İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 32 · 23 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 32

32.Bölüm- Karımsın !...

32.Bölüm- Karımsın !...

Yemek boyunca herkesin arasındaki gerginlik arttıkça, havadaki gerilim daha da belirginleşti. Barış’ın varlığı, özellikle Savaş’ın yanında otururken, rahatsız edici bir şekilde hissediliyordu. Barış’ın gözleri, birkaç kez istemsizce bana kayarken, her bakışı beni daha da huzursuz ediyordu. Gözlerimi kaçırarak sessizce masaya bakmaya devam ettim ama Savaş bunu fark etti. O anda vücudunun gerildiğini, parmaklarının yumruğunu sıkarak masanın kenarını kavradığını gördüm. Savaş’ın öfkesini ve kontrolsüz tepkilerini gizlemeye çalıştığı her halinden belli oluyordu. O an, onun içinde bir şeylerin patlamak üzere olduğunu hissedebiliyordum.

Beril ve Barış yan yana otururken, Savaş’ın bakışları sürekli olarak Barış’a kayıyordu. Her biri kendi egoları ve statüleriyle varlıklarını hissettirmeye çalışıyorlardı, ama hiçbiri Savaş’ın gücünden ve etkisinden kaçamayacak gibiydi. Beril, gayri ihtiyari olarak Savaş’a bir bakış attığında, yüzünde rahatsızlık belirirken, Savaş’ın hiç ama hiç umurunda değildi. O sadece Barış’a odaklanmıştı ve gözlerinden, bu ortamın ona ne kadar yabancı geldiği ve ne kadar hoşlanmadığı belli oluyordu.

Hilal Hanım, oğlu Barış’la gurur duyarak ona sürekli sorular sorarken, Barış bir yandan sürekli olarak gözlerini benden kaçırmadan bana bakmaya devam ediyordu. Bu, beni o kadar rahatsız ediyordu ki, her defasında gözlerimi kaçırarak sanki bir şeyler gizliyormuş gibi hissediyordum. Ama Savaş, bu rahatsızlığımdan haberdardı ve daha da sertleşerek, durduğu yerden yavaşça gözlerini Barış’tan ayırmadı. Barış’la göz göze geldiklerinde, Savaş’ın yüzündeki öfke her geçen saniye artıyordu.

Bu sırada Beril, gülümsüyor gibi yaparak ama arada bir benimle yarıştığı belli olan bakışlar fırlatarak, neredeyse tüm dikkatini Savaş’a yönlendirmeye çalışıyordu. Ancak Savaş ona dönüp hiçbir tepki vermezken, tüm odak noktasını Barış’a yöneltmişti. Zihnimde ne kadar uğraşsam da, bu anın içindeki gerginliği hissediyor ve ne olursa olsun burada olanların hiçbir şekilde sıradan olmadığını anlıyordum. Savaş, Barış’ın varlığına sabırlı bir şekilde tahammül ediyordu, ama arada hissettirdiği tepkiler, bu durumun ne kadar dayanılmaz hale geldiğini gösteriyordu.

Havadaki gerginlik, masadaki herkesin kendini huzursuz hissetmesine neden oluyordu. Savaş’ın gözleri Barış’ın her hareketini izlerken, yüzündeki öfke o kadar keskinleşmişti ki, onu daha fazla zorlamamak için kimse konuşmuyor gibiydi. Bir yandan, Hilal Hanım ve Zümrüt Hanım’ın Barış’ı överek konuştukları sesler, ortamın gerginliğini daha da arttırıyordu.

Barış ise bunu fark etti, ama yüzünde en ufak bir korku yoktu. Tam tersine, daha da rahatlamış bir şekilde gülümsedi, gözlerini tekrar bana kaydırarak. Bu rahat tavrı, Savaş’ın içindeki öfkeyi daha da büyütüyordu. Savaş’ın parmakları neredeyse masayı kıracak kadar sertleşti, ama kendini tutmaya devam etti. O an, Savaş’a olan hislerim daha da karışıktı. Onun içindeki bu güçlü, korumacı tavrı, bana güven verirken bir yandan da içinde biriktirdiği öfkeyi nasıl kontrol ettiğini görmek, içimde karmaşık duygular uyandırıyordu.

Hilal Hanım, Barış’a bir yudum daha şarap vererek, “Bu akşam hep birlikte olmanın keyfini çıkaralım, değil mi Barış?” diyerek ortamı biraz yumuşatmaya çalıştı. Ancak Barış, hiçbir şekilde gerginliği fark etmiyormuş gibi, rahat bir şekilde gülümsedi ve “Tabii, Anne . Keyfim gayet yerinde,” dedi. Gözleri bir an yine bana kayarken, ben bu sefer daha sert bir şekilde gözlerimi kaçırarak Savaş’a odaklandım. O, Barış’a odaklanmaya devam ediyordu, ama gözlerinin bir köşesinde bana olan güveni ve sahiplenici bakışları da saklıydı.

Bir süre daha, herkes sessizce yemek yemeye devam etti. Ancak bu sessizlik, tıpkı bir gerilim teli gibi geriliyordu. Beril, başını eğip sessiz kaldı, ama arada bir Savaş’a bakıyor, onun tepkilerini ölçmeye çalışıyordu. Herkesin ne kadar huzursuz olduğunu fark etmemek imkansızdı. Tam bu sırada, birden Barış’ın sesi kesildi ve o, birdenbire tüm odak noktasını Savaş’a yöneltmişti.

