İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 33 · 19 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 33

33.Bölüm- Geçmişin İzleri 1

32.Bölüm = Antep Konağı: Geçmişin İzleri 1

Baykara ailesinin geçmişi Antep’in geniş topraklarında, büyük konağın görkemli taş duvarları arasında kök salmıştı. O zamanlar Kudret Hanım, adını taşıyan gücün tam anlamıyla vücut bulmuş hâliydi. Eşini genç yaşta kaybetmiş, iki oğluyla hayatta kalmanın, ayakta durmanın yollarını bulmuştu. Erkek egemen bir toplumda, hem bir anne hem de bir reis olarak dimdik durmuştu. Zaman zaman omuzlarındaki yükü hissetse de bunu belli etmeyecek kadar gururluydu.

Oğulları Zafer ve Adem, herkesin dilindeydi. Zafer ağırbaşlı ve temkinliydi; babasının karakterini yansıtan bir duruşu vardı. Adem ise daha heyecanlı, daha cesurdu. Annesinin “Aslan oğullarım” dediği iki yiğit, ailenin gurur kaynağıydı. Ama kaderin acımasız yüzü, bu mutluluğu çok uzun sürdürmedi.

Bir gün, Adem bir kaza geçirdi. Konağa gelen haberi ilk duyan Kudret Hanım oldu. Kapıdaki haberci, acı dolu bir yüzle yaklaşırken kadın içindeki kötü hissin doğrulandığını anlamıştı. “Kudret Hanım… Adem Bey…” dediğinde sesi titriyordu.

“Ne olmuş Adem’e? Söyle!” Kudret Hanım’ın sesi tok ama korkuyla sarmalanmıştı.

“Hanımım… Maalesef… Adem Bey…” Adamın söylemesine gerek kalmamıştı; Kudret Hanım gerisini zaten anlamıştı. Olduğu yere çöküp hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

Adem’in ölümü sadece bir evladı değil, Kudret Hanım’ın kalbinin bir parçasını da alıp götürmüştü. Konağın içinde yas, büyük bir sessizliğe dönüştü. Zafer ise annesinin en büyük dayanağı oldu. Adem’in yokluğunda ailesinin yükünü taşımaya çalıştı.

Kısa bir süre sonra Zafer, ailenin soyunu devam ettirmek için Zümrüt adında genç bir kadınla evlendi. Zümrüt Hanım konağa ilk geldiğinde sade, sessiz ve uyumlu biriydi. Kudret Hanım, gelinini sevmese de zamanla alışacağını umuyordu. Ancak Zümrüt, konağın zenginliği ve kudretiyle değişti; hırsları giderek arttı.

Bir yıl içinde Zümrüt hamile kaldı. Kudret Hanım, torun sevinciyle dolup taşıyordu. Günler, aylar geçti ve sonunda bebek doğdu. Konağın içinde mutluluk çığlıkları yankılanıyordu. İlk bebeğin erkek olduğunu öğrenen Kudret Hanım, hemen doğum odasına koştu. Zümrüt yorgun ama yüzünde hafif bir gururla yatağında uzanıyordu. Bebek, bir beşik içinde mışıl mışıl uyuyordu.

“Verin bana torunumu,” dedi Kudret Hanım. Hizmetçiler, bebeği dikkatlice kucağına koydu. Küçücük yüzüne bakarken gözleri doldu. Adem’e öyle çok benziyordu ki… Küçücük ellerine dokunduğunda bir an için Adem’in o masum çocukluğunu hatırladı.

“Adın Adem,” dedi torununun kulağına. “Sen benim Adem’imsin. Seni bana Allah gönderdi. Adem’im…” Gözyaşları yanaklarından süzülürken torununa daha sıkı sarıldı.

Zümrüt, kayınvalidesinin bu kadar duygusallaşmasına şaşırmıştı.

“Anne,” dedi yavaşça, “Adem ismi sizin için hâlâ bu kadar mı önemli?”

Kudret Hanım, gelinine dönüp keskin bir ifadeyle baktı.

“Adem sadece bir isim değil, Zümrüt. Adem benim hayata bağlandığım bir dal. Ve bu bebek de o dalın yeniden yeşermesi…”

Zümrüt sessiz kaldı. Kudret Hanım’ın torununa olan sevgisini kıskanıyordu, ama bunu dışa vurmamayı öğrendi.

Aradan çok geçmeden ikinci hamilelik haberi geldi. Bu defa bir oğlan daha doğdu: Mahir. Kudret Hanım’ın sevinci katlandı. Torunları konağın geleceği demekti. Mahir’in doğumu da büyük bir coşkuyla kutlandı. İki küçük bebek, konakta neşe içinde büyümeye başladı. Kudret Hanım, iki torununu da kendi elleriyle büyütmek için çabalıyordu.

Bir gün, Adem henüz üç yaşındayken, Kudret Hanım torunlarını bahçede oynarken izliyordu. Mahir, henüz yürümeye yeni başlamıştı. Adem ise abilik yaparcasına kardeşinin etrafında dönüp duruyordu.

