38.BÖLÜM = lanetim
Milena’nın Bakış Açısı
Uyandığımda boğazımda keskin bir acı hissediyordum. Gözlerimi aralayarak etrafıma baktığımda, başını yatağımın kenarına koymuş olan Gizem’in uyuyakaldığını gördüm. Derin bir nefes alıp hafifçe doğrulmaya çalıştım, ama boğazımdaki acı bunu bile zorlaştırıyordu. Hareketlerimle birlikte Gizem de kıpırdanmaya başladı ve bir süre sonra gözlerini açtı.
Ben yastığımı arkama koyarken, Gizem hızla yanıma geldi. Gözlerinde endişe vardı.
“Milena, nasılsın? Ağrın, sızın var mı?” dedi, sesi titriyordu. Yastığı düzeltip benim daha rahat oturmama yardım etti.
Boğazımdaki ağrıya rağmen dudaklarımda hafif bir gülümseme belirdi. “İyiyim… boğazımdaki acı dışında,” dedim zor da olsa gülerek.
Gizem yatağın kenarına oturdu ve elimi tuttu. Dokunuşunda beni rahatlatan bir samimiyet vardı.
“İyi olmana çok sevindim,” dedi. “Herkes senin için çok endişelendi. Sabah büyükanne bile geldi. Astım krizi geçirdiğini öğrenince bir hali endişelendi. Ama sen uyuyordun, fark etmedin tabii.”
Başımı eğerek fısıldadım: “Bir anda oldu…”
Gizem’in yüzü hüzünle gölgelenmişti. “Olmaz mı? O Derin denen kız neler dedi!”
Derin’in adını duyunca kalbim sıkıştı, boğazımdaki acı yetmezmiş gibi göğsüme de bir ağırlık çöktü. Yüzümün düşmesine engel olamıyordum.
“Her şeyin benim suçum olduğunu düşünüyorlar,” dedim, sesi zor çıkan bir fısıltıyla.
Gizem ellerimi daha sıkı tuttu. Gözleri kararlıydı. “Bunların hiçbiri senin suçun değil, Miloş! Annenin geçmişi seni bağlamıyor. Hem sen Savaş’ı görseydin orada… Derin’i bir odadan kovuşu var, inanamazsın!”
Başımı kaldırıp şaşkınlıkla ona baktım. “Savaş mı?” dedim, kelime ağzımdan zar zor çıktı.
Gizem’in söyledikleri kafamı karıştırmıştı. Savaş... Bununla mutlu olması gerekmiyor muydu? Bu onun istediği şey değil miydi? Annemin geçmişi yüzünden benim hayatımı mahvetmek istemiyor muydu? İntikam hırsıyla dolup taşan Savaş’ın... beni savunması?
Gizem heyecanla anlatmaya devam etti. “Ben bile şaşırdım! Sen bayıldığında olanları görmeliydin, Milena. Eğer sana bir şey olsaydı, evi yerle bir edecekti. Doktorun ağzından iyi olduğunu duyunca rahatladı, ama o arada Derin geldi. Seni suçlamaya başladı, senin ölmeni istediğini, bu evden gitmen gerektiğini söyledi. Ama Savaş... Savaş öyle bir duruş sergiledi ki görmeliydin! ‘O benim karım, hiçbir yere gidemez,’ dedi. O an adamın içinden resmen bir aslan çıktı!”
Bunu duyunca nefesim kesildi. Savaş’ın böyle bir şey söylediğine inanmakta zorlanıyordum. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı, çünkü bu sözler sadece savunma değildi, bir sahiplenişti.
Gizem’in sözleri kulağımda yankılanıyordu. ‘O benim karım, hiçbir yere gidemez.’
Gözlerim dolmuştu. Ama bu yaşlar sadece şaşkınlık değil, duygusal bir karmaşanın yansımasıydı. Savaş beni neden savunmuştu? Bu, planlarının bir parçası mıydı, yoksa gerçek miydi? Onun her zaman soğuk ve uzak olan tavırlarının altında beni gerçekten korumak isteyen bir yan mı vardı?
“Gizem… bunu neden yaptı? Savaş... böyle biri değil. O… hep bana acı çektirmek istemedi mi? Annemin geçmişi için beni cezalandırmak istemedi mi? Şimdi neden?”
