İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 34 · 34 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 34

34.Bölüm- Acı Gerçekler

34.Bölüm = Acı Gerçekler

Bölüm 2: Zümrüt Hanım’ın Tehditleri

Avlunun taş zemininde, güneşin kavurucu ışıkları her şeyin üzerine vururken, Adem’in içindeki öfke dalgaları da her geçen saniye büyüyordu. Bir yanda Zümrüt Hanım’ın yıllardır şekillendirdiği dünyası, diğer yanda ise Adem’in yeni bir dünya kurma hayali… Her ikisi de birbirinden uzak, birbirini anlamayan iki dünya gibiydi. Ama işte o an, her şey bu avluda bir araya gelmişti. Zümrüt Hanım oğlunu kaybetmemek için her şeyini ortaya koymaya, Adem ise annesinin kontrolünden çıkmak için bütün gücüyle direnmeyi sürdürüyordu.

Adem, avlunun ortasında, o anki öfkesinin gücünü ve hislerini bağırarak dışarıya vurdu. Annesinin yüzüne, her şeyi, yıllardır içinde biriktirdiği tüm kırgınlıkları bir anda öfkeyle fırlattı.

“Anne! Dur artık!” diye bağırdı Adem, derin bir nefes alarak. Sesinin yankısı avludaki taşlardan geri dönerken, yüreğindeki öfke de yavaşça büyüdü. “Ben daha senin bu saçmalıklarına dayanamayacağım! Bir yanda senin zorbalığın, bir yanda sevdiğim kadın! Benim hayatımda hayalini kurduğun her şey yok! Senin istediğin gibi, senin kurduğun düzenle yaşayacak değilim! Benim için önemli olan şey, insanlara yardım etmekti! Ama sen ne yapıyorsun? Benim hayallerimi, sevgimi, her şeyimi çalmaya çalışıyorsun!”

Zümrüt Hanım, oğlunun her kelimesine kulak verdi. Onun öfkesini ilk defa bu kadar derinden hissediyordu. Ama yılların verdiği deneyim ve soğukkanlılıkla, oğlunun bu öfkesine karşılık vermek için duygusal tepki vermek yerine sakinliğini koruyarak konuştu:

“Adem, ne söylediğinin farkında mısın? Ben sadece senin iyiliğini düşünüyorum. Soyadımıza yakışacak bir kadınla evlenmeni istiyorum. Bu, bizim ailemizin geleceği için en doğru olanı. Eğer senin dediğin gibi Rojda’yla olursan, her şeyin alt üst olur. Bu işin sonu ne olur, sen de çok iyi biliyorsun. Biz Baykara ailesiyiz, ve soyadımız, saygınlığımız her şeyden önce gelir.”

Zümrüt Hanım’ın sözlerinde hiç bir duygu yoktu. Her şey soğuk ve hesaplıydı. Ama Adem, her geçen dakika, annesinin bu soğukkanlılığından daha çok nefret ediyordu. Zümrüt Hanım’ın ondan beklediği her şey, ona bir prangaymış gibi geliyordu.

“Soyadımız, değerimiz… Senin değerlerin, anne! Benim için o sadece bir etiket, o kadar! Benim hayatta başka bir amacım var! Rojda ile birlikte olmak, onunla mutlu bir yaşam sürmek istiyorum. Birlikte bir hayat kurmak, bir doktor olarak insanlara yardım etmek, hayalini kurduğum şey bu!” dedi Adem, sesinde kararlı bir ton vardı. “Hayatımda, senin istediğin gibi bir kadının yerini almasına asla izin vermem. Benim karım, sevdiğim kadın olacak! Rojda, senin görmek istemediğin o kadın olsa bile onu bırakmayacağım .!”

Avluda rüzgarın sesi duyuluyordu, ama o ses, Zümrüt Hanım’ın sabırla oğlunun her kelimesini duyarken, duvarlardan geri döndü. Yavaşça, Adem’in gözlerindeki öfkeyi inceledi. Bir zamanlar, Adem’in bu kadar büyümesini istemişti. Ama şimdi, kendisini tek bir şeyde, sadece kendi istediği gibi bir hayatta görmek istiyordu.

“Adem,” dedi Zümrüt Hanım, gözleri karanlıkla dolmuş bir şekilde. “O kızla birlikte olamazsın! Sen bir Baykara’sın, soyadımıza yakışacak bir kadınla evleneceksin. Seninle o kız, o alt tabakadan birisi, asla bir arada olamaz!”

O an, Adem’in içinde bir şey koptu. Annesinin kendisine dair bu kadar küçümseyici sözler sarf etmesine dayanamıyordu. Her şeyin üstüne bir kat daha öfke eklendi. Kafasında, yıllardır hayalini kurduğu, sevdiği kadını koruma düşüncesi ön plana çıktı.

“Anne, senin söylediklerin… Beni yok saymak, küçümsemek!” dedi Adem, derin bir nefes alarak. “Bu kadarını yapamam! O kadar önemli değil para, mal, mülk! Her şeyin önünde, sevdiğim var. Onunla birlikte yaşamak istiyorum. Kuru ekmeğe bile razıyım, ama onu bırakmam. Paranın ve mülkün sana ne fayda sağlar? Sevdiklerimiz bizimle olurken, senin bu isteklerin… Hiçbir şey ifade etmiyor!”

Ama Zümrüt Hanım’ın gözleri hala soğuk ve kararlıydı. İçinde biriken öfke, Adem’in hayatındaki her şeyi silip süpürmek için tek bir hareketi yeterliydi. “O kızla evlenirsen, öyle bir şey yapacağım ki, ona ne sen ne de kimse yardım edebilir!” dedi, ağzından dökülen kelimeler birer tehdit gibi havada asılı kaldı. “ Eğer rojda denen kadın ile olursan ,Sevdiğin o kız mezara gider adem ! işte O zaman ortada aşk da kalmaz, kız da…”

Adem, annesinin soğuk sesini duyunca, kalbi hızla çarptı. Bir zamanlar annesinin kendisini koruduğunu düşünürdü, ama bu an, onu bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı.

“Yapamazsın!” diye bağırdı Adem, sesi titriyordu ama kararlıydı. “O kadar acımasız olamazsın! Bu kadar düşmanı kimseye yapmazsın! Ne hakla, nasıl yaparsın?!”

Zümrüt Hanım, hiç şaşırmadan ve sakin bir şekilde, “Tek bir kişi bulmam yeter, oğlum,” dedi. “O zaman her şey biter. Senin hayalin de, aşkın da…”

Adem’in kalbi kesildi. Annelerinin bu kadar karanlık, soğukkanlı ve acımasız olabileceğini bir an bile düşünmemişti. Zümrüt Hanım, gücünü göstererek her şeyi parmaklarının ucunda hissediyordu.

O sırada, Mahir’in merdivenin üst kısmında onları izlediğini fark etti. Mahir, annesinin söylediklerine bir tepki verip vermeyeceğini düşünüyordu. İçinde, annesinin yaptığı haksızlıkları kabul edemediği bir boşluk oluştu. Ama aynı zamanda, bir yandan da bu olanlardan tamamen bıkmıştı.

Mahir, adımlarını ağır ağır annesinin yanına doğru yönlendirdi ve, “Anne,” dedi, yavaşça. “Bunu böyle yaparak abimi kaybedersin . Görmüyor musun abim o kızı gerçekten de seviyor ..“ dedi

Zümrüt Hanım, Mahir’in sözlerine ilk başta anlam veremedi. Onun da içindeki acıyı anlaması için zamana ihtiyacı vardı. Ama her geçen gün, Mahir’in de onun yolunda gitmeyeceğini anlayacaktı.

Zümrüt Hanım, oğluna döndü ve titreyen ellerini parmaklarının arasına aldı. Her şeyin sonu, çok daha karanlık olacaktı. Zümrüt hanım mahire dönerek ,sert bir ses ile “ mahir sen karışayım deme .! Bu benle abin arasında bir mevzu . ! dedi .

Adem, avlunun karanlık köşesinden annesinin öfkesini hissettikçe içinde bir şeylerin kırıldığını duyuyordu. Zümrüt Hanım’ın söyledikleri, hiç beklemediği bir şekilde ona adeta bir darbe gibi gelmişti. Her kelime, bir mızrak gibi, kalbini delip geçiyor, içindeki güvenin yerle bir olduğunu hissettiriyordu. Bu kadar mı kötü kalpli olmuştu annesi? O kadar mı katıydı? Sevdiği kadını, Rojda’yı nasıl öldürebilirdi?

