39. Bölüm - Anlaşılmayan Duygular
savaş
Dün gece çalışma odamda sabahladım. Kafamın içi hiçbir zaman bu kadar karışmamıştı. Bir terazinin iki kefesi gibi hissediyordum kendimi. Hangi tarafa ağırlık versem, diğer taraf eksik kalıyordu. Eskiden adalet duyguma olan güvenim sarsılmazdı, ama şimdi her kararım tereddütle doluydu. Milena hayatıma girdikten sonra, yıllardır sağlam olduğuna inandığım doğrularımı sorgulamaya başlamıştım. İçimde kopan fırtına bir türlü dinmek bilmiyordu.
Dün gece gördüğüm rüya beni fazlasıyla etkiledi. Kendimi bir bataklığın içinde bulmuştum. Her geçen saniye daha da dibe çekiliyordum ve çırpınışlarım nafileydi. Etrafıma baktığımda, babaanem ve Derin’i gördüm. Kenarda duruyorlar ve kahkahalarla bana bakıyorlardı. Onlardan yardım istedim, yalvardım ama kılını bile kıpırdatmadılar. Daha da derine battığım anlarda, "Savaş, elimi tut!" diyen bir ses yankılandı. O tarafa baktığımda Milena'yı gördüm. Elini bana uzatmış, umutla gözlerimin içine bakıyordu.
"Hadi, ne duruyorsun? Tut elimi yoksa burada boğulup gideceksin!" dedi.
Derin’in sesi bir hançer gibi kulaklarımı deldi: "Her hâlükârda öleceksin, Savaş! Eğer onun elini tutup kendini çektirirsen, arkasındaki uçuruma ikiniz de düşeceksiniz."
Milena hiçbir şey olmamış gibi devam etti: "Bana güven. Sen olursan düşmem, hadi tut elimi!"
İkilemdeydim, ama son bir çabayla Milena’nın elini tuttum. Derin’in kahkahaları sustu, babaannemin yüzü asıldı. Sinirlenmişlerdi, ama Milena beni bataklıktan çekmeyi başardı. Arkasında uçurum filan yoktu. Güvenmekle hata yapmamıştım. Bana döndü ve gülümsedi: "Başardık, Savaş. Buradasın, yanımdasın."
Ben de ona aynı şekilde karşılık verdim: "Buradayım, yanındayım, Milenam."
Rüya o kadar etkileyiciydi ki, sabah uyandığımda yüzümde istemsiz bir sırıtış vardı. Aynanın karşısına geçip kendime çeki düzen verirken, düşünceler içimi kemiriyordu. Ben hayatını kardeşlerine adamış bir adamdım. Aşk bana hep uzak olmuştu. Peki, bu his neydi? Milena’ya olan duygularımın adı neydi?
Odayı terk edip Milena’nın odasına girdiğimde, onun orada olmadığını fark ettim. Kaşlarım istemsizce çatıldı. "Nerede bu kız?" diye kendi kendime mırıldandım. Odadan çıkıp koridora doğru ilerlerken, aşağıdan gelen sesler dikkatimi çekti. Ayak seslerimi yavaşlattım. Sesin geldiği yöne döndüğümde, Barış’ı gördüm. Milena’nın koluna dokunmuştu. Gördüğüm manzara kanımı dondurdu.
"Karımı kimden koruyorsun, Barış?" dedim yüksek ve tok bir sesle.
Barış’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Sesimin yankısı koridoru doldururken, adımlarımı daha sert attım. Milena, başını eğmiş, tedirgin bir şekilde duruyordu. Barış, hiç istifini bozmadan bana döndü.
"Savaş, sakin ol. Yanlış anlama. Milena’yla sadece konuşuyorduk." dedi, ama gözlerim onun ellerindeydi. O eller biraz önce Milena’ya dokunmuştu ve bu beni çileden çıkarmaya yetmişti.
“Ne yanlış anlaması, Barış? Benim karımın omuzlarına dokunacak kadar cesur olmanı ne sağladı?” dedim alaycı bir şekilde.“Milena’yı koruyacak biri varsa, o benim. Sen değil.”
barış susarken milenaya baktım gözlerinde çaresizdi . Ağzını açacakken “ Diğerlerinin yanına dön milena .” dedim . Milena bana doğru bir adım attı . “ savaş .?”