Gizem gözlerimin içine bakarak elimi tekrar sıktı. “Bilmiyorum, Milena. Ama o anki öfkesini, senin için olan endişesini gözlerimle gördüm. Seni kaybetmekten korktuğu çok açıktı. Onu böyle görmeyi beklemiyordum, ama o kadar netti ki. Derin’e söylediği her sözle seni korumak istediği belliydi. Belki de… Savaş düşündüğümüz kadar soğuk bir adam değil.”
Bu sözler içimde bir dalga oluşturdu. Savaş’ın karanlık ve duygusuz maskesinin altında bir sıcaklık olabileceği düşüncesi beni hem umutlandırıyor hem de korkutuyordu.
Gizem, yüzündeki hafif bir gülümsemeyle devam etti. “Hatta doktor senin iyi olduğunu söylediğinde, rahat bir nefes aldı ve gözleri neredeyse doldu. Ama tabii hemen kendini toparladı. Savaş bu, duygularını göstermek kolay mı?”
Başımı yastığa yasladım ve derin bir nefes aldım. Kalbimde hissettiğim şeyler beni korkutuyordu. Savaş’a karşı hissettiklerim… karmaşıktı. Nefret ve kızgınlık arasında bir yerde, sıcak bir duygu da vardı, ama bu duyguyu kabul etmek istemiyordum.
Savaş... gerçekten beni önemsiyor olabilir miydi? Yoksa bu da sadece oyunun bir parçası mıydı?
Artık hiçbir şeye güvenemiyordum. Bu bir oyun olabilirdi. Belki de yeni bir planın parçasıydı. Ona güvenmememi istiyor, beni bir kez daha karmaşanın içine çekmek istiyordu. Ama bir yandan da içimde başka bir his vardı; ona karşı kalbimin hızlanmasına engel olamıyordum. Gözlerim saate kaydı; akrep ve yelkovan neredeyse bir olmuştu. Saat bire geliyordu.
“Baya uyumuşum,” diye mırıldandım, sesim kısılmıştı.
Gizem yanıma yaklaştı, yüzünde her zamanki sıcak ama temkinli ifadesiyle.
“Doktor, dinlenmen için bir ilaç verdi. Ondan bu kadar uzun uyudun,” dedi.
Başımı hafifçe sallamakla yetindim. Boğazım hâlâ kuruydu ve konuşacak gücüm yoktu. Tam o esnada kapı açıldı, içeriden Savaş girdi. Siyah pantolon ve beyaz bir gömlek giymişti; gömleğin birkaç düğmesi açıktı. Her zamanki gibi… fazla yakışıklıydı.
Gizem, Savaş’ı görünce bir anda toparlanıp ayağa kalktı.
“Ben kaçıyorum,” dedi hafifçe sırıtıp. Ona gitmemesi için bakışlarımla yalvarsam da Gizem beni duymuyormuş gibi hızlıca odadan çıktı.
Savaş, elleri cebinde bana doğru yaklaşırken odanın havası değişti. Her adımı kalbimi biraz daha hızlandırıyor, nefes almamı zorlaştırıyordu. Bu, astımdan bile beterdi. Nefesim daralıyor, ciğerlerimde baskı hissediyordum. Yanıma geldiğinde gözlerini üzerime dikti. Dizlerimin titrediğini hissettim. Elini cebinden çıkarıp saçlarıma uzandı. Parmakları, saçlarımın arasından süzülerek boynuma kadar indi.
Boğazıma dokunduğunda bedenim titredi, gözlerimi istemsizce açıp kapıyordum.
“Astımın olduğunu neden söylemedin?” diye fısıldadı.
Koca odada sadece onun sesi yankılanıyordu. Sesi derin ve etkileyiciydi, ama sözleriyle bir o kadar da ağırdı. Gözlerimi açıp başımı kaldırdım. Onun o karanlık, anlamı çözülmez gözlerine baktım.
“Ne değişecekti ki?” dedim, sesim çatallaşmıştı.
Savaş’ın yüz hatları bir anda sertleşti. Bana bir sandalye çekip karşıma oturdu. Elleri hâlâ boğazımdaydı, ama bu kez sıkıca değil; sanki beni hissetmek ister gibi okşuyordu.
