29..bölüm =Ateşle Oynayan Kadın
Milena, sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini araladığında, Savaş çoktan odadan çıkmıştı. Yağmurun gece boyunca dinmediğini fark etti. Hafif rüzgar camlara vuruyor, gökyüzü hala gri bir tül gibi yayılıyordu. Kalbinin derinliklerinde bir huzursuzluk hissetti. Dün gece yaşadıkları, içinde karmaşık bir his bırakmıştı.
Aceleyle yatağından kalktı. Koltuktaki yastık ve pikeyi topladı. Kendini toparlamaya çalışırken aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinin altı şişmiş, yüzü solgundu. Hala üzerinde taşıdığı korkunun izleri vardı.
Kendine kızgın bir şekilde fısıldadı:
“Bu kadar zayıf olmamalıyım...”
Tam o sırada kapı nazikçe çalındı. Kapının ardından Hilal’in alaycı sesi duyuldu:
“Milena Hanım, kahvaltıya bekleniyorsunuz.”
Milena derin bir nefes aldı. Savaş’ın ailesiyle bir arada olmak, dünden kalan kırılganlığıyla daha da zor görünüyordu. Üzerine sade bir kıyafet giyip aşağıya indi.
Salona girdiğinde kahvaltı masası çoktan hazırlanmıştı. Büyükanne Kudret, her zamanki nazik tavrıyla ona sıcak bir gülümseme gönderdi:
“Günaydın, kızım. Otur, biraz yemek ye, rengine bakılırsa iyi bir uyku çekememişsin.”
Milena gülümsemeye çalıştı ama sahte bir tebessümden öteye geçemedi. Zümrüt Hanım ise bir köşede oturmuş, gözlerini Milena’ya dikmişti. Hilal, fırsatını bulmuş gibi Milena’ya laf atmaya başladı:
“Sabah bu kadar geç kalkmak gelin evine yakışmaz. Belli ki konforlu bir gece geçirmişsin.”
Hilal’in sözleri, Milena’nın içindeki öfkeyi tetikledi ama büyükanne Kudret araya girdi:
“Hilal, bu gereksiz lafları bir kenara bırak. Hepimiz biliyoruz ki, gelin evin yükünü taşır, lafını değil.”
Milena, Kudret Hanım’a minnetle baktı. Masadaki sessizlik kısa sürede bozuldu. Savaş, salona adım attığında herkesin gözleri ona çevrildi. Hilal’in yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleşirken, Zümrüt Hanım başıyla torununu selamladı.
Kahvaltı masası, aile üyelerinin bakışmaları ve çatışmalarıyla sessiz bir gerilim içinde devam ediyordu. Savaş, Milena'nın yanındaki sandalyeye oturduğunda, Hilal'in yüzüne sinsice bir gülümseme yerleşti. Elindeki çay fincanını yavaşça masaya bırakırken, alaycı bir tonla konuştu:
“Milena, gerçekten cesur bir kızsın. Böyle güçlü bir ailenin gelini olmak kolay iş değil. Hele ki Savaş gibi zor bir adamla baş etmek... Ama anlaşılan Savaş’ın sabrı da bir yere kadar.”
Milena, Hilal'in laf sokmalarına alışmış olsa da bu kadar aleni bir saldırıya maruz kalmayı beklememişti. Yumruklarını masanın altına sıkarken, yüzünü soğukkanlı bir ifadeyle tutmaya çalıştı. Tam cevap vermek üzereyken, Savaş'ın sesi odayı doldurdu:
“Yenge !.”
Hilal, adının Savaş’ın ağzından bu kadar sert bir tonda çıktığını duyunca irkildi. Gözleri genişledi ama gülümsemeye devam etti:
“Ben sadece biraz sohbet etmek istedim, Savaş. Yanlış bir şey söylediysem affola...”
Savaş, bakışlarını yengesinin gözlerine kilitledi. Sesi, her zamanki gibi sakin ama tehditkâr bir tondaydı:
“ Yenge ,Milena’yla ilgili konuşurken dikkatli ol. O neticede artık benim karım . Her söylediğin kelimeyi tartıyorum, haberin olsun.”
Hilal’in yüzündeki sahte gülümseme bir anda silindi. Etrafındaki herkes bu sahneyi şaşkınlıkla izliyordu. Savaş, normalde Hilal’in alaylarına sessiz kalır, onları görmezden gelirdi. Ama bu defa farklıydı. Savaş, ilk kez açıkça Milena’yı savunmuştu.
&&&&&
Masada oturan Derin, olan biteni sessizce izliyordu. Abisinin Milena’yı bu şekilde koruması, içindeki kıskançlığı tetikliyordu. Derin, yıllarca Savaş’ın tek koruduğu kişi olmuştu. Ne zaman zor bir durumda kalsa, Savaş hep onun yanındaydı. Ama şimdi... Şimdi Savaş, Milena’nın tarafını tutuyordu.
Derin’in dudakları ince bir çizgi halini aldı. Kaşığını sertçe tabağına bıraktı ve sesini alaycı bir tona bürüyerek konuştu:
“Abim gerçekten çok nazik oldu bu aralar. İnsan hiç beklemediği yerden destek görürmüş.”
