31. Bölüm-Beklenmeyen Misafir
Gördüğüm görüntü karşısında vücudum buz kesmişti. Gizem, her şekilde yanımda olmuş, beni korumuştu. Ama içimdeki burukluk, utanç, ve yalnızlık hissi giderek büyüyordu. Beril’in küçümseyici bakışları içimde tarifsiz bir sıkıntı yaratıyordu. Sanki bu evde olmaması gereken kişi bendim. Sanki, her şeyde fazlalık olan hep bendim.
Tam o anda, büyük merdivenlerin başında Zümrüt Hanım ve yanında her zamanki gölgesi Hilal Hanım belirdi. İkisinin yüzünde de tanıdık bir memnuniyet ifadesi vardı. Beril’i fark ettiklerinde sanki uzun zamandır özledikleri bir dostu görmüş gibi gülümseyerek yanına ilerlediler.
Zümrüt Hanım, tanıdık yapmacık nezaketiyle konuşmaya başladı.
"Ah Berilciğim, nasılsın? Seni görmek ne güzel, uzun zaman oldu," dedi yüzüne geniş bir gülümseme yayarak.
Hilal Hanım da hemen araya girdi. "Gerçekten, çok özlemişiz seni. Buralara uğramaz oldun," dedi, başını hafif yana eğip Beril’e hayran bir bakış atarak.
Gizem o an, hem onların bu tavırlarına hem de benim giderek küçülen duruşuma anlam veremiyordu. Yanıma bir adım yaklaşıp kulağıma fısıldadı.
“Bunlar tanışıyorlar mı? ” diye sordu, kaşlarını çatarak.
Beril’in gözlerindeki ukala ve kendinden emin ifade hâlâ üzerimdeydi. Gözlerim dolmuştu. Sessizce Gizem’e doğru eğilip, " ikisi de berili biliyor olmalı ." dedim boğuk bir sesle.
Gizem kaşlarını daha da çattı, yüzündeki o alaycı ifadeyle sertçe konuştu.
“biliyorlar mı ? Senin gözlerinin önünde bu ne rahatlık ya .!” dedi, başıyla Beril’i işaret ederek. Sesi ne kadar alçak çıkmaya çalışsa da odaya yayılan gerginlikle birlikte duyulmuştu.
Beril bunu fark etmiş olmalı ki yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözlerini kısarak Gizem’e döndü. "Ah gizemciğim ... bana mı dedin ?." dedi küçümseyici bir tonda.
Gizem, omuz silkip kendinden emin bir şekilde cevap verdi. "Yok,canım ne sana diyeceğim sana? . sen benim muhatabım bile olmazsın .," dedi alaycı bir kahkaha eşliğinde.
Zümrüt Hanım, Gizem’in bu tavrından rahatsız olmuştu. "Sen kimsin ki böyle konuşuyorsun?" diye sordu, kaşlarını çatarak.
Gizem, Zümrüt Hanım’a dönüp umursamaz bir tavırla, "Milena’nın kuzeniyim. Sizin aksinize, onun hakkını savunmaya geldim," dedi. "Bu evde neyin ne olduğunu pekâlâ anladım zaten."
Hilal Hanım, ortamı yumuşatmaya çalışır gibi yaparak, “ gizemciğim , Beril bizim aile dostumuz. Milena da durumları anlayışla karşılar elbet," dedi sinsi bir gülümsemeyle.
Gizem'in o anki cevabıysa sert ve netti. "Aile dostu ha? Kimlerin dostu olduğuna göre değişir. Milena’nın hak ettiği tek şey saygı. Ama belli ki bu evde pek az bulunan bir şeymiş," dedi, gözlerini sırasıyla herkesin üzerinde gezdirerek.
Ben o sırada, gözlerim dolmuş halde arkamdaki küçük sehpayı sıkıca tutuyordum. Gizem’in sözleri beni biraz olsun güçlü hissettirse de Beril’in her hareketi, her bakışı yeniden paramparça ediyordu. Beril, beni görmezden gelerek Zümrüt Hanım’la konuşmaya devam etti.