“Eğer erken müdahale edilmezse ölebilirdin, Milena. Hayatından bu kadar mı sıkıldın?” dedi, sesi derin bir öfkeyle doluydu.
Sözleriyle acıyla gülümsedim. Onun beni anlamasını beklemek saçmaydı. Gözlerimi kaçırıp fısıldadım:
“Astım krizi, canımı çok yaktı, Savaş. Bir elin boğazımı sıktığını hissettim… Ama o elden asla kurtulamadım. Ta ki nefesim tükenene kadar. Ondan sonra hiçbir şey hissetmedim. Ama bu evde yaşadığım her gün, o el hep geri geliyor. Her nefesimi kesecekken bir an durup bana yeniden soluk aldırıyor, sonra tekrar sıkıyor. İşte sen de aynı o el gibisin. Nefes verip geri alıyorsun.”
Sözlerim karşısında bir an donup kaldı. Boğazımdaki eli hareketsizdi; ne daha fazla sıkıyor, ne de bırakıyordu. Yüzüme derin bir bakış attıktan sonra sessizce mırıldandı:
“O dediğin elin benim olduğunu düşünüyorsan, iyi hisset. Çünkü ben hissediyorum, Milena. Biraz daha sıksam, can verecek durumdasın. Senin yaşamın benim elimde.”
Sözleri kanımı dondurmuştu. Ama korkmuyordum. Korkmak yerine, kendimi daha çok köşeye sıkışmış gibi hissediyordum. Çaresiz ve duvarlar arasında eziliyordum.
Savaş, derin bir nefes alarak elini çekti. Boğazım bir anda üşümüş gibi oldu, sıcaklığını arıyordum. Ayağa kalktığında gözlerim ona dikildi.
“Bir anda neden benimle ilgilenmeye başladın, Savaş? Beni öldürmek isteyecek kadar nefret ediyordun benden. Şimdi bir nefesim kesildi diye mi davandan vazgeçtin?” diye sordum.
Arkasını dönmüştü, ama söylediklerimle duraksadı. Gözlerini yavaşça bana çevirdi. Bakışlarında çözmekte zorlandığım bir şey vardı. İfadesi farklıydı, ama ne olduğunu anlayamıyordum.
“Bayıldığında sana bakan bendim. Her bayıldığında yanında olamayabilirim . Bu yüzden kendine dikkat edeceksin, Milena,” dedi. Ardından, sesindeki sert ton yumuşadı. “İlacını yanından ayırmayacaksın. Eğer benden sakladığın başka bir hastalığın varsa, şimdi söyle.”Bu kez boğazıma değil, doğrudan gözlerime bakıyordu. Söylediklerini zihnimde tarttım, ama ona bir şey söyleyemedim. Elini çekip odadan çıkarken, ardında bıraktığı boşlukla bir kez daha yalnız kaldım.
Savaş odadan çıkıp kapıyı kapattığında, nefesimi tutmuş olduğumu fark ettim. Derin bir nefes alıp yavaşça verdim, ama içimdeki ağırlık geçmiyordu. Ne dediği, ne yaptığı aklımdan çıkmıyordu. "sana bakan bendim," demişti. Ama neden?
Kendi kendime sormaktan yorulmuştum artık. Savaş bir bilmeceden farksızdı; ne zaman ne yapacağını kestirmek imkânsızdı. Ama bir şeyi biliyordum: O adam bende her duyguyu aynı anda hissettirebiliyordu. Korku, öfke, hayranlık, hatta...
Kendi düşüncelerimden irkilip derin bir nefes aldım. Hayır, olmazdı. Ona bu kadar yaklaşmam tehlikeliydi. Onun bir oyun oynadığını düşünmekten vazgeçemiyordum. Zihnimde yankılanan kelimeler beni rahat bırakmıyordu. "Senin yaşamın benim elimde."
Kendi kendime söylenirken Gizem geri döndü, elinde bir bardak su ve ilaçlarla. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı.
“Bayağı gerilmişsin,” dedi, suyu komodine bırakırken. “Savaş, bazen bir fırtına gibi giriyor değil mi?”