Milena, Derin’in sözlerindeki iğneyi açıkça hissetti. Savaş ise başını Derin’e çevirerek, keskin bir bakış attı:
“Derin, bu sabah herkesin laf sokmaya çalıştığı bir yer mi? Yoksa kahvaltı mı yapıyoruz?”
Derin, abisinin bakışlarından rahatsız oldu ama bir şey demeden omuz silkti. İçindeki öfkeyi kontrol etmekte zorlanıyordu. Milena ise sessiz kalmayı tercih etti. Savaş’ın onun için ailesine karşı geldiğini görmek, içinde bir yerde garip bir his uyandırmıştı. Ama bu, durumun gerilimini azaltmıyordu.
Hilal, Savaş’ın sert çıkışına rağmen yılmamıştı. Masada tekrar alaycı bir şekilde konuşmaya başladı:
“Ne kadar da hassas bir ortam oldu böyle... Demek Milena artık ailenin en kıymetli parçası. Eskiden böyle sahiplendiğini hiç görmemiştik, Savaş.”
Savaş, bu defa daha da sert bir ifadeyle konuştu:
“Yenge , söylediklerini bir daha düşün. Çünkü sabrımı zorluyorsun.”
Bu kez Hilal sustu. Masadaki gerilim somut bir şekilde hissediliyordu. Milena, Savaş’ın kendisini bu kadar savunacağını hiç beklememişti. Bu durum kafasını karıştırıyordu.
Derin, içindeki kıskançlığı daha fazla bastıramadı. Sandalyeden kalkarak sert bir şekilde konuştu:
“Ben doyduğumu düşünüyorum. Hepinize afiyet olsun.”
Arkasını döndü ve odadan çıkıp gitti. Savaş, kardeşinin bu tepkisine anlam veremese de ilgilenmek istemedi. Gözleri tekrar Milena’ya döndü. Milena, bu gerilimden dolayı rahatsız olmuştu. Onun yerinde olmayı hiç istemediğini fark etti. Ama ne kadar istemese de bu ailedeki herkesin hedefi haline gelmişti.
Savaş, sakinleşmiş gibi görünüyordu ama gözlerinde hala soğuk bir kararlılık vardı. Hafifçe eğilip Milena’ya doğru fısıldadı:
“Onlara aldırma. Burada ne söylediklerini umursamaman gerektiğini öğrenmelisin.”
Milena, kendini tutamayarak cevap verdi:
“Beni savunmana gerek yok. Onların söyledikleri umurunda değil.”
Savaş, gülümsemeden kafasını salladı.
“Bunu bana değil, kendine kanıtla. Çünkü bu evdeki herkesin gözleri senin üzerinde olacak.”
Masadaki bu gerginlik, gün boyunca yankı bulacak gibiydi. Hilal ve Derin’in tepkileri ise daha büyük çatışmaların habercisiydi.
Milena, Savaş’ın söylediklerini anlamlandırmaya çalışıyordu. Az önce ailesiyle olan gerilimin ardından, Savaş’ın yanında otururken hissettiği huzursuzluk, yerini bir nebze şaşkınlığa bırakmıştı. Savaş hafifçe eğildi ve sesini alçaltarak, neredeyse fısıldar gibi konuştu:
“Sen benim karımsın, Milena. Bu zorunluluktan da olsa... Kendini kimseye ezdirme. Seni benden başka kimse kıramaz.”
Savaş’ın sesi kararlıydı, ama içinde bir yerlerde gizli bir tehdit mi vardı, yoksa koruma güdüsü mü? Milena, bunu çözmekte zorlanıyordu. Gözlerini onun kahverengi gözlerinde buluşturdu, ama bu bakışın altında ne aradığını kendisi de bilmiyordu.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu, sesi hem kızgın hem de tedirgin bir tınıyla çıktı.
Savaş, omuzlarını hafifçe silkti. Bu konuşmanın onda hiçbir rahatsızlık yaratmadığı açıktı. Kendine has o soğukkanlı tavrıyla yanıt verdi:
“Sana zarar vermelerine izin vermem. Ama unutma, bu evde sana kimse boyun eğmez. Sen de kimseye boyun eğme. Savaşını kendin vermeyi öğren.”
Milena, Savaş’ın bu kadar dengesiz olmasına hayret ediyordu. Az önce onu alenen savunmuş, şimdi ise kendi başının çaresine bakması gerektiğini söylüyordu. Bu nasıl bir çelişkiydi? İçinde karmaşık duygularla karşılık verdi:
“Senin söylediklerin hiçbir şey ifade etmiyor. Az önce beni savunuyordun, şimdi ise kendimi korumamı söylüyorsun. Hangi Savaş’a inanacağımı bilmiyorum.”
Savaş, Milena’nın bu sözlerine gülümsedi. Gülümsemesi, alaycı ama aynı zamanda bir sır saklayan bir ifade taşıyordu.
“Hangi Savaş’a inanacağına sen karar vereceksin, Milena. Ama bir şeyi unutmamalısın.”
Milena, onun söylediklerini sorgulayan bakışlarla yüzüne baktı.
“Ne?” diye sordu, istemeden de olsa merakını gizleyemiyordu.
Savaş, bir an durakladı, ardından eğilip kulağına fısıldadı:
“Seni benden başka kimse kıramaz. Bunu unutma.”