“Bunu daha fazla sürdüremeyiz, değil mi?” dedi Barış, ellerini masanın üstünde birleştirerek. Yüzünde alaycı bir ifade vardı . Savaş bir an ona bakıp, “Neyi sürdüremeyiz?” diye sormadan edemedi. Barış, gülerek başını salladı. “Bu oyun. Herkesin ne olduğunu bildiğini sanması ama asıl gerçeği kimsenin görmemesi. Hepimiz biliyoruz, Savaş. Ama senin için de bir sır olarak kalması daha iyi, değil mi?” dedi. Bu sözler, Savaş’ın sabrını tamamen sınırına getirdi. Gözlerindeki öfke, şimdi Barış’a karşı patlamak üzereydi.

Masada hiçbir ses kalmamıştı. Herkes, bu anın bir patlama noktasına gelmesini bekler gibiydi. Beril’in ve Barış’ın yüzlerindeki gülümseme kaybolmuştu, ama hala birbirlerine olan üstünlük savaşlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Savaş, dişlerini sıkarak derin bir nefes aldı ve kendini tutarak Barış’a doğru yavaşça, ama son derece kesin bir şekilde konuştu: “Sana bir şey söyleyeceğim, Barış. Bu akşam burada olanlar bir oyunsa, en kısa zamanda bitmeli. Ama bunu başkalarının gözlerinde bir maske gibi görmene izin vermem. Gördüğün her şey gerçek ve bu gece burada yaşanan her şeyin hesabını vereceksin. Benimle oynamaya kalkma.”

Savaş’ın sesi, öyle derin ve tehditkar bir tonda çıkmıştı ki, masadaki herkes bir anda gerildi. Beril’in yüzü anında solmuştu ve Hilal Hanım, Barış’a endişeyle bakıyordu. Gözlerindeki korkuyu gizlemeye çalışsa da, artık bu atmosferde hiç kimse gerçek niyetleri gizleyemezdi. Savaş’ın tehdidi, sözlerinden daha da ağırdı ve bu akşam herkesin yüzüne yansıyan tek şey, kaçınılmaz bir sonun yaklaşmakta olduğu duygusuydu.

Benim kalbim hızla çarparken, Savaş’ın bu kadar kontrol edilemez bir öfkeyle hareket etmesi, içimdeki karmaşık duyguları daha da artırıyordu. O an, her şeyin ne kadar tehlikeli hale gelebileceğini bir kez daha anlamıştım.

Savaş’ın beni sahiplenmesi, bir yandan garip bir şekilde beni değerli hissettiriyordu. Onun bakışlarındaki o derin sahiplenme, bana sanki en özel insanmışım gibi bir his veriyordu. Bazen onu izlerken, o kadar güçlü ve kararlı bir adam olduğunu düşünüyordum ki, yanında kendimi her şeyin dışında hissediyordum. Ama bir o kadar da güven veriyordu. Bu sahiplenme, beni koruyan, savunan birini yanımda hissettikçe daha da değerli yapıyordu.

Yemek boyunca, Savaş’ın her hareketi gözlerimin önündeydi. Sadece Barış’a bakarken değil, masadaki diğer insanlara da gözleriyle bir şeyler anlatıyordu. Gerçekten de, bir erkeğin sahiplenmesi, bir kadına bu kadar güven ve huzur verebilir miydi? Şüphelerim yoktu, çünkü Savaş’ın gözlerinde gördüğüm her şey bana, beni önemsediğini ve hayatına kattığı değeri gösteriyordu. Ancak bu sahiplenme, bazen beni bir kenara koyuyor ve üzerimde bir baskı gibi hissettiriyordu. Ama o an, onu seviyor ve bu baskıyı hoş görüyordum.

O anda elimdeki vişne dolu bardak bir şekilde düşüp elbisemin üzerine sıçradı. Tüm dikkatler üzerimdeyken hızla ayağa kalktım, bir an için ne yapacağımı bilemedim. Düşen kırmızı sıvıyı görünce hızla izin isteyip odadan çıkmak istedim. Ama çıkarken fark ettim ki, Savaş da arkamdan adımlarını atıyordu. Bir an için içimden, “Beni izlemeye gerek yok,” dedim ama bir şekilde onu yanımda hissetmek rahatlatıyordu.

Lavabodaki odaya gittiğimde vişne lekesini temizlemeye çalıştım ama ne yazık ki olmadı. Elbisemin üzerinde büyük bir leke kaldı, ne kadar uğraşsam da iz gitmedi. İçimde bir öfke hissettim, ama aynı zamanda bu, büyük bir olayı tetiklemişti. Ne kadar uğraşsam da sonuç değişmedi, sonunda pes ettim. O kadar telaşlıydım ki, çıkmak için karar aldım. Ve işte o anda karşımda Barış’ı gördüm.

“Selam Milena,” dedi Barış, o her zaman gördüğüm o tanıdık gülümsemesiyle. Yüzünde, her zaman olduğu gibi o rahat, biraz da alaycı bakış vardı. “Ne tesadüf, değil mi? Burada senle ben,” dedi, gözlerindeki anlamı ben hemen çözememiştim. O an, bir an için geçmişin yankıları aklıma geldi. Evet, az kalsın onunla evleniyordum, hayatım çok farklı bir yolda olabilirdi. Başımı sallayarak, “Haklısın. Hayat garip,” dedim, sesim biraz boğuk ve içimi yakan bir tonda çıkmıştı.” Aile’nin bir anda ablamı istemesi ile başlayan . Günün sonunda savaş ile benim nikahımın kıyılması ile biten saçma bir hikayenin içinde gibi hissediyorum . “ dedim Sinirle .