"Zümrüt Teyze, savaşınızı hak etmeyenlere kaptırmışsınız galiba," dedi, beni kastederek.
Gizem hemen araya girdi, "Kim hak ediyor, kim etmiyor, onu zaman gösterecek. Ama eminim ki Milena senden çok daha fazla hak ediyor," dedi sert bir şekilde.
Beril yüzünü buruşturdu ve alaycı bir tavırla, "Ah, ne kadar cesur bir kuzenmiş. Bakalım bu cesaret Milena’yı ne kadar koruyacak," dedi.
Gizem bana döndü ve gülümseyerek, "Bana bak, Milena. Bu evde sana kimse tek bir şey yapamaz, anladın mı? Hele böyle birine izin vermeyeceğim," dedi.
Sonunda Zümrüt Hanım dayanamayıp, "Bu kadarı da fazla! Sen misafirsin, haddini bil," dedi sertçe.
Gizem aldırmadan, "Misafirim, evet. Ama sessiz bir misafir değilim," dedi. Beril'e bir kez daha dönüp, "Bu evde Milena’yı rahatsız edersen, karşısında beni bulursun," diye ekledi.
Beril’in yüzündeki ifade, Gizem’in kararlılığı karşısında değişti. Zümrüt ve Hilal Hanım’ın sessizliği de eklenince, Beril yerinden kalktı ve hiçbir şey demeden odadan çıktı. Gizem’in o anki gururlu duruşu, kalbime bir nebze güç verdi.
Gizem bana dönüp, "Kendini ezdirmeyeceksin, anladın mı? Onlar kadar bu evde senin de hakkın var. Hatta daha fazla," dedi.
Gizem, elimi tuttu ve birlikte yukarı odama çıktık. Arkamda bıraktığım o gergin ortamın yankısı hâlâ kulaklarımdaydı, ama Gizem’in yanımda olması, en azından bugün için bir şeylerin daha katlanılabilir olmasını sağlamıştı.
Beril, Kudret Hanım’ın otoritesine aldırmaksızın yüzünde kibirli bir gülümseme ile beni süzdü. Gözlerindeki kıskançlık o kadar belirgindi ki, neredeyse kelimelere dökmesine gerek yoktu. Gözlerini kahküllerimde ve yüzümde dolaştırdıktan sonra, sesi fazlasıyla tatlı ama bir o kadar da küçümseyici bir tonla konuştu:
"Milena’cığım, kahkül sana gerçekten çok yakışmış! Küçük bir kız çocuğuna benzemişsin. Ne kadar sevimli olmuşsun!"
Beni küçümseyerek söylediği bu sözler, odadaki herkesin dikkatini üzerimize çekti. Gizem hafifçe yanımda kıpırdanarak müdahale etmek ister gibi bir hâle büründü, ama ben bu kez sessiz kalmamaya kararlıydım. Hafifçe gülümseyerek, ona en sakin ama en keskin tonumla karşılık verdim:
"Teşekkür ederim Beril, sen de oldukça genç görünüyorsun. Tabii estetik müdahalelerin de bu gençliğine katkısı büyük olmalı. Doğallık her zaman benim tercihimdir, ama senin için işe yaradığı kesin."
Odanın havası bir anda gerildi. Zümrüt Hanım ve Hilal Hanım bile gözlerini şaşkınlıkla bana çevirmişti. Kudret Hanım elindeki fincanı ağır bir şekilde masaya bırakırken yüzündeki memnuniyeti gizlemedi. Gizem ise bir köşede oturduğu yerden bana hayran bir bakış attı, sanki "Aferin sana!" der gibiydi.