Bu cümle, Milena’nın içini ürpertiyle doldurdu. Sözleri bir yandan tehdit gibi gelirken, diğer yandan tuhaf bir şekilde onu koruyacak bir vaadi de içeriyordu. Savaş’ın kararlılığı, taviz vermeyen duruşu ve bakışlarındaki o bilinmezlik, Milena’nın zihninde karmaşık bir düğüm oluşturdu.
Savaş ayağa kalkarak masadan uzaklaştığında, Milena onun ardından bakakaldı. Kafasında yankılanan sözleriyle, bu adamın kim olduğunu ve neden bu kadar dengesiz davrandığını anlamaya çalışıyordu. Ama asıl şaşırtıcı olan, onun sözlerinin kendi içinde yarattığı sarsıntıydı.
Savaş Baykara .
Ağır adımlarla konağın taş merdivenlerinden indi. Dış kapının önünde arabası hazır bekliyordu. Şoför, Savaş’ın yüzündeki sert ifadeyi görünce bir şey sormadan arabanın kapısını açtı.
“Şehre,” dedi Savaş, kısa ve net bir tonla.
Araç İstanbul’un yoğun trafiğinde ilerlerken Savaş, sessizliği sevdiği kadar dolduran düşüncelerle meşguldü. Aklında Milena’nın yüzü, sesi ve söyledikleri dolanıyordu. Ama bunu kendine bile itiraf etmeyecek kadar inatçıydı. Telefonu çaldığında, kendi düşüncelerinden sıyrıldı. Ekranda Levent’in adı yazıyordu.
Levent... Çocukluk arkadaşı, belki de tek güvendiği insan. Uzun zamandır yurt dışında olan bu adam, Savaş’ın aksine neşeli, alaycı ve hayata daha hafif bakan biriydi. Telefonu açtığında Levent’in neşeli sesi duyuldu:
“Eee, büyük patron, İstanbul’da havalar nasıl? Ben döner dönmez çağırmadın ama olsun, ben geldim işte!”
Savaş hafif bir gülümsemeyle cevap verdi. “Levent, seninle uğraşacak zamanım yok.”
“Ne demek uğraşacak zaman yok? Ben ta Kanada’dan döndüm, özlemedin mi beni? Bari kahve ısmarla da seni bir görelim.”
Savaş derin bir nefes aldı. “Karaköy’deki ofise gel. İşlerim var, hem konuşuruz.”
Levent, Savaş’ın her zamanki ciddiyetini umursamadan, şakacı bir tonla, “Emredersiniz, patron!” diyerek telefonu kapattı.
Ofise vardığında, Savaş hemen işine koyuldu. İstanbul’daki mafyatik işlerinin düzenini sağlamak, parasal akışları kontrol etmek ve rakiplerini denetlemek onun için günlük bir rutindi. Ancak bugün her zamankinden daha yoğun bir gündem vardı. İşlerini hızlıca halletmeye çalışırken, Levent’in ofise gelişi ortamı tamamen değiştirdi.
Levent, kapıdan içeri adım attığında, üzerindeki deri ceket ve umursamaz tavırlarıyla tam bir zıtlık oluşturuyordu. Odayı dolduran ciddi hava, onun alaycı gülüşüyle yerini hafif bir rahatlığa bıraktı.
“Savaş, dostum! Her zamanki gibi dünyanın yükü omuzlarında. Ne zaman biraz gülümseyeceksin?”
Savaş, masasından başını kaldırmadan cevap verdi. “Levent, işim var. Eğer bir şey söyleyeceksen kısa kes.”
Levent, kendine bir koltuk çekip oturdu, ayaklarını masanın kenarına koyarak, “Senin bu asık suratın beni yormaya başladı. Biraz hayatı hafif yaşa, savaşmayı bırak!” dedi.
Savaş, kaşlarını çatarak ona baktı. “Levent, bu dünyanın nasıl bir yer olduğunu biliyorsun. Burası benim gibi birini hafif yaşamaya bırakmaz.”
Levent gülerek, “Ah dostum, sen kendine ‘Savaş’ ismini fazla benimsemişsin. Biraz da ‘Barış’ gibi davranmayı dene. Mesela... bir kadın. Hayatında bir kadın var mı hâlâ? Yoksa o kızla mı uğraşıyorsun hâlâ?”
Bu sözler, Savaş’ın sinirini bozmuştu ama belli etmedi. Konuyu değiştirmek için, “Paraya ne oldu? Şirket üzerinden gelen transfer tamam mı?” diye sordu.
Levent, alaycı gülüşünü koruyarak, “Konuyu değiştiriyorsun ama tamam. İşler yolunda. Ama unutma, hayat sadece rakamlar ve düşmanlar değil. Bazen bir dostla kahkaha atmak da lazım. Şimdi beni bu sıkıcı masadan kaldır ve doğru düzgün bir yere götür. İstanbul’a yeni döndüm, bir kutlama hak ettim!”
Savaş istemsizce gülümsedi. “Levent, bazen seni neden hâlâ yanımda tuttuğumu anlamıyorum.”