Adem, adeta bir boşlukta sürükleniyordu. O kadar büyük bir kararsızlık ve çaresizlik içinde hissetti ki, bir an bile hareket etmeye cesaret edemedi. Bütün dünyası bir anda, annesinin o soğuk bakışlarıyla daralmış gibiydi. O kadar zor bir noktadaydı ki, ne yapacağını bilemiyordu.

"Anne, yapmazsın!" dedi tekrar , gözlerinde büyük bir şaşkınlık ve öfke karışımı vardı. "Sen benim annemsin! Bu kadar zalim olamazsın! Bu kadar kötü olabilir misin? Bu kadar acımasız?" Sesi, öfkesinden titriyordu ama içinde hala bir umut vardı. Belki annesi onu anlamazdı ama en azından vicdanı onu doğru yolda tutabilirdi. Ama Zümrüt Hanım’ın gözlerinden yansıyan kararlılık, her şeyin bittiğini düşündürüyordu.

Zümrüt Hanım, o an ne kadar acımasız ve soğuk görünüyorsa, oğlunun öfkesine aldırış etmiyordu. Sadece omzundaki şalını düzeltip, ağır adımlarla ona doğru ilerledi. "Yapıp yapamayacağımı o kapıdan çıktıktan sonra anlarsın, Adem," dedi, sesi neredeyse bir fısıldama gibiydi. "O kapıdan çıktığında, sen Mardin’e varmadan Rojda’nın ölüm haberini alırım ben." Zümrüt Hanım’ın gözleri, oğlunun içine işleyen bir bıçak gibi parlıyordu. Her kelimesi, Adem’in içinde daha da derinleşen bir boşluk yaratıyordu.

Adem’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu kadarını beklememişti. Annesinin bu kadar acımasız olabileceğini, sevdiği kadını tehdit edebileceğini hiç düşünmemişti. Rojda, onun için her şeydi. Onu kaybetmek demek, kendisinin de ölü olması demekti. Ama annesinin sözleri, sanki başka bir dünyadan geliyormuş gibi kulağında yankı yapıyordu.

Mahir, annesinin ve abisinin arasındaki bu gerilimi, sessizce izliyordu. Gözlerinde bir kaybolmuşluk vardı. Bir yanda annesinin soğuk, hesapçı bakışları, diğer yanda ise abisinin acı çektiğini görebiliyordu. Ama ne yapacağını bilmiyordu. Bu kadar acımasız bir savaşta kimin kazanacağı belli değildi. Annesi, gözlerinde bir şeytanın kıskanıp düşündükleri gibi, her şeyi kontrol etmek için her yolu mübah görüyordu. Mahir, annesinin gözlerine baktığında, içindeki o güveni kaybettiğini fark etti.

Adem, bir adım daha attı. Gözlerinde korku ve öfkenin birleşimi vardı. "Anne... Anne, ben seni tanımıyorum," dedi, boğazındaki düğümü zorla çözüp kelimeleri çıkarmaya çalışarak. "Rojda’yı kaybetmek, benim için ölmek demek. O benim hayatım, her şeyim! Sen, annem... Bunu nasıl söylersin?" Sözleri, zorla ağzından döküldü, ama içindeki öfke, kalbindeki acı, onları ifade etmekte yetersiz kalıyordu. "Bunu nasıl yapabilirsin? Beni nasıl böyle bir seçim yapmak zorunda bırakabilirsin?"

Zümrüt Hanım, sakin bir şekilde oğlunun gözlerine baktı. "Oğlum, seni kaybetmektense, Rojda’yı kaybetmek, seninle hiçbir zaman anlaşamayacak olan birini kaybetmek daha kolay. Senin gözünde ben bir şeytanım, evet. Ama ben sadece seni korumaya çalışıyorum. Bu evin soyadına ve ismine layık bir gelinle evleneceksin. O kız, seninle olamayacak."

Adem’in içi burkuldu. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama bu damla, öfkesinden ziyade derin bir hüsranın sonucuydu. O kadar büyük bir kararsızlık vardı ki, sanki zamanı durdurabilseydi, her şey bir an için normalleşecekti. Ama gerçekler onu bir kenara atmıştı, sevdiği kadının hayatı ve annesinin kurduğu dünyayla arasında sıkışıp kalmıştı.

"O zaman, kararını ver," dedi Zümrüt Hanım, oğlunun duygusal çöküşüne aldırış etmeden. "O kapıdan çıkarak, Rojda’yı kaybetmek mi, yoksa burada kalıp benim istediğim hayatı yaşamak mı? Sevdiğin kadın ölürse, senin de ruhun ölür. Ama burada kalsan, soyadımıza uygun bir kadını bulup, her şey düzenli olacak. Senin hayatın ve soyadımız, öncelikli olmalı." Sözleri, bir duvar gibi Adem’in üzerinde yükseldi. Her bir kelime, onun için daralan bir hapsin duvarlarını oluşturuyordu.

Adem, çaresiz bir şekilde annesine bakarak, içindeki öfkeyi ve acıyı birleştirdi. "Bunu bana nasıl yaparsın, anne?" dedi, sesi neredeyse çığlık atacak kadar titreyerek. "Sevdiğim kadını kaybetmek, bir insanın ruhunu öldürmek gibidir! Bunu bana nasıl önerirsin?"

Zümrüt Hanım, gözlerindeki keskin bakışları hiç yumuşatmadan, son bir kez oğluna baktı. "Sevdiğin kadın mı? O kız, senin hayatının ne kadarını şekillendirebilir? O kız, senin soyadını taşıyabilecek kadar değerli mi?" Zümrüt Hanım, her kelimesiyle Adem’in içindeki boşluğu biraz daha büyütüyordu.

Adem, bir adım daha geri çekildi, gözlerinde büyük bir hayal kırıklığı vardı. "Seninle bir daha nasıl anlaşabilirim, anne?" dedi, kelimeleri adeta zorla çıkarıyordu. "Seninle olan her şey, bir yalandı mı o zaman? Benim için tek önemli olan, benim sana verdiğin sevgi miydi? Her şey mi maskeydi?"

Zümrüt Hanım, anneliğini ve kimliğini kaybetmiş gibi gözükmeden, oğlunun kararsız bakışlarına tek bir kelimeyle yanıt verdi: "Adem, her şeyin sonu var. Ve sen bu evin oğlusun. Eğer soyadımıza layık bir kadını seçersen, her şey yoluna girecek. O kızla bir hayat kurmak imkansız. Bunu kabul etmek zorundasın."

Adem, annesinin karşısında daha fazla duramayacak kadar tükenmişti. İçindeki her şeyin dağıldığını hissediyordu. "Evet, her şeyin sonu var," dedi, boğazındaki acıyı bastırarak. "Ama o zaman da ben... ben ölü olacağım. Çünkü Rojda’nın ölmesi, benim de ölümüm demek."

Zümrüt Hanım, bir an bile oğlunun duygusal çöküşünü görmeden, soğukkanlı bir şekilde ona son sözlerini söyledi: "Evet, oğlum. Sen kararını ver. Rojda’nın ölümünü mü kabul edeceksin, yoksa burada, benim seçtiğim hayatı mı yaşayacaksın? Bu seçim senin, oğlum."

Adem, gözlerinde büyük bir boşlukla, annesinin her kelimesini içselleştirerek, ardında bıraktığı sessizliği bir kez daha hissederek, elindeki çantayı yavaşça yere bıraktı . Sevdiği kadını kaybedeceğine o ruhunun ölmesine izin vermişti . Adem o avluda sevdiği kadını terk etmeye zorlanmış .. annesinin ona seçtiği karacabeylerden olan Zehra ile evliliğe zorlanmıştı .

Tek bir karar ile dağılan 3 hayat ... , ve onun peşinden mahvolan çocukluklar ..

Savaş

Milena o kadar narindi ki... Hatta öylesine güzeldi ki, bu dudakları sabaha kadar öpebilirdim. Aslında ona acı çektirmek, onu sarsmak için öpmüştüm, ama şu an... şu an en büyük acıyı çekenin ben olduğundan emindim. Milena'nın varlığı, bütün planlarımı, öfkemi ve amacımı adım adım eritiyordu. Her şeyin benim kontrolümde olması gerekiyordu. Ama onunla her temas ettiğimde, bu kontrol avuçlarımın arasından kayıp gidiyordu.