Beril’in yüzündeki o kibirli gülümseme bir anda silindi. Dudakları aralandı, ama bir şey söyleyemedi. Ona karşı ilk kez böyle net bir tavır sergilemiş olmam, onun gardını düşürmüştü. Kudret Hanım, oluşan sessizliği bozmak istercesine bana dönüp konuşmaya başladı:
"Milena, gelinimde gelinim! Savaş çok şanslı bir adam. Sen bu evin gerçek hanımefendisisin, bunu herkes bilsin," dedi, göz ucuyla Beril’e bakarak.
Beril’in yüzü kızarmıştı. Gözleri bir an için yere kaydı, sonra toparlanarak yeniden kendini savunma ihtiyacı hissetti.
"Tabii ki Milena’nın yeri ayrı, ama ben sadece eski bir dost olarak buradayım. Eski arkadaşlıklar unutulmamalı," dedi, sesindeki titremeyi saklamaya çalışarak.
Kudret Hanım, Beril’in lafını kesip ona döndü:
"Dost mu? Dostluk başka şey, Beril. Bu evin bir düzeni var. Savaş’ın da, Milena’nın da huzurunu bozacak herhangi bir davranışa izin veremem. Anlaşıldı mı?"
Tam bu sırada odanın büyük kapıları açıldı ve içeriye Savaş girdi. Onu görmemle birlikte kalbim hızla çarpmaya başladı. Sanki o an, bütün oda onun varlığıyla dolmuştu. Üzerindeki şık, siyah takım elbise onu bir film yıldızı gibi gösteriyordu. Gömleğinin üst iki düğmesi açıktı ve kaslarının hatları belli oluyordu. Kirli sakalı, yüzüne vahşi bir çekicilik katmıştı.
O kadar etkileyici görünüyordu ki, boğazım kurudu. Gözlerim istemsizce onu takip ederken, Savaş doğrudan bana doğru yürümeye başladı. Ama bakışları bir an için Beril’e kaydı. Onu fark ettiğinde kaşları hafifçe çatıldı, ama çabucak ifadesini toparlayarak o her zamanki soğukkanlı ve mesafeli tavrını sergilemeye devam etti.
Beril ise, Savaş’ı gördüğü anda yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Gözleri onun üzerinde geziniyordu, sanki her hareketini ezberlemeye çalışıyormuş gibi. Bu bakışlar içimde derin bir kıskançlık dalgası yarattı. Beril’in de benim gibi ona hayranlıkla bakması sinirlerimi altüst etmişti.
Savaş bana doğru yürürken Beril’in dikkatli gözleri her adımını izliyordu. O ise bir an olsun Beril’e bakmadı, doğrudan yanıma geldi. Gözlerini benimkilerle buluşturduğunda, hızla berile baktı .ses tonundaki ciddiyetle konuştu:
"beril devatsiz misafilerden hoşlanmadığımı biliyorsun . Keşke haber verseydin . "
Sözleri uyarıcı bir soru gibi görünse de, berile alttan hesap sorduğunu hissedebiliyordum. Beril söze karıştı:
"Savaş, ne kadar düşüncelisin! Ama merak etme, Milena burada beni çok iyi karşılandı. Değil mi, Milena?"
Onun bu imalı sorusu, tüm cesaretimi toplamak zorunda kalmama sebep oldu. Gözlerimi onunkilere dikerek soğukkanlılıkla cevap verdim:
"Evet, Beril. Çok iyi karşıladım. Tabii, senin buradaki varlığın biraz beklenmedikti, ama bu da ev sahipliğimizin bir parçası sanırım."
Beril, sözlerimden sonra bir şey söyleyemedi, ama yüzündeki alaycı gülümseme tamamen kaybolmuştu. Savaş ise hiç tepki vermeden bakışlarını Beril’den uzaklaştırıp bana dönerek hafifçe başını salladı ve ardından Kudret Hanım’a selam verdi. Ama ben, Savaş’ın bakışlarında bir an için bile olsa, bana yönelik bir güven hissi yakaladım. Bu, o an için ihtiyacım olan tek şeydi.
