İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 30 · 33 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 30

30.Bölüm- İçimizdeki Fırtına

29.Bölüm- İçimizdeki Fırtına

Sabahın erken saatleriydi, günün ilk ışıkları odama süzülürken yatağımdan doğruldum. Gözlerim uykusuzluktan kızarmış, zihnim karmaşık düşüncelerle doluydu. Derin’in dün söyledikleri beynimde yankılanıyordu adeta. "Bu eve layık değilsin, Milena. Sana burada yer yok." Her bir kelimesi içimi delip geçmişti. Savaş’ın geçmişindeki o Beril… İçimde bir şeyler kırılmıştı, ama bunu kimseye göstermek istemiyordum.

Yavaşça pencereye doğru yürüdüm. Bahçedeki çiçekler bile bana yabancı geliyordu artık. Bu evdeki herkesin bana gizliden gizliye düşman kesildiğini hissediyordum. Kalbim sıkışmıştı, nefes almakta zorlanıyordum. Ama burada durup zayıflığımı göstermeyecektim. Savaş’ın gözünde güçsüz olmak istemiyordum, istememeliydim.

Telefonumun titremesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Gizem’den gelen mesaj ekranda belirdi:

"Yoldayım, kuzum. Merak etme, az kaldı. Seni yalnız bırakmam."

Bir an için içim ısındı. Gizem... Bu hayatta belki de tek dayanağım olmuştu. Ona bir telefon açmam yetmişti ve hiçbir şey düşünmeden yola çıkmıştı. Her zaman böyleydi, sıcak ve cesur. Ona gerçekten minnettardım. "Keşke burada olsaydı," diye düşündüm, "Belki bu evde hissettiğim yalnızlık biraz olsun azalırdı."

Telefonu masanın üzerine bırakıp yüzümü yıkamak için banyoya geçtim. Aynadaki yansımama baktım; solgun bir yüz, göz altları morarmış... İç çekerek kendime fısıldadım, "Milena, güçlü ol. Eğer dayanmazsan, burada seni tamamen yok ederler."

Bir süre sonra salona indim. fakat içerisi sessizdi. Derin’i göremeyince içim bir an için rahatladı, ama huzurum uzun sürmedi. Tam koltuğa oturacakken Derin, elinde kahvesiyle salona girdi. Bana şöyle bir baktı, alaycı bir gülümsemeyle:

"Uyanmışsın," dedi. Sesindeki soğukluk adeta bıçak gibi kesiciydi.

"Sabah oldu," dedim, sakin kalmaya çalışarak.

O ise yaklaşıp karşımdaki koltuğa oturdu. Gözleri üzerimdeydi, sanki beni tartıyor, zayıf bir noktamı arıyordu. "İlginçtir ki, hâlâ buradasın," dedi. "Biliyor musun, bu evde herkesin gözü senin üzerinde. Ama hiçbirinin seni burada istemediğini fark etmemiş gibisin."

Ellerimi birleştirerek sıktım . Derin’in her kelimesi içimde öfkeyi tetikliyordu, ama sakinliğimi korumak zorundaydım. "Savaş için buradayım," dedim içimden, "Ona boyun eğmeyeceğim."

"Derin, bu tarz konuşmalarla vakit kaybetmeyelim," dedim, sesim olabildiğince kararlı çıkmaya çalışıyordu. "Eğer beni bu evde istemiyorsanız, bunu açıkça söyleyin. Gizli oyunlarınızla zaman harcamayın."

Derin kahkaha atarak arkasına yaslandı. "Gizli oyunlar mı? Canım, bunu Savaş’a sorsan daha iyi olur. Burada kalmana izin verdiği sürece, sen sadece bir misafir olacaksın. Gerçekten ait olduğun yeri unutma."

Kelimeler boğazımda düğümlendi. Onun karşısında sessiz kalmanın zayıflık gibi algılanacağını biliyordum, ama ne söyleyebilirdim ki? Haklı olduğu bir yanı vardı: Bu evde gerçekten yalnızdım.

Tam o sırada kapı çaldı. Gizem’in geldiğini anladım ve içimde bir umut doğdu. Koltuktan kalkıp kapıya doğru yöneldim. Kapı açılır açılmaz Gizem, kocaman bir gülümsemeyle içeri girdi. "Kuzum!" diye seslendi ve beni sıkıca kucakladı.

Gizem’in sıcaklığı, kalbimde bir nebze olsun huzur yarattı. "Belki de bu savaşı yalnız vermek zorunda değilim," diye düşündüm. Ama aynı zamanda biliyordum ki, bu evde kalmak istiyorsam, savaşmaya devam etmem gerekecekti.

Gizem’i kapıda gördüğüm anda kalbim ilk kez bu kadar rahatladı. Sıkıca sarıldık, o an her şeyin ağırlığı üzerimden kalkmış gibiydi. Gizem benim kuzenim, her şeyimdi. Çocukluğumuzdan beri benimleydi; hep yanımda olmuş, bana abla gibi kol kanat germişti. Şimdi de kötü günlerimde soluğu hemen yanımda almıştı. Ona minnettardım.

Derin ise arkamızdan bizi kıskanç gözlerle süzüyordu. O bakışı fark etmek zor değildi. Ama Gizem aldırış eder miydi? Elbette hayır. Geri çekilip bana şöyle bir baktı, yüzünde rahatlatıcı bir gülümseme. "Ah kuzum," dedi, kehribar rengi gözleri şefkatle parlıyordu, "Biraz zayıf görünüyorsun ama endişelenme, hallederiz."

Ben bir şey söylemeye fırsat bulamadan, salonda kalan Derin, kollarını göğsünde kavuşturup alaycı bir tavırla konuştu: "Bir tanesi yetmedi, bir de ikincisi çıktı başımıza."

Gizem, gözlerini Derin’e çevirdi. Gözlerindeki sıcaklık bir anda yerini keskin bir bakışa bırakmıştı. "İkincisi mi? Ah, bu aile de benim gibi birine ihtiyaç varmış ki ben geldim tatlım," dedi, sesi sakince ama her kelimesi adeta bıçak gibi kesiciydi.

Derin’in yüzündeki alay kayboldu, ama susmadı. "Sen de aynı onun gibisin," dedi, beni işaret ederek. "Bu eve layık değilsiniz. Ailemize uygun değilsiniz."

Gizem kıkırdadı, bu sefer alenen dalga geçercesine. Bana dönerek göz kırptı. "Milena, duydun mu? Bize layık olmadığımızı söylüyor. Ama nedense biz buradayız, o konuşuyor. İnsan böyle şeyleri düşünmeden edemiyor, değil mi?"

Derin’in yüzü öfkeyle gerildi. "Siz gerçekten fazlalıksınız. Bu evde size yer yok."

Bu konuşma beni incitmişti, ama Gizem tam tersi şekilde daha da güçlenmiş görünüyordu. "Bak sen!" dedi, ellerini kalçalarına koyarak. "Sizin ailede özgüven fazla dağıtılmış galiba. Ama tatlım, biraz tevazu öğrenmen gerekiyor. Yoksa bu kadar kibir bir gün boğazını tıkar."

Derin hışımla sandalyesinden kalktı, ama Gizem durduğu yerden bir santim bile kıpırdamadı. "Ne olur sus Gizem," diye fısıldadım içimden. Ama onun yapısı buydu; haksızlığa gelemeyen, lafını esirgemeyen, korkusuz biriydi.

Derin kaşlarını çattı, "Aileme yaklaşmanıza izin vermeyeceğim," dedi, sesi bir yılan gibi hırlıyordu. "Bu eve ne kadar yapışırsanız yapışın, size burada yer yok."

Gizem kahkaha atarak geri çekildi. "Tatlım, sen böyle hırlayınca çok komik oluyorsun. Ama ben buraya Milena’nın yanında olmak için geldim. Onun ailesiyle uğraşmak için değil. Sen de biraz rahatla, kendini bu kadar yorma."