Dudaklarımı onunkilerden ayırdığım an, zihnimde yankılanan sorularla boğuluyordum. O ilk öptüğümde, Milena acemice karşılık vermeye çalışmıştı. Beni etkilememişti o zaman. Hatta bir anlık zafer sarhoşluğu hissetmiştim. Kontrol tamamen bende sanmıştım. Ama bugün… Bugün farklıydı. O zamanki Milena’yla şimdiki Milena arasındaki farkı çözemiyordum. Bir zamanlar onu öperek güvenini kazanmaya çalışmıştım. Belki onun masum kalbini kandırarak, kendimi haklı çıkarmaya çalışmıştım. Oysa şimdi neden öpmüştüm?

Kendi içimde boğuşurken, Milena’nın derin yeşil gözleri gözlerime dikildi. Kim bu gözlere baksa, kim bu gözlerin içine düşse, etkilenirdi. O kadar derin ve anlamlıydı ki… Gözlerindeki o ifade… beni, beni başka bir adama çeviriyordu. Unuttuğum bir adam. Belki de hiç var olmayan, ama onunla birlikte çıkmak istediğim bir adam.

"Neden bu kadar güzelsin be kızım?" diye düşünmeden edemedim. Bu soru, içimde yankılanıp duruyordu.

Ama yüzümde bir maske taşımam gerekiyordu. Biz farklı dünyaların insanlarıydık. O, benden nefret etmek zorundaydı; ben de ondan uzak kalmalıydım. Ama şu an, her ne kadar inkâr etmeye çalışsam da, onu ne kadar istediğimi inkâr edemiyordum. Kendi kendime bile anlatamadığım bir arzuyla yanıyordum.

Milena’nın yüzünde, çözemediğim bir ifade belirdi. O da… o da beni mi istiyordu yoksa? Gözlerindeki bakış, dudaklarındaki titreme… ama bu olamazdı. Olmamalıydı. Çünkü biz birbirimiz için bir zorunluluk, bir esarettik. İkimizin kaderi de başkalarının ellerinde yazılmıştı.

Kendimi toparladım. Sahte bir gülümseme ekledim yüzüme. Gözlerimin içine korkusuzca bakmaya devam ederken, sesim alaycı bir tona büründü. Her zamanki ben…

“Etkilendi mi?” diye sordum.

Bir anlık sessizlik oldu. Gözlerimin içine dik dik bakmaya devam etti. Küçük bir kız çocuğu gibi inatçıydı. “Sana ne kadar güçlü olduğumu göstereceğim,” der gibi bir bakıştı bu. Yeşil gözleri, bütün savunmalarımı yerle bir ediyordu.

“Senin bu oyunun beni etkileyeceğini mi düşünüyorsun, Savaş?” dedi, sesi kırılgan ama kararlıydı. Dudakları hâlâ öpüşümüzün izini taşıyordu, ama kalbi… Onun kalbi benden ne kadar uzaksa, benim kalbim de ona bir o kadar yakındı.

Bir anlık sessizliğin içinde, sanki odanın içindeki havayı tamamen tüketmişti. Milena’nın bakışları bende dolaşırken, dudaklarını ısırdı. Bir şey demeye çalışıyor gibiydi ama sonunda sadece başını çevirdi.

Öfkemi ve hayal kırıklığımı gizlemek için gülümsedim. Ama içimde bir şey çatırdıyordu. Böyle bir kadının varlığı… onun bana karşı duruşu… gözlerindeki o nefret dolu bakış bile beni etkiliyordu.

“Beni kendinle oyun oynadığını mı sanıyorsun Milena?” dedim alayla. Sesim sertti ama kırılgandı. Kendime hâkim olamıyordum. “Sana istediğim zaman sahip olabilirim. Bunu unutma.”

Milena, başını bir anda bana doğru çevirdi. Gözlerindeki nefret daha da büyümüştü. “Sen sadece bir zorbalıksın Savaş! Bana sahip olabileceğini sanıyorsan, yanılıyorsun. Ben senin için kimse değilim. Senin için sadece bir isimden, bir kağıttan ibaretim.”

Onun bu sözleri, damarlarımdaki kanı dondurdu. Beni kışkırtmaya çalışıyordu. Bu kız, beni çıldırtmak için yaratılmış gibiydi. Ama o ne kadar beni nefretle suçlarsa suçlasın, dudaklarının sıcaklığı hâlâ benimleydi. Bunu yok sayamıyordum. Ve o da biliyordu.

Ona bir adım daha yaklaştım. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, nefesini tenimde hissedebiliyordum. “Seninle oyun oynamıyorum Milena. O dudaklarımı bir kez daha tatmak istediğimde, bunu yaparım. Senin ne düşündüğün umurumda bile değil.”

Sözlerimle onu yeniden öfkelendirmiştim. O inatçı bakışları… o titreyen dudakları… Kalbim o an ne olduğunu anlayamadan, Milena arkasını dönüp odadan çıkmaya çalıştı. Ama ona izin vermedim. Kolundan tuttum. “Sana kaçmanın bir faydası yok. Bu oyunu kim kazanacak, göreceğiz. Ama unutma Milena...” dedim, sesim alçak ama tehditkârdı,

kolunu çekiştirerek “Bırak beni, Savaş! Seninle bu konuşmayı bitirdim!” dedi öfkeyle.

tuttuğum kolu yavaşça serbest bırakırken . “Bu konuşma sen bitirdim dediğinde değil, ben bittiğinde biter, Milena.” dedim kulağına daha çok yaklaştım “Kimse benim istediğim bir şeyi elimden alamaz. Sen bile.”

O an Milena’nın gözlerindeki çaresizlik beni bir anlık tereddüte sürükledi. Ama hemen toparlandım. Onu ne kadar incitirsem inciteyim, bu savaşı kazanmak zorundaydım. Çünkü ben Savaş’tım. Ve bu, sadece bir başlangıçtı.

Milena

O an ne olduğunu anlayamadan, Savaş’ın dudakları benimkine kapanmıştı. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başlamış, nefesim kesilmişti. Ona karşı durmam, onu itmem gerekiyordu. Ama… yapamadım. Savaş’ın sert ve sahiplenici öpüşü, beni hem ürkütüyor hem de bir o kadar derinlerde bir şeylere dokunuyordu. Ona karşı hissettiğim bu tuhaf, boğucu duygudan nefret ediyordum. Bu, bana ait olmayan bir şeydi. Onun bana ne yaptığına anlam veremiyordum.

İlk öpüşünde nasıl öfkeden titremişsem, bu sefer de ondan kaçamamaktan titriyordum. Ama bu kez… bu kez fark vardı. O zaman korkmuştum, tutsak gibi hissetmiştim. Şimdi ise bu his, onun dokunuşuna karşı koyamamakla savaşmamı zorluyordu.

Geri çekildiğinde, gözlerimin içine bakarken dudaklarında o alaycı gülümsemesi belirdi.

“Etkilendi mi?” dedi o kendini beğenmiş sesiyle.

Onun o gülümsemesini silmek istedim. Bağırmak, haykırmak, nefretten kaçan kalbimi durdurmak istedim. Ama yapamadım. Derin bir nefes aldım ve bakışlarımı ondan kaçırdım. Birkaç saniye süren o sessizlikte kendime gelmeye çalıştım. Savaş ise adım adım üzerime geliyordu.

“Senin bu oyunun beni etkileyeceğini mi düşünüyorsun, Savaş?” Sesim kırılgan çıkmıştı. Buna sinirlendim. Onun karşısında güçlü görünmem gerekiyordu.

O ise adeta bu anı keyifle izliyordu. “Beni kendinle oyun oynadığını mı sanıyorsun Milena?”diye sordu, sesi derinden ve karanlıktı.“Sana istediğim zaman sahip olabilirim. Bunu unutma.”

Bakışlarımı ona diktim, bu sefer güçlü durmaya çalışarak, “Sen sadece bir zorbalıksın Savaş! Bana sahip olabileceğini sanıyorsan, yanılıyorsun. Ben senin için kimse değilim. Senin için sadece bir isimden, bir kağıttan ibaretim.” dedim.