“babaanne , bak Mahir nasıl düşüyor!” diye seslendi Adem, çocukça bir kahkaha atarak.

Kudret Hanım gülümseyip torunlarının yanına çöktü.

“Sen abisin Adem, kardeşine yardım edeceksin, düşmesine izin vermeyeceksin,” dedi ve küçük Adem’in saçlarını okşadı.

“Tamam, anneanne. Mahir’i hep koruyacağım!” dedi Adem, ciddi bir ifadeyle.

Kudret Hanım, torunlarının saf sevgisi ve neşesiyle dolup taşarken, gelecekte bu çocukları nasıl zorlukların beklediğini bilmeden onları izliyordu. Konağın ağır sorumluluğu bir gün onların omuzlarına binecekti. Ancak o gün gelene kadar, Kudret Hanım’ın en büyük görevi, onları sevgiyle büyütmekti.

Ne yazık ki yıllar sonra, bu neşeli günlerin yerini aile içindeki çatışmalar, güç mücadeleleri ve hırslar alacaktı. o gün, güneş Antep Konağı’nın bahçesinde her zamanki gibi parlak ve sıcaktı. Ama bu aile hikâyesi, zamanla zorluklarla sınanacaktı…

&&&&&&

Yıllar Kudret Hanım’ın omuzlarına yük bindirmiş, saçlarına aklar serpiştirmişti. Antep Konağı, içinde neşe ve kederi bir arada barındırırken, Adem ve Mahir iki yakışıklı adam olmuştu. Fakat abi-kardeş ne kadar fiziksel olarak benzeseler de karakterleri birbirinden bir o kadar farklıydı.

Mahir, aceleci, hırslı, her şeyin kontrolünde olmasını isteyen biriydi. Adem ise sakin, korumacı ve aklıselim düşünceleriyle öne çıkıyordu. Kudret Hanım her iki oğlunu da aynı sevgiyle büyütmüştü, fakat kaderin onları nereye sürükleyeceğini bilmiyordu. Oğullarının büyüdükleri bu konakta, birinin mezarının kazılacağını bilmeden her gün şükrederek uyuyordu.

Zafer Ağa, Kudret Hanım’ın son dayanağı, konağın reisiydi. Eşini ve Adem’in babası olan Adem’i yıllar önce toprağa vermiş, acısını içine gömmüş ve konağın yükünü omuzlamıştı. Ancak gün geldi, Zafer Ağa fenalaştı. Hastaneye kaldırıldığında akciğer kanseri olduğu öğrenildi. Bu haber, konağı ikinci kez yasa boğmuştu. Kudret Hanım bir kez daha yıkılmıştı. Eşi ve oğlundan sonra Zafer de gidemezdi. Giderse geriye ne kalırdı?

Zafer Ağa’nın Direnişi

Günler birbirini kovaladı. Zafer Ağa, ağalık gururuyla kimseye zayıflığını göstermedi. Karısı Zümrüt Hanım’a bile mesafeli davranıyor, hasta değilmiş gibi rol yapıyordu. “Bir ağa hastalanamaz,” derdi. “Kimsenin acıdığı bir adam olamam.” Ama içten içe, hastalık onu kemiriyordu. Kudret Hanım ve Zümrüt Hanım, Zafer’in gözlerinin önünde eriyip gidişine şahitlik ederken hiçbir şey yapamamanın acısını yaşıyorlardı.

Bir gece konağın büyük sofrasında herkes toplanmıştı. Mahir, aile yadigârı toprakların başına geçmek istediğini dile getirirken, Adem başka bir planla ortaya çıktı:

“Ben doktor olmak istiyorum,” dedi.

Sofrada bir an sessizlik oldu. Zafer Ağa elindeki çatalı masaya sertçe bıraktı.

“Sen ne dedin, Adem?” dedi sert bir sesle.

“Baba, ben doktor olacağım. Okumak istiyorum.” Adem’in sesi kararlıydı.

Zafer Ağa, oğluna öfkeyle baktı. “Oğlum, okuyup da ne yapacaksın? Baba yadigârı topraklarımız burada dururken, sen başka yerde ne bok yiyeceksin?!”

Adem, babasının sözlerinin ağır geldiğini hissetti ama kararlılığını bozmadan konuştu:

“Baba, benim kararım bu. Mahir burada, o topraklara sahip çıkar. Ama ben insanlara yardım etmek istiyorum. Lütfen buna saygı duy.”

Zafer Ağa, Adem’in bu cevabına daha da sinirlenmişti. Elini kaldırıp oğluna tokat atacağı sırada aniden yere yığıldı. Masanın etrafında bir panik havası esmişti. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Hemen Zafer Ağa’yı hastaneye götürdüler. Doktorlar ameliyata aldı, fakat çok geç kalınmıştı. Zafer Ağa, o gece hayata gözlerini yumdu.