“Fırtına mı? Daha çok bir kasırga,” dedim istemsizce. Gizem kahkahayı basınca gözlerimi devirdim.
“Bence biraz iyi tarafından bakmalısın. Adam seni önemsiyor,” dedi, omuz silkerek.
“Önemsiyor mu?” diye tekrarladım, sesimde alay vardı. “Önemsemek buysa, nefret nedir kim bilir?”
Gizem kaşlarını kaldırdı, ama bu kez dalga geçmiyordu. “Belki de her şey göründüğü gibi değildir, Milena. Savaş’ın ne hissettiğini anlamak zor. Ama eminim ki…” Cümlesini tamamlamadan sustu, sanki fazlasını söylemek istemiyordu.
Bir süre sessizlik oldu. Gizem, suyu ve ilaçları bana uzattı. “Bunu iç. Doktor, düzenli alman gerektiğini söyledi.”
İlacımı alıp yavaşça içtim. Kalbim biraz daha sakinleşmiş gibi hissediyordum, ama zihnim hâlâ karmaşıktı. Gizem bir süre odada kaldı, başka şeylerden bahsetti. Ama ne söylediğini tam anlamıyordum, çünkü aklım çoktan Savaş’ın odadan çıkarken bıraktığı bakışlara takılıp kalmıştı.
Gece olduğunda odama tam anlamıyla bir sessizlik hâkim olmuştu. Yatağımda dönüp duruyordum. Savaş’ın yüzü gözümün önünden gitmiyordu. O sıcak eli, boğazımı okşarkenki hâli, sonra söyledikleri…
Uyuyamıyordum. Yorganı kenara itip pencerenin önüne gittim. Camdan dışarı baktığımda geniş bahçenin loş ışıkları altında bir siluet gördüm. Uzun, dimdik duran bir figür. Gözlerimi kısarak daha dikkatli baktım. Savaş’tı.
Ne yapıyordu burada, bu saatte? Bahçede dolanıyordu, elleri ceplerinde, sanki bir şey düşünüyor gibiydi. İçimden bir dürtü, onu izlemeye devam etmemi söyledi. Ama nedenini bilmiyordum.
Savaş bir süre durdu, sonra başını kaldırıp tam benim olduğum pencereye baktı. Nefesim kesildi. O karanlıkta bile gözlerinin beni bulduğunu hissediyordum. Kalbim hızlandı, ellerim titremeye başladı. O an geri çekilip görünmemem gerektiğini biliyordum, ama kıpırdayamıyordum.
Bir adım atıp pencereden uzaklaştım, ama içimdeki tuhaf his büyüyordu. Kendime kızıyordum. Savaş’ın neden burada olduğunu sorguluyordum, ama asıl soruyu sormaktan korkuyordum: Ona neden bu kadar odaklanmıştım?
Savaş
Ben aşkı babamdan öğrenmiştim. Ama bir fark vardı: Babamın aşık olduğu kişi, annem değildi. Onun aşkı, bizim hayatımızın hem geçmişini hem de geleceğini belirlemişti. Babam mutluyken, hepimiz mutluyduk. Ama o mutsuzken, evde nefes almak bile zordu. Bir çocuğun ruhunda onarılmaz izler bırakan bu gerçeği ne kadar unutmaya çalışsam da her rüzgar yüzüme vurduğunda içimdeki yangını daha da harlıyordu.
Gece soğuk bir rüzgar vardı. Konağın büyük avlusunda yürürken, yüzümü kesen hava yüreğimdeki yangını dindireceğine, daha da alevlendirdi. Babamın aşkını öğrendiğim o gün zihnimde dönüp duruyordu. Aşk kavramını ondan öğrenmiş, ama onun yüzünden nefret etmeyi öğrenememiştim. Babam, anneme aşık olmayı bile denememişti. Çünkü yüreği başkasına aitti.
Bu gerçeği öğrendiğimde sadece on yaşındaydım. O yaşta, bir çocuğun kaldırabileceği bir yük değildi bu. Babam, çalışma odasına girmemizi yasaklamıştı. Biz çocuklar için o oda, adeta bir tabu gibiydi. Annem bile giremezdi. Ama o gün… O gün merakım galip geldi.