Levent, sandalyesinden kalkıp elini Savaş’ın omzuna koydu. “Çünkü ben senin karanlığında kalan o tek ışık noktasınım, dostum. Hadi, çıkalım biraz hava alalım.”
Savaş, sonunda pes ederek masadan kalktı. Bu karamsar günün sonunda Levent’in neşesi, belki de ona biraz iyi gelecekti. Ama yine de aklının bir köşesinde Milena vardı; kıza karşı hissettiği karmaşık duygular, Levent’in neşesiyle bile hafiflemiyordu.
Savaş, iş dünyasında ve yeraltında adından söz ettiren, Türkiye’nin en zengin ve etkili iş adamlarından biriydi. Mafya dünyasının gölgelerinde yürüse de, iş dünyasında en önde gelen toplantı salonlarında yerini alırdı. Bugün de bu sıradanlık bozulmayacaktı; birkaç saat içinde uluslararası ortaklıklarla ilgili önemli bir toplantıya girecekti.
Lüks arabasında ilerlerken yan koltukta oturan Levent, hâlâ onun ciddi ve mesafeli duruşuna alışmaya çalışıyordu. Levent bir süre sessiz kaldıktan sonra dayanamadı ve söze girdi:
“Bu kadar zenginliğin ve gücün var ama hâlâ gülümsemeyi bilmiyorsun. Hayır, ciddi soruyorum, Savaş, en son ne zaman güldüğünü hatırlıyor musun?”
Savaş, gözlerini yoldan ayırmadan soğuk bir tonla cevap verdi. “Levent, benim gülmek gibi bir lüksüm yok.”
Levent, alaycı bir şekilde kaşlarını kaldırdı. “Peki, başka bir şey soracağım. Bir kadına ne zaman bu kadar yakın oldun?”
Savaş’ın kaşları çatıldı ama cevap vermedi. Bu sessizlik, Levent’in iyice meraklanmasına neden oldu. Nihayet, konuya direkt dalmaya karar verdi.
“Dur bir dakika. Yanlış mı duyuyorum? Sen evlendin mi?”
Bu soru Savaş’ın dikkatini çekmişti ama yine de sakinliğini bozmadı. Levent, onun yüzündeki en ufak bir duygu belirtisini yakalamaya çalışırken, Savaş soğuk bir şekilde başını hafifçe salladı.
“Evet, evlendim.”
Levent, bu cevabı duyunca bir kahkaha attı. “Yok artık! Savaş, düğünlerin ve romantizmin düşmanı olan adam evlenmiş! Bunu nasıl kaçırdım? Hem de bana haber bile vermeden!”
Savaş, Levent’in bu alaycı tavrına aldırmadan, yüzündeki donuk ifadeyi koruyarak cevap verdi. “Levent, bu evlilik hakkında fazla bir şey bilmek istemezsin.”
Levent, daha da meraklanarak, “Dur bir dakika, bu sıradan bir evlilik değil, değil mi? Yoksa yine iş için mi bir şey çevirdin? Hangi zavallı kızı bu sefer kurban ettin?” dedi.
Bu sözler Savaş’ın sabrını taşırmaya başlamıştı. Kaşlarını çatarak Levent’e döndü. “Sana söyledim, bu meseleye burnunu sokma.”
Levent, yine de gülümsemekten kendini alamadı. “Ah, tamam tamam. Ama kabul etmelisin, bunu benden saklayamazsın. Hele o kıza karşı böyle taş gibi durduğunu düşünemiyorum. Kim bilir neler yaşandı…”
Savaş, derin bir nefes aldı ve Levent’e sert bir bakış attı. “Levent, işine odaklan. Yoksa seni arabadan atarım.”
Levent, ellerini havaya kaldırarak, “Tamam, tamam. Ama şunu unutma, dostum. Evlilikler sır tutmayı sevmez. Bir gün bu hikâye önüme düşerse, o zaman benden kaçamazsın.”
Savaş, cevap vermek yerine bakışlarını tekrar ön cama çevirdi. Ancak Levent’in bu konuyu kolay kolay bırakmayacağını biliyordu.
Birkaç Saat Sonra
Savaş, İstanbul’un en lüks plazalarından birine vardığında toplantı odası, onu bekleyen iş insanlarıyla doluydu. Şehirdeki en büyük yatırımlar ve uluslararası anlaşmalarla ilgili bu toplantı, Savaş’ın gücünü bir kez daha gösterecekti.
Ancak aklının bir köşesinde Milena vardı. Onun yüzü, sesi ve gece boyunca yaşananlar zihninden silinmemişti. İntikamla başlayan bu hikâye, kontrol edemediği başka bir şeye dönüşüyordu.
Levent ise toplantı sırasında dışarıda bekliyordu. Telefonuyla oynarken, hâlâ Savaş’ın evliliği hakkında bilgi edinmek için planlar kuruyordu. “O kız kimmiş bakalım, öğrenmek boynumun borcu,” diye kendi kendine mırıldandı.
Savaş, toplantının sonlarına yaklaşırken, sakin ama etkileyici konuşmasıyla tüm ilgiyi üzerinde toplamıştı. İş dünyasındaki otoritesi, her kelimesine yansıyordu. İnsanlar, onun stratejik zekâsına hayran kalırken, Savaş için her şey sıradan bir gün gibiydi. Ancak, içinde kopan fırtınaları kimse göremiyordu. Milena'nın yüzü bir an bile aklından çıkmıyordu.