Konağın Yası

Antep Konağı’nda iki yıl boyunca yas sürdü. Kudret Hanım, her gün kocasını ve oğlunu düşündü. Saçlarında tek bir siyah tel kalmamıştı. Zümrüt Hanım ise sessizce yasını yaşarken, oğulları Mahir ve Adem’i yeniden bir arada tutmaya çalışıyordu. Ancak Zafer Ağa’nın ölümü, konaktaki dengeleri değiştirmişti.

Adem, babasının kaybından sonra daha da içine kapanmıştı. Bir gün, konağın büyük avlusunda elinde bir çantayla belirdi. Konak halkı onu şaşkınlıkla izliyordu. Kudret Hanım da torunlarının bu hareketini anlamaya çalışarak ona doğru yürüdü.

“Adem, nereye gidiyorsun oğlum?” dedi, sesi titrek.

Adem derin bir nefes aldı, gözlerinde kararlılıkla:

“Ben Mardin’e gidiyorum, anneanne,” dedi.

Konağın avlusu sessizliğe gömüldü. Herkes Adem’in bu kararı karşısında donup kalmıştı. Kudret Hanım, elleri titreyerek:

“Mardin mi? Neden oğlum? Ne işin var oralarda?”

Adem, gözlerini yere indirdi.

“Yeni bir hayat kurmaya gidiyorum. Babamın yolunu seçmeyeceğim. Kendi yolumu çizmek istiyorum.”

Mahir, kardeşine öfkeyle baktı.

“Bu mu yani? Bizi burada bırakıp gideceksin öyle mi? Aileyi unutacak mısın?”

Adem, abisine sakin ama kesin bir dille cevap verdi:

“Ailemi unutmayacağım, Mahir. Ama burada kalırsam, kendim olamayacağım. Babamın gölgesinde yaşamak istemiyorum.”

Kudret Hanım, gözlerinden süzülen yaşlarla torununa sarıldı.

“Git oğlum,” dedi zorla. “Ama unutma, nereye gidersen git bu konak senin yuvandır.”

Adem başını eğdi, anneannesinin ellerini öptü ve arkasına bakmadan konağın kapısından çıktı. Konağın avlusu, Adem’in arkasından esen rüzgârın hışırtısıyla boş kaldı. Herkes bu kararın konağın geleceğini nasıl etkileyeceğini düşünüyordu, ama Adem çoktan kendi yolunu çizmek üzere yola koyulmuştu.

&&&&&&&

Adem’in Mardin’e gidişi, konakta sadece bir oğlun gidişi değildi; evde derin bir yokluk, sessiz bir fırtına bırakmıştı. Zümrüt Hanım için bu, koca bir yenilgiydi. Adem, onun gurur kaynağıydı. Onu, Zafer Ağa’nın yerini dolduracak, bu toprakların geleceğini inşa edecek bir figür olarak görmüştü. Ama şimdi gitmişti. Üstelik bu gidiş, annesine karşı bir meydan okuma gibiydi.

Zümrüt Hanım, ilk gelin olduğu günlerde Kudret Hanım’ın gölgesinde kalmıştı. Sessiz, sakin ve hatta masum bir görüntü sergilemişti. Ama zamanla işler değişmişti. Eşi Zafer’in ölümü, Zümrüt’ü bambaşka birine dönüştürmüştü. Eskiden sevgiyle baktığı çocuklarına artık sadece güç aracı olarak bakıyordu. Kudret Hanım’ın, eşini ve iki çocuğunu kaybetmiş, dul bir kadın olarak hâlâ hanım ağa kimliğini sürdürmesi, Zümrüt’ü çıldırtıyordu. Oysa onun iki oğlu vardı, iki varisi. Adem ve Mahir, Zümrüt’ün Kudret’i tahtından indirmek için kullandığı kozlardı.

Ancak Adem, Zümrüt’ün elinde kolayca şekillenecek bir oğul değildi. Küçük yaşından itibaren okumaya, hayal kurmaya meraklıydı. Mahir gibi annesinin dediklerini itirazsız kabul etmiyordu. Zümrüt, Adem’in çok kitap okuduğunu fark ettiğinde, bu durum onu rahatsız etmişti. Bir gün, odasında sakladığı kitapları bulmuş ve hepsini çöpe atmıştı.

“Bu zırvalara gerek yok!” demişti, öfkeli bir şekilde. “Sen bu toprakların ağasısın, Adem. Kitapla, kağıtla uğraşmak sana yakışmaz.”

Ama küçük Adem, annesinin bu tavrına karşı çıkmıştı. Bu, Zümrüt’ün tahammül sınırlarını zorlayan bir durumdu. Adem, annesinin yüzüne bakarak, “Ben ağa olmak istemiyorum,” dedi. “Doktor olmak istiyorum. İnsanlara yardım etmek istiyorum.”

Zümrüt’ün içindeki hırs bir volkan gibi patladı. Adem’in bu sözleri, onun tüm hayallerini yıkıyordu. Çocuğun yüzüne bir tokat indirdi.

“Benim evladım hayal peşinde koşamaz! Senin kaderin, baban gibi bu toprakların sahibi olmaktır. Bu kadar!”