Derin bir şey demedi, yüzü kızararak odayı terk etti. Gizem arkasından bakıp başını iki yana salladı. "Ne sinirli bir şey bu ya. Sabah kahvesini eksik mi içmiş nedir?"

Derin’in gidişiyle birlikte içimde biriken gerilim az da olsa hafifledi. Ama Gizem’in yüzündeki ifade ciddileşti. "Bu evde gerçekten işler zor," dedi, bana dikkatle bakarak. "Anlat kuzum, ne yaşıyorsun? Bu halin hiç iyi değil."

Bir süre konuşmak istemedim. Ama Gizem bana o kadar şefkatle bakıyordu ki, sonunda dayanamayıp her şeyi döktüm. "Dün Derin... bana çok ağır şeyler söyledi," dedim, gözlerimi kaçırarak. "Bu eve layık olmadığımı, kimsenin beni sevmediğini söyledi. Ve Savaş’ın Beril diye biriyle ilişkisini..."

Gizem bir anda beni durdurdu, elleri omuzlarımı sıktı. "Ne dedin? Savaş’ın başka biri mi var?"

Başımla onayladım. "Evet, öyle söyledi. Üstelik onu bırakmamış. Derin, bu evde hiç kimse beni istemiyor gibi hissettirdi. Ve..." Sesim titredi. "Ve haklı olabilir."

Gizem gözlerini devirerek araya girdi. "Bırak şimdi o kızın dediklerini. Seni sindirmeye çalışıyor, bu açık. Ama Milena, bunu sakın kabul etme. Eğer izin verirsen, seni gerçekten bu evde yok ederler."

Gözlerim dolmuştu. "Ama ne yapabilirim ki? Savaş bile... beni burada istemiyormuş gibi davranıyor."

Gizem derin bir nefes aldı ve ellerini kalçalarına koyarak karşıma dikildi. "Bak Milena, sen güçlü bir kızsın. Bu kadar şey atlattın. Annen için nasıl savaştığını unutma. Şimdi sırf birkaç laf yüzünden pes edemezsin. Savaş senin kocan, değil mi? O zaman hakkını iste. Seni istemeyenlere boyun eğmeyeceksin. Kim olursa olsun."

Bu sözler içimde bir kıvılcım gibi parladı. Ama hala kendimi yeterince güçlü hissedemiyordum. "Ya yapamazsam?" diye fısıldadım.

Gizem kollarını iki yana açarak beni kucakladı. "Tabii ki yaparsın," dedi. "Sen benim kuzenimsin. Benim yanımda kimse sana zarar veremez. Hadi şimdi biraz yüzünü güldürelim. Seni öyle güçsüz görmek istemiyorum."

Derin’in o zehir gibi sözleri hâlâ zihnimde dönüp duruyordu, ama Gizem’in varlığı bana az da olsa cesaret vermişti. İçimden, "Belki de burada gerçekten bir yerim var," diye geçirdim. Ama bunun için savaşmam gerektiğini de biliyordum.çalışanlar kahvaltı masası için özenli bir şekilde hazırlık yapıyordu. Kocaman masanın üzerine birbirinden güzel porselen tabaklar yerleştiriliyor, taze demlenmiş çayın kokusu havaya karışıyordu. Ama benim içimde bu sıcak görüntünün aksine derin bir soğukluk vardı. Herkesin ne kadar muntazam ve hızlı çalıştığını seyrederken, yanımda oturan Gizem’in keyfi yerindeydi.

Büyük, işlemeli koltuğa yaslanmış, bir ayağını altına almış şekilde oturuyordu. Gözleri sürekli etrafta geziniyor, burnuna gelen çay ve taze ekmek kokusunu içine çekiyordu. Bana güven verecek şeyler söylüyordu, sakinleştirmeye çalışıyordu ama onun bu kadar rahat ve neşeli olmasına anlam veremiyordum. ‘Acaba Savaş’ın beni annemden alacağı intikam için seçtiğini öğrense, hâlâ böyle konuşur muydu?’ diye düşünmeden edemedim. “Bunları öğrense, ‘Kocana sahip çık’ der miydi?”*

Bu düşünceler kafamın içinde dolanırken, Gizem saçlarımla oynamaya başladı. Parmakları, saçlarımın uçlarını alıp hafifçe doluyor, sonra usulca bırakıyordu. Yüzünde her zamanki enerjik, hayat dolu ifadesi vardı. "Meloş," dedi neşeli bir tonla. "Alışverişe mi çıksak, ha? Koca İstanbul’a geldik, eve tıkılmakla olmaz. Şöyle güzel bir caddede gezelim, vitrinlere bakalım, belki kahve içeriz. Gezmesem bir yerlerimde sivilce çıkar valla!"

Onun bu kadar rahat konuşmasına şaşkınlıkla bakakaldım. Nasıl bu kadar huzurlu olabiliyordu? İçimdeki çalkantılar yüzümden okunuyor olmalıydı ki, kaşlarını kaldırarak bana dönüp hafif bir şakayla karışık ekledi: "Bana öyle mahkeme salonunda sanık dinlermiş gibi bakma. Güzel şeylerden bahsediyoruz burada!"

İstemeden de olsa gülümsedim, ama bu kısa süreli bir his oldu. "Alışveriş," diye düşündüm. "Gerçekten bu kadar basit bir şey benim kafamı dağıtabilir mi?" İçimdeki sıkıntıyı bir kenara bırakıp bu öneriye sıcak bakmaya çalışsam da, Gizem’in bahsettiği her şey bana ulaşılmaz bir lüks gibi geliyordu.

Bir an derin bir nefes aldım ve ağır bir ses tonuyla "Sen nasıl bu kadar rahatsın Gizem? Gerçekten soruyorum, ben burada kimsenin istemediği, fazlalık biriymişim gibi hissederken sen nasıl böyle umursamaz olabiliyorsun?" dedim.

Gizem gülümsemeye devam etti, ama bu sefer gözlerinde ciddi bir ifade vardı. Saçlarımı bırakıp ellerini dizlerine koydu ve yüzünü bana çevirdi. "Bak, Meloş. Bu eve kimin ne dediği ya da ne düşündüğü umurumda bile değil. Derin ne derse desin, o babaanneleri ,yengeleri ne kadar sinir bozucu olursa olsun, burada sen varsın. Senin mutlu olman lazım. Kimin ne düşündüğü önemli değil. Bu senin hayatın."

Bir an sustum. İçimde karışık bir his vardı. Onun bu kadar kesin ve net konuşması iyi hissettirmeli miydi, yoksa sadece geçici bir avuntu muydu, emin değildim.

Ama sonra Gizem konuyu tekrar değiştirdi. "Hadi, ne dersin? Şöyle İstiklal Caddesi’ne mi gitsek? Hem biraz hava alırız, hem de benim için terapi gibi olur. İstanbul’a gelmişiz, çıkmazsak ayıp olur."

Yüzüne bir an baktım. Onun bu neşeli hallerine, hayat dolu enerjisine hayran kalmamak mümkün değildi. Kehribar rengi gözleri, kısa ve omuz hizasındaki parlak saçları, her zaman neşeli ve güçlü duruşuyla gerçekten etkileyiciydi. Keşke ben de onun kadar güçlü olabilseydim.

Ama onun kadar güçlü olmak için daha fazlasına ihtiyacım vardı. Gizem’in rahatlığı, her zaman dik duruşu, sanki bu dünyanın dertlerinden etkilenmeyen hali bana ulaşılmaz geliyordu. Ama aslında onun da içinde fırtınalar kopuyor muydu? Hiç belli etmezdi.

Ben kendi düşüncelerimle boğuşurken, Gizem tekrar araya girdi. "Ama önce şu büyükanne Kudret Hanım’a bir haber verelim, değil mi?" dedi göz kırparak. "Yoksa, onun izni olmadan nefes bile almıyorsunuz galiba bu evde."