Eğer Savaş olmasaydı, belki şu an onun karısıydım. Bu düşünce, içimi bir buz gibi dondurdu. Barış, sakin bir şekilde gülümsedi “ o kadar haklısın ’ki milena,bende böyle olmasını istemezdim . “ Barış sanki cümle arar gibi etrafına bakındı . “ Ama sen benim için her zaman çok değerliydin milena . ve bu asla değişmeyecek. Sen benim için diğer herkesten önemlisin .... eğer bir sorunun ,sıkıntın varsa buradayım . ” söyledikleri, ikimiz arasında olan ve geçmişe ait şeylerden bahsediyordu. O sözler, o kadar rahatsız ediciydi ki, bir an için nefesim kesildi. Elini yavaşça omzuma koydu . “Barış, eskiyi konuşmanın bir anlamı yok, senle ben bir zamanlar okul arkadaşıydık . Ama artık oda yok bu yüzden ..” dedim, ve omzumdaki elini kendimden ittim . Barış, gülümseyerek bir adım daha atmak üzereydi ama o an, o ses geldi.

O kadar sert ve tanıdık bir ses ki, anında kafamı çevirdim. Savaş’ın sesi, tüylerimi diken diken etti. Sert bir şekilde, ama o kadar belirgin ki, Barış’ın yaklaşan adımlarına karşı çıkıyordu. Savaş’ın gözlerinde, o öldürücü bakışlar vardı. Hemen bir adım geri çekildim ve Barış, Savaş’ın bakışlarıyla karşılaştığında, sanki birisi elindeki silahı çekmiş gibi geriledi. O an, her şeyin ne kadar tehlikeli olabileceğini bir kez daha hissettim.

Barış, birkaç saniye sonra, bir adım geri attı ve “Sanırım biz devam etmemeliyiz,” dedi, ama sesi biraz daha zayıf çıkıyordu. Savaş’ın o bakışları her şeyi kontrol ediyordu, bir hamlesiyle Barış’a ne yapması gerektiğini öğretmişti.

O an, bir kez daha Savaş’ın bana olan tavrı ve sahiplenmesi beni hem güvenli hem de bir o kadar kaybolmuş hissettirdi. Savaş, tam önümde durdu ve Barış’a hesap sormaya başladı. O kadar sert bir şekilde konuşuyordu ki, sesinin yankısı odanın her köşesine yayılıyordu. Sesindeki öfke ve gücün etkisi o kadar güçlüydü ki, o an bana bile korku verdi. Bütün bedeni, kaslarındaki gerilme, her bir hareketi, onu durdurmaya cesaret edebilecek kimse olmadığını haykırıyordu. Gözleri, Barış’a o kadar öldürücü bakıyordu ki, adeta her kelimeyle birlikte gözlerinin içinde bir ateş yanıyordu. O an, her şeyi unutup sadece Savaş’ın öfkesine odaklanmıştım. Hangi kelimeleri kullandığını net olarak duymuyordum ama sesindeki güç, her şeyi anlatıyordu.

Ve sonra, Barış’ın ağzından çıkan sözler bir çığ gibi düşüp benim kulaklarımda yankılandı: “O benim karım.”

Kalbim bir kuşun kanatları gibi çırpınmaya başladı, vücudumun her hücresinde bir titreme hissettim. Bir yandan da bir kararsızlık vardı içimde. Savaş’ın karısı mıydım? O an içinde bulunduğum karmaşık duygular beni ne kadar etkiledi, bilemiyorum. Savaş’la olan ilişkim, her geçen gün karmaşıklaşıyor, içinde kaybolduğum bir hıza dönüyordu. Savaş’ın o sözleri, kalbimi sanki bir dokunuşla yakalayıp hızla çarptırmaya başladı. Ne kadar isterdim ki, bu her şeyin en doğru hali olduğuna inanmam. Ama bir an için, bir soru aklıma geldi: “Ben celladına aşık olmuş olamazdım, değil mi?”

Bütün bu karmaşanın içinde, Savaş bir adım ileriye atarak elimden tuttu ve beni hızla odama doğru sürüklemeye başladı. O kadar sert tutuyordu ki, adeta dizlerim bile titreyerek yerinden kalkıyordu. Savaş’ın elindeki o güçlü tutuş, beni hiçbir şekilde serbest bırakmıyordu. Tüm o gergin ortam, bu sert hareketle bir anda bıçak gibi kesilmişti. Savaş, bütün dikkatini sadece bana ve bu anın gerilimli havasına yönlendirmişti. Ne Barış’ın varlığı, ne o konuşmalar, hiçbir şey Savaş’ı durduramıyordu.

Aşağıda, onca insan bizi beklerken, biz bir odaya doğru ilerliyorduk. Her şeyin tersine gitmesini istesem de, bir yandan Savaş’la geçirdiğim bu anların sonunda odaya adım atmamı istiyordu. Savaş’ın ellerindeki sıkı tutuşu, her geçen saniye daha da sıklaşıyor, beni adeta bir adım daha ileriye çekiyordu.

Odaya girdiğimizde, Savaş sessizdi. Odaya adım attığımızda, o kadar keskin bir sessizlik vardı ki, neredeyse sesimi duyurmaktan korktum. Savaş, kapıyı arkamızdan kapatırken, gözlerinde hala o kızgın bakışlar vardı ama içlerinde bir yumuşama hissediyordum. Tam karşımda, o sert adam, bir an önce her şeyi benimle konuşma arzusuyla dolmuş gibiydi.