Bunu söylerken aslında yalan söylüyordum. O, beni öptüğünde, içimde kopan fırtınaları saklamaya çalışsam da, gözlerim beni ele veriyordu. Savaş bunu fark etmiş gibiydi.

Birkaç adım attı. Mesafemiz iyice kapanmıştı. Gözleri gözlerimde kilitliydi. “Seninle oyun oynamıyorum Milena. O dudaklarımı bir kez daha tatmak istediğimde, bunu yaparım. Senin ne düşündüğün umurumda bile değil.” dedi fısıldar gibi.

Onun sözleri sinirimi bozmuştu. Sanki ruhumu okuyordu. Sanki benim bile bilmediğim şeyleri keşfetmişti. Derin bir nefes aldım. Karşısında daha fazla duramayacaktım. Bir adım geri çektim ama kolumdan tuttu.“Sana kaçmanın bir faydası yok. Bu oyunu kim kazanacak, göreceğiz. Ama unutma Milena...” dedi, sesi alçak ama tehditkârdı,

kolumu çekiştirsem bile asla bırakmamıştı “Bırak beni, Savaş! Seninle bu konuşmayı bitirdim!” dedim öfkeyle.

O, tuttuğu kolumu yavaşça serbest bırakırken, yüzünde hâlâ o kibirli ifade vardı. “Bu konuşma sen bitirdim dediğinde değil, ben bittiğinde biter, Milena.” kulağıma daha çok yaklaştı “Kimse benim istediğim bir şeyi elimden alamaz. Sen bile.”

--------------------------------------------------

Savaş’ın sözleri zihnime kazınmış gibiydi. Kulağımdan çekildiği an bile yankıları susmuyordu: “Kimse benim istediğim bir şeyi elimden alamaz. Sen bile.” Bu cümle, bir meydan okumaydı. Beni en derinlerimde sarsan, ondan uzaklaşmamı gerektiren her sebebi hiçe sayan bir tehdit gibiydi. Ama garip bir şekilde, bu tehdit aynı zamanda içimdeki karmaşayı körüklüyordu.

Ona meydan okumak istiyordum. Güçlü görünmek istiyordum. Ama o an yalnızca yüzümdeki inadı korumaya çalışabildim. Savaş geri çekildi, ama aramızdaki mesafeyi kapatacak kadar yakın duruyordu. Nefes alış verişlerimiz birbirine karışıyordu. Bütün bedenim alarma geçmiş gibiydi. Kalbim hızla atarken, onu itmekle geri çekilmek arasında sıkışıp kalmıştım.

“Seninle hiçbir savaşı kaybetmeyeceğim, Savaş,” dedim sonunda. Sesim titrememişti, ama gözlerimdeki kararlılığı anlamıştı.

Gözlerini üzerimden ayırmadan, bir adım daha yaklaştı. Bedenim istemsizce geriye çekildi, ama arkamdaki duvarın soğukluğu beni durdurdu. Şimdi tamamen onunla yüz yüzeydim. Savaş elini duvara koydu, parmakları neredeyse yanımdaki yüzeyi kavrıyordu.

“Kaybetmeyeceğini mi sanıyorsun?” dedi, sesi derin ve alaycıydı. “Milena, bu bir oyun değil. Ve ben oyun oynamıyorum. Ama sen…” Gözleri bir an dudaklarıma kaydı. “…sen, ne hissettiğini kendine bile itiraf edemiyorsun.”

“Yanılıyorsun!” dedim hızla. Ama sesimdeki öfke bile onu durdurmaya yetmiyordu.

“Gerçekten mi?” dedi, başını hafifçe yana eğerek. “O zaman neden beni itmedin? Seni öptüğümde neden durdun? Neden bana karşı koyamadın?”

Bu soruları ardı ardına sıralarken, gözleri ruhumu okuyormuş gibi beni deşiyordu. Onun haklı olduğunu kendime itiraf edememek… bu beni yiyip bitiriyordu. Ama aynı zamanda, her kelimesi beni daha çok sinirlendiriyor, onun bu zafer dolu kibirinden nefret ediyordum.

“Çünkü sen… çünkü sen izin vermedin! Bu kadar basit!” dedim, sesim sert çıkmaya çalışsa da zayıflığımı gizleyemiyordu.

Savaş’ın dudaklarında tehlikeli bir gülümseme belirdi. Eğilerek yüzünü daha da yaklaştırdı. Şimdi neredeyse nefesi dudaklarıma değiyordu. “Buna sen bile inanmıyorsun, Milena,” dedi.

Ellerim yumruk oldu. Onun bu kadar yakın olması, onun beni böylesine köşeye sıkıştırması… her şey dayanılmazdı. Ama en kötüsü, içimde oluşan bu duygu karmaşasını kontrol edememekti. Onun beni bu kadar kolay etkileyebilmesine kızıyordum. Ama aynı zamanda… ondan uzaklaşmak istemiyordum.

“Ne istiyorsun benden?” dedim sonunda. Gözlerim dolmuştu, ama onun bunu görmesine izin veremezdim. Sesimdeki kırılganlığı bastırmaya çalıştım. “Beni buraya getirdin, hayatımı alt üst ettin. Ama neden? Ne kazanmayı umuyorsun?”

Savaş, başını hafifçe yana eğdi. Gözleri bir anlığına yumuşar gibi oldu, ama sonra o karanlık, sert bakış geri geldi. “Ne istiyorum biliyor musun, Milena?” dedi fısıldar gibi. “Senin, benim kim olduğumu anlamanı istiyorum. Neden burada olduğunu, neden seni seçtiğimi. Ama en önemlisi…” Sesi daha da alçaldı. “…senin kime ait olduğunu anlamanı istiyorum.”

Bu sözler bir tokat gibi çarptı. Öfkem tekrar yükseldi. “Ben kimseye ait değilim!” dedim sert bir şekilde. “Hele sana asla!”

Ama Savaş’ın yüzünde en ufak bir değişim olmadı. Gözleri gözlerime kilitlenmişti. “Öyle mi?” dedi, dudakları hafifçe kıvrıldı. “Bakalım, Milena. Bu savaşı kim kazanacak, göreceğiz.”

Sonra birden geri çekildi. O mesafeyi kaybettiğim anda, içimde garip bir boşluk hissettim. Bu duyguya kızarak, kendime hakim olmaya çalıştım. Ama Savaş, bana son bir bakış atarak odadan çıkarken, içinde olduğum savaşı daha da büyüttüğünü biliyordu.

Kapı kapandıktan sonra, elimle duvara yaslandım ve derin bir nefes aldım. Onun bu kadar tehlikeli olmasına rağmen, beni bu şekilde etkilemesi… bu benim en büyük zayıflığımdı. Ama bir şeyden emindim: O ne kadar iddialı olursa olsun, bu savaşı onun kazanmasına izin vermeyecektim.

O an içimden ona bağırmak, onunla kavga etmek geldi ama yapmadım. Çünkü biliyordum; Savaş ne kadar zalim, ne kadar bencil olsa da... her dokunuşunda, her sözünde beni kontrol etmeye çalışırken, içimde bir şeyleri değiştirdiğini hissediyordu. O bu savaşı kazanacağını düşünüyordu ama bilmiyordu ki; benim kalbim ona düşse bile, aklım onu mahkum edecekti.

Savaş / yazar anlatımı

Savaş, Milena’yı odada bırakıp kapıyı sertçe kapattıktan sonra, koridorda bir an durdu. Derin bir nefes aldı, ama bu nefes içindeki öfkeyi ve karmaşayı yatıştırmaya yetmiyordu. Ellerini saçlarının arasından geçirdi, dişlerini sıktı. O kız, lanet olası Milena... nasıl bu kadar aklıma girebiliyordu? Onu öperken hissettiği tutku, öfkesini bile bastırmıştı. Ama şimdi o öfke geri dönmüştü, iki kat daha güçlü bir şekilde.

Adımlarını hızlandırarak salona doğru ilerledi. Milena’nın yüzü, gözleri, o inatçı tavrı zihninden bir türlü silinmiyordu. Bu durum sinirini daha da bozuyordu. O kız benim dengemi bozuyor. Ben Savaş Baykara’yım. Kimse bana meydan okuyamaz. Hele o, asla!