Toplantı sona erdiğinde, Savaş salondan çıktığı anda Levent’in meraklı bakışlarıyla karşılaştı. Levent hemen yanına yaklaşarak alaycı bir tonla, “Koca adam hâlâ sessiz, ama ben neyin peşinde olduğunu biliyorum. Şimdi beni bu ‘hanımefendiyle’ tanıştırmayacak mısın?” dedi.
Savaş, Levent’in kolunu sertçe kavradı ve fısıldayarak, “Levent, işini bilirsin ama sınırı aşma. Evliliğimle ilgili tek bir laf daha edersen sonuçlarına katlanırsın,” dedi.
Levent, bu tehdidi ciddiye almış gibi görünse de hâlâ gülümsemeye devam etti. “Tamam, dostum. Ama sadece şunu söyleyeceğim: Kadınlar, senin gibi adamların hayatını karmaşıklaştırır. Eminim ki çok yakında o karmaşayı görürüz.”
Savaş, ona karşılık vermeden plazanın çıkışına doğru ilerledi. Şoförleri arabayı çoktan hazırlamıştı. İstanbul’un kaotik trafiğinde bir an önce villaya dönmek istiyordu.
Villaya Dönüş
Villaya vardığında Savaş, içeride bir huzursuzluk olduğunu fark etti. Hizmetçiler gergin görünüyor, Zümrüt Hanım ve Derin ise salonda tartışıyordu. Milena’nın adı geçtikçe, Zümrüt Hanım’ın ses tonu daha da yükseliyordu.
“Bu kız, bu eve yakışmıyor!” diye bağırdı Zümrüt Hanım. “Savaş bir hata yaptı ve bu hatayı bir an önce düzeltmesi gerekiyor.”
Derin ise alaycı bir sesle, “Abim her zaman her şeyi kontrol edebileceğini sanır. Ama bu sefer işler istediği gibi gitmeyecek. Milena’yı bu kadar savunmasının bir anlamı yok.”
Savaş, bu sözleri duyunca salona girdi. Derin ve Zümrüt Hanım, onun ani varlığı karşısında sustu. Savaş, soğuk bir ifadeyle etrafa bakarak, “Milena’nın adı bu evde bu şekilde anılmayacak,” dedi.
Zümrüt Hanım, “Ama oğlum…” diye itiraz etmeye çalıştı, ancak Savaş elini kaldırarak onu susturdu. “Milena benim karım. Bu evde onun hakkında tek bir kötü laf duymayacağım.”
Derin, ağabeyinin bu sert tavrına şaşırmıştı ama kıskançlığı içten içe büyümeye devam ediyordu. “Abim neden bu kadar korumacı davranıyor? O kız ne yaptı da onu bu kadar etkiledi?” diye düşündü.
Milena’nın Odası
Savaş, tartışmadan sonra Milena’nın odasına gitti. Milena, camın önünde durmuş, dışarıdaki yağmurun izlerini izliyordu. Onu fark etmedi bile. Savaş, kapının kenarında durarak onu bir süre sessizce izledi. Milena’nın yüzündeki huzursuzluk, içindeki koruma duygusunu harekete geçirmişti.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu sonunda.
Milena irkilerek ona döndü. “Senin ne düşündüğünü merak ediyorum aslında. Benim için koca bir intikam planının parçasıyken şimdi neyin derdindesin?”
Savaş, onun bu sözlerine bir an cevap veremedi. Milena’nın gözlerindeki sorgulayıcı bakış, içindeki tüm karmaşayı gün yüzüne çıkarıyordu.
“Düşündüğün kadar basit değil,” dedi sonunda. “Ama ne olursa olsun, bu evde seni koruyacağım.”
Milena, alaycı bir gülümsemeyle, “Beni koruman gerektiği için mi yoksa intikam planını bitirmek için mi?” diye sordu.
Savaş bir adım daha yaklaştı. “Belki de ikisi birden.”
Bu cevap Milena’yı daha da sinirlendirmişti. “Kendi doğrularını bana dayatmaya çalışıyorsun. Ama unutma, Savaş. Ben senin kuklan değilim.”
Savaş, onun kararlılığına hayran kalırken, aynı zamanda içten içe öfkeleniyordu. Milena’nın bu inatçı tavrı, onu hem çekiyor hem de çıldırtıyordu. “Evet, kuklam değilsin. Ama unutma, Milena. Bu oyunda kuralları ben koyarım.”
Milena, onun bu sert sözleri karşısında bir şey söylemedi. Sessizce arkasını döndü ve camdan dışarı bakmaya devam etti. Savaş ise onu izlerken, içinde yükselen duyguları bastırmaya çalışıyordu.
Ancak bu sessizlik, ikisi için de fırtına öncesi sessizlikti.
Levent ve Derin
Levent, Savaş'ın yukarıya çıkışını izlerken salondaki atmosferin yoğunluğunu fark etti. Zümrüt Hanım hala içerideki hizmetçilere talimatlar veriyordu. Ancak Levent’in dikkatini çeken başka bir şey vardı: Derin’in ona doğru yavaş adımlarla yaklaşması.