Benim sinirden ellerim titriyordu . "Milena, bu adam seni rahatsız mı ediyor .?"
Milena, sesi titreyerek yanıt verdi: "Savaş, lütfen... Öyle bir şey yok."
Barış araya girdi: "Savaş, saçmalıyorsun. Ben sadece Milena’nın bu evde nasıl hissettiğini anlamaya çalışıyordum. Ona zarar verecek değilim."
Bir adım daha yaklaştım, Barış’ın yüzüne bakarak dişlerimi sıktım: "Milena benim karım, Barış. Ona yaklaşmak senin haddin değil. Bu evde onunla ilgili bir şey düşünecek biri varsa, o da benim. Bunu aklına kazı."
Barış, hafifçe geri çekildi. Gözleriyle Milena’ya son bir kez baktı, sonra hızla uzaklaştı. Milena’nın titreyen ellerine baktım. Onu o hâlde görmek, içimde garip bir huzursuzluk yaratıyordu.
"Sana bir şey yaptı mı?" diye sordum, daha sakin bir sesle.
Milena, gözlerini benden kaçırarak cevap verdi: "Hayır, Savaş. Barış sadece konuşuyordu."
Bir adım yaklaştım, sesim biraz daha yumuşadı: "Milena, bu evdeki herkesin niyeti iyi değildir. Sana dokunmaya kalkışan olursa, bunu bana söyleyeceksin. Anladın mı?"
Başını usulca salladı. Ama gözlerinde bir şey vardı, bir korku, bir hüzün... Ya da belki, benden sakladığı bir gerçek. Onunla göz göze geldiğimde, içimdeki öfke yerini başka bir şeye bıraktı. Koruma isteği... Daha önce hissetmediğim kadar güçlü bir koruma isteği.
Ama bu duygu bana iyi mi geliyordu, yoksa beni mi batırıyordu, işte onu bilmiyordum.
....
Bir anda Milena’nın titreyen ellerini tuttum. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi gözlerimin içine bakınca yerini bir şaşkınlığa ve durgun bir huzura bıraktı. Titremesi durdu, ama elleri hâlâ buz gibiydi. Yemyeşil gözleri bir girdap gibi beni içine çekiyordu. Barış’ın ona dokunduğu anı hatırladıkça sinirlerim tepeme çıktı. Onu koruma isteğim, kontrol edemediğim bir hiddete dönüşüyordu.
"Barış ile bir daha aynı ortamda kalmanı istemiyorum," dedim sertçe.
Milena kaşlarını kaldırdı, dudakları hafifçe titrerken sesindeki tını inceldi: "Gene suçlusu ben miyim, Savaş?"
İçime oturdu bu soru. Onu böyle bir durumda suçlamayı bırak, en ufak bir acı çekmesini istemezdim. Ama farkında olmadan kendimi duygularımın esiri yapıyordum. Yumuşak bir sesle, gözlerim doğrudan onun gözlerine odaklanarak söyledim:
"Sen değilsin, Milena. Sen suçlu değilsin."
Bu kelimeler dudaklarımdan dökülürken içimde bir yankı oluşturdu. Neden bu kadar içten söylemiştim? Neye dayanarak onu böyle savunuyordum? O an bunun cevabını veremesem de elimden sımsıkı tutup ona güven verdiğimden emindim.
Milena’nın eli elimdeyken yemek odasına girdik. Ortamda Gizem, büyükannem ve Derin hariç herkes vardı. Gözlerim bir an Derin’i aradı; dünden beri onu görmemiştim. Ancak dikkatimi en çok çeken, babaannem ve yengemin, bizi görür görmez yüzlerinin asılmasıydı. Bakışlarını Milena’nın üzerinde gezdirdiklerinde gözlerindeki alay ve küçümseme net bir şekilde okunuyordu. Amcam ise, her zamanki gibi, sessiz ve hareketsizdi. Yüzünde ne bir öfke, ne bir destek belirtisi vardı. Narin ise önündeki çatalı ile oynuyordu .
Milena ile masadaki yerimize doğru ilerlerken, sandalyesini çekmek için eğildiğimde, babaannemin sert sesi odayı doldurdu:
"Bu kız bir de masamıza mı oturacak! Savaş! Sen Geçmişini yok mu sayarsın? O kadının kızını nasıl soframıza oturtursun?!"