Savaş, derin bir nefes alıp, bana doğru yaklaştı. O kadar yakındı ki, gözlerinin içindeki o öfkeyi ve kararsızlığı rahatça görebiliyordum. Gözleri, hiç olmadığı kadar karanlık ve anlam yüklüydü. Bir an sessizce durdu, ardından derin bir sesle konuştu.

Odaya girdiğimde, Savaş beni adeta bir kenara fırlatmıştı. Sinirli bir şekilde odada gel-git yaparken, ben de korkuyla elbisemin ıslaklığını fark etmemiştim. Bir yandan her şeyin hızı içinde kaybolmuş, bir yandan da kalbimde bir korku büyüyordu. Savaş, gözlerinde öfke ve kıskançlıkla bana bakarak sert bir şekilde konuştu.

“Bir daha Barış’la konuşmayacaksın! Görüşmeyeceksin!” dedi, sesi soğuk ve kesikti.

O an, o kadar sert bir tonla söylüyordu ki, içimdeki her şeyin nasıl titrediğini hissedebiliyordum. Savaş, aramızda bir sınır koymaya, bana hükmetmeye çalışıyordu. Gözleri öfkeyle parlıyordu, ama o bakışlar içinde aynı zamanda derin bir korku vardı. Bir türlü neden böyle sinirlendiğini anlamadım, ama hislerim beni aldatmıyordu; Savaş, beni kaybetmekten korkuyordu. Ama ben hâlâ onun kıskançlığını anlamıyordum.

Bir an duraksadım ve cılız bir sesle söyledim: “Barış’la aramda bir şey yok.”

O an, Savaş’ın bakışları benden hiç ayrılmadı. Her şeyi görmek, her hareketimi izlemek istiyordu. Ama ben o kadar fazla acı çekiyordum ki, ona doğru bakabilmek bile zorlaştı. Gözlerim dolu dolu olmuştu. O kadar çok şey birikmişti ki, artık her şey patlayacak gibiydi.

Savaş, sert bir şekilde yaklaşarak bana, kollarını bana doğru uzatarak söyledi: “Sen benim karımsın, Milena! O adam değil, başka adamların gözü bile sana değmeyecek.”

Savaş’ın sözleri, içimde bir anda karışık duygulara yol açtı. Onunla olmayı isterken bile, bir yandan bunları kabul etmek beni zorlamıştı. Savaş, her ne kadar bana sahip çıkmaya çalışsa da, gözlerindeki öfke ve sahiplenme beni boğuyordu. Kalbimde bir yandan buna karşı çıkmak istesem de, onunla olan her şeyin karmaşıklığı beni içinde tutuyordu.

Bir anda, içimden fırlayan bir cümle ağzımdan döküldü: “Neden, Savaş?! Aşağıda sevgilin var ya! Bana bakacağına, git o zaman aşağıdaki sevgiline bak! O seni anlar!”

Savaş bir anda dona kaldı. Ne diyeceğini bilemedi, ama yüzündeki öfke daha da arttı. O anda bir adım bile atamadım, çünkü kalbimdeki kırgınlık, onun her hareketiyle daha da derinleşiyordu.

“Deneme, Savaş! Benden bir şeyler bekleme. Bana karışmak, bana dokunmak sana hakkı vermiyor!” dedim, sesim titreyerek.

O an, Savaş bir adım daha atarak bana yaklaşmaya çalıştı, ama ben geri çekildim. Gözlerimdeki kararsızlık ve kırgınlık onu iyice zorladı. Birkaç saniye sessizce birbirimize baktık, sonra Savaş’ın gözlerinde bir değişim belirdi. Her şeyin içindeyken, bir anda o kadar yıkık ve bozuk hissediyordum ki, ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bile bilmiyordum. Savaş geri geri çekildiğinde derin ,derin nefes aldım . Geri çekilse bile öfkesi belli oluyordu . “ Berilin buraya geleceğinden haberdar mıydın .?” dedim birden .

Savaş anlamsız gözlerle bana baktı “ Anlamdım .?”

“ Bana acı çektirmek için.. yapmış olmaz mısın .? Olabilirsin değil mi savaş .? Sen ilişkini açık açık yaşarken benim barış ile aramda geçenlere karışmazsın .!” dedim bir anda

Savaş , bir anda odanın ortasında öfkeyle dönüp durdu . Gözleri ateş saçıyordu, sanki söylediklerim onun gururuna dokunmuştu. Dudaklarını sıkarak kontrol etmeye çalışıyordu kendini, ama her hareketinden bir an patlayacak gibi olduğu belliydi. İçimdeki öfkeyi bastıramıyordum. Bana ne hakla böyle davranıyordu? O kadını masaya getirecek kadar gurursuz davranmışken, beni Barış ile konuşmaktan alıkoymaya çalışması çelişkilerle doluydu.

Derin bir nefes alarak, içimdeki tüm isyanla ona baktım. "Ne oldu Savaş? Konuşamıyor musun ? Aşağıdaki sevgilin var ya senin! O kadın ne yüzle buraya gelebiliyor? Beni sevmiyorsun diye bu kadar mı değersizim? Beni o kadınla aynı masaya oturtacak kadar mı düştün?" Sesim çatallaşmıştı, ama konuşmaya devam ettim, kendimi durduramıyordum. "Beni sevmiyorsun, tamam. Ama bu yaptığın çok fazla. O kadınla gözümün önünde bakışmanızı istemiyorum!"