Salona vardığında, Barış’ı karşısında buldu. Kuzeni, elleri cebinde, meraklı ama aynı zamanda gergin bir ifadeyle ona bakıyordu. Savaş’ın öfkesi yüzünden okunuyordu, ama Barış bunu görmezden gelerek hemen sordu:

“Milena nerede?”

Bu soru, Savaş’ın damarlarında dolaşan tüm kanı ateşe çevirdi. Gözleri Barış’a dikildi, o ana kadar tuttuğu öfke kontrol edilemez bir şekilde patladı. Barış’ın sesindeki endişe, Savaş’ın sabrını taşırmıştı.

“Ne dedin sen?” dedi Savaş, sesi derin ve tehlikeli bir tonla yankılandı. Barış bir adım geri çekilmek istedi, ama Savaş çoktan bir adım öne çıkmış, onun üzerine yürüyordu.

“Milena nerede dedim, Savaş. Ona bir şey mi yaptın ?” dedi Barış, bu sefer biraz daha tereddütlü bir şekilde.

Savaş, bir anda Barış’ın yakasından tuttu ve onu duvara sertçe yapıştırdı. Barış şaşkın bir şekilde inledi, ama Savaş’ın gözlerindeki öfke, konuşmasına fırsat tanımadı.

“Sen kimsin de bana bu soruyu soruyorsun? Ha?” dedi Savaş, yüzü Barış’ın yüzüne iyice yakındı. “Bir daha o kızın adını ağzına almayacaksın. Milena benim, anladın mı? Benim meselelerim hakkında bir daha tek kelime bile etmeyeceksin!”

“Savaş, ne yapıyorsun? Sakin ol!” dedi Barış, ama Savaş’ın elindeki sertlik azalmadı.

“Sakin mi olayım?” dedi Savaş, alayla ve öfkeyle dolu bir sesle. “Senin ona bu kadar fazla dikkat etmen beni sakinleştirecek öyle mi? Seni uyarıyorum, Barış. Bir daha Milena’ya dokunduğunu, onun yanına yaklaştığını ya da adını ağzına aldığını görürsem... seni kendi ellerimle bu aileden silerim.”

Barış, şaşkınlık ve korku dolu gözlerle Savaş’a baktı. “Savaş, bu kadar ileri gitme. Kızı öyle zorla götürünce endişelendim ....”

Savaş, Barış’ı sert bir şekilde bıraktı. Barış, omzunu ovuştururken, Savaş geriye bir adım atıp dişlerini sıkarak devam etti: “Endişe etmen gereken biri varsa, o da sensin. Benim işlerime karışma. Milena konusunda ağzını açarsan, sonuçlarına katlanırsın.”

Barış bir şey söylemek için ağzını açtı ama Savaş, ona bir el hareketiyle susturdu. “Defol buradan,” dedi. Barış, bir süre yerinden kıpırdayamadı. Savaş’ın gözlerinde gördüğü öfke, çok korkutucuydu . Ama barış savaşın dediklerine rağmen yerinde doğruldu .

Savaş, Barış’ın odadan çıkmak yerine yüzüne dik dik baktığını görünce dişlerini daha da sıktı. Barış, omzundaki dokunuşun izlerini ovalarken, dudaklarında beliren o alaycı gülümseme Savaş’ın sinirlerini daha da germişti.

“Milena benim okul arkadaşımdı,” dedi Barış, her kelimeyi bilerek vurguladı. “Sen istesen de ondan uzak durmayacağım, Savaş. Hatta, onunla konuşmaya devam edeceğim. Milena senin gibi biriyle olmaktan mutlu bile değildir belki.”

Barış’ın bu ukala sözleri Savaş’ın beyninde yankılanırken, öfkesi bir baraj misali patladı. Savaş, adeta bir yırtıcı hayvan gibi harekete geçti ve Barış’ı yeniden yakasından tutup daha sert bir şekilde duvara yapıştırdı. Bu kez nefes almasına bile izin vermeyecek kadar yakındı yüzü. Parmakları Barış’ın yakasını daha da sıkarken, sesi derinden, alçak ve ölümcül bir tona büründü:

“Milena’dan uzak durmuyorsun, öyle mi? Ona yaklaşmak gibi aptalca bir cesaret gösteriyorsun? Seni uyarıyorum Barış, bu söylediklerini bir daha tekrarlarsan, ağzından çıkan son kelimeler olabilir!”

Barış, bir anlık tedirginlik yaşasa da kendini toparlamaya çalıştı. Gözlerini Savaş’tan ayırmadan, meydan okuyan bir ifadeyle gülümsedi. “Beni korkutmaya çalışıyorsun, ama farkında mısın, Savaş? Milena senin yanında olmaktan mutlu değil. Belki de gerçek şu ki... o sadece mecburiyetten seninle. Senin gibi bir adamla başka nasıl olurdu ki?”

Bu sözler Savaş’ın tahammül sınırlarını tamamen yıktı. Barış’ın yakasını daha da sıkıp yüzünü ona yaklaştırdı. Gözleri öfkeyle parlıyor, sesi adeta bir hırlama gibi çıkıyordu:

“Bir daha Milena hakkında böyle konuşursan... bir daha onun adı ağzından çıkarsa... senin için bu ailede bir yer kalmaz, Barış. Seninle aramızda kan bağı bile olsa, kendi ellerimle seni yok ederim. Milena benim, anladın mı? Onun ne düşündüğüne, ne hissettiğine sadece ben karar veririm. O kız benim sınırlarım içinde. Kimsenin onunla ilgili hayallere kapılmasına izin vermem, hele ki senin gibi birinin!”

Barış, yüzündeki meydan okuyan ifadeyi sürdürmeye çalıştıysa da, Savaş’ın parmaklarının yakasında hissettiği baskı onu daha da sinirli hale getirmişti. “Ne yapacaksın, Savaş? Milena’yı zorla mı yanında tutacaksın? Bence sen asıl korkan tarafsın. Korkuyorsun çünkü o kızın sana olan bakışlarını gördüm. Seni sevmiyor, seni istemiyor!”

Bu sözler Savaş’ın gözlerini daha da kararttı. Barış’ın boynuna doğru bastırdı, nefesini kesmeye yetecek kadar, ama tam olarak değil. Barış’ın yüzünde oluşan hafif bir panik belirtisini fark ettiğinde, sesini biraz daha yavaş ve soğuk bir tona çevirdi:

“Sana son bir uyarı, Barış. Seni şimdi öldürmüyorsam, bu tamamen benim kontrolümde olduğum içindir. Ama seni her gördüğümde, her adını duyduğumda bu kontrol daha da zorlaşıyor. Milena benimdir. Ona ne hissettiğiyle ilgilenmen ya da onunla bir geçmişin olduğunu düşünmen bile beni delirtmeye yetiyor. O yüzden sana bir kez daha söylüyorum: Hayatında bir daha onun adı geçmeyecek.”

Savaş, Barış’ı duvara sıkıştırmayı bıraktığında, Barış derin bir nefes aldı ve yavaşça düzelmeye çalıştı. Ama Savaş’ın gözlerindeki kararlılık, onun daha fazla konuşmasını engelledi. Barış, ağzını açacak cesareti kendinde bulamadı, yalnızca Savaş’a öfkeyle baktı

Savaş, Barış’a bakarken yumruklarını sıkıyordu. Derin bir nefes aldı ama bu bile öfkesini yatıştırmaya yetmiyordu. Milena... O kız başıma bela olmaktan başka bir şey yapmıyor. Ama onunla ilgili bu hisleri bastırmak da giderek zorlaşıyor. Onun bana meydan okuyan bakışları, Barış’ın bu aptalca cesareti... Her şey, onu korumam gerektiğini bağırıyor sanki. Onun benden kaçmasına asla izin vermeyeceğim. O benim. Sadece benim.

Savaşın Barış’a verdiği mesaj açıktı, ama kendi içindeki savaşı henüz kaybetmiş gibi hissediyordu.

Milena

kendimi yavaşça odanın soğuk duvarına yaslayarak yere bıraktım. Göğsümde hissettiğim ağırlık dayanılmazdı; içimdeki karmaşayı anlamlandırmaya çalışıyordum. Savaş'ın söyledikleri, dokunuşları, bakışları… Hepsi zihnimde bir yankı gibi çınlıyordu. Ellerimi istemsizce dudaklarıma götürdüm. O beni neden öpmüştü? Benden nefret eden bir adam neden böyle bir şey yapardı? Bunun bir açıklaması olmalıydı, ama ne olduğunu bulamıyordum.