Gözlerimi babaanneme diktim. Milena'nın arkasında bir kaya gibi dururken, onun sessizce ellerini yumruk yaptığını, kafasını hafifçe eğdiğini fark ettim. O kadar çaresiz görünüyordu ki, içim parçalandı. Ama bu sefer, sessiz kalamazdım. Milena’nın sandalyesini göstere göstere çektim ve kararlı bir sesle, "Milena, otur!" dedim.
Babaannem itirazlarını sürdürdü” SAVAŞ ! O kız bu aileye layık değil ! . Bu masada oturmasına hayatta izin vermem .! “ Babaannemin dedikleri ortamda buz etkisi yaratsa da kararlı bir sesle "O benim karım, babaanne! Bu sofrada en başta oturduğu gibi şimdi de oturacak! Eğer onu bu sofrada istemiyorsanız, ben de olmam. Gider karımla dışarıda yerim!"
Odadaki sessizlik bir anda kesif bir hava yarattı. Amcam hâlâ sessizdi, yengemse alaycı bir tavırla başını salladı. Babaannem, öfkeden titreyerek bana doğru eğildi ve zehir gibi kelimeleri döküldü:
"Baban bu kızın orospusu annesi yüzünden aklını karıştırdı! Sen yıllarca babandan nefret ettin, adını ağzına bile almadın. Ama bu kadının kızını nasıl için alıyor? Miden nasıl kaldırıyor?!"
Sözleri beynimde yankılandıkça öfkem kontrol edilemez bir hal aldı. Masanın örtüsünü hızla çektim, üzerine ne varsa yere savruldu. "Yeter!" diye haykırdım. Gözlerim babaannemin suratına dikildi. "O adamı anmayacaksınız! Ve Milena benim karım, ona saygı duyacaksınız!"
Yengem alaycı bir ifadeyle konuştu:
"Babaannen haklı, oğlum. O kadının kızı bu sofrada işi yok..."
Bu sözlere daha fazla dayanamadım. Milena’nın elini tutarak yengeme doğru bir adım attım ve sert bir sesle, "Sen karışma yenge. Babaannemin kuklası olmuşsun zaten! " dedim.
Amcam sessizliğini bozarak, "Savaş, yeter! Büyüklerine karşı saygılı ol !." diye sert bir çıkış yaptı. Ama ona dönüp soğuk bir tonda cevap verdim:
"Amca, sen hiç karışma. Eğer kendi fikrin varsa konuş, yoksa sus!"
Sözlerim amcamı susturdu. Milena’nın elini daha sıkı tuttum ve onu masadan uzaklaştırarak odadan çıktım. Babaannem, arkamızdan öfke dolu cümleler savuruyordu ama artık duymuyordum. Kapıyı kapattığımda, Milena’nın hala titrediğini fark ettim. Ona baktım, gözlerinde yaşlar birikmişti. Elimi kaldırıp yanağına dokundum.
"Milena, ağlama . ben buradayım ..." diye fısıldadım.
Bu sözler benim için bir sözden çok daha fazlasıydı.
Milena’nın gözlerinden yaşlar akmaya devam ediyordu. Hâlâ elini sıkıca tutuyordum.
"Artık ağlama," dedim sert ama sakin bir sesle. Onu arkamdan çekiştirerek konağın dışına çıktık. Yağmur başlamıştı ama umursamıyordum. Milena, elini hızla çekerek durdu ve bağırdı:"Ne yapıyorsun, Savaş? Neden beni savundun? Bıraksaydın da ne hakaret edeceklerse etselerdi!" diye bağırdı. Yağmurun sesi bile onun öfkeli kelimelerini bastıramıyordu. Yağmur hızlandıkça, onun ıslanan saçlarının yüzüne yapışmasını izliyordum. Gözyaşlarıyla karışan yağmur damlaları, yüzünü daha da masum ve sarsıcı bir hale getiriyordu.
Hızla yanına döndüm, yüzündeki öfke kadar gözlerindeki çaresizliği de görüyordum. Tekrar elini tuttum ve bu sefer daha sıkı kavrayarak,
"Arabaya bin, Milena. Hemen!" dedim.