Savaş, söylediklerimi duyunca iyice sinirlendi. Yanındaki masaya yöneldi ve şişeyi eline alarak bir bardağa içki doldurdu. Kafasına diktiği gibi bardağı masaya öyle bir hızla vurdu ki, bir an kırılacağını zannettim. O an, odadaki sessizlik çok daha korkutucu bir hale büründü.

Adımlarımı atarak ona bir adım yaklaştım. Artık korkmuyor, içimdeki bütün öfkeyi yüzüne haykırmak istiyordum. "Konuşamıyorsun, değil mi? Bu yüzden, sakın bana karışma Savaş Baykara!" dedim, saçlarımı sinirle geriye atarken. Sesim titrese de gözlerim kararlılıkla onun gözlerine kilitlendi.

Savaş, dişlerinin arasından adımı fısıldar gibi söyledi: "Milena."

Adını söylediği an, sesi öyle karanlık, öyle tehditkârdı ki içim ürperdi. Beni sakinleştirmek yerine daha da tedirgin etti. Bana döndüğünde gözlerinin karanlığı tüm öfkesini yansıtıyordu. Ama bu sefer sadece öfke değildi; kıskançlık, hayal kırıklığı ve bir şeyler kaybetme korkusu vardı. Bu duygular beni hem korkutuyor hem de anlamlandıramadığım şekilde etkiliyordu.

“Barış sana mı güveniyor?” dedi, sesindeki soğukluk bir bıçak gibi kesiciydi. “O adamın sana yakınlaşmasına nasıl izin verdin, Milena? Ben burada dururken, sen benimle birlikteyken... o adamla konuşma cesaretini nasıl bulabiliyor?”

Kaşlarımı kaldırıp öfkeli bir şekilde cevap verdim. "Barış ile aramda hiçbir şey yok, Savaş! Ama sen... Sen ve o kadın, sevgilin, bütün bu olanlar... Benimle dalga mı geçiyorsun?" Sesim yükseldi. "Beni o kadının önünde küçük düşürdüğün yetmedi mi? Şimdi kalkmış bana karışıyorsun!”

Savaş sert bir adımda yanıma geldi. Gözleri karşımda, yüzü neredeyse yüzüme değecekti. “O kadın,” dedi, sesi bu kez alçak ve tehditkârdı, “benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Ama sen... sen benim karımsın, Milena! Kimse sana dokunamaz, seni rahatsız edemez. Kimse!”

Savaş’ın sesi duvarlarda yankılandı, ama benim öfkem dinmemişti. "Bana acı çektirecek birimi söylüyor bunu ? ,yoksa karısını seven ve onu kıskanan bir adam’mı söylüyor savaş .?" dedim, sesim titreyerek. “Sevmiyorsan da bırak beni rahat bırak!” dedim gözlerinin içine bakarak demiştim .

O an, Savaş’ın yüzü aniden değişti. Gözlerindeki öfke yerini bir an için şaşkınlığa bıraktı. Ama hemen toparlanarak derin bir nefes aldı ve sert bir şekilde arkasını dönerek odanın diğer tarafına yürüdü.

“Milena,” dedi, arkasını dönmeden, sesi bu kez neredeyse bir fısıltı kadar alçaktı, “ senden bütün hücrelerim ile nefret ediyorum ... gözlerini gördükçe annemin ölü bedenini hatırlıyorum . Sen bana kıskançlık duygusundan fazla acı veriyorsun . ha bu demek değil ki kafana göre takılacaksın . Bu yalıda olduğun sürece benim esirimsin ve karımsın ..."

Sözleri beni afallatmıştı. Odanın içinde yankılanan sessizlik, kalbimde yankılanan sessizlikten daha büyüktü. Gözlerimde biriken yaşlara engel olamıyordum. Ama bu kez, Savaş’ın bana gösterdiği bu küçük açıklama, içimdeki fırtınayı daha çok şiddetlendirdi .

“ Bu esaret bir gün bitecek ve bende bu yalıdan gideceğim .! Sende o zaman kiminle yatıp kalkıyorsan yap !” dedim öfkeyle . İçime attıklarım tek tek dışa vuruyordu ..

Savaş’ın söylediklerimi duyduğunu sanmıyordum, çünkü bana arkasını dönmüştü ve hâlâ sinirden yumruklarını sıkarak odanın içinde bir ileri bir geri dolaşıyordu. Ama ben duramazdım. İçimde birikmiş ne varsa, hepsini ona söyleyecektim. Belki beni umursamayacaktı, belki yine duvarlarına sığınacaktı, ama yine de içimdekileri dökmek zorundaydım. Gözyaşlarım durmaksızın yanaklarımdan akarken, titreyen bir sesle konuştum.

"Karın mıyım gerçekten, Savaş?" dedim, onun sözlerini tekrar ederek. Sesim yükselirken her bir kelime daha da güçleniyordu. "Sen bana düğün gecesi, o kadının yanına giderek çok güzel gösterdin karın olduğumu! Hatta ne demiştin hatırlıyor musun? ‘Sen sadece annemin yerine acı çekecek olan kişisin’ dememiş miydin? İşte, al! Acı çekiyorum, Savaş! Hem de her an, her saniye! O kadın aşağıda ve sana olan hareketleri …” Sesim burada çatallandı, gözyaşlarım artık kontrol edemediğim bir nehir gibi akıyordu.