-Geçmişin Karabasanı-
On yaşındaydım. Henüz bir çocukken bile babamın çalışma odası bizim için yasaklı bir bölgeydi. Konağın büyük bir sırrı saklıyor gibi duran o odası, çocuk aklımızda gizemli bir yer olarak yer etmişti. Annem bile oraya giremezdi. Babamın bu konuda ne kadar sert olduğunu bilirdik. Ama o gün, masum bir çocukça merakın kurbanı oldum.
Boya kalemlerim azalmıştı. Küçük kardeşim Derin’e bir resim yapmak için yeni renkler lazımdı. Annem konağın işleriyle meşguldü; onun dikkatini dağıtmak istemedim. Sessizce çalışma odasına yöneldim. Kapının tokmağını hafifçe çevirdim ve içeriye süzüldüm.
Odada yoğun bir huzursuzluk vardı, sanki hava ağırlaşmış gibiydi. Çocuk olsam da bir şeylerin doğru olmadığını hissediyordum. Çekmecelerden birini açtım, heyecanla karıştırdım. Aradığım renkli kalemleri bulmuştum. Ama çekmeceyi kapatırken gözüm bir zarfın üzerine ilişti.
Beyaz bir zarf… Eskimiş, kenarları yıpranmış, belli ki defalarca açılıp kapatılmış. Zarfın içinde bir sır yattığını hissettim. Ellerim titreyerek zarfı aldım ve açtım. İçinden bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafın kenarları yırtılmış, ama daha sonra bantlarla düzeltilmişti.
Genç bir kadın… Gülümsüyordu. O gülüş, çocuk yüreğime bir ağırlık gibi oturdu. Fotoğrafın altına bir isim yazılmıştı: Rojda.
O an dünya durdu sanki. “Rojda” adı zihnimde yankılandı, kalbimde bir ağırlık oluşturdu. Bu kadın kimdi? Babam neden onun fotoğrafını saklıyordu? Daha önemlisi, neden bu fotoğraf bir çekmecenin derinliklerinde gizlenmişti?
Bir çocuk için fazla ağır bir yükle karşı karşıya kalmıştım. Ellerimden fotoğraf düştü, zarf yere saçıldı. Gözlerim dolmuştu ama neye üzüleceğimi, neye kızacağımı bilmiyordum. Babama mı? Anneme mi? O kadına mı? Kendime mi?
....
Başımı kaldırdığımda gözlerim pencerede duran Milena’ya takıldı. Küçük bir kız çocuğu gibi camın arkasından beni izliyordu. İşte o an, bir başka gerçeği fark ettim. O kadın, Rojda, Milena’nın annesiydi. Ve o an, hayatımın geri kalanını şekillendirecek lanet ortaya çıktı.
Milena’ya her baktığımda bunu hatırlıyorum. Rojda’nın kızı olduğunu, o kadının kanını taşıdığını biliyorum. Ama ne yaparsam yapayım, ona merhamet etmeden edemiyorum. Kendimden nefret ediyorum, çünkü kalbim başka bir şey söylüyor. Aklım, Milena’ya yaklaşmamam gerektiğini haykırsa da, o lanet olası yeşil gözler Lanetin ilk işaretleriydi. Ona her baktığımda, annemi görüyordum. Onun duru güzelliği, içimde tuhaf bir huzur ve aynı anda büyük bir öfke yaratıyordu. Çünkü anneme benziyordu, ama aynı zamanda annem değildi.
Milena, Rojda’nın laneti olarak hayatıma girmişti. O kadının kanını taşıyordu, ama yüzü, duruşu, tavırları annemi hatırlatıyordu. Bu yüzden her seferinde ona sert davranmak istiyordum. Onu aşağılamak, küçük görmek, babamın sevgisine layık olmayan o kadının izlerini ona hissettirmek…
Ama bunu yaparken her seferinde içim sızlıyordu. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, Milena’ya olan merhametimi engelleyemiyordum.