"Binmeyeceğim!" dedi, gözleri alev alev yanıyordu. "Beni zorlayamazsın! Senden nefret ediyorum, Savaş! Hem de ölümüne!"
Bir an onun bu inadıyla baş etmek yerine, onu sımsıkı sarıp susturmayı düşündüm. Ama yapmadım. Derin bir nefes alıp kendimi tuttum. Yağmur hızlanıyor, Milena’yı ıslak elbisesiyle titrerken izlemek içimde garip bir şeyler uyandırıyordu. Onu kolundan yakaladım ve sertçe kendime çektim.
"Nereye gidersem gideyim, sen de geleceksin!" dedim. Gözlerim onun gözlerine kilitlenmişti.
Milena kafasını iki yana salladı, gözlerinden bir damla daha süzüldü. "Hayır, gelmeyeceğim! Beni rahat bırak!" diye bağırdı.
Ama onu dinleyecek hâlde değildim. Sertçe onu arabaya doğru sürükledim ve şoförün açık bıraktığı kapıdan içeri soktum. Kendini geri çekmeye çalışıyordu ama kolunu bırakmadım. Tam oturttuğum sırada,
"Bırak beni, Savaş! Bu yaptığın tam bir zorbalık!" diye bağırdı yeniden.
Hemen arkasından arabaya bindim, kapıyı kapattım ve ona döndüm.
"Zorbalık mı? Zorbalık seninle tartışmaya çalışmak, Milena. Çünkü sen asla kimseyi dinlemiyorsun!"
Milena üstüne baktı, elbisesi yağmurdan tamamen ıslanmış, tenine yapışmıştı. Kollarını hemen göğsünde çaprazladı ve öfkeli bir şekilde bana baktı.
"Bana ne baktığını sanıyorsun, ha? Sapık mısın sen!"
Kaşlarımı kaldırdım ve yüzümde alaycı bir gülümseme belirdi.
"Sapık mı? Hah! Ben mi sapığım? Duştan her çıktığımda beni süzmekten kendini alamayan sen değil misin?" dedim, keyifle.
Milena’nın gözleri büyüdü, yanakları anında kıpkırmızı oldu.
"Ben mi? Saçmalıyorsun, Savaş!" diye itiraz etti. Ama sesi titriyordu ve bu, söylediklerini tamamen inkâr edemediğinin bir kanıtıydı.
Kafamı hafifçe yana eğip onun panik halini izledim. Keyfim yerine gelmişti. Ama sonra fark ettim ki hâlâ titriyordu. Hem soğuktan hem de sinirden. Arkaya doğru uzandım, gözüm bir havlu arıyordu. Elimi arkaya attığım sırada Milena’nın şüpheli bakışları üzerimdeydi.
"Ne yapıyorsun şimdi?" diye sordu, sesi hem öfkeli hem de tedirgindi.
"Ne yapacağımı sanıyorsun, Milena? Senin için arka koltuktan havlu alıyorum. Üşüyüp hasta olmanı mı istiyorsun?" dedim.
Elime bir bez geçti, hemen ona doğru uzattım. Ama Milena kollarını iyice göğsüne sarmış, bana güvenmeyen bakışlarla bakıyordu.
"Al şunu," dedim sabırsızca. "Bütün gece titremeni mi izleyeceğim?"
Milena birkaç saniye bekledi, sonra bezin bir ucundan tuttu. Gözlerimi dikerek,
"Üzerindeki suyu sil. Yoksa donacaksın," dedim.
O biraz tereddüt ederek yüzünü silmeye başladı. Yavaş hareket ediyordu ve bu beni çıldırtıyordu. Bez hâlâ elimdeydi, bu yüzden hızla onun elinden çekip aldım.
"Dur, beceremiyorsun," diyerek yüzündeki kalan damlaları sildim.
Bir anda başını yana çekti, yüzü utançtan tamamen kızarmıştı.
"Savaş, ne yapıyorsun?!" dedi.
Gözlerinin içine bakarak hafifçe gülümsedim.
"Yardım ediyorum. Rahatla, Milena. Seni hasta edemem, çünkü hasta olursan başıma kalırsın," dedim.
O an, onun gözlerinde başka bir şey yakaladım. Hem utangaçlık hem de kısa bir süreliğine savunmasızlık… Bezle işimi bitirdiğimde geri çekildim.