Ama Adem pes etmedi. Elini yanağına götürüp annesinin gözlerine baktı. “O zaman Mahir’i yap ağa,” dedi. “Ben sizin istekleriniz için yaşamayacağım.”

Bu sözler, Zümrüt’ün kalbine bir hançer gibi saplandı. İlk kez bir çocuğu ona böyle meydan okuyordu. Ama Adem, kararlılıkla avluyu terk etti. O günden sonra aralarındaki ilişki giderek soğudu.

Adem’in Mardin’e gidişi, Zümrüt Hanım için çok daha büyük bir darbe oldu. Konaktaki dengeler, Adem’in yokluğunda sarsılmıştı. Zümrüt, Mahir’i tamamen kontrol altına almıştı, ama Mahir’in zayıf karakteri, Adem’in yerini dolduracak bir lider olmadığını gösteriyordu.

Adem’in gitmesinden birkaç hafta sonra, Zümrüt bir akşam Mahir’i yanına çağırdı. Büyük salondaki divana oturmuş, elinde kahve fincanıyla Mahir’e ciddi gözlerle bakıyordu.

“Mahir,” dedi sert bir sesle. “Adem’in yokluğunu hissediyoruz. Ama bu toprakların tek sahibi sen olacaksın. O gitmiş olabilir, ama bu benim için bir şey değiştirmez. Artık bu sorumluluğu sen alacaksın.”

Mahir, annesinin söylediklerini dinlerken yüzünü saklamaya çalıştı. Adem’in yokluğu Mahir’i de etkilemişti. Adem’in cesareti, hayalleri ve özgürlüğü ona ilham veriyordu. Ama annesine karşı koyabilecek gücü yoktu. Başını sallayıp, “Tamam, anne,” dedi sadece.

Zümrüt, oğlunun sözlerinden memnun görünse de içten içe huzursuzdu. Adem’in gitmesi, onun hayallerindeki hanedanı zayıflatmıştı.

Zümrüt Hanım’ın para ve mal sevdası, tüm hayatını şekillendirmişti. Zafer’in ölümünden sonra, toprakların kontrolünü ele geçirmiş ve her karış toprağı bir güç aracı olarak görmeye başlamıştı. Onun gözünde, bu topraklar sadece aileleri değil, nesilleri kontrol etmenin anahtarıydı. Kudret Hanım’ın hanım ağa olarak hâlâ saygı görmesi, Zümrüt’ü kıskançlıktan deliye çeviriyordu.

Bir gün, Kudret Hanım’la aynı masaya oturduklarında, Zümrüt laf arasında Adem’in gitmesinden bahsetti.

“Adem de beni dinlemiyor,” dedi yapmacık bir üzüntüyle. “Oysa oğlumun bu topraklar için ne kadar önemli olduğunu herkes bilir.”

Kudret Hanım, başını hafifçe kaldırıp Zümrüt’e baktı. Gözlerindeki keskinlik, Zümrüt’ü huzursuz etmişti.

“Çocuklar bazen kendi yollarını seçerler,” dedi Kudret, sakin ama bir o kadar da derin bir sesle. “Senin oğlun okumak ister, benimkiler de... bir zamanlar çok şey isterdi.”

Zümrüt’ün içi öfkeyle kaynıyordu. Kudret’in bu sözleri, Adem’in yokluğunu daha da görünür kılıyordu. Ama o, bu zayıflığı dışarı belli etmezdi. Masaya hafifçe gülümsedi. “Bizim oğullarımız döner,” dedi kendinden emin bir şekilde. “Sonuçta bu topraklar onların kaderi.”

Adem’in gidişiyle birlikte konakta hırs, kıskançlık ve baskılar artmıştı. Zümrüt Hanım, oğlunu geri getirmek için çeşitli planlar yapıyor, ama hiçbir şey Adem’i geri döndürmeye yetmiyordu. Bu durum, hem onun gücüne darbe vuruyor hem de kendi içinde derin bir yenilgi hissi yaratıyordu.

Bir gün, Adem’in gidişine dayanamayıp ona mektup yazmaya karar verdi. Mektubu kısa ama etkiliydi:

“Oğlum,
Bu topraklar, bu soy, bizimdir. Herkes kendi kaderini yaşar, ama unutma, ailenin kaderinden kaçamazsın. Döndüğünde, bu evde her şey seni bekliyor olacak.
Annen,
Zümrüt”

Ama Adem bu mektubu aldığı gün, onu bir kenara koyup Mardin’deki hastanenin kapısından içeri girdi. Artık annesinin planlarının bir parçası olmayacaktı. Ama zümrüt hanım için hiçbir şey sona ermemişti . Zümrüt hanım o mektubu yollamasının ardından aylar geçmişti . Mahir maridinde işleri ile uğraşırken zümrüt hanım ise hanım ağa olmaya çalışıyordu .