"Sen bilmiyorsun," dedim. "Kudret Hanım için her şeyin bir düzeni vardır. Eğer izin almadan dışarı çıkarsak, başımıza neler gelir kim bilir."

Gizem kahkaha attı. "Ah, büyükanneler! Her evde bir tanesi var, değil mi? Ama merak etme, izin işini ben hallederim. Tatlı bir şekilde konuşurum, beni kim geri çevirebilir ki?"

Bana güvenle bakıyordu. Belki de ona gerçekten inanmalıydım. Belki de bu çıkış benim için bir başlangıç olabilirdi. Ama içimdeki o ağır his... Ne yaparsam yapayım geçmeyecek gibi duruyordu.

Kahvaltı masası özenle hazırlanmıştı. Gümüş çatal bıçaklar, porselen tabaklar ve taze sıkılmış portakal suyuyla dolu sürahiler masanın üzerinde kusursuz bir düzenle yerini almıştı. Çalışanlar masayı tamamladıklarında sessizce geri çekilmiş, ev halkının gelmesini beklemişlerdi. Ben ve Gizem, oturma odasından masanın görünümünü izliyorduk. Gizem, koltuğa yayılmış, kahvesini yudumluyordu. Ben ise gergindim. Bu evin her sabahında olduğu gibi, hava yine ağırdı.

İlk gelen Narin oldu. Merdivenlerden sessizce indi ve gülümseyerek masaya doğru yürüdü. Onu görünce ben de gülümsedim. "Günaydın, Narin," dedim yumuşak bir sesle. Yanımıza yaklaştığında, Gizem’in meraklı bakışlarını fark ettim. Narin utangaç bir ifadeyle Gizem’e baktı.

Gizem’in koluna hafifçe dokunarak, "Gizem, bu genç kız Savaş’ın en küçük kız kardeşi Narin," dedim. Gizem, Narin’e doğru sıcak bir şekilde gülümsedi. Ama kısa süre sonra Narin’in konuşmadığını fark etti. Gözlerindeki anlayış, şaşkınlıkla birleşti. Tam ağzını açıp bir şey söylemek üzereydi ki Narin’in çekingen bir şekilde yere baktığını görünce durakladı.

Gizem, merakını gizleyemeden kulağıma eğildi. "Derin kadar soğuk değil en azından. Bu kız çok sevimli," diye fısıldadı. Dirseğimle hafifçe koluna vurdum ve kaşlarımı çatarak "Sus, duyacak kız," dedim. Gizem omuz silkti, ama gözlerinde bir muziplik vardı.

Narin, başını kaldırıp bize tatlı bir gülümseme sundu, sonra masaya geçip yerini aldı. Tam o sırada, evin diğer hanımları da masaya doğru gelmeye başladı. Zümrüt Hanım ve Hilal Hanım, her zamanki gibi suratsız ve mesafeli bir ifadeyle iniyorlardı. Gizem’i görünce ikisi de kısa bir an duraksadı. Gözlerinde şaşkınlık ve bir parça merak vardı. Hilal Hanım, daha sessiz olan taraftı ama Zümrüt Hanım, bakışlarıyla bir şeyler söylemek ister gibi duruyordu. Gizem onların bu bakışlarını fark edince, sessiz kalmak yerine her zamanki rahat tavrıyla, "Günaydın hanımlar," dedi.

Zümrüt Hanım kaşlarını kaldırarak kısa bir "Günaydın," ile karşılık verdi. Gözleri Gizem’i baştan aşağı süzüyordu. "Sen kimsin, genç bayan?" diye sordu soğuk bir tonla.

Gizem, hiç altta kalmadan gülümseyerek, "Ben Milena’nın kuzeni Gizem. Bir süre burada kalacağım," dedi. O kadar kendinden emin bir şekilde konuşmuştu ki Zümrüt Hanım’ın yüzündeki hafif alaycı ifade anında sertleşti. Hilal Hanım ise sadece sessizce masaya oturdu.

Tam bu gerginliği dağıtacak bir şey bulmaya çalışıyordum ki, üst kattaki baston sesi duyuldu. Kudret Hanım, bastonuna dayanarak yavaş adımlarla aşağıya iniyordu. Onu görünce hepimiz refleks olarak ayağa kalktık. Onun otoriter varlığı, evdeki herkesi anında hizaya sokardı.

Kudret Hanım merdivenlerin sonuna geldiğinde, bir an durup bize baktı. Gözleri kısa bir süre Gizem’e takıldı, sonra bana doğru döndü ve yüzünde, nadiren gördüğüm samimi bir gülümsemeyle, "Gelinin yanındaki genç kim?" diye sordu.

"Bu benim kuzenim, Gizem," dedim nazik bir sesle. Gizem, ayağa kalkarak saygıyla hafifçe eğildi ve "Sizi görmek büyük bir onur, hanımefendi," dedi. Kudret Hanım, Gizem’e doğru ilerleyerek ona dikkatlice baktı.

"Ah, ne güzel bir kızsın sen," dedi samimi bir ifadeyle. "Demek kuzenisin. Çok hoşuma gitti. Evde misafirimiz olacaksın demek. Ne güzel!"

Bu sözler, masada kısa bir şok dalgası yarattı. Zümrüt Hanım kaşlarını çattı. "Anne, ev zaten kalabalık, bir de yeni misafir..." dedi, ama Kudret Hanım onu bastonunu yere vurup susturdu.

"Zümrüt, her zaman bu kadar aksi olmak zorunda mısın? Misafir misafirdir. Hem, Milena’ya destek olacak birinin olması hoşuma gider," dedi.

Gizem, Kudret Hanım’ın bu cömert sözlerine gülümseyerek teşekkür etti. "Beni burada kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim, Kudret Hanım. Sizin bu sıcak karşılamanız beni çok mutlu etti," dedi.

Kudret Hanım, Gizem’in sözlerine başıyla onay vererek, "Sadece kabul etmekle kalmam," dedi. "Milena’yı nasıl bir kızım gibi görüyorsam, seni de öyle görürüm. Bu evde artık sen de ailedensin."

Bu sözler, Zümrüt Hanım’ın daha da gerilmesine neden oldu. Yüzü asılmış, elleri masanın kenarına sıkıca tutunmuştu. Ama Hilal Hanım, başını hafifçe eğerek durumu kabullenmiş gibi göründü.

Kudret Hanım, masadaki yerine oturduğunda bir süre sessizlik oldu. Ama bu sessizlik çok sürmedi. Kudret Hanım, Zümrüt Hanım’a dönerek hafifçe gülümsedi ve alaycı bir tonla, "Zümrüt, sen de biraz gençlerden öğren. Baksana, şu kuzen ne kadar neşeli, ne kadar sıcakkanlı. Ama sen... Buz gibi bir havan var!" dedi.

Zümrüt Hanım’ın yüzü kızarmıştı. Bu durum Gizem’in yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi. Kudret Hanım, kısa bir kahkahadan sonra çatalını eline aldı ve "Hadi bakalım, herkes otursun ve kahvaltıya başlasın. Misafirlerimize iyi davranmayı öğrenmek lazım," dedi.

Ben, Gizem’in yanında yerimi alırken, içimde bir huzur belirdi. Kudret Hanım’ın bu beklenmedik desteği, üzerimdeki yükü biraz olsun hafifletmişti. Gizem de bu durumdan memnun görünüyordu. Bana eğilerek fısıldadı, "Görüyor musun, Meloş? Bu evde bir müttefik bulduk!"

Ben de ona gülümseyerek karşılık verdim. Belki de her şey o kadar kötü değildi. En azından, Gizem’in ve Kudret Hanım’ın desteğiyle bu evde biraz nefes alabilecektim.