"Teşekkür ederim," dedi alçak bir sesle. Ama teşekkür ederken bile hâlâ utanıyordu.
Direksiyona geçtim ve arabayı çalıştırdım. Sessizlik bir süre devam etti. Ama Milena’nın bir şeyler söylemeye çalıştığını hissediyordum.
En sonunda başını yana çevirip,
"Savaş, nereye gidiyoruz?" diye sordu.
Direksiyona bakarak, sakin bir sesle cevap verdim:
"Kimsenin bizi rahatsız edemeyeceği bir yere."
Ona bakmadan da yüzündeki şaşkınlığı hissedebiliyordum.
"Bir yere mi kaçıyoruz?" diye sordu, sesinde inanamamazlık vardı.
"Kaçmak mı? Sadece birkaç gün sessizlik istiyorum . " dedim. Kısa bir an göz göze geldik. O yemyeşil gözleriyle bana meydan okumaya devam ediyordu ama artık aramızdaki sessizlikte bir başka his daha vardı.
.....
Arabayı sürerken yağmurun sesi camlara hafifçe vuruyordu. Milena yanımda oturuyordu, kollarını birbirine sarmış, hala ıslaktı ama şu an için idare edebiliyordu. Ben de ıslaktım ama umursamamıştım. Onun bünyesi daha hassastı. Sanki her an kırılacak bir cam gibi duruyordu ama içindeki inat ve öfke, o görüntüyü tamamen bozuyordu.
Yol kenarındaki karanlık ağaçları izleyerek direksiyonu sıkıca kavradım. Tam o sırada yanağımda yumuşak bir şey hissettim. Bir an irkildim ve başımı çevirdim. Milena, kocaman gözleriyle bana bakıyordu. Bir süre o gözlerin içine baktım; ne düşündüğünü çözmeye çalışıyordum.
Yutkundu ve sesi yumuşak ama alaycı bir tını taşıyordu.
"Sen de hasta olma... Yoksa başıma kalırsın. Bakmam ha," dedi.
Sözlerinin komik olduğunu düşündüğümden, yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Onun açıklama yapışı, hem ciddi hem de komikti. Başımı ustaca sallayıp yola geri döndüm.
"Anladım," dedim kısa ve sakin bir şekilde.
Milena havluyu yüzüne sürerek yavaşça ıslaklığını almaya çalışıyordu. O kadar özenle yapıyordu ki, izlerken boğazımı temizleme ihtiyacı hissettim. Bir şey demeden, havluyu yerine bıraktı ve tekrar koltuğa yaslandı.
"Kemerini tak," dedim sert bir tonda.
Milena gözlerini devirdi ve bir yandan oflayarak kemerini taktı. İnadını her an hissettirmekten geri durmuyordu. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sadece yola bakıyordum.
Göz ucuyla Milena’nın tekrar kollarını kendine sardığını gördüm. Hemen klimayı açtım, sıcak hava içeri dolmaya başladı. Bu bizi bir süre idare ederdi. Az da olsa ısınmıştı, çünkü kollarını bıraktı ve başını cama yasladı.
Ona dikkatlice bakarken, sessizce konuştu.
"Nereye gidiyoruz, Savaş?"
Bu sorusuna kayıtsız kalmadım. Dudaklarımda hafif bir gülümsemeyle, "Ben nereye gidiyorsam, sen de benimle geleceksin," dedim. Daha önce ona söylediğim cümleyi tekrar ederek.
Başını bana çevirdi. Gözlerinde şaşkınlık vardı, ama aynı zamanda anlamlandıramadığı bir şeyler.
"Neden böyle bir şey söyledin?" diye sordu.
Kendime bile açıklayamadığım bir dürtüyle söylediklerimi tekrar düşündüm. O rüyanın etkisindeydim belki de. Ama ona bunları anlatacak değildim. Omuz silktim ve alaycı bir şekilde,
"Sana alışmaya başlıyorum galiba. Nereye gitsem, peşimden geliyorsun," dedim.
Milena gözlerini devirdi.
"Ben mi geliyorum? Beni sürükleyen sensin!" diye çıkıştı.