Savaş hiç tepki vermedi. Omuzları sertçe kasılmış, sırtı hâlâ bana dönüktü. Beni görmediği için yüzümdeki halden habersizdi. O beni umursamaz bir şekilde dinledikçe, içimdeki kırgınlık öfkeye dönüşüyordu. “Ben aşağıya iniyorum," dedim sesimi biraz daha sertleştirerek, "ve sen de in! Maazallah, sevgilin merak eder seni.”

Tam adım atıp kapıya yönelmek üzereydim ki, kelimelerim yarıda kaldı. “Benle Barış…” dememe kalmadan, Savaş arkasını öyle bir hızla döndü ki, bir anda beni kendisiyle duvar arasına sıkıştırmıştı.

Şok içinde nefesimi tuttum. Bedenlerimiz arasında neredeyse hiçbir mesafe kalmamıştı. Gözlerim, onun karanlık ve tutkulu bakışlarına kilitlenmişti. Gözlerindeki kıskançlık ve öfke, aynı zamanda tutkulu bir sahiplenişle birleşmişti. Nefes alırken çıkan seslerimiz birbirine karışıyordu. Bu sahne bir anlığına düğün günü gelinlik bakarken yaşadığımız o gerilimi hatırlattı. Ama o günkü duygularla şu anki arasında fark vardı. O zaman her şey sahteliğin bir parçasıydı, ama şimdi tüm hislerimiz gerçekti.

Savaş’ın yüzü öylesine yakındı ki, kalp atışlarının ritmini bile duyabiliyordum. Onun sıcak nefesi yüzümde dolanıyordu. Dudakları, dudaklarıma ulaşacak kadar yakındı. "Milena," dedi alçak bir sesle, sesi adımı fısıldarken bile yankı yapıyordu. Bu ses, tüm vücudumu titretti.

"Bir daha Barış'ın adını ağzına alma," dedi, sesi kararlı ve sertti, ama içinde başka bir şeyler daha vardı. Bu kelimeler bir tehdit değil, bir ricaya dönüşmüştü sanki. "O adama bir daha yaklaşmayacaksın. Kimse sana yaklaşamayacak. Çünkü sen benim karımsın. Sadece benim."

Gözlerim onun koyu kahverengileriyle buluştu. Savaş, bakışlarını gözlerimde gezdirirken nefes alışverişlerimiz giderek hızlanıyordu. “Senin karın mı?” dedim alaycı bir tonda, ama sesim yumuşamıştı. “sen sadece acı çekmek için varsın demiştin ? Sen o kadının bakışlarına sessiz kalırken, benimle ilgili böyle konuşmaya hakkın var mı, Savaş?”

Savaş, yüzünde gizemli bir ifadeyle biraz daha yaklaştı. Dudaklarımız arasındaki mesafe bir nefes kadar kalmıştı. "O kadın, hiçbir şey ifade etmiyor," dedi, sesi bu sefer daha derin ve duygusal. "Ama sen… Milena, sen benimsin . O adam benim kuzenim olsa bile sana değecek göz istemiyorum"

Bu sözler karşısında içimdeki tüm savunma mekanizmaları çökmeye başladı. Gözlerimde biriken yaşlar yavaşça süzülüyordu, ama bu sefer hüzünden çok şaşkınlıktan kaynaklanıyordu. Savaş, elini kaldırdı ve yanağımdaki bir damla yaşı parmağıyla sildi. Bu hareketi, sert ve acımasız adamın arkasında gizlenen kırılgan bir insanı ortaya çıkarıyordu.

“Savaş…” dedim, ama başka bir şey diyemedim.

O an, Savaş aniden eğildi ve dudaklarını dudaklarıma değdirdi. Öylesine tutkulu ve sert bir öpücüktü ki, tüm dünyayı unuttum. Kalbim deli gibi çarpıyordu, ama garip bir şekilde, kendimi onun kollarında güvende hissediyordum. Bu öpücük, aramızdaki tüm duvarları yıkıyor gibiydi. Savaş, ellerini belime doladı ve beni daha da kendine çekti.

Ben, ona karşı koymaya çalışıyordum, ama her dokunuşu, her hareketi beni kendine daha fazla çekiyordu. Bir yandan onu itmek istiyor, diğer yandan tamamen ona teslim olmak istiyordum. Ve o an, her şeyin kontrolü kayboldu. Çünkü artık bu duygular artık “ şehvet ve intikama “ dönüşmüştü .

Savaş’ın beni duvarla kendi arasına sıkıştırdığı anda, aramızdaki nefret ve şehvet adeta bir volkan gibi patladı. Gözlerindeki karanlık öfke ve kıskançlık beni sarsarken, tenimde dolaşan nefesi içimde bir ürperti yaratıyordu. Kolları bedenimi iki yandan hapsederken, kaçacak hiçbir yerim olmadığını anlamıştım. Ama kaçmak istiyor muydum? İşte bunu bilmiyordum. Çünkü kalbim onun her kelimesiyle daha da hızlanıyordu.

“Beni anlamıyorsun, değil mi?” diye hırladı, yüzünü iyice bana yaklaştırarak. “Barış’ın adını bir daha ağzına alırsan, ne yapacağımı kestiremem, Milena.”

“Senin sevgilinle aynı masaya otururken ben ne yapacağım, Savaş? Söylesene!” diye bağırdım, öfkemle gözlerindeki alevleri daha da körükleyerek.

Savaş bir an sustu. Gözlerini gözlerime dikti ve dudakları alaycı bir kıvrımla büküldü. “Sevgilim mi?” diye alçak bir sesle sordu. “O kadın mı? Sen gerçekten hiçbir şey anlamıyorsun.”