“Aşk bu mu?” diye mırıldandım kendi kendime. Ablam İzem’i düşündüm. O, aşkı için her şeyi göze alıp kaçmıştı. Peki, bu muydu sevgi? Sevdiğinle kaçmak mıydı aşk? Yoksa birini sevmek sadece acı çekmek miydi? Ablam kadar cesur olamadığımı fark ettim. O, kendini kurtarmıştı ama ben buradaydım; duygularımın içinde boğuluyor, Savaş’ın yarattığı karmaşada kayboluyordum.

Savaş, hayatıma girdiği günden beri her şeyimi altüst etmişti. Ona karşı hissettiğim nefret ilk başta o kadar gerçek, o kadar yoğun gelmişti ki... Ama şimdi bu nefretin içinde başka bir şey büyüyordu. O bana ilk nefretimi, ilk öpüşümü ve ilk kez paramparça oluşumu yaşatmıştı. Hepsi onunla olmuştu. Bu düşüncelerle içimdeki acı daha da derinleşti.

Ellerim hâlâ dudaklarımdaydı. O an kendi kendime fısıldadım, “Beni aşağılamasını bile yeğlerdim.” Evet, bana hakaret etmesi, soğuk ve acımasız bakışlarıyla aşağılaması, bu hislerden daha az acıtırdı. Ama işte buradaydım; onun bana hissettirdikleriyle baş başa, ne yapacağımı bilemeden. Tam o sırada, kapı birden açıldı ve Gizem odaya girdi.

Gizem beni yerde oturmuş, gözyaşlarıma yenik düşmüş bir halde görünce, yüzündeki endişe belirginleşti. “Milena! Ne yapıyorsun burada? İyi misin?” dedi, yanımda diz çökerek koluma dokundu.

Sesine cevap veremedim. Boğazım düğümlenmişti, sadece başımı hafifçe salladım. Ama bu onu ikna etmedi. Beni omuzlarımdan nazikçe tuttu ve kendine doğru çekti. “Milena, bana bak! Ne oldu? Savaş bir şey mi yaptı?”

O an gözyaşlarım daha da hızlandı. Kendimi tutamıyordum. “Gizem…” dedim, sesim titrek ve boğuk çıkmıştı. “Ben… Ben ne yapıyorum? Neden buradayım? Neden ona karşı böyle hissediyorum?”

Gizem’in gözleri daha da büyüdü. “Ona karşı mı? Milena, ne demek istiyorsun? Savaş sana bir şey mi yaptı? Sana dokundu mu?!”

Başımı hayır anlamında salladım ama sonra durdum. “Evet… Ama öyle değil,” diye ekledim aceleyle. “Beni öptü, Gizem. Beni öptü ve sonra hiçbir şey olmamış gibi çıktı gitti.”

Gizem bir an şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Seni öptü mü? Ama neden?!”

Omuzlarımı silktim, gözlerimden süzülen yaşlar hâlâ durmuyordu. “Bilmiyorum! Belki de beni daha fazla acı çekmem için yaptı. Ama Gizem, asıl sorun bu değil…”

Gizem kaşlarını çattı ve gözlerimi dikkatle inceledi. “Asıl sorun ne, Milena? Anlat bana. Ne hissettiğini bilmem lazım.”

Bir an durakladım, sonra içimde taşıdığım yükü sonunda paylaşma cesaretini buldum. “Onun bana hissettirdikleri… Bambaşka, Gizem. O kadar karmaşık ki! Ondan nefret etmeliyim. Onu sevmemeliyim. Ama bu hisleri susturamıyorum. Bu beni mahvediyor.”

Gizem bir süre sessiz kaldı. Sonra derin bir nefes alıp beni biraz daha kendine yaklaştırdı. “Milena, sen çok güçlü birisin. Ama bazen insanın kalbi, aklının söylediklerini dinlemez. Ve bu seni zayıf yapmaz, anlıyor musun? Savaş’ın seni nasıl etkilediğini biliyorum. Ama bu demek değildir ki o haklı ya da iyi biri. Kendini suçlama, tamam mı?”

Gözlerimi ona diktim. “Ama Gizem, onun kalbi asla benimle bir olmayacak. Bunu biliyorum. O bana sadece acı verecek. Ve belki de bu yüzden daha çok acı çekiyorum. Çünkü onu böyle hissederken bile... unutamıyorum.”

Gizem, yüzündeki kararlı ifadeyle ellerimi tuttu. “Milena, her ne olursa olsun, sen bu durumun içinde yalnız değilsin. Eğer Savaş sana zarar vermeye kalkarsa, ilk önce benimle uğraşmak zorunda kalır. Seni koruyacağım. Ama ne yapacağını, ne hissedeceğini yalnızca sen karar verebilirsin. Savaş kim olursa olsun, unutma ki sen değerli bir insansın. Ve kendini onun oyuncağı gibi hissetmene asla izin verme.”

Gizem’in sözleri içimde bir nebze rahatlama yaratmıştı, ama karmaşam hâlâ oradaydı. Kendimi toparlamaya çalışarak ayağa kalktım. Onun yardımını kabul ettim. Gizem’in kararlılığı ve desteği, o an için beni ayakta tutuyordu. Ama içimdeki fırtına… Savaş’ın etkisi… Onu nasıl susturacağımı henüz bilmiyordum.

-----------------

Gizem beni sıkıca sararken yanaklarımdan süzülen yaşları sildim, ama kalbimdeki acıyı silemiyordum. Burnumu çekip derin bir nefes aldım ve ona döndüm. “Sana her şeyi anlatacağım, Gizem. Bu yükü artık kaldıramıyorum. Bu yalıda boğuluyorum. İçimde biriken her şeyi bilmelisin.” dedim.

Gizem endişeyle yüzüme baktı. “Milena, beni korkutuyorsun. Ne oldu? Neden bu kadar acı çekiyorsun? Lütfen anlat.”

Derin bir nefes alıp konuşmaya başladım. Sözlerim titrek ve kesik kesikti ama artık susmak istemiyordum. “Ben… Ben annesinin günahlarını çekmeye zorlandım, Gizem. Bu evdeki herkesin bana olan öfkesi, aslında annem yüzünden. Ama benim suçum neydi? Ben sadece bu hikâyenin içine doğmuş bir kızım.”

Gizem’in gözleri şaşkınlıkla büyüdü. “Annesinin günahları mı? Ne demek istiyorsun? Milena, bu ne anlama geliyor?”

Başımı eğdim, hıçkırıklarım arasında kelimeler dökülüyordu dudaklarımdan. “Savaş’ın babasıyla annemin geçmişten bir sevdası varmış. Annem bunu hiç anlatmadı, hep sır gibi sakladı. Ama ne olduysa ikisi ayrılmış. Savaş’ın babası yıllar sonra annemi bulmak için evi terk etmiş. Annesi ise buna dayanamamış…”

Sözlerim burada kesildi, çünkü boğazıma düğümlenen hıçkırıklar beni susturdu. Gözyaşlarım durmaksızın akıyordu. Gizem hemen yanıma diz çökerek ellerimi tuttu.

“Milena… Bu çok ağır bir yük. Ama bu senin suçun değil! Senin elinde olmayan bir geçmiş yüzünden böyle acı çekmen haksızlık!” dedi. Sesi güçlü ve kararlıydı, ama onun da bu hikâyeden sarsıldığı belliydi.

“Ben de bunu biliyorum Gizem. Ama kalbim bunu kabul etmiyor. Savaş’ın beni her gördüğünde öfkeyle bakması… Annem yüzünden olanlar…” Ellerimle yüzümü kapattım, yeniden hıçkırmaya başladım. “Ben buraya ait değilim, Gizem. Ben burada sadece bir gölge gibiyim.”

Gizem beni daha sıkı sardı. “Milena, bu yükü birlikte taşıyacağız. Savaş’ın öfkesi seninle ilgili değil. Onun kendi kırgınlıkları ve kendi yaraları var. Ama bu, sana böyle davranmasını haklı kılmaz! Senin yanında olacağım, ne olursa olsun.”

Tam o anda, aşağıdan gelen yüksek sesler ikimizi de irkiltti. Erkek sesleri… Hem öfkeli hem de şiddetliydi. Gizem kaşlarını çattı ve beni dikkatle süzdü. “Bu sesler de ne? Kim tartışıyor?”