Derin, ince bir gülümsemeyle Levent’e baktı. Gözlerinde çekingen bir ifade vardı, ama aynı zamanda bir şeyler söylemek ister gibi duruyordu. Levent ise bu durumu fark etmiş, ancak her zamanki rahat tavrını takınmıştı.
“Derin Hanım,” dedi gülümseyerek, “yine o meşhur huzursuz havanızı mı saçıyorsunuz?”
Derin gülerek, “Senin kadar havalı olmayı denemiyorum bile, Levent. Ama itiraf etmeliyim ki Savaş’ın yanında dururken bile dikkat çekecek kadar özgüvenlisin.”
Levent, alaycı bir şekilde kaşlarını kaldırarak, “Bunu bir iltifat olarak mı alayım, yoksa laf mı sokuyorsunuz?” dedi.
Derin, hafif bir kahkaha attı ama içten içe yüzüne bir sıcaklık yayıldı. Levent’in rahat tavrı, onun içinde karmaşık duygular yaratıyordu. Bu kadar açık sözlü ve esprili bir adamın, aynı zamanda bu kadar yakışıklı olması onun aklını karıştırıyordu. Ama en önemlisi, Levent’in ona kardeşi gibi davranmasıydı.
Levent, Derin’in gerginliğini fark etti ve hafif bir şekilde eğilerek, “Bir şey söylemek istiyorsanız, doğrudan söyleyebilirsiniz, biliyorsunuz. Savaş’ın kardeşi olmanız sizin her zaman açık sözlü olmanız gerektiği anlamına gelmiyor mu?” dedi.
Derin, gözlerini yere indirerek, “Sadece... İstanbul’a dönmüş olman güzel,” dedi. “Eskisi gibi burada olduğunda ev daha farklı hissediliyor.”
Levent, bu sözlere sıcak bir şekilde gülümsedi. “Ah, Derin. Benim gibi bir adamın sizin kadar asil bir ailenin havasını değiştirdiğini görmek çok hoş. Ama biliyorsun, ben buradayken bile hep Savaş’ı arkanızda bulursunuz. Ben sadece izleyiciyim.”
Bu sözler Derin’in kalbini bir kez daha sıkıştırdı. Levent’in, ona olan yaklaşımı her zaman samimi ve dostçaydı, ama bu dostluk duygusu Derin için yeterli değildi.
Levent’in İç Dünyası
Levent, Derin’i gerçekten seviyordu. Ancak, bu sevgi abla-kardeş ilişkisini aşmıyordu. Derin’in Savaş’ın kız kardeşi olduğunu hatırladıkça, aralarındaki bu bağın başka bir şeye dönüşmesine izin veremezdi. Derin ona ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, Levent her zaman bir sınır koymuştu.
Ama Derin’in masumiyet dolu bakışları ve bu gizli ilgisi, Levent’in gözünden kaçmıyordu. Her ne kadar ona açıklamasa da Derin’in duygularını hissediyordu. Ancak, Levent’in hayatı bambaşka bir yolda ilerliyordu. Kadınlara yaklaşımı genelde rahat ve eğlenceliydi. Birini kendine bağlamanın ya da kalplerle oynamanın gereksiz bir yük olduğunu düşünüyordu.
Derin, Levent’e bir şeyler söylemek ister gibi birkaç kez ağzını açıp kapattı. Ama sonra vazgeçti. Levent, ona karşı her zamanki gibi dostça bir gülümseme takındı.
“Ben biraz hava alayım,” dedi Levent, içindeki karışıklığı hissettirerek.
Derin, onun peşinden bakarken kalbinin sıkıştığını hissetti. Ama bir kez daha içinde tuttuğu duygularını söyleyememişti. "Belki bir gün cesaret ederim," diye düşündü kendi kendine. Ama o gün ne zaman gelecekti, bilmiyordu.
....
Savaş odadan çıktıktan sonra, Milena kendini yorgun ve kırık hissederek koltuğa çökmüş, gözlerinden akan yaşlarla baş başa kaldı. İçindeki öfke, korku ve çaresizlik birbirine karışmıştı. Ne yapması gerektiğini, bu evlilikle nereye gideceğini bilemiyordu. Savaş’ın onu nasıl adeta bir oyuncak gibi hissettirdiği, içinde her geçen dakika daha da büyüyordu. Yavaşça başını ellerinin arasına alarak, ağlamaya devam etti.
Tam o esnada, bir telefon çaldı. Milena telefonun ekranındaki ismi görünce kısa bir an için gözleri buğulandı. Arayan, kuzeni Gizem’di. Gizem, her zaman eğlenceli, cesur ve neşeli bir insandı. Milena'nın hali Gizem’in doğal içgüdüleriyle hemen fark edilmişti.
Milena telefonun ekranına dokunarak, sesi biraz titreyerek açtı.
"Gizem," dedi sesi zorla sakinleşmişti. "Merhaba."
Gizem, hemen anlayarak sesindeki tondan bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etti.
"Milena? Sesini duyduğumda bir şeyler olduğunu hissettim," dedi Gizem, endişeyle. "Ne oldu, her şey yolunda mı? Savaş'la ilgili bir şey mi oldu?"