&&&&&&

Zümrüt Hanım, odasında yalnızdı. Ay ışığı, eski ahşap pencereden sızarak odayı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Yüzünde derin bir düşünce, dudaklarında sinsice bir kıvrım vardı. Eline, Adem’e yazacağı mektubun taslağını aldı. Mahir’in beceriksizliği artık sabrını taşırmıştı. Kaç kez onu doğru yola yönlendirmeye çalışmış, kaç kez bir hata daha yapmasına engel olmak istemişti. Ama her seferinde Mahir, Zümrüt’ün yüzünü kara çıkarmıştı.

O gün, Mahir’in büyük bir araziyi yok pahasına sattığını öğrendiğinde, Zümrüt öfkesinden avuçlarını yumruk yapmış, sinirden tir tir titremişti.

“Beceriksiz!” diye bağırmıştı odasında tek başına. “Sen benim oğlum olamazsın! Nasıl bu kadar ahmak olabilirsin?”

Artık tek bir çıkış yolu kalmıştı: Adem’i geri getirmek. Ama bunu açık bir dille yapamazdı. Adem zekiydi, annesinin planlarını sezebilecek kadar zeki. Bu yüzden, ona acındıracak, hasta olduğunu söyleyecek ve vicdanına oynayacaktı. Kalemi eline aldı, dikkatlice yazmaya başladı:

"Oğlum,
Bu satırları yazarken gözlerimden yaşlar süzülüyor. Seni ne kadar özlediğimi, her gün dua ederken adını nasıl zikrettiğimi bir bilsen... Bu aralar sağlığım hiç iyi değil, oğlum. Artık ayakta durmakta bile zorlanıyorum. İçim daralıyor, bu konağın yükü beni yavaş yavaş eritiyor. Ölürsem, gözüm arkada kalacak. Mahir genç, tecrübesiz. Ona yardım etmen lazım. Ama her şeyden önemlisi, seni son bir kez görmek istiyorum. Bana bunu çok görme.
Sevgiler,
Annen Zümrüt."

Mektubu bitirdiğinde, derin bir nefes aldı. Planı hazırdı. Kahyasını çağırıp, mektubu hemen Adem’e ulaştırmasını söyledi. Artık beklemekten başka çaresi yoktu.

Bir hafta geçmişti. Sessizlik içinde geçen bu süre boyunca Zümrüt, odasında planlarını kurup durdu. Nihayet, bir sabah erkenden kahya, nefes nefese gelip Adem’in konağa geldiğini haber verdi.

“Adem Bey geliyor, Hanımım!”

Bu haberi duyduğunda Zümrüt’ün gözlerinde sinsi bir parıltı belirdi. Gözlerinde sevinçle birlikte bir zafer ışığı vardı. Derin bir nefes aldı, yüzüne yapmacık bir halsizlik ifadesi yerleştirerek kanepeye uzandı.

Konağın avlusundan, kalabalığın coşkulu sesleri yükseliyordu. Adem’in dönüşü sadece Zümrüt’ü değil, konağın diğer sakinlerini de heyecanlandırmıştı. Kapılar açıldı, ve Adem içeri girdi. Uzun boylu, geniş omuzlu, dimdik duruşuyla bir lider gibi görünüyordu. Saçları jet gibi siyah, yüz hatlarıysa keskin ve etkileyiciydi. Çocukluğundaki masum ifadesi yerini ciddi ve karizmatik bir duruşa bırakmıştı. Gözlerindeki sertlik, hayatta nelerle mücadele ettiğini anlatıyordu. Zümrüt’ün gözleri, oğlunu gördüğünde hayranlıkla parladı.

Adem, içeri adım atar atmaz etrafını selamlayan bakışlarla inceledi. Birkaç hizmetkâr heyecanla onun yoluna eğildi, Mahir ise arka tarafta sessizce duruyordu. Annesine doğru yaklaştı.

“Anne,” dedi derin, tok bir sesle. “Hasta olduğunu söylemişsin. Sana bir şey mi oldu?”

Zümrüt, oğlunun sesindeki endişeyi duyunca rolüne daha da sıkı sarıldı. Yatağından güçlükle doğrulur gibi yaptı, yüzüne sahte bir yorgunluk ifadesi yerleştirdi.

“Adem…” dedi zayıf bir sesle. “Gelmişsin… Seni son bir kez görebileceğim diye çok korktum.”

Adem, annesine yaklaşıp onu dikkatlice inceledi. Onun gözlerindeki sahteliği hemen sezecek kadar zekiydi, ama Zümrüt’ün bu kadar ileri gidebileceğini tahmin edemiyordu.

“Anne, emin misin? Gerçekten hasta mısın? Çünkü bana hiç öyle görünmüyorsun.”

Zümrüt, elini göğsüne koyarak bir iç çekti. “Ah, oğlum… İnsan hasta olunca her şey dışarıdan belli olmaz. İçimdeki dert beni bitiriyor.”

Adem, derin bir nefes aldı. Annesinin bu sözlerine inanmak istiyordu, ama içinde bir şüphe vardı. Yine de onun annesi olduğunu hatırlatarak yumuşadı.

“Peki, anne. Madem buradayım, dinlenmen için elimden geleni yaparım.”