Ben hâlâ hıçkırıklarımı bastırmaya çalışıyordum. “Bilmiyorum… Ama kötü bir şey oluyor gibi.” dedim, sesim titrek çıkmıştı.

Gizem hemen ayağa kalktı, bana elini uzattı. “Hadi, ne oluyor bakalım. Bu kadar bağırış çağırış hiç hayra alamet değil.”

Elini tuttum ve birlikte hızla odadan çıktık. Aşağıya indikçe sesler daha da netleşiyordu. Savaş’ın öfkeli sesi… Diğerine ise dikkat kesildim. Barış’ın sesiydi bu. Tartışma giderek şiddetleniyordu. Kalbim hızla atmaya başladı. “Savaş ve Barış…” diye mırıldandım.

Gizem gözlerini kısarak koridora doğru ilerledi. “Sanırım büyük bir kavga var. Ama bu sefer Savaş’ın sabrı taşmış gibi görünüyor.” dedi.

Sonunda koridorun ucundan onların olduğu odaya ulaştık. Savaş, Barış’ı sert bir şekilde duvara yapıştırmıştı. Yüzü öfkeden kızarmış, gözleri alev alevdi. “Sana son kez söylüyorum Barış! Milena’dan uzak dur! Bir daha onun adını bile ağzına almayacaksın!”

Barış, biraz korkmuş görünüyordu ama ukalalığını elden bırakmamıştı. “Milena benim okul arkadaşımdı, Savaş. Onunla arkadaş olmak benim hakkım. İstesem de istemesen de ondan uzak durmayacağım!”

Bu sözler, Savaş’ın öfkesini daha da körüklemişti. Ellerini Barış’ın omuzlarına daha sıkı bastırdı. “Ne dedin sen?!” diye haykırdı. Barış’ın bu meydan okuması, onun sabrını tamamen taşırmıştı. “Bir daha Milena’nın adını ağzına aldığını duyarsam, bunu çok ağır ödersin! Anladın mı?!”

Gizem, yanımda durup olanları izlerken, ben daha fazla dayanamadım. “Savaş, yeter! Lütfen bırak onu!” diye bağırdım.

Savaş bir an durdu, ama bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerindeki öfke hâlâ dinmemişti. “Bu iş seni ilgilendirmez, Milena. Barış haddini bilmediği sürece bu evde yerinin ne olduğunu ona hatırlatırım.” dedi, sesi hâlâ sertti.

Barış, zorla bir gülümseme ile konuşmaya çalıştı. “Gördün mü, Milena? İşte Savaş böyle biri. Sahip olduğu her şeyi korumaya çalışıyor ama onun bile koruyamayacağı şeyler var. Milena senin için savaşmıyorum, korkma.” dedi, alaycı bir şekilde.

Bu sözler, Savaş’ın öfkesini daha da büyüttü. Barış’ı bırakıp ona yumruk savuracak gibi göründü, ama tam o anda Gizem öne çıktı. “Yeter artık! İkiniz de! Kavga ederek hiçbir yere varamazsınız! Bu ev zaten yeterince karmaşa içinde, birbirinizi yemeyi bırakın!”

Savaş derin bir nefes alarak geri çekildi, ama bakışlarını Barış’tan bir an olsun ayırmadı. “Son kez uyarıyorum seni, Barış. Milena’ya bir adım daha yaklaşırsan, bunun sonuçlarına katlanırsın. Şimdi defol buradan!” dedi ve Barış’ın odadan çıkmasını izledi.

Barış, alaycı bir bakışla kapıya yöneldi. “Pekâlâ, ama bu iş burada bitmedi Savaş. Bunu unutma.” diyerek odadan çıktı.

Gizem, derin bir nefes aldı ve bana döndü. “Sanırım işler daha da karmaşıklaşacak, Milena. Kendini buna hazırla.”

Ben sadece sessizce başımı salladım. Çünkü biliyordum, bu evde huzurun ne olduğunu bilmek mümkün değildi.

Yanımıza doğru hızla koşan Derin ve Hilal Hanım, ortamdaki gerilimi daha da artırmıştı. Hilal Hanım’ın gözlerinde bir öfke, Derin’in yüzünde ise derin bir şaşkınlık vardı. Derin, hem bana hem de abisine bakarak titreyen bir sesle konuştu:

“Abi... Barış’la neden kavga ediyorsun? Ne oldu burada?”

Savaş, ceketini düzeltti. Sinirden kararmış gözlerini Derin’e çevirdi ve soğuk bir tonla konuştu:

“Kuzenine sor, Derin.”

Hilal Hanım aniden bağırarak araya girdi. Gözleri adeta ateş saçıyordu:

“Senin yüzünden, değil mi? Çırpıntı! Sen ayarttın oğlumu, Savaş da buna tanık oldu. Söyle, seni odasında mı buldu?”

Bu suçlamalarla içim sarsıldı. Göğsümde bir yumru büyüyordu. Elleriyle beni işaret ederken nefes almakta zorlanıyordum. Kısık ve titrek bir sesle:

“Ben… Ben hiçbir şey yapmadım…” diyebildim.

Ama Savaş, bir kez daha beni savunarak, sesi bütün ortamı dolduran bir tonda bağırdı:

“Yenge! Sözlerine dikkat et! O benim karım. Kimse onu suçlayamaz!”

Hilal Hanım, alaycı bir kahkaha attı. Bu kahkahada hem küçümseme hem de öfke vardı:

“Karın, öyle mi? Yalan mı Savaş? Bu kadının annesi gibi değil mi? Adamları ayartıp istediklerini yaptırmak onların kanında var! Bunu sen de biliyorsun!”

Savaş’ın yüzü gerildi, elleri yumruk olmuştu. Yanındaki herkes gibi ben de onun patlamasını bekliyordum. Ama Hilal Hanım durmadı, yüzünü bana çevirdi ve sözlerini daha da sertleştirdi:

“Tıpkı annesi gibi iki erkeği birden parmağında oynatıyor. Birini Barış’a, diğerini sana karşı kullanıyor. Bunu görmek için kör mü olmak gerek?”

Bir anda sesler beynimde yankılanmaya başladı. Kendimi savunmak istiyordum ama boğazımdaki düğüm kelimelerimi engelliyordu. Yüzüm kızardı, gözlerimden yaşlar süzüldü. Tam o sırada Derin’in tiz sesi yankılandı:

“Ne demek istiyorsun, yenge? Hangi kadın?”

Hilal Hanım’ın bakışları keskin bir bıçak gibi Derin’e döndü. Savaş tehditkâr bir sesle araya girdi:

“Yenge! Sus. Sakın konuşma.”

Ama Hilal Hanım bir adım bile geri atmadı. Dudaklarındaki acımasız gülümseme, Derin’in merakını körüklüyordu. Yavaşça ama kararlı bir tonla konuşmaya başladı:

“Derin, sen de öğren artık. Bu kız var ya…”

Eliyle beni işaret etti. Gözlerim yerden kalkamıyordu.

“Babalarınızın bizi bırakıp gitmesine neden olan o kadının kızı!”

Derin’in gözleri büyümüştü. Şaşkınlıkla nefesi kesilmişti. Sesi titrerken abisine döndü:

“Abi... Bu doğru mu? O kız, babamızın bizi terk ettiği kadının kızı mı?”

Savaş dişlerini sıkarak sakin olmaya çalıştı:

“Derin, sonra konuşacağız. Şimdi değil.”

Ama bu cevap Derin’i daha da çileden çıkardı. Elleriyle saçlarını çekti, gözyaşları yanaklarından akarken hıçkırarak bağırdı:

“Abi, bana doğruyu söyle! O kadın yüzünden mi babam bizi terk etti? Ve sen… Sen bu gerçeği bile bile o kadınla mı evlendin? Neden? Annemizin hatırasına mı ihanet ettin?”

Savaş onun öfkesini yatıştırmaya çalıştı:

“Derin, sakin ol. Her şey göründüğü gibi değil.”

Ama Derin onu dinlemedi. Gözleri dolu doluydu, sesi giderek daha yüksek bir hâl aldı:

“Her şey göründüğü gibi değil mi? O kadın yüzünden babam bizi bıraktı! Annem bu yüzden delirdi, sonra da intihar etti! Sen de o kadının kızını hayatımıza soktun!”