Milena telefonu kulağına iyice yaklaştırarak birkaç saniye sessiz kaldı. Gözlerinden süzülen yaşlar hızla artıyordu. Gizem’in sesindeki sıcaklık, ona kendini biraz daha açma cesareti veriyordu.
"Her şey yolunda değil," diye fısıldadı Milena, "Ama aslında hiçbir şey yolunda değil."
Gizem’in sesi daha da yumuşadı. "Bana her şeyi anlatabilirsin. Ne oldu?"
Milena derin bir nefes aldı, içinde sıkışan her şeyi dışarı atmak istiyordu. Gözleri yine dolmuştu, ama ağlamak, artık yeterince katı bir duyguyu anlamaya çalışıyordu.
"Savaş…" Milena'nın sesi bir an kesildi, "Savaş’ın bana yaptığı her şeyin arkasında bir plan olduğunu şimdi fark ediyorum, Gizem."
Gizem hemen telefonun diğer tarafından sessizce dinlerken, Milena devam etti.
"Onun… onun bana yaklaşma şekli, soğuk ve sevgiye dair hiçbir şey hissetmiyor gibi davranması, aslında tamamen bir intikamın parçasıymış," dedi Milena, sözleri ağrılı bir şekilde dökülüyordu. "Savaş, annemin geçmişindeki acıları benim üzerinden çıkarıyor."
Gizem’in sessizliği bir an sürse de, Milena arka planda duyduğu iç çekişleri fark etti. Gizem, Milena'nın anlattıklarını sindirerek bir süre sessiz kaldı. Bu kadar büyük bir ihaneti duyduğunda, ne söyleyeceğini bulamıyordu.
"Milena… Annenle ilgili ne demek istiyorsun? Anlat lütfen." Gizem’in sesi titriyordu, ama içinde bir öfke barındırıyordu. Milena, Gizem’in bu kadar şaşkın olmasına aldırmadan devam etti.
"Evlenme teklifini aldığı gece annemin yaşadıklarını bana anlattı. Annem, Savaş'ın ailesinin yaptığına benzer bir acı çekmişti," dedi Milena, gözlerinden akan yaşları temizlerken. "Annem Savaş’ın babasından çok acı çekmişti, ben de onun mirasıyım. O gece annem bana o kadar çok şey anlatmıştı ki, artık hiçbir şeyin anlamı kalmadı."
Gizem, bir an daha derin bir nefes aldı ve telefonu elinden sıkıca tutarak, “Savaş bunu nasıl yapabilir? Yani… Bunu sana nasıl açıklayabilirim bilmiyorum, ama seninle ve annenle ilgili her şey… korkunç. Gerçekten anlatmak zor… Ama bunu bana anlatıyorsan, o zaman bunun karşısında sessiz kalamam. Kimse seni böyle bir durumda bırakmamalı."
Milena, Gizem’in söylediklerini duyunca, bir an daha çok üzüldü ama aynı zamanda bir rahatlama hissetti. Çünkü Gizem, onu yargılamadan dinliyor, tüm olan biteni anlamaya çalışıyordu.
"Savaş’ın içinde bu kadar büyük bir kin var. Beni değil, annemi kullanıyor. Sadece o an için intikam almak istiyor," dedi Milena, gözlerinden yaşlar süzüldü. "Ama ben… ben bir şekilde bunu kabullenmeye çalışırken, bir yanda da kendi içimde savaş veriyorum."
Gizem’in sesi tekrar telefonda yankılandı, ama bu kez kararlıydı. "Bunu kabullenmek zorunda değilsin, Milena. Senin yerinde olsam, savaşırdım. Savaş'a karşı… O adama karşı, sana bunu yapmaya hakkı yok!"
Milena, bir an telefonu kenara koydu ve biraz daha sakinleşmeye çalıştı. Gizem’in haklı olduğunu biliyordu ama mücadele etmek için gücü olmadığını hissediyordu.
"Ben de sana katılıyorum. Ama şimdi gerçekten ne yapmalıyım? Savaş’la karşı karşıya kalamam. Onun gözlerine bakmak bile beni korkutuyor," dedi Milena, başını ellerinin arasına alarak.
Gizem’in sesindeki kararlılık arttı. "Bu durumda olmak zorunda değilsin, Milena. Eğer istersen, ben hemen İstanbul’a gelirim. Sana her şekilde yardımcı olacağım. Ne gerekiyorsa yapacağım."
Milena telefonda bir an sessiz kaldı. Gizem’in ona her zaman güç verdiğini bilse de, bu kez ondan yardım alacak kadar zor bir durumdaydı.
"Gerçekten gelir misin?" diye sordu Milena, sesi titreyerek. "Ama burada kalıp benim için bir şeyler yapmanı istemek… Savaş’la her şey çok karmaşık, Gizem. Onun karşısında ne yapacağımı bilmiyorum."
Gizem, derin bir nefes aldı ve kararlı bir şekilde cevap verdi. "Evet, geliyorum. Hemen hazırlık yapacağım. Ne olursa olsun, Savaş’a karşı seni yalnız bırakmayacağım. Senin yanındayım."
Milena, Gizem’in söylediklerinden sonra derin bir rahatlama hissetti. Savaş’a karşı mücadele etmek zor olacak ama yalnız değildi. Gizem, her zaman onun yanında olacaktı.