Kudret Hanım’ın izni beni derinden mutlu etmişti. Bu evde bana karşı sıcak davranan nadir insanlardan biriydi. Onun dışında sadece Narin bana biraz olsun dostça yaklaşabiliyordu. Fakat geri kalan herkes, özellikle Zümrüt Hanım ve gelini Hilal Hanım, adeta bana düşman kesilmişti. Kudret Hanım’ın bizi koruması bir nebze rahatlatsa da, evdeki bu gergin ve yapmacık atmosfer her geçen saniye daha da boğucu hale geliyordu. Kimsenin birbirini sevmediği ama herkesin birbirine gülümsediği bu evde, sahte nezaketin ağırlığı insanın ruhunu tüketiyordu.

Zümrüt Hanım, Gizem’in masada oturuşunu bile sindiremiyor gibi görünüyordu. Yüzü sıkıntıyla gerilmiş, elleri masanın kenarına sıkıca tutunmuştu. Yanında oturan Hilal Hanım da gözlerini benden ayırmıyordu. Bana attığı ölümcül bakışlar, içindeki öfkenin açık bir yansımasıydı. Bir an için Hilal Hanım'ın dayanamayacağını ve bir patlama yaşayacağını hissettim. Nitekim, beklenen oldu.

Hilal Hanım kaşlarını çatarak doğrudan bana bakıp, zehir zemberek bir tonla, “Bu evde misafir olmak bir şeydir, ama misafirin haddini bilmesi de bir o kadar önemlidir,” dedi. Sözlerinin hedefi net bir şekilde bendim.

Gizem hemen müdahale etmeye hazırlanıyordu ki, Kudret Hanım masaya bastonunu vurdu. Bu sert ses, odayı doldururken herkesin dikkati bir anda ona döndü. Kudret Hanım, gözlerini Hilal Hanım’a dikti ve alaycı bir ifadeyle konuştu:

“Hilal, insan konuşmadan önce iki kez düşünmeli. Hele ki sözleriyle sadece kendini küçük düşürecekse...” dedi. Sonra bir an durup etrafına baktı. “Bu evdeki herkes misafirlikten bahsediyor, ama asıl misafirperverliği öğrenmesi gerekenler galiba masanın etrafında oturanlar,” diye ekledi.

Hilal Hanım’ın yüzü bir anda kireç gibi beyazladı. Gözlerini kaçırıp sessizce yerine oturdu. Zümrüt Hanım ise büyük bir memnuniyetsizlikle başını öne eğdi, ama tek bir kelime bile etmedi. Masadaki bu gerilim, Gizem’in yanımda sakince gülümsemesine neden oldu. Bana eğilerek, “Bu kadın tam bir efsane. Zümrüt ve Hilal’i iki cümlede susturdu!” diye fısıldadı. Gizem’in keyifli tavrı, biraz olsun beni rahatlatmıştı.

Kahvaltı sona erdiğinde, herkes yavaş yavaş masadan kalktı. Ama Kudret Hanım bizi durdurdu. Bastonuna yaslanarak ağır adımlarla yanımıza geldi ve yüzünde sıcak bir gülümsemeyle konuşmaya başladı.

“Bu evde sizi ezmeye kimsenin hakkı yok, bunu bilin,” dedi. Gözleri özellikle Gizem ve bana odaklanmıştı. “Milena, sen benim gelinimsin. Savaş’ım seni seçtiyse, bu evde sana karşı çıkan herkes önce benimle karşı karşıya gelmek zorunda kalır.”

Kudret Hanım’ın bu kararlı sözleri beni duygulandırmıştı. Herkesin beni hor gördüğü bu evde, onun gibi birinin yanımda olması büyük bir destekti. Gitmek üzere arkasını döndü, ama birden durdu ve tekrar bana döndü. Elini çeneme götürüp nazikçe tuttu, ama sıkıca sıkarak vurgulu bir şekilde, “Benim güzel gelinim,” dedi. Gözlerinde bir şeyler saklıydı; hem geçmişin ağırlığı hem de geleceğe dair bir umut. “Savaş’ımın kor gibi yanan kalbini senden başka kimse söndüremez. Bunu sakın unutma.”

Bu sözlerle, yavaş adımlarla odadan ayrıldı. Arkasından bakarken, söylediklerinin ağırlığını omuzlarımda hissetmiştim. Gizem, durumu değerlendiren bakışlarla yanımdaydı.

Kudret Hanım gittikten sonra Gizem, elimi tuttu ve beni aceleyle yukarı çekmeye başladı. “Hadi, odanı görmem lazım!” dedi heyecanla. Gözlerindeki coşkuya gülümsememek elde değildi.

Odaya vardığımızda, Gizem kapıyı açar açmaz içeriyi incelercesine etrafına bakındı. Büyük yatağı, duvardaki oymalı aynayı ve yerdeki yumuşak halıyı görünce derin bir nefes aldı.

“Vay canına, Meloş! Burası kraliyet suitine benziyor!” dedi ve hemen yatağın kenarına oturdu. “Ben de burada kalsam olur mu?” diye sordu, gözlerini kocaman açarak.

Başımı sallayıp güldüm. “Tabii ki olur, ama önce Zümrüt Hanım’dan izin alman gerek,” dedim şakayla karışık. Gizem, omuz silkti ve umursamaz bir şekilde cevap verdi:

“Zümrüt mü? Kudret Hanım’dan sonra onun dediği kimin umurunda!”

Gizem odanın her köşesini büyük bir dikkatle incelerken, “Şaka bir yana,” dedi. “Bu evin insanları seni kolay kolay rahat bırakmaz, Meloş. Ama Kudret Hanım gibi biri arkamızdaysa, Zümrüt ve Hilal Hanım gibileri de pek bir şey yapamaz.”

Ona hak verircesine başımı salladım. Gizem’in bu evde olması bana yalnız olmadığımı hissettirmişti. Ama onun bilmediği çok şey vardı. Özellikle Savaş’ın bu evliliği intikam için yaptığı gerçeği... Bu gerçeği Gizem öğrenirse nasıl tepki verirdi? Belki de doğrudan, “geçecek, Meloş!” diyebilirdi. Bu düşünceyle içim burkuldu.

Gizem yatağın üzerine uzanıp tavanı izlerken, “Meloş,” dedi. “Bu evde kalmak çok zor olabilir, ama unutma ki sen bu savaşta yalnız değilsin. Ben her zaman buradayım. Kudret Hanım’ın dediği gibi, bu evde kimse seni ezemez.”

O an Gizem’e minnettar hissettim. Ona ne kadar güvendiğimi ve onunla burada olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Belki de gerçekten, bu savaşta kazanmak için sadece sevgiye değil, doğru müttefiklere de ihtiyacım vardı.

Gizem’in canlı ve neşeli hali her zaman içimi rahatlatırdı, ama bu kez biraz fazlaydı. Giyinme odasında dolapları karıştırırken bulduğu her kıyafeti sırayla üzerime tutuyor, her birine abartılı bir hayranlıkla bakıyordu. “Milena, sen nasıl bir şanssızsın ki böyle kıyafetlerin içinde kaybolmuşsun?” dedi, bir yandan da üzerime mor bir elbiseyi tutup aynada nasıl durduğunu kontrol ediyordu.

"Ben giymem," itirazı

Benim yüzümdeki isteksizliği fark edince ellerini beline koyarak kaşlarını kaldırdı. “Ama bu dolapta muhteşem kıyafetler var! Hem de sadece senin için alınmış! Neden hâlâ o kasvetli, eski püskü kıyafetlerle dolanıyorsun? Senin adına ben utanıyorum.”

Başımı sallayıp hafifçe gülümsedim. “Gizem, bunlar benim değil. Hepsi... yabancı geliyor. Getirdiğim kıyafetler beni daha rahat hissettiriyor.”

Gizem bu cevabımdan memnun kalmamış gibi gözlerini devirdi. “Yabancı mı? Milena, bu evde yabancı gibi hissetmenin bir anlamı yok. Artık buradasın, bu elbiseler de senin, hayat da senin. Biraz sahiplen!” dedi, ama ben tam ona cevap vermeye hazırlanırken dolabın en köşesinden eline aldığı kırmızı, parlak bir elbiseyi bana doğru tuttu.