Adem, konağın eski salonuna doğru adım atarken hizmetkârlar onun etrafında dönüyor, hayranlık dolu bakışlarla ona bakıyordu. Onun gelişi konaktaki havayı değiştirmişti. Çocukken sessiz ve mütevazı olan Adem, şimdi bir lider gibi görünüyordu. Konakta yıllardır eksik olan karizma ve güç, Adem’in varlığıyla yeniden ortaya çıkmıştı.

Zümrüt, oğlunu dikkatle izlerken içten içe zaferinin tadını çıkarıyordu. Adem’in geri dönüşüyle birlikte konak yeniden ayağa kalkacak, onun planları nihayet gerçekleşecekti. Ancak Adem’in zekası ve annesinin asıl niyetlerini öğrenme ihtimali, bu oyunu daha karmaşık hale getirebilirdi.

Adem, konağın verandasında durmuş, gözlerini topraklara çevirmişti. Kararlı bir sesle, “Bu topraklar ne kadar değişmiş,” dedi. Annesine bakmadan ekledi:

“Burada düzen sağlanmış mı, yoksa hâlâ karmaşa mı var?”

Zümrüt, oğlunun bu kararlılığını görünce gülümsemeye çalıştı, ama içindeki hırs, yüzüne başka bir maske yerleştirmişti.

“Adem, burası senin yerin. Döndüğün için bu topraklar yeniden dirilecek. Sen buradayken hiçbir şey eksik olmaz.”

Adem’in gözleri, annesinin gözlerine kilitlendi. Soğukkanlı bir şekilde, “Öyleyse işleri yoluna koymaya başlamak lazım,” dedi.

Bu sözler, Zümrüt’ün istediği gibi olsa da Adem’in her şeyi fark edeceğine dair bir huzursuzluk yaratıyordu. Konağa dönüşü, hem yeni bir düzenin başlangıcı hem de eski hesapların yeniden açılmasının habercisi gibiydi.

&&&&&&&

Adem konağa yerleştikten sonra Mahir’e yardım etmeye başlamıştı. Yılların getirdiği tecrübe ve zekâsıyla, Mahir’in işlerini kolaylaştırıyor, ona stratejik hamleler öğretiyordu. Mahir, abisinin varlığıyla huzur bulmuştu; artık işlerin ağırlığı altında ezilmiyor, geceleri rahatça dışarı çıkabiliyordu. Adem’in bu güçlü ve karizmatik hali, Zümrüt Hanım’ı daha da memnun etmişti. Ancak bir yandan Adem’i nasıl kalıcı olarak Antep’e bağlayacağını düşünüyordu.

Ne zaman konuşsa, Adem’in sohbetlerinde sıkça “Mardin” kelimesi geçiyordu. Zümrüt Hanım bunu fark etmişti. “Bu Mardin’de ne vardı? Oğlumu oraya bağlayan şey neydi?” diye kendi kendine söyleniyordu. Adem’in bu tutkusu, annesinin içindeki merakı körüklemişti.

Bir akşam, Adem toplantıdayken telefonunu odasında unutmuştu. Zümrüt Hanım bunu fark edince merakına yenik düştü. Hızla telefonu aldı, parmaklarının titremesine aldırmadan kilidi açtı. Adem’in galeriye sıklıkla girdiğini fark etmişti. Parmaklarını galeri ikonuna dokundurduğunda karşısına bir fotoğraf çıktı.

Gözlerine inanamadı. Fotoğrafta genç bir kız vardı. Uzun, dalgalı kumral saçları başörtüsünden taşmış, gözleri büyüleyici bir yeşil renkteydi. Bu kız sıradan biri olamazdı; Adem’in telefonunda olmasının bir anlamı vardı. Fotoğraf belli ki gizlice çekilmişti, ancak kızın güzelliği Zümrüt’ü bile hayrete düşürmüştü.

Zümrüt Hanım’ın içini derin bir öfke kapladı. “O benim oğlum! Onun gönlü, bir köylü kızına mı düştü?” diye homurdandı. Telefonu hızla yerine koydu ve odasına çekildi. İlk iş, Mardin’deki güvendiği bir adamını aradı.

Telefonu kulağına götürürken sesi titriyordu; hem sinirden hem de heyecandan. “Beni dikkatle dinle,” dedi. “Bu fotoğrafı gönderiyorum. Bu kızı bulacaksın! Kimdir, necidir, ailesi kim, hepsini öğrenmek istiyorum. En ince ayrıntısına kadar!”

Adam bir süre sustuktan sonra “Anlaşıldı Zümrüt Hanım,” dedi. “Kızın peşine düşüyorum.”

Telefonu kapattıktan sonra, Zümrüt Hanım yeniden fotoğrafa baktı. Oğlunun böyle bir kıza gönül kaptırması onun için kabul edilemezdi. “Bu iş asla olmayacak,” dedi kendi kendine.

Bir sabah kahvaltı masasında, Zümrüt Hanım oğluna bakarak sordu:

“Adem, söyle bakalım, Mardin’de ne buluyorsun? Antep gibi bereketli bir yer varken neden sürekli oraya gidip duruyorsun?”