“Ne fark eder?” dedim, gözyaşlarıma rağmen sesimde meydan okuyan bir ton vardı. “Beni burada hapsediyorsun, her şeyime karışıyorsun, ama sonra gidip başka bir kadınla gözlerimin önünde... Beni gerçekten karın olarak mı görüyorsun, Savaş? Yoksa sadece bir mahkum olarak mı?”

Sözlerim onu delirtmiş olmalıydı. Çünkü bir anda yüzünü bana daha da yaklaştırdı. Dudakları dudaklarıma neredeyse değmek üzereyken, nefesini hissedebiliyordum. “Milena, sen benim karımsın. Bunu anlamadıysan, sana yeniden göstermek zorunda kalırım,” diye fısıldadı, ama bu fısıltı tehdit doluydu. Aynı zamanda içinde bir tutku da vardı, inkâr edilemez bir sahipleniş.

O an, beni öyle bir şekilde öptü ki, tüm nefesim kesildi. Öpücüğü öfkeli, sert ve bir o kadar da şehvet doluydu. Dudaklarını üzerimde hissetmek, zihnimdeki tüm karmaşayı daha da büyütüyordu. Elleri, belimi sımsıkı kavrarken beni tamamen kendine çekmişti. Bedenim onunkiyle birleşmişti; her hareketi, her dokunuşu sanki benim tüm duvarlarımı yıkıyordu.

“Savaş, bırak beni!” dedim arada, ama sözlerim titrek ve inandırıcılıktan uzaktı. Çünkü onun her hareketi, her baskısı beni daha fazla kendine çekiyordu. Ellerimle onu itmeye çalıştım, ama o beni daha da sıkı kavradı.

“Beni gerçekten bırakmamı mı istiyorsun, Milena?” dedi dudaklarını boynuma doğru kaydırırken. Sesi alaycıydı, ama nefesi tenimde gezindiğinde içimde bir ateş yandı. Boynumda hissettiğim dudakları, dudaklarımın söylediklerini yalanlıyordu.

“Hayır… Evet…” dedim, ama ne dediğimi ben bile bilmiyordum. Çünkü bedenim onun sıcaklığına teslim olmuştu. Elleri, belimde gezinirken, parmaklarının dokunuşu beni çıldırtıyordu. Sanki nefret ve tutku iç içe geçmişti, birbirinden ayrılamaz hale gelmişti. Onun bu karanlık tarafı beni korkutuyor, ama aynı zamanda çekiyordu.

Savaş, dudaklarını tekrar dudaklarıma bastırdı. Bu sefer öpücüğü daha derindi, daha yoğundu. Ellerim, istemsizce göğsüne gitti, onu itmek ister gibi yaparken, aslında daha fazla çekiyordum. Bunu o da fark etmiş olmalıydı, çünkü bir an için öpücüğünü kesip gözlerime baktı. Gözlerinde kıvılcımlar vardı, karanlık ve tutkulu bir alev gibi. “İşte bu yüzden, Milena” dedi, sesi kısık ama kararlıydı.

Ben, ona karşı koymaya çalıştıkça, o beni daha da içine çekiyordu. O an, tüm duygularımız birbirine karışmıştı: öfke, kıskançlık, tutku… Hepsi o odada, aramızdaki birkaç santimetrelik boşlukta patlamıştı. Ve artık, ne nefret ne de şehvet arasında bir ayrım yapamıyordum. Çünkü Savaş, tüm karmaşıklığıyla beni ele geçirmişti.

....

Elleri, belime sıkıca sarılmıştı; nefesi yüzümde dolaşıyordu. Gözlerindeki karanlık ve ateş o kadar yoğundu ki, nefesim kesildi. Dudaklarıma o kadar yakındı ki, onları hissedebiliyordum, ama bir türlü dokunmuyordu.

“Milena, seni delirtiyor muyum?” dedi, sesi alaycı ve tutkuluydu. “Bana karşı koymaya çalışıyorsun, ama bedenin… Bedenin sana ihanet ediyor.”

O anda dudaklarını öyle bir şekilde üzerime indirdi ki, tüm düşüncelerim yok oldu. Öpücüğü sertti, vahşiydi, ama içinde o kadar yoğun bir şehvet vardı ki, karşı koymak imkansızdı. Ellerimle onu itmek ister gibi yaptım, ama aslında daha fazla çekiyordum. Bunu o da fark etti, çünkü bir an için öpücüğünü kesip alaycı bir gülümsemeyle bana baktı. “Hala beni itmeye mi çalışıyorsun?” diye fısıldadı, sesi derin ve büyüleyiciydi.

“Savaş, yapma…” dedim, ama sesimdeki cılızlık onu daha da cesaretlendirmiş gibiydi. Dudaklarını boynuma doğru indirdi, nefesi tenime değdiğinde tüm vücudum titredi. “Bu… bu doğru değil…” dedim, ama o beni duymamış gibi hareket ediyordu.

“Doğru mu, yanlış mı umurumda değil,” dedi, dudakları boynumda gezinirken. “Sen benim karımsın. Ve buna alışsan iyi edersin.”

Sözleri içimde bir öfke ateşi yaktı, ama aynı zamanda onu daha fazla istememe sebep oluyordu. Ellerini belimden sırtıma kaydırdı, bedenimi kendine daha da yaklaştırdı. Kalp atışlarımız bir olmuştu, nefeslerimiz birbirine karışıyordu.