İçimden onun bu inatçı hali beni hem sinirlendiriyor hem de garip bir şekilde hoşuma gidiyordu.
"Ah, haklısın. Seni gerçekten çok zorluyorum. Ama ne yapalım, Milena? Hayat adil değil," dedim, hafif bir alayla.
O ise bakışlarını kısarak bana döndü.
"Senin adalet anlayışın çok garip. Benim özgürlüğümü elimden alıp sonra hayatın adil olmadığını söylüyorsun," diye homurdandı.
Derin bir nefes alıp direksiyona odaklandım.
"Özgürlük mü? Özgürlük sana zarar verdi, Milena. Bunu göremiyor musun? Sana daha kötüsünü yapabilecek insanlardan kurtardım seni," dedim.
Milena gülmeye başladı, ama gülüşünde alay ve hüzün karışımı vardı.
"Ah, evet! Kahramanım Savaş! Beni kurtardı, ama karşılığında beni esir aldı," dedi.
Onun her kelimesi, içimde anlamlandıramadığım bir his uyandırıyordu. Öfke mi? Hayır, bu farklıydı. Ama hoşuma gitmediği kesindi.
"Milena, ne hissettiğini biliyorum. Ama bazen hayatta her şeyi kontrol edemezsin. Bunu öğrenmelisin," dedim sakin bir tonda.
O ise başını yana çevirdi, tekrar cama bakıyordu.
"Bana ders verme, Savaş. Hayatım boyunca hep birilerinin beni kontrol etmesine alıştım. Ama senden farklı bir şey beklemiştim," dedi, sesi düşük bir tonda.
O cümlesi, bir ok gibi saplandı içime. O an onun neden bu kadar inat ettiğini ve beni neden bu kadar zorladığını anlamaya başlamıştım. Ama duygularım karmakarışıktı. Ona karşı hissettiklerim... aşk mıydı yoksa sadece intikamın bir parçası mı? Bu sorunun cevabını kendime bile veremiyordum.
Sessizlik ikimizin arasında yankılandı. Milena’nın cama yansıyan yüzünde ince bir hüzün vardı. Bir süre daha yol aldık, hiçbir şey söylemeden. Ama bu sessizlik, içimdeki karmaşayı daha da büyütüyordu.
Gideceğimiz yer bir orman evi olduğu için benzincide durdum. Yağmur hala şiddetini koruyordu, yol ıslak ve karanlıktı. Milena durduğumu fark edince gözlerini araladı, uykusunun mahmurluğuyla kafasını cama yaslamıştı. Bir anlık şaşkınlıkla etrafa bakındı, yüzünde korkuyla karışık bir ifade vardı.
"Ne oluyor?" dedi, sesi biraz panik doluydu.
"Bir şey olmuyor," dedim sakin ama hafif alaycı bir tonda. "Ölmeyelim diye yiyecek bir şeyler alacağım."
Bu lafım onu rahatsız etmiş olacak ki yüzünü buruşturup bana ters ters baktı.
"Ah, ne hoş. Seninle ölmek düşüneceğim en son şey," diye homurdandı, ardından yüzünü çevirdi.
Arabadan inip kapıyı kapatacakken, kendimi tutamayıp ona döndüm. Hafifçe eğilerek kaşlarımı kaldırdım, sesime alaycı bir tat ekledim.
"Öyle deme karıcığım. Kim bilir, mezar taşımıza ne yazılır? ‘Birbirlerinden nefret ederek öldüler, aşklarını yaşamadan gittiler.’ Efsane oluruz."
Bu sözlerim üzerine Milena’nın yanakları kızardı, kaşlarını çatıp öfkeli gözlerle bana baktı.
"Ah, seninkinin üzerine bir de şu eklenmeli: 'İnatçılığından kocasını da yanında götürdü,'" dedim.
Milena’nın gözleri fal taşı gibi açıldı . Tam o sırada yanındaki havluyu kaptı ve öfkeyle üzerime doğru salladı.
"Savaş!" diye bağırdı. Gözlerindeki alevi görmekten tuhaf bir zevk aldığımı fark ettim, bu beni güldürüyordu.
"Tamam, tamam. Daha fazla kızma. Havlu israf olur," dedim gülerek, kapıyı kapatıp markete doğru yürüdüm.