Adem, annesinin sesindeki şüpheyi fark etti ama istifini bozmadı. Sakin bir şekilde cevap verdi:

“Anne, Mardin iş açısından önemli bir yer. Yeni fırsatlar var. onlarca tedavi bekleyen insan var .Senin de bildiğin gibi, doktor olmak için genişlemem lazım.”

Zümrüt Hanım kaşlarını çattı. Adem’in sözleri, onu tatmin etmemişti. “Sadece iş mi? Yoksa başka bir şey mi var?” diye sordu, gözlerini oğlunun gözlerine dikerek.

Adem hafif bir gülümsemeyle başını salladı. “Başka ne olabilir ki, anne? İşimi yapıyorum, hepsi bu.”

Zümrüt, oğlunun kendisinden bir şeyler sakladığını anladı ama üzerine gitmemeye karar verdi. “Peki Adem, sen bilirsin. Ama unutma, annenin gözü hep üzerinde,” dedi, sesine tehditkâr bir tını ekleyerek.

Zümrüt Hanım’ın Şüphesi Derinleşiyor

Zümrüt, o gün akşamüstü konağın bahçesindeki bankta oturuyordu. Hizmetçisi Nazlı yanına yaklaştı. “Hanımağa, buyurunuz çayınızı getirdim,” dedi.

Çayı yudumlarken, aklında hâlâ o kız vardı. Nazlı çayı uzatırken nazlınındı Mardinli olduğu aklına geldi .Hizmetçisine döndü ve sordu:

“Nazlı, “

“ buyur hanımım ..”

“sen bilirsin… Adem’i Mardin’de gören var mıymış? Oralarda kimlerle görüşüyormuş?”

Nazlı başını eğdi. Nazlı ailesinden adem beyin haberini alıyordu . Kısık bir sesle “Vallahi hanımağa, ben bilmem. Ama duyduğuma göre Adem Bey sık sık aynı yere gidermiş. Bir pazar yerinde bir hanımefendiyi görmüşler. Orada ne işi varmış, kim bilir?” dedi .

Zümrüt’ün içindeki şüphe iyice arttı. “Demek doğruymuş,” diye fısıldadı. “Bu iş böyle devam edemez.”

Akşam yemeğinde Zümrüt, meseleyi daha da derinleştirmeye karar verdi. Sofrada herkes sessizdi. Zümrüt aniden Adem’e dönerek sordu:

“Adem, Mardin’de seni kim bu kadar oyalıyor?”

Adem kaşığı elinden bıraktı, annesinin yüzüne baktı. “Anne, bir şey ima etmeye mi çalışıyorsun?” diye sordu, sesinde bir sertlik vardı.

Zümrüt kaşlarını kaldırarak cevap verdi:

“Ben bir şey ima etmiyorum. Sadece merak ediyorum. Orası sana ne vaat ediyor? Antep gibi bereketli bir yerden neden uzaklaşıyorsun?”

Adem derin bir nefes aldı. “Anne, ben ne yaptığımı biliyorum. İşimle ilgileniyorum, hepsi bu. Fazla endişelenme,” dedi ve konuşmayı kapatmak ister gibi sandalyesinden kalktı.

Zümrüt, oğlunun odasına giderken arkasından baktı ve kendi kendine mırıldandı:

“Adem, ne yapıyorsan, öğrenirim. Ve o kızı da bu eve sokmam!”

Adem, Mardin’de geçirdiği günlerde yalnızca toprak meseleleriyle değil, halkın dertleriyle de ilgileniyordu. Ağa olmanın sadece yönetmek değil, aynı zamanda halkın ihtiyaçlarına kulak vermek olduğunu düşünüyordu. Parasızlık yüzünden çocuklarını tedavi ettiremeyen aileler, yaşlılık nedeniyle hastalıklarla boğuşanlar, Adem’in karşısına çıkan yüzlerce dert arasında yer alıyordu. Her biri, Adem’in zihninde tek tek not ediliyor, çözüme kavuşturuluyordu.

“Hayat bu kadar ucuz olmamalı,” diyerek bir gün Mahir’e dönmüştü. “Ağa dediğin sadece toprak sahibi değildir. İnsanların dertleriyle de ilgilenmeli. Ben burada sadece yönetici olmayacağım, onların yükünü de hafifleteceğim.”

Mahir, kardeşine bakarak umursamaz bir tavırla omuz silkti. “Sen uğraş dur, abi. Ben hayatımı yaşıyorum. Senin kadar sorumluluk sahibi olmak zorunda değilim.”

Adem, halkın ihtiyaçlarını bizzat öğrenmek için köyleri ziyaret etmeye başlamıştı. Hasta çocukları tedavi ettirmek için şehirdeki hastanelerle bağlantılar kurmuş, ilaçların masraflarını üstlenmişti. Her biri için hassasiyetle bilgi toplayarak, yanlış yapılmaması adına bütün süreci kontrol ediyordu.