Savaş yanıma oturduğunda, aramızda kalan mesafenin bile sanki eridiğini hissediyordum. Onun varlığı bir şekilde beni hem tedirgin ediyor hem de garip bir güven hissi veriyordu. Gözleri bir an için saçlarıma takıldı. Parmaklarıyla kahküllerime bakarken, gözlerinde tanımlayamadığım bir sıcaklık vardı. Daha önce onun bu kadar yumuşak bir ifadeyle bakacağını asla düşünmezdim. İçimde bir şeyler karıştı, bu bakış beni şaşırtmıştı.
Beril ise bu durumu fark etmiş olacak ki yüzündeki gülümseme yavaş yavaş silinmeye başladı. Gözlerini, her fırsatta beni küçümsemek için kullandığı o bakışlarını Savaş’a çevirdi ve suni bir neşeyle konuşmaya başladı:
"Savaş, seni uzun zamandır bu kadar huzurlu görmemiştim. Ne değişti acaba?"
Savaş, bakışlarını bana çevirip bir an daha sustuktan sonra, soğukkanlı bir tavırla cevap verdi:
"Bazı şeyler değişince insan daha farklı hissediyor olabilir, Beril."
Beril, onun bu kısa ve anlam yükü dolu cevabından hoşlanmamış olacak ki, hafifçe dudak büktü. Fakat pes etmeye niyeti yoktu:
"Tabii, değişim iyidir. Ama bazı eski dostluklar da unutulmamalı, değil mi?"
Savaş bu sefer gözlerini Beril’e çevirdi. Yüzündeki sakin ama mesafeli ifade hiç bozulmadı. Sert bir şekilde karşılık vermek yerine üstünkörü bir tonda konuştu:
"Beril, geçmişle fazla oyalanmak kimseye bir şey kazandırmaz. Bugün, bugündür."
Beril’in moralinin daha da bozulduğu yüzünden okunuyordu. Savaş’ın bu net ve mesafeli tavrı, onun bir şeyler söyleme cesaretini iyice kırmıştı. Sessizlik içinde etrafına bakındı, ama bu kez konuşmayı sürdüremedi.
Savaş’ın bana dönüp, gözlerini bir anlığına gözlerimle buluşturması, içimde bir sıcaklık dalgası yarattı. Herkes konuşmaların altında bir mesaj ararken, o sanki yalnızca benim ne hissettiğimi anlamak ister gibi bir ifadeyle bakıyordu. Bu, Beril’in huzursuzluğunu daha da artırmış gibiydi. Göz ucuyla onu izlerken, kendi içimde bir zafer hissi yaşadım. Bu küçük an, her şeye değerdi.
Yemek masasında Kudret Hanım’ın bitmek bilmeyen övgüleri yankılanıyordu. Onun konuşmalarını sanki bir sahnede rol yapıyormuş gibi izliyordum.
"Savaş ve Milena, tam anlamıyla birbirlerini tamamlayan bir çift oldular. Allah nazardan saklasın, değil mi Hilal ?" Kudret Hanım, masadaki herkesin fikrini almak istercesine başını çevirip tek tek baktı.
Hilal Hanım, yapmacık bir gülümsemeyle başını salladı.
"Elbette, Kudret anne . Çok yakışıyorlar."
Beril ise bir şey söylemek yerine başını eğerek gülümsemekle yetindi. Ancak yüzündeki kıskançlık o kadar barizdi ki, Kudret Hanım bile fark etmese şaşardım. Savaş, sessizce yemeğini yerken gözlerinin arasındaki gerilim her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
Kudret Hanım tekrar söze girdi, bu sefer doğrudan bana bakıyordu.
"Milena, sen de çok şanslısın. Böyle güçlü bir adamla evlendin. İkiniz birlikte bu aileyi daha da ileri taşıyacaksınız."