Derin hızla bana döndü. Gözleri ateş gibi yanıyordu. Parmağıyla beni işaret etti:

“Senin annen, bizim hayatımızı mahvetti! Babamızı aldı! Annemi öldürdü! Sen ve annen benim ailemi yok ettiniz!”

Derin aniden üzerime saldırdı. Eli hızla kalktı. Tokat atmaya hazırlanıyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım. Yüreğimde bir teslimiyet vardı. “Bu benim kaderim,” diye düşündüm. Ama beklediğim tokat gelmedi.

Gözlerimi açtığımda, Derin’in eli havada asılı kalmıştı. Çünkü Savaş, onu bileğinden yakalamıştı. Yüzü öfkeden kararmıştı. Dişlerinin arasından çıkan sesi tıslama gibiydi:

“O benim karım, Derin! Ona el kaldıramazsın!”

Derin’in yüzündeki öfke bir anda yerini hüzne bıraktı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, sesi kırılmış bir çocuk gibi çıkıyordu:

“Abi… Bu kız için mi? Annemizi unuttun mu? Annemiz…”

Savaş, kardeşinin sözünü kararlı bir şekilde kesti. Sert bir sesle:

“O annesi değil, Derin! Milena benim karım. Ve bunu herkes kabul edecek. Bu konuyu burada kapatıyoruz.”

Hilal Hanım’ın alaycı gülümsemesi yok olmuştu. Derin, şok içinde geriye çekilirken, Savaş’ın bu kararlılığı beni hem sarsmış hem de korunduğumu hissettirmişti. Ama içimde derin bir acı vardı. Gözlerim doldu, yutkunamadım. Derin’in, Hilal Hanım’ın ve Savaş’ın arasında sıkışmış bir kadın olmaktan öteye geçemiyordum.

Gizem, köşede sessizce olan biteni izlerken, tüm gerçeklerin bir bir yüzeye çıktığı o an, içimde bir şeylerin kopuşuna şahit oldum. Yalıdaki o gergin sessizlik, hiç olmadığı kadar ölümcül bir yankıyla üzerimize çökmüştü.

Derin’in sesi, yankılanan bir fırtına gibi odada dolanıyordu. Öfkesi, kalbimde derin yarıklar açıyordu, ama bu yarıkların en büyüğünü kendi içinde taşıdığı belliydi. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, Savaş’a doğru bir adım attı. Parmakları titriyor, sesi çatlıyordu:

“Senden de nefret ediyorum, abi! Nefret ediyorum! Anladın mı?!”

Savaş kaşlarını çattı, ama sakinliğini korumaya çalışarak sert bir sesle cevap verdi:

“Derin, kendine gel. Böyle konuşma. Ne yaptığının farkında mısın?”

Fakat Derin’in öfkesi o kadar büyüktü ki abisinin sözleri ateşi daha da körükledi. Parmaklarını ona doğrultarak bağırdı:

“Beni susturamazsın! Annemizin katili olarak gördüğümüz o kadının kızını nasıl korursun, abi? Söylesene, nasıl?!”

Bir an duraksadı, ama ardından daha da yüksek bir sesle devam etti:

“Biz yıllarca babasız, annesiz kaldık! Neden, biliyor musun? Çünkü o kadın yüzünden! Babamızı terk etmeye zorlayan o kadın yüzünden! Annemizi delirten o kadın yüzünden! Biz onun yüzünden nefret etmedik mi? Her şeyden, herkesten nefret etmedik mi?! Sen de bizimle aynı acıyı yaşamadın mı, abi?!”

Savaş’ın gözleri, yavaşça bir boşluğa dalar gibi oldu. Ama sessiz kaldı. Derin bu sessizliği bir onay gibi görmüş olacak ki sesi daha da yükseldi.

“Sen bize baba olmak için çok çabaladın, değil mi? Ama söyle abi, bu ne? Bütün o acı, bütün o çaba… Yalan mıydı? Senin de öfken bu kadar mıydı? Bir kız için mi her şeyi unuttun? Annemizi, babamızı, bizi… Kendini bile unuttun!”

Bu sözler Savaş’ın yüzünü karartmıştı, ama yine de sessizdi. Derin ise gözlerini Savaş’tan bana çevirdi, nefret dolu bakışlarını üzerime dikti.

“Peki abi! Söylesene, neden Antep’teki konağa dönmüyoruz artık? Neden o evin adını bile anmak istemiyoruz? Çünkü o ev bize sadece kötülüğü hatırlatıyor, değil mi? Çünkü annemizin orada nasıl öldüğünü unutamıyoruz!”

Bu sefer sesi daha çok bir çığlık gibiydi. Ellerini kafasına götürdü, saçlarını çekmeye başladı.

“Benim annem delirdi, abi! Delirdi! Ve kendi canına kıydı! Ama öylece gidip ölmedi, hayır! O son gecede annem sadece kendini değil, bizi de mahvetti!”

Bir anlık sessizlik oldu. Hepimiz bu sözlerin ağırlığı altında eziliyorduk. Derin hıçkırıklar arasında sözlerine devam etti:

“O gece, o evde annem Narin’i odasına götürdü. Onu sandalyeye oturttu ve… ve bağladı! Küçücük bir çocuğu! Bileklerini sandalyeye sıkıca bağladı ve ona bir şey söyledi. ‘Bak kızım, nasıl kurtulacağımı izle. Ben gidiyorum.’ İşte böyle dedi!”

Savaş’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Ben nefes alamıyormuş gibi hissettim, kalbim bir taş gibi ağırlaşmıştı. Derin ellerini yüzüne kapatıp ağladı, sonra bir anda başını kaldırdı. Gözlerindeki öfke yeniden ortaya çıkmıştı.

“Annem kendini astı, Milena! Ama Narin, o küçücük çocuk, bunu izlemek zorunda kaldı! Annem ölürken Narin’in gözlerinin içine baktı! O anı hiç unutabilir miyiz, abi?!”

Bu sözlerin ağırlığı hepimizi ezmişti. Derin bir adım daha atıp gözlerini Savaş’a dikti.

“Sen o kadını koruyorsun, abi. Bizi mahveden o kadının kızını. Annemizi, babamızı, çocukluğumuzu elimizden alan kadının kanından olan birini! Bunu nasıl yaparsın?”

Derin, aniden bana döndü. Gözleri nefretle parlıyordu, sesi bir bıçak gibi keskinleşmişti:

“Senin annen bizim hayatımızı mahvetti. Şimdi sıra sende! Seni öldüreceğim!”

O anda üzerime doğru saldırmaya çalıştı. Ama Savaş onu durdurdu. Sert bir şekilde itti ve Derin yere düştü. Öfkeli bir şekilde bağırdı:

“Kes sesini, Derin! Daha fazla bir kelime bile etme!”

Ama ben… Ben bu sırada başka bir şeyle mücadele ediyordum. Nefesim daralmaya başlamıştı. Ellerim titriyor, boğazımdaki baskı tüm vücuduma yayılıyordu. Gözlerim kararıyor, kulaklarım uğulduyordu. Ellerimden biri boğazıma, diğeri Savaş’ın ceketine uzandı. Zorla, ince bir sesle adını söyledim:

“Savaş…”

Savaş hemen bana döndü, korku dolu gözlerle yüzüme baktı. Yanıma çöktü, sesinde panik vardı:

“Milena, ne oluyor? Nefes alamıyor musun?!”

Titreyen dudaklarımla fısıldadım:

“Nefes… alamıyorum…”

Savaş’ın yüzü dehşetle kaplandı. Ellerini yüzümde dolaştırıp bana bakmaya çalıştı:

“Ne demek nefes alamıyorum? Milena! Bana bak! Gözlerini açık tut!”

Ama gözlerim ağırlaşıyordu. Savaş’ın sesi, korkuyla yankılanıyordu:

“Milena! Dayan! Lütfen dayan!”

Son duyduğum şey, Savaş’ın çaresizce bağırışları ve odadaki diğerlerinin korku dolu sesleriydi. Sonrasında yalnızca karanlık vardı. Ve içimde, her şeyin son bulduğuna dair bir his…

Bu aralar fazlasıyla yoğunum yatmadan önce telefonumdan yazabildiklerim toplamı bu kadar oldu . bölüm hakkındaki düşüncelerinizi 😚bekliyorke ...

Bölüm sonu

17 yorum