Elbisenin önü biraz açıktı, tam da benim tarzım olmayan cinsten. Kaşlarımı çatarak geri çekildim. “Bu fazla açık, Gizem. Giymem,” dedim kararlı bir şekilde. Ama onun cevabı hazırdı.

“Ah, Milena. Giymem diyorsun ama ben bu elbiseyi senin üzerine geçirene kadar buradan çıkmıyorum, bilesin!” dedi ve kollarından tuttuğu gibi beni bir sandalyeye oturttu. Birkaç dakika süren ısrarlı çabası sonunda elbise üzerimdeydi. Gizem, bir adım geri çekilip beni baştan aşağı süzdü ve gözleri kocaman açıldı.

"Bu ben miyim?" şaşkınlığı

Aynaya baktım ve gördüğüm görüntüye inanamadım. Bu kadar güzel görünebileceğim aklıma bile gelmezdi. Elbise bedenime tam oturmuş, kırmızının canlı rengi tenime ayrı bir ışıltı katmıştı. Saçlarım omuzlarıma dökülmüş ve küçük dalgalar aynadaki kişiye zarif bir hava katmıştı. “Bu... Bu ben miyim?” diye fısıldadım kendi kendime.

Gizem’in yanıtı hemen geldi: “Allah belamı versin, Milena, inanılmazsın!” dedi coşkuyla. Sonra beni ellerimden tutup ayağa kaldırdı ve etrafımda döndürmeye başladı. “Bak bak, şu güzelliğe bak! O Savaş bile senin bu haline düşüp kalacak. Sen farkında değilsin, ama bir yıldız gibi parlıyorsun!”

Bir yandan utangaç bir şekilde gülümserken, bir yandan da Gizem’in abartılı sözlerinden kaçmaya çalışıyordum. “Gizem, yeter artık, abartıyorsun,” dedim, ama o hiç aldırış etmeden gözlerini tekrar dolaba çevirdi.

Dolaptaki diğer kıyafetleri hızlıca karıştırdı ve benim daha önce giymek için yanıma aldığım sade bir elbiseyi buldu. Gözleri parladı. “Bu da benim tarzıma çok uygun!” dedi. Hemen elbiseyi üzerine geçirip aynanın önüne geçti. Siyah, düz bir kesime sahip, ama Gizem’in enerjisini yansıtan detaylarla dolu bir elbiseydi. Dönüp bana baktığında, her zamanki gibi muhteşem görünüyordu.

“Nasıl olmuşum?” diye sordu, elbiseyi düzelterek. Gülümseyerek başımı salladım. “Sen zaten her şeyi güzel taşımayı başarıyorsun, Gizem,” dedim.

Ellerini çenesine dayayarak bir süre beni inceledi. “Keşke benim gibi güçlü olmayı denesen, Milena,” dedi birden. Sesi ciddileşmişti. “Bu evde seni ezmek isteyenler olacak, biliyorsun. Kendini savunmayı öğrenmelisin. Hep bu kadar sakin ve kabullenici olamazsın.”

Derin bir nefes alarak başımı salladım. “Gizem, güçlü olmak istiyorum. Ama bu evde öyle bir hava var ki... Herkes beni düşman gibi görüyor. Kendimi savunmaya çalışsam bile yanlış anlaşılacakmışım gibi hissediyorum.”

Gizem bir an sessiz kaldı, sonra omuzlarıma dokunarak beni kendine döndürdü. “Bak, Milena. Güçlü olmak demek herkese meydan okumak değil. Güçlü olmak, doğru zamanda doğru adımı atmak demek. Kudret Hanım seni destekliyorsa, bu zaten büyük bir avantaj. Ama bu evde en büyük kozun ne biliyor musun? Senin zekân ve sabrın.”

Onun bu sözleri içimi ısıttı. Gizem’in her zamanki özgüveni ve bana olan desteği, bu zorlu süreçte en büyük dayanağım olmuştu. Ama yine de derinlerde bir yerde, onun kadar cesur olmayı hâlâ başaramadığımı hissediyordum.

Gizem aniden yüzünde büyük bir gülümsemeyle elimi tuttu. “Tamam, hazır mısın? Bu elbiseyle evin içinde küçük bir yürüyüş yapacağız. Bırakalım herkes bir baksın, Milena gerçek bir prenses mi değil mi anlasınlar!”

Bir kahkaha attım. “Gizem, saçmalama! Böyle abartıya gerek yok.”

Ama Gizem kararlıydı. “Ah, ah! Senin şu utangaçlığın yok mu? Neyse, Milena, sen beni dinle. Hazırsan gidiyoruz!” dedi ve beni kolumdan tutup giyinme odasından çıkardı.

Bu kadar enerji dolu birine direnmek imkânsızdı. Elbisemle birlikte koridorda yürürken, Gizem’in enerjisinden biraz olsun cesaret almış gibi hissediyordum. Belki de bu evde varlığımı hissettirmek için onun cesaretine gerçekten ihtiyacım vardı.

Gizem’le birlikte aşağıya indiğimizde, salondan kahkahalar yükseliyordu. Zümrüt Hanım ve Kudret Hanım, kar şılıklı kahve içiyor, belli ki tatlı bir sohbete dalmışlardı. Ancak bizi fark ettikleri an, atmosferin rengi değişti.

Zümrüt Hanım’ın gözleri önce beni, sonra Gizem’i süzdü. Dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümseme belirdi. “Eee, hanımlar, bu kadar şık giyinip nereye böyle?” dedi, kahvesinden küçük bir yudum alırken.

Gizem, hiç beklemeden sert bir adım öne çıktı. “Ne yani? İstanbul’a kadar geldik, kendimizi eve mi hapsedeceğiz? İnsan biraz hava almalı. Yoksa sizin gibi suratımız hep asık olur, Zümrüt Hanım,” dedi, sözlerini açık bir meydan okumayla süsleyerek.

Zümrüt Hanım’ın kaşları çatıldı, ama hemen ardından sahte bir gülümseme takındı. “Gençlik işte,” diye mırıldandı. Gözlerini tekrar bana çevirdiğinde, bakışları daha keskin, adeta zehir taşıyordu. “Bu evde sayılı günlerin kaldığını biliyorsun, değil mi? Fazla umutlanma, Milena. Savaş senin gibi birine uzun süre tahammül etmez.”

Bu sözler beni yerle bir etmeye yetmişti. Başımı istemsizce önüme eğdim, boğazım düğümlendi. Ancak tam o anda, Gizem’in tok sesi bütün o ağırlığı dağıttı.

“Sayılı günler mi? Yoksa sizinkiler mi?” dedi, ellerini beline koyarak. Sesindeki alay dolu tını Zümrüt Hanım’ın yüzünde ani bir irkilme yarattı. “Kusura bakmayın ama Milena burada olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor. Eğer birilerinin sayılı günleri varsa, bence bir aynaya bakmanızda fayda var.”

Kudret Hanım kahvesini masaya bırakıp Gizem’in sözlerine hafifçe gülümsedi. Ama Zümrüt Hanım’ın yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Sen de kim oluyorsun ki benimle böyle konuşuyorsun?” dedi dişlerinin arasından.

Gizem, bir adım öne çıkarak kısa saçlarını geriye savurdu ve gözlerini Zümrüt Hanım’ın gözlerine dikti. “Ben mi kimim? Ben, Milena’nın arkadaşıyım. Onun hakkını kimsenin çiğnemesine izin vermem, hele sizin gibi insanlara hiç vermem. Bu evdeki herkes birbirinin arkasından iş çevirmekle meşgulken Milena kendini savunamayacak kadar naif olabilir, ama onun yanında ben varım. Anladınız mı?”

Salonda bir anlık sessizlik oldu. Zümrüt Hanım ne diyeceğini bilemeden donup kaldı. Hemen ardından Gizem, beni kolumdan tuttuğu gibi yönünü değiştirdi. “Bizim vaktimiz değerli, Milena. Gereksiz insanlarla harcayamayız,” dedi, ardından başını Kudret Hanım’a çevirip hafif bir tebessümle, “Afiyet olsun,” ekledi ve beni dışarı sürükledi.