Milena şimdi yine pencerede. Camın ardından bana bakıyor. Yatak odasının loş ışığında yeşil gözleri parlıyor. Siyah saçları, yataktan kalkmanın etkisiyle dağınıktı. Onun bu kadar doğal, bu kadar kendiliğinden güzel oluşu bile içimdeki öfkeyi tetikliyor. Çünkü ne kadar inkar etmeye çalışsam da, ona baktığımda kendimi görüyorum. Kendi yarım kalmış çocukluğumu, babamın bıraktığı enkazı ve o kadının hayatıma bıraktığı laneti görüyorum.
Milena benim lanetim. Çünkü hem ondan nefret ediyorum hem de onu kendime çekmekten vazgeçemiyorum.
Onun bana bakışları… İçimdeki yangını körükleyen bakışlar… Kafamda binlerce ses var. “Onu uzak tut,” diyor aklım. Ama kalbim bambaşka bir şey söylüyor.
Milena, benim geçmişim ve geleceğim arasında sıkışıp kalan bir lanet. Babamın yarattığı bu karanlık mirasın bir parçası. Ve ben, bu laneti hem yaşamak hem de ondan kaçmaya çalışmak arasında bir uçurumdayım.
O uçurumdan düşmekten korkuyorum. Ama Milena’nın gözleri beni her seferinde aşağıya çekiyor.
Yazar anlatımı ..
Gece, yıldızların bile gökyüzünde saklanmayı tercih ettiği bir karanlıktaydı. Sadece dışarıda değil, insanların içinde de fırtınalar kopuyordu. Milena ve Savaş, kendi iç savaşlarını verirken, konağın diğer köşelerinde başka oyunlar kuruluyordu. Derin, yıllardır içinde biriken öfkenin ve nefretin pençesinde, intikam için elini uzatmıştı. Bu intikam yolculuğunda yalnız değildi. Yengesi Hilal Hanım ve göründüğünden çok daha güçlü olan Zümrüt Hanım da bu karanlık planın baş mimarlarıydı.
Hilal, geceyi bir satranç tahtası gibi görüyordu. Piyonlar yerine insanlar, hamleler yerine hayatlar vardı. Derin’e bakarken gözlerinde sinsice bir parıltı belirdi. Konaktaki karmaşayı kendi lehine çevirmek için mükemmel bir fırsattı bu.
“Derin,” dedi Hilal, sesindeki alaycı ton her kelimeye işliyordu, “bu yolda yalnız gitmek olmaz. Bize biri lazım.”
Derin, şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Kimden bahsediyorsun?” dedi sert bir tonla, çünkü bu konuda başkasına güvenmek istemiyordu.
Hilal sinsice güldü. “Tabii ki Beril! Savaş’ı kendi tarafımızda tutmak için Beril’den daha iyisi olamaz.”
Derin, adını duyduğunda bir an duraksadı. Beril... O kadın Savaş’ın hayatında uzun bir süre yer edinmeye çalışmış, ama Milena’nın gelişiyle tamamen dışlanmıştı. Şimdi Hilal, geçmişin izlerini yeniden canlandırmaya çalışıyordu.
“Beril ne yapabilir ki?” diye sordu Derin, içinde bir kuşku kıvılcımı yanarken.
Hilal’in gülümsemesi daha da yayıldı. Gözleri, karşısındakine hükmetmenin verdiği zafer hissiyle ışıldıyordu. “Anlatacağım,” dedi yavaşça, kelimelerini tartarak, “ama önce yapman gereken başka şeyler var.”
.....
Hilal’in söylediklerini düşünerek yalıdan çıkan Derin, arabanın direksiyonuna geçti. Motoru çalıştırırken kalbinin ritmi hızlanıyordu. İçinde, babasından kalma bir kararlılık ve annesinden miras kalan bir acı vardı. Ellerini direksiyona sıkıca kenetleyip içinden sessizce fısıldadı: “Bu oyun daha yeni başlıyor.”
Derin, intikam için kendini hazırlıyordu. Milena’yı göndermek, Savaş’ı kontrol altına almak ve ailede kaybettiği konumu yeniden kazanmak için her şeyi yapmaya hazırdı. Ama bunun kolay olmayacağını biliyordu. İçindeki insaf ve merhamet kırıntılarını bir kenara iterek ilerlemesi gerekiyordu. Bu yolda hiç kimseye acımayacaktı, Milena’ya özellikle.