Bu tavrı, konakta farklı tepkilere yol açıyordu. Zümrüt Hanım, oğlunun bu “alt tabaka insanlarla” vakit geçirmesinden hoşnut değildi. Oysa Adem’in babaannesi Kudret Hanım, torunuyla gurur duyuyordu. Adem’in bu vicdanlı ve yardımsever tarafı, ona yıllar önce kaybettiği torununu hatırlatıyordu.

“Adem,” dedi Kudret Hanım, bir gün torunuyla baş başa kaldıklarında, “senin gibi torun, aileye gurur verir. Yaşasaydı, abinin oğlu da senin gibi olurdu. Yüreğin temiz, insanlığa faydan dokunuyor.”

Adem, babaannesine şükranla gülümsedi. “Babaannem, insan olmak bunu gerektirir. Ağalık, güç göstermek değildir; halkına sahip çıkmaktır.”

Adem’in yardımları halk arasında dilden dile yayılırken, Zümrüt Hanım başka bir meseleyle meşguldü. Adamlarından biri, Mardin’den detaylı bilgiyle dönmüştü.

“Hanımım,” dedi adamı dikkatle, “Adem Bey, Rojda adında bir kızla görüşüyor. Kız, sıradan bir aileden. Güzelliğiyle herkesin dilinde ama Adem Bey’le ilişkisi gizli tutuluyor. Köyün tepelerinde buluştuklarını görenler var.”

Zümrüt Hanım, duydukları karşısında öfkeyle sandalyeye yaslandı. “Alt tabaka bir ailenin kızı mı? Benim oğlum böyle bir hata yapamaz. Bu kız da kim oluyor?!”

Adam, sessizce beklerken Zümrüt Hanım düşüncelere daldı. “Bu mesele, benim izin verebileceğim bir şey değil. Adem, asla böyle bir aileyle anılmamalı. Buna bir çare bulmam gerek.”

Plan yapmak için günlerce düşündü. Sonunda aklına, Karacabey aşireti geldi. Hem güçlü bir müttefik kazanmak hem de Adem’i bu sevdadan kurtarmak için mükemmel bir fırsattı. Karacabey ailesinin en küçük kızı Zehra, bu iş için biçilmiş kaftandı. Güzelliği dillere destan olan Zehra, Zümrüt Hanım’ın istediği gibi asil bir ailenin kızıydı.

Zümrüt Hanım ve Mahir’in Konuşması

Zümrüt Hanım, planını Mahir’le paylaşmak için konağın oturma odasında oğlunu yanına çağırdı. Mahir, annesinin yüzündeki ciddi ifadeyi görünce kaşlarını kaldırdı.

“Ne oldu anne? Yine ne planlıyorsun?”

Zümrüt, oğluna döndü ve net bir şekilde konuştu:

“Adem’i Karacabeylerin kızıyla evlendireceğim. Hem aşiretler arasındaki bağları güçlendireceğiz hem de oğlumu bu alt tabaka kızdan kurtaracağım.”

Mahir, keyifli bir kahkaha attı. “Anne, sen gerçekten müthiş bir strateji ustasısın. Ama Adem buna nasıl ikna olacak?”

Zümrüt, sinsi bir gülümsemeyle yanıt verdi:

“Adem’in iyiliği için olduğunu söyleyeceğim. Oğlumu tanırım; ailesine ve geleneklere bağlıdır. İtiraz etmeyecektir.”

Adem, Mardin’e gitmek için hazırlık yaparken Zümrüt Hanım, planını devreye sokmak için harekete geçti. Karacabey ailesiyle iletişime geçerek kız isteme sürecini başlattı. Ancak Adem, annesinin bu planlarından habersizdi.

Bir sabah, konakta Kudret Hanım ve Adem konuşurken, Zümrüt Hanım içeri girdi. Adem’e döndü ve sert bir sesle sordu:

“Adem, bu Mardin sevdası neyin nesi? Sürekli oradasın, ne işin var orada?”

Adem, annesinin bu sorularına alışkın bir şekilde sakinliğini koruyarak yanıtladı:

“İşler var anne. Toprakla ilgileniyorum, halka yardım ediyorum.”

Zümrüt, oğlunun gözlerine bakarak alaycı bir şekilde güldü. “Toprak mı, yoksa başka bir şey mi? Rojda adında bir kızla görüşüyormuşsun. Doğru mu bu?”

Adem, annesinin sözleri karşısında kaşlarını çattı. “Anne, özel hayatım seni ilgilendirmez. Benim işime karışma.”

Zümrüt, oğlunun sert tepkisi karşısında geri adım atmadı. “Ben sadece senin iyiliğini düşünüyorum, Adem. O kız bizim ailemize uygun değil. Sana daha iyi bir eş buldum. Karacabeylerin kızı Zehra… Onunla evleneceksin!”

Adem, bu sözleri duyunca annesine sert bir bakış attı ve hiçbir şey söylemeden odadan çıktı. Bu, konakta fırtınaların kopacağının habercisiydi.

Bu bölümde geçmişe gittim . "BAYKARA" Ailesi sırlarla dolu dkdkdkdk ve diğer bölümde görüşene kadar bb.

Bölüm sonu

4 yorum