Bize özel hazırlanmış araba kapının önünde bekliyordu. Şoför kapıyı açarken Gizem hâlâ sinirle homurdanıyordu. Arabanın içine oturduktan sonra kısa bir an sessizlik oldu. Ancak o sessizliği ilk bozan Gizem oldu.

“Bu kadınlar neyin peşinde, Milena? Gerçekten anlamıyorum. Herkes Savaş’ın peşinden koşuyor ama kendi rezilliklerine bakmıyorlar. Savaş seni seçti diye neden bu kadar kinleniyorlar?”

Omuz silkip başımı çevirdim. “Belki de beni istemedikleri içindir. Kimseyi memnun edemiyorum, Gizem. Ne yaparsam yapayım…”

Gizem hemen elini kaldırıp sözümü kesti. “Hayır, hayır, bu kadarını kabul etmiyorum. Kimseyi memnun etmek zorunda değilsin, Milena. Burası onların evi olabilir ama bu durum sana istedikleri gibi davranabilecekleri anlamına gelmiyor. Kudret Hanım bile seni koruyorsa bir durup düşünsünler. Zümrüt Hanım’ın kibiriyle ne kadar uzağa gidebileceği belli.”

Şoföre İstanbul’un en hareketli caddelerinden birine gitmesini söyledikten sonra pencereden dışarıyı izlemeye başladım. Gizem de yanımda kendi kendine mırıldanıyordu. “Ah, bir de şu Zümrüt Hanım’a inat, seni iyice parlatacağım Milena. O kadın senin en ufak bir başarını görmeye dayanamıyor, fark ettin mi?”

Gülümsememe engel olamadım. “Gizem, bazen gerçekten fazla abartıyorsun.”

“Hayır, abartmıyorum!” dedi, ellerini iki yana açarak. “Sen sadece görmüyorsun ama dışarıdan bakınca o kadar güzelsin ve özelsin ki! Onların bütün bu çabaları, seni küçültmeye çalışmaları, sırf bu yüzden. Çünkü onlarda olmayan bir şey sende var.”

“Ve o nedir?” diye sordum merakla.

Gizem gözlerini devirdi. “Samimiyet, Milena. Senin içindeki saflık ve samimiyet onların hiç anlamadığı bir şey. Ama bunu sadece onların anlamaması yetmez, senin de farkına varman gerek.”

Araba hareket etmeye devam ederken Gizem birden camdan dışarı işaret etti. “Şoför Bey, şu köşede durabilir misiniz? Orada bir mağaza gördüm, Milena için mükemmel bir yer!”

Araba durdu ve Gizem beni kolumdan tutup aşağıya indirdi. “Şimdi seni şık bir prenses yapacağım,” dedi. İçeri girdiğimizde, onun ne kadar kararlı olduğunu ve beni asla kendi hâlime bırakmayacağını anlamıştım.

Gizem’in enerjisi, her adımda bana neşeyle bulaşıyordu. Şehri adeta bir keşif yapar gibi dolaşırken, her girdiğimiz mağazada bizlere özel bir ilgisi vardı. Birkaç kez mağaza sahipleri, adımı duyduklarında içeriye büyük bir saygıyla giriyordu. “Savaş Baykara’nın eşi Milena Baykara,” diyorlardı ve o an her şeyin sadece benim etrafımda döndüğünü hissediyordum. Gizem de beni gözlerinden okuduğunda, bunu her zaman en büyük gururla söyleyecek gibi davranıyordu.

“Biliyorsun değil mi?” dedi Gizem, gözlerinde parlayan bir tebessümle, “Savaş’ın eşi olmak ne büyük bir şans. Ama ben sana söylüyorum, Milena, sen her şeyin en iyisini hak ediyorsun. Bu dünyada seni harika bir kadın olarak kimse görmese de, ben seni hep en değerli olarak göreceğim.”

Her şey o kadar parlak ve gösterişli görünüyordu ki, çevremdeki her şey kayboluyordu. Ama o an, gizlice içimden bir boşluk hissi de vardı. Savaş’la evlenmiş olmam, benim için büyük bir lütuf sayılır mıydı? Belki, ama kalbimdeki boşluk, bu lütfun ardında bir şeylerin eksik olduğunu hissettiriyordu. Savaş ve ben; birbirimize köle gibiydik, ama özgür değildik. Gizem’in söyledikleri bir anlık moral olsa da, o duygusuz gerçekliği değiştiremiyordu.

Bir süre sonra Gizem, beni kuaföre soktu ve orada yeni bir dönüşüm başladı. “Senin saçlarınla oynayacak kadar cesur oldum, Milena,” dedi, bana gülümsedi. Her zaman kuaförlerden nefret ederken, bu sefer Gizem’in heyecanlı tavırları beni biraz daha rahatlatıyordu. Saçlarımda yaptığı değişim tam anlamıyla harikaydı. Gözlerim kendimi aynada gördüğümde bir anlığına şaşkınlıkla donakaldı. Saçlarım, adeta yeni bir kimlik gibi olmuştu. Kahkülüm, bana bambaşka bir hava katmıştı. Bunu benden başkası nasıl yapabilirdi ki?

Gizem, yanında otururken sürekli övgüler yağdırıyordu. “Bunu bir tek sen taşıyabilirsin, Milena. Savaş seni ilk gördüğünde, ne kadar aşık olduğunu hissetmişti. Gerçekten. Ama o zamanlar, belki de bilmiyordu ne kadar büyüleyeceğini,” dedi Gizem, ve sonra birden patlak verdi: “Kocam da kocam!”

Bütün kuaför salonunda herkes bir anda susup bana bakıyordu. Neşeli bir kahkaha salonu doldurmuştu. Bunu söylemekten hiç çekinmemişti ve o an içerideki atmosfer, bir anda mükemmel bir şekilde değişmişti. Sadece ben değil, herkes o an Gizem’in söyledikleriyle gülerken, kulağımda hala Gizem’in sözleri yankılanıyordu. Ama o an, tüm dikkatler üstümdeydi ve bu çok rahatsız ediciydi. Kafamda tek bir düşünce vardı; acaba gerçekten aşık mıydım?

Gizem, başını yana eğerek kulağıma yaklaşırken, “Savaş seni gerçekten çok seviyor, Milena,” dedi. “Bunun farkındasın, değil mi? Ama belki de duygularını biraz daha açığa çıkararak hayatı biraz daha senin gibi yaşayabilirsin. Ama şu anda bu kuaför salonundaki herkes, sadece senin harika haline bakmak istiyor.”

O an, Gizem’in bana söylediklerinin etkisi altında, içimde bir sıcaklık hissettim. Bir yandan ona teşekkür etmek istiyordum ama bir yandan da gerçeklerin ve duyguların karmaşıklığı içimi burkuyordu.

“Gerçekten çok güzel oldum, Gizem,” dedim, gülümseyerek. Ama o gülümseme, belki de biraz zoraki bir gülümsemeydi. Gizem beni sevdiğini biliyordum, ama ben Savaş’la ilgili duygularımı net bir şekilde anlamadan her şeyin yerine oturmasını beklemek zordu. Gizem’le bir yoldaş gibi hissettiğim anlar olsa da, içimdeki karışıklık, adım atmamı engelliyordu.

Salonun kapısına doğru ilerlerken, Gizem tam arkamda durarak, “Savaş’a karşı ne hissediyorsun?” diye sordu. Bu soru, onu gerçekten nasıl hissettiğimi soran bir arkadaş olarak mıydı, yoksa yalnızca bana kendimi açmam için bir fırsat mı sunuyordu?

Birkaç saniye düşündüm. Ama her zaman olduğu gibi, kalbimdeki gerçek duyguları gizlemek, dışarıya yansıtmak çok zor oluyordu.