“Savaş’ın gözünden düşerse, her şey daha kolay olur,” diye düşündü. Ve bu düşünceyle gaza bastı.
Derin, babaannesi Zümrüt Hanım’ın bu oyunun içinde olduğunu tahmin etmiyordu. Ama Hilal’in her hamlesinde onun izleri vardı. Zümrüt Hanım, torunlarını sevdiği kadar aileyi korumayı da öncelik haline getirmiş bir kadındı. Milena’nın gelişiyle dengelerin değiştiğini, Savaş’ın kontrolünü kaybettiğini görmüştü. Milena, bu aileye ait değildi ve Zümrüt Hanım için buna izin vermek mümkün değildi.
Zümrüt, bir satranç ustası gibi Hilal’i yönlendirmişti. Planların merkezinde hep o vardı, ama perde arkasından hükmediyordu. Derin, babaannesinin varlığını hissedemeyecek kadar öfkesiyle kör olmuştu.
Hilal, Zümrüt’ün ona verdiği görevleri uygularken, aynı zamanda kendi oyununu da kuruyordu. “Beril’le Savaş’ı yeniden bir araya getirebilirsem, Milena bu ailede tutunamaz,” diye düşündü Hilal. Ve bu plan için daha büyük hamleler gerekiyordu.
Konağın diğer tarafında, Milena ve Savaş birbirleriyle sessiz bir mücadele içindeydi. Milena, bu yeni hayatın ağırlığı altında ezilirken, Savaş’ın ona karşı soğuk ama bir o kadar karmaşık tavırları içini kemiriyordu.
Milena, konağın odalarında gezinirken, hissettiği gözlerin farkındaydı. Onu sürekli yargılayan, dışlayan bakışlar… Ama bu savaşı kazanmaya kararlıydı. İçindeki direnci koruyarak, Zümrüt Hanım’ın, Hilal’in ve diğerlerinin oyunlarına karşı dimdik durmaya çalışıyordu.
Bu gece herkes bir yol ayrımındaydı. Milena’nın hayatta kalması, Savaş’ın ona olan duygularıyla, Derin’in ve Hilal’in oyunlarına karşı koymasıyla mümkün olacaktı. Ama hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildi.
Ve Derin’in dediği gibi, ‘bu oyun daha yeni başlıyordu.’
Sabah
( milena )
Odada tek başıma geçirdiğim bir gün daha bitmek üzereydi. Elimdeki yüzüğe baktım; bir tutsaklık sembolü gibi parlıyordu. Önce babamın evi, şimdi de burası... Bu yüzük, her iki yerde de özgürlüğümü elimden almıştı. Kendimi dış dünyadan soyutlamıştım. Kimseyi görmek istemiyordum. Dün gece Savaş bile yanıma gelmemişti. Gizem, yemeğimi getirip götürmüştü ama yüzünü görmek istemediğimden, teşekkür bile etmemiştim.
Artık herkes, bu evde kimin kızı olduğumu biliyordu. Annemin geçmişi üzerime bir gölge gibi düşmüştü. Bu insanlar, üzerime gelmek için fırsat kolluyordu; bundan emindim. Ama daha fazla saklanamazdım.
Ayağa kalkıp giyinme odasına gittim. Tam üzerime oturan, sade ama zarif bir elbise seçtim. Saçlarımı at kuyruğu yaptım ve kahküllerimi özenle taradım. Aynaya baktığımda yüzümde hafif bir gülümseme belirdi. Her şeye rağmen, hala gülebiliyordum.
Odadan çıkıp merdivenleri indikten sonra uzun koridorlardan geçtim. Sessiz adımlarım beni aşağıya, büyük salona doğru yönlendirdi. Tam o sırada, karşıdan gelen Barış’ı gördüm. Savaş ve Barış o kadar farklıydı ki... Savaş, her zaman daha resmi ve disiplinli görünürdü; Barış ise daha rahat, salaş bir havası olan biriydi. İki kardeşin tamamen farklı dünyaları vardı.
Barış, beni görünce adımlarını hızlandırdı. Gözlerinde bir merak ve tedirginlik vardı. “Milena, iyi misin?” diye sordu. Bu soruyu beklemiyordum. Onların gözünde ben bir suçluydum, yabancıydım.