Marketin içine girdiğimde, karşıdaki aynada yüzümle göz göze geldim. Garip bir şekilde gülümsediğimi fark ettim. Uzun zamandır böyle gülmediğimi düşündüm. Sanki gülümsemek bana ait değilmiş gibi, yüzümde yabancı bir ifade vardı. Hızla kendime geldim, aynadan gözlerimi kaçırarak yakamı düzelttim.
Her gülümsememde, geçmişin hayaletleri yüzüme sert bir yumruk gibi çarpıyordu. Annemin acıları, çocukluğumuzun karanlık günleri, o lanetli konak… Kardeşlerime verdiğim sözler, taşıdığım yükler… Gülmek bana göre değildi. Derin bir nefes alarak raftan ihtiyaçları toplamaya koyuldum.
Dört poşetle dışarı çıktığımda, yağmur hala ince ince çiseliyordu. Bagajı açıp poşetleri yerleştirdim ve kapattım. Arabaya geri döndüğümde, Milena başını cama yaslamış bir şekilde uyuyordu. Minik omuzları hafifçe inip kalkıyordu, nefes alışları camda buğular oluşturmuştu. Arkada duran küçük yastığı aldım ve eğilip kafasının altına yerleştirmeye çalıştım.
Tam o sırada yüzü bana döndü. Derin bir nefes alırken dudakları hafifçe büzüldü, uykusunda bir şeyler mırıldandı. Bu kadar savunmasız görünmesi beni duraksattı. Kahkülleri alnına düşmüştü, dağınık ama sevimliydi. Diğer elimle saçlarını düzeltirken farkında olmadan nefesimi tuttum. Kipriklerinin uzunluğu, pürüzsüz cildi ve soğuktan kızarmış tatlı burnu… İçimde bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Anlam veremediğim bir duygu… Yoksa…?
Hızla toparlandım ve sertçe içimden kendime seslendim: Kendine gel, Savaş! Amaçlarını unutma, yapılanları unutma!
Başımı sallayarak yerime oturdum ve arabayı çalıştırdım. Milena’nın gözleri bir süre daha kapalıydı, ama sonra esneyerek uyandı. Başını bana çevirdi, gözleri hala mahmurdu.
"Ne aldın?" diye sordu, sesi hala uykunun etkisindeydi.
"Düşündüm de, seni yememeye karar verdim," dedim alayla.
Gözlerini kocaman açıp şaşkınlıkla baktı.
"Ne?!"
Gülerek kafamı salladım.
"Şaka yapıyorum, Milena. Birkaç yiyecek aldım. Ormana vardığımızda lazım olur."
"Orman mı? Bu kadar mı gözden çıkardın beni?" dedi, sanki beni azarlıyormuş gibi bir tonla.
"Milena, seninle gözden çıkarılacak kadar bile uğraşacak enerjim yok," dedim omuz silkerek.
"Hah! Tabii, tam bir beyefendi edasıyla konuşuyorsun ama aslında tam bir mağara adamısın," dedi kollarını göğsünde kavuşturarak.
"Kemerini tak," diye emrettim konuyu kapatmak için.
Oflayarak kemerini takarken mırıldandı.
"Keşke şu arabayı devirmek için bir planım olsaydı."
Gülümseyerek kafamı yola çevirdim.
"Sen plan yapmayı bırak. Ormana varınca birbirimizi yemekten korkarım yoksa," dedim.
Milena ters ters bana bakıp, "Seninle ormanda baş başa kalmayı düşünecek kadar çaresiz miyim sanıyorsun?" dedi.
"Ben de zaten beni istemen için çaresiz olmanı beklemiyorum," dedim sırıtarak. Onun öfkesini daha fazla kızıştırmadan hızla gaza bastım, ormana doğru yol alırken Milena’nın camdan dışarıya sinirle bakışı, hala yüzümdeki gülümsemeyi silmeye yetmiyordu.
Milena oflayarak başını tekrar yastığa yasladı . “ keşke senden kurtuluşum olsa ..” dedi sessizce .
‘ benden kurtulamazsın milena BAYKARA .’
ay ay ay sjsjsj yorumlarınızı bekliyorum . bu gün günün 2. olmuşuz . çok mutluyum. kitabın daha fazla büyümesini dört gözle bekliyorum .