Bu övgüler, bana dokunmaktan çok Beril’in sabrını taşırıyormuş gibi görünüyordu. Göz ucuyla onun suratının ekşidiğini gördüğümde, içimde bir rahatlama hissettim. Gizem de benimle aynı duyguyu yaşıyordu, çünkü göz kırparak hafifçe gülümsedi.
Yemek sakince devam ederken, tam bir parça ekmeği tabağıma alıyordum ki, salonun büyük kapıları aniden açıldı. İçeriye adım atan kişi, nefesimi kesmişti.
"Barış…" diye mırıldandım, ama sesim o kadar kısık çıkmıştı ki, kimse duymadı.
Barış’ın gelişi odadaki atmosferi bir anda değiştirmişti. Tüm gözler ona çevrilirken, bir anlık sessizlik hakim oldu. Hilal Hanım’ın gözleri parladı. Sevinçle oğluna doğru dönüp ellerini açtı.
"Barış, oğlum! Nihayet döndün!"
Barış ise etrafa hızlıca bir göz gezdirdikten sonra, doğrudan bana baktı. Gözlerimiz kısa bir an buluştu, ama bu yeterliydi. Kalbim sıkıştı, çünkü onun o bakışlarında geçmişin izlerini görüyordum.
Savaş’ın yanındaki sandalyesinde ellerini sıkıca yumruk yaptığını fark ettim. Parmak eklemleri bembeyaz olmuştu. Gözleri ise keskin bir bıçak gibi Barış’a kilitlenmişti. Sanki onun odaya girmesi bile başlı başına bir hakaretti.
Barış, hiç kimseyi umursamadan bana doğru birkaç adım attı. Sonra, yıllardır görüşmediğimiz halde, o eski sıcak ve samimi tonu kullanarak konuştu:
"Milena, uzun zaman oldu. Seni burada görmek güzel bir sürpriz."
Sesindeki tanıdık tını beni bir anda geçmişe götürdü. Onu görmek, okul yıllarındaki masum hislerimi hatırlatmıştı. Ama şimdi bu masumiyetin yerini karmaşık bir durum almıştı.
"Barış, sen de buradasın demek…" diyebildim, ama sesim çatallandı.
Bu sırada Savaş’ın sesi odadaki gerilimi bıçak gibi kesti.
"Barış, burada ne işin var?" dedi, sesi alçak ama tehditkardı.
Barış, hiç istifini bozmadan Savaş’a döndü ve kendinden emin bir şekilde gülümsedi.
"Savaş, annemin davetiyle geldim. Seninle de görüşeceğimizi umuyordum."
Savaş, dişlerini sıkarak konuşmaya devam etti:
"Görüşeceğimizden emin olabilirsin."
Bu sözlerin altında yatan öfkeyi yalnızca ben değil, masadaki herkes hissediyordu. Gizem ise bu duruma kayıtsız kalmayarak araya girdi:
"Barış, hoş geldin ama sanırım tam yeri değil. Belki daha uygun bir zamanda Milena ile anılarını yad edersiniz."
Barış, Gizem’in lafını pek umursamadan tekrar bana döndü.
"Milena, her zamanki gibi zarif ve güzelsin. Ne güzel bir tesadüf ki, burada karşılaştık."
Bu sözler, Savaş’ı iyice çileden çıkarmıştı. Sandalyeden kalkmaya yeltendiği an, Kudret Hanım bir kahkaha atarak durumu hafifletmeye çalıştı:
"Ah, Barış’cığım, sen gel otur. Hem yemeğin tadını çıkar, hem de biraz konuşuruz."
Ama Barış’ın amacı belliydi: gerginliği artırmak. Bu, Savaş’ın sinirlerini daha da gerdi. O an, masadaki herkes bir şeylerin patlamasını bekliyordu. Ben ise bu gerilimin tam ortasında, kocamla geçmişteki hislerim arasında sıkışıp kalmıştım.