Gizem, bana bakarken gözlerindeki anlamı hemen fark ettim. O an, aslında sadece bir arkadaş değil, aynı zamanda bana kendi duygularımı keşfetmem için destek olan biri gibi hissediyordum. Yine de, kalbimdeki karışıklık devam ediyordu. Savaş’la olan ilişkimiz, sadece bir evlilikten ibaret değildi. O, bana çok farklı duygular uyandırıyordu; bazen nefret, bazen ise ona karşı hissettiğim yoğun bir çekim.

Bir an duraksadım ve Gizem’in gözlerine baktım. “Bilmiyorum,” dedim, sesim biraz kısıldı. “Bazen onun yanında olmak, her şeyin doğru olduğunu hissediyorum ama diğer zamanlarda…” Söylemek istediğimi tam olarak ifade edemedim. İçimdeki kararsızlıkla birlikte, bu evliliğin aslında sadece dışarıya yönelik bir gösteriş olduğunu düşündüm. Savaş, bana karısıymışım gibi davranıyor, ama bir şeyler eksikti. Aramızda ne gerçek bir aşk vardı, ne de o yakınlık.

Gizem, bunu sezmiş gibi, başını hafifçe eğdi ve sonra ciddiyetle “Savaş senin içinde olduğun kadar karanlık, ama bazen o kadar yumuşak ve hassas olabiliyor ki, ona karşı hissettiklerini görmemen imkansız,” dedi. “Ama sen de onu gerçekten tanıdığında, sadece bir eş değil, belki de onun en derin sırlarını öğrenen biri olacaksın.”

Sözleri, içimde bir kıvılcım gibi yandı. Gizem’in söyledikleri doğruydu belki de. Savaş’ın her yönünü tanımak, sadece onun karısı olmakla kalmayacak, belki de daha fazlası olacaktı. Ama tüm bu duyguların üzerine bir sis gibi çöken şey, beni hep tereddütte bırakıyordu. O yüzden, Gizem’in bu kadar açık sözlü olması, ona duyduğum güveni bir nebze daha arttırmıştı.

“Bunu senin kadar doğru söyleyen başka kimseyi görmedim,” dedim, hafif bir gülümseme ile. Gizem de buna karşılık olarak başını salladı.

“Benim sözlerim sadece sana güven ve kendini keşfetme yolunda bir rehber olmalı,” diye ekledi. “Ama bir şeyi unutma, Milena; hayat bu kadar kısa. Eğer seni gerçekten seviyorlarsa, kalbinin ne istediğini takip etmen gerek.”

Bu sözler, adeta bana bir yol haritası çiziyordu. Dışarıda her şey parlak, güzel ve gösterişli olabilir, ama içimdeki boşluklar ve belirsizlikler… Bunları yalnızca ben çözebilirdim. Gizem, o anda bana tüm cesaretini ve gücünü verdi.

Kuaförden çıktığımızda, şehirdeki diğer dükkanlar da bizim için kapalıydı. Her yerde saygı vardı; her mağazada, her dükkanda ben, Milena Baykara olarak tanınıyordum. Ama bunların bana gerçekten ne kadar önemli olduğunu düşündüm. En çok neyi sevdiğimi, neyi gerçekten istediğimi merak ediyordum.

Gizem, bana dönerek “Bunu sana çok yakıştırdım, Milena. Her şey senin için çok parlak. Ama unutma, ışıkların altında kaybolan birini asla göremezsin,” dedi, biraz da ciddi bir şekilde. Bu sözler, Gizem’in sadece bir arkadaş değil, aynı zamanda beni derinlemesine anlayan bir dost olduğunu hissettirdi.

Araba yolda ilerlerken, şehri izledim. Ama aklımda sadece Savaş vardı. Onunla aramızdaki karmaşa, içimdeki sesin daha da yükselmesine neden oluyordu. Gizem doğru söylüyordu. Eğer kalbimle doğru karar verirsem, belki de en sonunda o içsel huzuru bulabilirdim. Ama şu an için, adım atmaya cesaretim yoktu.

Araba ilerledikçe, şehir ışıkları daha da belirginleşti. Her köşe, her cadde, her sokak, bir başka dünyayı, başka bir duyguyu çağrıştırıyordu. Ama o an, kalbimde sadece bir isim vardı: Savaş. Gizem'in söyledikleri, kulağımda yankı yapıyordu. “Işıkların altında kaybolan birini asla göremezsin…” Bu söz, kafamı karıştıran tüm düşünceleri bir araya getirmişti. Savaş’ın yanı başında olmaktan, ona ait olmaktan korkuyordum, ama Gizem’in dediği gibi, belki de her şey ışığın altındaydı.

Gizem’in gözleri, beni izlerken bir anlam taşıyordu. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu, sesi merakla doluydu. Benim içimdeki karışıklığı hissetmişti, ama o kadar da bir şey sormak istemedi. Gizem, her zaman hafifçe zorlayarak, bana her şeyi düşündürmekte ustaydı. Ama o an, söyledikleriyle bir kez daha doğru yolda olduğumu düşündüm. “Savaş hakkında düşünüyordum,” dedim, sesim bir parça titrek. “Ama bazen, ne hissettiğimi anlamıyorum. Her şey… karmaşık.”

Gizem, bana dönerek, “Milena, bazen karmaşık olan şeyler aslında en net olanlardır. Hislerini dinle. Senin için doğru olan neyse, ona sahip çık,” dedi. Bir an bana bakarak derin bir nefes aldı ve ekledi: “Bu kadar güçlü bir kadının hislerine güvenmemesi, hem komik hem de trajik olurdu.”

Gizem’in söyledikleri, bende bir ışık yaktı. Bazen, başkalarına güvenmek zor olabilir. Ama içimdeki ses, en doğru yolu gösteriyordu. Savaş’la aramızdaki her şey karmaşık ve zor olsa da, belki de bu karmaşıklık bir çözümün başlangıcıydı.

Araba durduğunda, kalbim hızlıca çarpmaya başladı. Gizem ve ben, bir an sessizce dışarıyı izledik. Şehir ışıkları, geceyi aydınlatıyordu. Gizem, gözlerini bana dikerken hafifçe gülümsedi ve “Burası, senin hak ettiğin bir yer, Milena. Bu gece, senin gecen. Kendine bir fırsat ver. Kendi yolunu bul.”

Gizem’in sözleri, bana cesaret veriyordu. Evet, belki de bir şeyleri değiştirme zamanım gelmişti. Savaş’a karşı hissettiklerim, sadece bir kadının korkularıyla sınırlı değildi. O, bana bir şeyler öğretmişti. Zorluklar, acılar, karanlık duygular… Hepsi bir şekilde bir araya gelmişti ve belki de bu gece, tüm bu duyguları anlamak için bir fırsat olacaktı.

“Evet,” dedim, kendime olan güvenimi yeniden bulmuş gibi. “Savaş’a olan hislerimi anlamak istiyorum. Bu gece, ona karşı hissettiklerimi keşfedeceğim.”

Gizem, başını sallayarak güldü. “İşte bu, Milena! Senin gibi güçlü bir kadına kimse dur diyemez. Ama unutma, bu yolculuk sadece seninle ilgili değil. Kalbinin peşinden git, ama gerçekleri görmekten de kaçma.”

Bu sözleri, sanki uzun bir yolculuğun başlangıcı gibiydi. Gizem’in bana verdiği cesaretle, nihayet içimdeki sorulara bir yanıt bulmak için adım atmaya hazırdım. Araba, hızla şehri terk etti ve benim kalbimdeki karanlık noktalar birer birer ışığa dönüşmeye başladı. Evet, belki de bu yolculuk, sonunda her şeyin doğru yerini bulacağı bir yolculuk olacaktı. Ama önce, kendimi anlamam gerekirdi. Savaş’la olan ilişkimiz, sadece bir evlilik değil, bir keşifti. Ve bu keşif, benim kalbimdeki gerçekleri ortaya çıkaracak ilk adım olacaktı.