“Savaş, beni bırak…” dedim, ama dudaklarım başka bir şey söylüyordu. Çünkü onun öpücükleri, tüm duvarlarımı yıkıyordu. Bir nefret, bir şehvet sarmalında kaybolmuş gibiydim. Nefeslerimiz hızlanırken, aramızdaki o ince çizgi tamamen silinmişti. Ve artık ikimiz de bunu geri çeviremiyorduk.

‘Yazar anlatımı ‘

Baykara ailesi büyük yemek masasında oturmuş, keyifli bir akşam yemeği geçirmeye çalışıyordu. Ancak gerilim, sessizce ortamı dolduruyordu. Herkesin gözü bir şekilde boş kalan sandalyelere kayıyordu. Özellikle Beril, aklında bin bir soru ile Savaş’ın yukarı çıkmasından beri geri dönmemesini dert ediyordu. Masadaki konuşmalara katılmak yerine, gözleri sürekli merdivenlere takılıyor, bir yandan da içindeki kıskançlık büyüyordu. Savaş’ı kaybetme korkusu, içinde bir öfke ve umutsuzluk karışımı yaratmıştı.

O sırada Barış merdivenlerden indi, yüzü asık ve adımları hızlıydı. Masadakilerden birkaçı ona baksa da kimse bir şey söylemedi. Beril ise bu durumu fark etmiş, hemen Barış’ın yüzündeki gergin ifadeden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ama sessizce bekledi, içten içe daha da huzursuz bir hale bürünüyordu.

Tam bu sırada salondan Mahir Ağa’nın sesi duyuldu. Sert ve kararlı bir şekilde, “Barış! Odama gel,” dedi. O an odadaki atmosfer bir anda değişti. Barış, tam masaya oturacakken babasının sesiyle irkilip başını kaldırdı. Tereddüt eder gibi bir an durdu, ardından sandalyeden doğrularak babasının peşinden gitti.

Mahir Ağa’nın Çalışma Odasında

Barış babasının arkasından odaya girdiğinde Mahir Ağa masasının arkasına geçip deri koltuğa oturmuş, gözlerini oğluna dikmişti. Barış, babasının bu bakışlarının altında ezilmemek için dik durmaya çalışıyordu ama yüzündeki rahatsızlık barizdi.

“Baba, neden çağırdın beni?” dedi Barış, sesindeki huzursuzluk fark ediliyordu.

Mahir, bir süre oğlunu sessizce süzdü, ardından derin bir nefes aldı. “Ben sana bu eve gelmeyeceksin, demedim mi Barış?”

Barış kaşlarını çattı, gözlerindeki öfke kıvılcımlanıyordu. “Sana açıklamak zorunda değilim. Bu aile benim de ailem. İstediğim zaman gelirim,” dedi meydan okur bir şekilde.

Mahir elini masaya vurdu, ses odada yankılandı. “Bana karşı gelmeye kalkma! Senin burada bulunman sadece işleri daha da karıştırıyor. Hele şu gece yaşananlardan sonra…”

Barış, babasının ne demek istediğini anlamıştı ama suskun kalmayı tercih etti. Mahir ise bu sessizliği, Barış’ın hatasını kabul ettiğini düşünerek devam etti.

“Savaş o kadınla yukarı çıktı. Bunun farkındayım. Ama senin onun peşinde olman, gereksiz sorunlar yaratıyor.”

Barış alaycı bir şekilde gülümsedi. “Savaş benim hayatıma karışmıyorsa, benim de kime yakın olduğuma karışamaz. Milena... O benim için geçmişte kalmış biri değil, baba.”

Mahir, Barış’ın söylediklerine öfkeyle bakarak masaya eğildi. “Sen Milena’yı kafandan çıkaracaksın, anladın mı? O artık Savaş’ın karısı. Bu evde daha fazla sorun istemiyorum. Yoksa seni de, Milena’yı da çok kötü bir son bekler!” dedi tehditkâr bir tonda.

Barış, babasının bu sert tutumuna rağmen geri adım atmıyordu. Gözlerini babasının gözlerine dikti, sesi keskin ve kararlıydı. “Milena’nın kararı onun. Kimse ona ne yapacağını söyleyemez, baba. Sen bile.”

Bu sözler Mahir’in sabrını taşırmıştı. Sandalyeden kalkarak oğlunun karşısına dikildi. “Bu evde benim sözüm geçer, Barış. Ve Milena, Savaş’a ait. Eğer buna karşı gelirsen, ikinizin de hayatını karartırım. Milena’yı seviyor olabilirsin ama bu, onu Savaş’tan almana yetmez. Bunu aklına sok!”

Barış, dişlerini sıkıp sinirle odadan çıktı. Babasının sözleri onu yaralamış ama aynı zamanda daha da öfkelendirmişti. Babası, Milena’yı unutmasını istiyordu ama bu, Barış için mümkün değildi.

Salon

Barış odadan çıktığında, Beril hâlâ merakla merdivenlere bakıyordu. Barış’ı görünce ise kaşlarını çattı, yanına gidip alaycı bir şekilde, “Ne oldu, Barış? Neden bu kadar asık suratlısın?” dedi.

Barış, onun sorusunu geçiştirerek, “Hiçbir şey,” dedi ve masanın kenarına oturdu. Ancak Beril, Barış’ın yanıtından tatmin olmamıştı. İçindeki huzursuzluk daha da büyüyordu. Savaş’ın hâlâ yukarıda olması, Beril’in içini kemirirken Barış’ın sinirli tavırları, bu gecenin herkes için karmaşık bir hal alacağını gösteriyordu.

Bölüm sonu

11 yorum