüm bedenimi titretti. O an, karşımda yalnızca bir adam değil, intikam ateşiyle kavrulan bir cehennem vardı.

“Mutlu olma, Milena,” diye ekledi, sesi soğuk bir fısıltıya dönmüştü. “Ama yaşa. Çünkü senin cezan bu.”

O an gözlerimi kapattım ve sessizce ağlamaya devam ettim. Savaş alnını alnıma yasladı. İkimiz de ağzımızdan çıkan kelimelerin yükü altında eziliyorduk. Ama ikimiz de bu acıyı sonsuza dek taşımaya mahkûmdum.

Onun bu sözleri derin bir yara açmıştı kalbimde. Gözlerimi açtığımda o da gözlerini açmıştı. Fısıltıyla tekrarladım:

"Milena mutlu olmasın, ama ölmesin…"

"İkiside gerçekten salak ya valla he sjsjsj yani duygularınızda değişim var ne diye kavga ediyorsunuz demi .? " evet bölüm azdı devamı tabikî de yakında gelecek ... yazarı olmasaydım bu yorumu yazardım . hayır yani yazarken hiç böyle düşünmüyorum okuyunca sinirleniyorum istemsiz . Ne demişler ; "EN BÜYÜK AŞKLAR NEFRETLE BAŞLAR ." BU ARADA 40 BÖLÜM OLMUŞUZ ...🤭🤭😜🤗🤗🤗 40 DEFA Maşallah...

.

Bölüm sonu

7 yorum

  • Zamanı geldiğinde kızının başına geldiğini öğrenip derken , babasinin yaptığı gibi asil sevdiğini değil sevmediği Beril e mi es olup Milena yi üzecek..Astımı var ölümüne sebep olmak.mi ister Savas .Kaderin işi hiç belli olmaz Milena ellerinden kayarsa onun güzelliğini biri görürse. Gerçekler ortaya çıktığında ne yapacaksın Savas

  • Yanlız baya nefret ediyorlar birbirlerine onda dolayı deli gibi aşık olucaklar birbirlerine ee yazar ne demişti en büyük aşklar nerfetle baslarr

  • Artık kavgaları bitsin ve birbirine aşık olduklarını söylesinler ya yeter gercekten

    1Yanıt