Gizem, gülümseyerek bana bakarken, "Bazen en zor kararlar, seni en iyi versiyonuna götüren adımlar olur," dedi. Bu söz, içimdeki tüm soru işaretlerini bir kenara itti. Belki de doğruyu bulmak, sadece cesaretle ilgiliydi. Ve ben artık cesaretimi bulmuştum.

Evdeki o an, her şeyin bir anda değiştiği, hislerimin iç içe geçtiği bir andı. Gizem’le arabadan inip büyük kapının önünde durduğumda, birden hava değişti. Yorgunluk ve stres bir anda kaybolmuştu, fakat karşılaştığım manzara, içimde derin bir sızı bıraktı. Derin ve Beril, birbirlerine kahve içiyorlardı, keyifli bir şekilde sohbet ediyorlardı. Ama benim gözlerim sadece Beril’deydi. O kadının burada olduğunu görmek, beni bir anda buz gibi yapmıştı. Savaş’ın sevdiği kadın, gözlerimin önündeydi ve bu durumu içimde biriken öfkeyle kabul edemiyordum.

Beril, adeta bu evin hanımıymış gibi davranıyordu. Gülerek Derin’e bir şeyler anlatıyor, her hareketiyle sanki hak ettiğini düşündüğü yeri işgal etmiş gibiydi. O an içimden bir şey kırıldı. Savaş’la yaşadıklarımız bir anda geri geldi. Onunla ilgili hislerim, her geçen dakika daha da karmaşıklaşıyordu. Ve şimdi, Beril’in buradaki varlığı, kalbimi derin bir acıya sürüklemişti.

Derin, bizi gördü ve yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. Ama o gülümseme, içindeki gerçek duyguları gizlemeye çalışıyordu. Gizem’in bakışları, benim hissettiğim o gerilimi hemen fark etmişti. Gizem’in gözleri, her zaman olduğu gibi keskin ve hazır bir şekilde, bu durumu kontrol altına almaya çalışıyordu.

"Kim bu?" diye sordu Gizem, gözlerini bana dikerek.

Beni tanıyan biri olarak, yanımdaki kadını görünce ne kadar sarsıldığımı Gizem hemen hissetmişti. “İşte o kadın…” diyebildim, gözlerim dolarak. Beril’e bakarken içimdeki duyguların yoğunluğu beni boğuyordu. “Savaş’ın geçmişi… onun sevdiği kadındı,” dedim, sesim neredeyse duyulamayacak kadar ince bir şekilde titriyordu.

Gizem, gözleri sertleşerek Beril’e baktı. O an, o kıskanılacak bakışların karşısında kimse duramazdı. Gizem'in durumu hemen kontrol altına almak için ne kadar istekli olduğunu biliyordum. Beril ve Derin, bizim varlığımızı fark ettikçe biraz daha huzursuz oldular. Gizem, durumu daha fazla sallamayacak kadar ciddiydi.

Beril, sanki burada bulunma hakkını kendisinde görüyormuş gibi, bana doğru adım attı. "Ne yapıyorsunuz burada?" dedi, sesi alaycı bir şekilde. "Evin yalandan gelini’de gelmiş ne hoş , aahhh ama zaten beni milena düğün geçesinden hatırlıyordur .değil mi milena .? "

Gizem, bir adım öne çıktı, bakışları keskin ve net. "Haddini bil, Beril. Sen ne hakla benim kuzenimle böyle konuşursun .? Allah yaratı demem seni doğduğun rahime geri tıkarım . !" dedi, sesi bir kükremeye dönüşerek. Gizem’in söyledikleri, havada yankı yapmıştı. Savaş’ın eski sevgilisi ve Derin, bir anda, bu kadının onlara ne kadar güçlü bir şekilde karşı durduğunu anlamışlardı.

Beril, Gizem’in bu tavrına gözlerini devirerek, " ben kim miyim ? Milena söylemedi mi ? . ben Savaşın kız arkadaşı beril . Onunla uzun zamandır çıkıyoruz O yüzden değil senle saygılı konuşmak ,kimseye açıklama yapmayacağım .” dedi, ama sesi artık daha fazla güven veremiyordu. Gizem’in soğukkanlı tavrı, onu bir anda bastırmıştı. Gizem’in gözlerinde bir tüy kadar bile şüpheye yer yoktu. Savaş ve Beril’in geçmişi, şu anda bu evin gündemi değildi. Gizem, bunu net bir şekilde ortaya koyuyordu.

"Burada kimsenin geçmişi kimseye bağışlanmaz," dedi Gizem, dudakları hafifçe bükülerek. "Savaş’ın geçmişi, o geçmişteki her şey ve her kimse, sana ne yapmamıza engel değil. Bu evin içindeyiz ve bu evdeki herkes, kimsenin haddini aşamaz. Sen, Savaş’ın yanında olmaktan gururlanabilirsin, ama unutma ki, burada kimse kimseye kendini göstermeye kalkamaz."

Beril’in suratı bir anda asıldı. Gizem, her kelimesinde Savaş’a dair söylediklerini doğru bir şekilde ifade ediyordu. Beril, bir anlık sessizlikle karşı karşıya kaldı. Derin, her ikisini de izlerken, o gergin ortamın içinde kayboldu. Gizem’in enerjisi, her şeye hakimdi.

"Unutma," dedi Gizem, Beril’e bakarak, " Sen ancak onun sevgilisi ,yada çıktığı bir kadın olabilirsin . Ama savaş bu eve gediğinde milena onun hem allah katında hem de mahkeme tarafından karı-kocalardır . Benim gördüm tek şey aşağılık bir metres olman.! " Gizem’in gözleri, Beril’e donup kalmış gibi bir mesaj veriyordu.

Beril ve Derin arasında kısa bir sessizlik oluştu. O an, her şeyin ne kadar karmaşık olduğuna dair bir gerçek vardı. Gizem’in söyledikleri, o anı kıran tek şey olmuştu. Beril, bir anda oradan uzaklaşmaya karar verdi. Derin ise, hala gergin bir şekilde izliyordu, ama artık ne söyleyecek gücü kalmamıştı.

Gizem’in yanında olmak, bana her zaman güç veriyordu. O an, onun sadece bir arkadaş değil, bir lider gibi hareket ettiğini fark ettim. O, her zaman haklıydı ve o haklılıkla her şeye meydan okuyabiliyordu. Gizem, bana doğru dönerek gülümsedi .

O anda, bu evdeki dengelerin her an değişebileceğini düşündüm. Fakat bir şey kesin olarak belliydi: Gizem, her zaman kazanacaktı.

Gizem karakterini nasıl buldunuz .?

milenanın aksine daha güçlü bir karakter . bu sayede milenamız o evde daha güçlü olacak . gizem karakterine aşık oldum diyebilirim aşırı eğlenceli . kksksks neyseee . yorum yapıp beğenerek destek verebilirsiniz . sorularınız özelden veya buradan yazabilirsiniz .

teşekkürler ;)

Bölüm sonu

8 yorum

  • Ya lütfen ne kadar yorum yapıp uzatıyorsunuz konuları okuma hevesim kalmadı konu tamamıyla yok olmuş durumda sadece o böyle baktı bu bunu yaptı konu yok oldu

  • Yani yazmayım diyorum ama krndimi tutamıyorum arkadaşım hani sen zeki bir kızdın ya ne oldu sana zaten ilk gece adam onun evindeydiya birde senin yanında bir gece kaldı hatırlarsan ve gerçekten kocan bile değil derin söylemese zaten savaş kaç kez dedi sana ya bu başrol kızlar hep böyle mal olmak zorunda mı h

  • Yazarcım Gizemi Milena' dan daha cesur yapmışsın ama asıl karakter yani Milena daha güçlü olmalı bence

  • Yeni bölüm geldiğinde çok mutlu oluyorum nedensee ❤️❤️❤️