Barış, bana yaklaşarak elini omzuma koymaya çalıştı, ama hızla geri çekildim. Kendimi korumaya çalışıyordum. Başımı hafifçe eğerek onun sorusunu onaylar gibi bir hareket yaptım. Barış, havada kalan elini yavaşça indirdi. Yüzündeki üzgün ifade dikkatimi çekti.
“Benden korkuyor musun?” diye sordu sessiz bir tonda. Gözlerim bir an onun yüzüne baktı. Başımı iki yana sallayarak cevap verdim. “Hayır, korkmuyorum,” dedim. Ama ekledim: “Bana dokunman yanlış. Ben senin kuzeninin karısıyım.”
Barış, sözümü yarıda kesti. “O kadının kızısın, doğru,” dedi. Bu lafın ardından yüzüne bir anlık hüzün yayıldı. Ama hemen toparlandı. “Ama bu beni ilgilendirmiyor ki! Zehra yengeyi hiç tanımadım, Milena. Beni ilgilendiren bir tek şey var; o da sensin. Ve sen annen değilsin.”
Bu sözleri beni şaşırtsa da kendimi toparladım. Sert bir sesle, “O senin yengendi,” diyebildim.
Barış, umursamaz bir gülüşle karşılık verdi. “Tanrı aşkına Milena, Zehra yengeyi tanımadım bile! Evet, yengem ama bir kez olsun görmedim. Milena, annenin geçmişi beni ilgilendirmiyor,” dedi.
Aniden, iki elini omuzlarıma koydu. Bu hareketi beni rahatsız etmişti. “Barış, bırak beni,” dedim, sesim keskin ve soğuktu. Ama o aldırmadı.
“Bu evdeki herkes senden nefret ediyor, Milena. Herkes! Derin’i gördüğün anda seni öldürmek isteyecek, bundan eminim. Seni bu evde benden başka kimse koruyamaz,” dedi. Gözleri kararlıydı, ama sözleri bir tehditten çok bir uyarı gibiydi.
Tam bu sırada, koridorda yankılanan yüksek bir ses bizi irkiltti.
“Karımı kimden koruyorsun, Barış?”
Bu ses, Savaş’a aitti.
Barış hızla ellerini omuzlarımdan çekti. Savaş, koridorun diğer ucunda duruyordu. Bakışları sert ve tehditkardı.
“Savaş, yanlış anlıyorsun…” diye başladı Barış, ama Savaş onun sözünü keserek adım adım bize doğru ilerledi.
“Ne yanlış anlaması, Barış? Benim karımın omuzlarına dokunacak kadar cesur olmanı ne sağladı?” dedi, sesi buz gibiydi.
Barış bir adım geri çekildi. “Sadece konuşuyorduk. Milena’yı korumam gerektiğini söylüyordum.”
Savaş’ın yüzünde alaycı bir gülüş belirdi. “Milena’yı koruyacak biri varsa, o benim. Sen değil.” dedi.
Bakışları bana çevrildiğinde, gözlerindeki öfke daha da belirginleşti. Ama bu öfke bana mı, yoksa Barış’a mı yönelmişti, anlayamıyordum. “ Diğerlerinin yanına dön milena ,” dedi sert bir tonla.
Savaş’ın kararlılığı karşısında Barış da sessizleşti. Ama bu sessizlik, fırtınanın öncesindeki o anı andırıyordu.
“Ayyy. Bölüm nasıldı . ? Şunu da belirtiyim Günlük 2 bölüm arada gelebilir . İki gündür atmamın sebebi 2 hafta ara vermemdi . Bu arada daha 40 bölüm bile olmadan 30k olmuşuz . Gerçekten çok hızlı ve güzel ilerliyoruz . Kitabımı seven ve destekleyen herkese çok teşekkür ederim . Günlük hayatımda en sevdiğim şeylerden biri haline geldi . “1 şarkı dinlemek ,2 bölüm yazmak ,3 kitap okumak . “ cidden M.G ‘den bile hızlı büyüdü . Bu sezon bu kadar olduysak 2. sezonu tahmin edemiyorum . Neyse . Djdj okuyup yorum yaptığınız için teşekkür ederim . “