"Teşekkür ederim," dedi Milena, telefonu kapatırken. "Seninle bir arada olmak her zaman güven veriyor."
Ve o anda Milena, bir şekilde Savaş’a karşı koymak için içindeki gücü bulmaya karar verdi.
Milena, telefonunu kapattıktan sonra, derin bir nefes alarak gözlerini kapattı. Savaş’a karşı içindeki öfke ve korku arasında sıkışıp kalmıştı. Ancak Gizem’in kararlı ve cesur sesi ona biraz olsun huzur vermişti. Artık yalnız değildi, en azından bir destek vardı. Ama savaş, kendi içindeki savaş da devam ediyordu.
Gizem’in sözleri hala kulaklarında çınlıyordu: "Ne olursa olsun, Savaş’a karşı seni yalnız bırakmayacağım." Bu, Milena için bir umut ışığıydı, ama aynı zamanda korku vericiydi. Gizem'in İstanbul’a gelme kararı, Milena'nın yaşadığı bu durumun ne kadar büyük bir sorun olduğunu gösteriyordu. Ancak yine de, savaşmaya karar vermek, bir başlangıçtı.
Gizem’in birkaç saat içinde İstanbul’a geleceğini bilmek, Milena’yı bir nebze rahatlatmıştı. Ama şu anda, kendini nasıl savunacağını, ne yapacağını hâlâ bilmiyordu. Savaş’ın haksızlığını nasıl kanıtlayabilirdi? Savaş, onu yavaşça ama acımasızca köşeye sıkıştırıyordu. Her geçen gün, Milena kendini daha da çaresiz hissediyordu.
Bir süre sonra, odasının kapısı yavaşça aralandı. Milena gözlerini kaldırarak bakınca, narinin başını uzattığını gördü. Derin, her zaman sakin ve derin düşünceleriyle tanınan bir kızdı, ama bugün, gözlerindeki gerginlik her şeyin farkında olduğunu gösteriyordu.
narin elindeki telefona bir şeyler yazarak “ neden böylesin .”
Milena, Narinin bakışlarındaki ısrarı görünce derin bir iç çekişi daha dışa vurdu. Gizem’le yaptığı konuşma, Derin’in ne kadar dikkatli olduğunu unutturmuştu.
“Bazen… insan bir şeyleri saklamak zorunda kalır, Derin. Ama benden hiçbir şey saklamıyorum,” dedi Milena, ama sözlerinde yalancı bir güven vardı. Gerçek şu ki, narinin bilmediği pek çok şey vardı. “
narin , Milena'nın ne kadar zor bir dönemde olduğunu fark etti. İçten içe, Milena’nın Savaş’a karşı koymakta zorlanmasına üzülüyordu. Ama aynı zamanda Savaş’a olan öfkesini de hissedebiliyordu.
narin hılza yazarak “Bu kadar derin bir yarayı kabul etmek kolay değil, Milena,” dedi narin , bir adım daha atarak Milena’nın yanına oturdu. “Ama bence... onunla bu kadar meşgul olmanı istemiyorum. Savaş’a karşı koyman gerekirse, bunu yalnız yapmamalısın.”
Milena, narinin gözlerine bakarak, “Gizem geliyor, narin . İstanbul’a gelmeye karar verdi. Yardımcı olacak, her şeyi anlatacağım. Belki de bu şekilde bir çözüm bulabilirim.”
narin , bir süre sessiz kaldı, ama içindeki duygular çok karmaşıktı. Bir yandan Milena’nın haksız yere acı çekmesinden rahatsız oluyordu, bir yandan da onun abisine karşı bu kadar kırılgan olduğunu görmek onu endişelendiriyordu. narin , Savaş’ın kardeşi olmanın verdiği kimlik karmaşasıyla mücadele ediyordu.
narin "Savaş sana hiç değer vermiyor, Milena. Ben, seni her zaman koruyacağım. Bunu unutma," diye yazdı narin , daha önce hiç olmadığı kadar kararlı bir şekilde.
Milena, narinin söylediklerinden dolayı yavaşça gülümsedi, ama yine de içindeki o derin acı geçmiyordu. Gizem’in gelişinin ardından, her şeyin düzelip düzelmeyeceğini kestiremiyordu.
narin , Milena'nın içindeki karanlık düşüncelerini hissetmiş gibiydi. Ona başka bir şeyler söylemek istiyordu, ama bunu yapamıyordu . elindeki telefona mahkûmdu .
Milena, başını öne eğip birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
“Narin …” Milena, sonunda bir şeyler söylemek için dilini ısırarak devam etti, “Savaş’a karşı bu kadar acı hissetmek… acı vermiyor, ama ona karşı bir şeyler hissetmek, nefretten bile öteye gitmek… beni korkutuyor.”
narin , Milena’nın duygularını anlamıştı. İçinde birikmiş duygular, bir anda çözülmeye başlamıştı. “Biliyorum, Milena. Ama unutma, her acı sonradan bir şeylere dönüşür. Bu günler geçecek. Ne olursa olsun, seni yalnız bırakmayacağım.”, Milena yazanları okuyunca hafif tebessüm etmişti . içinde bir rahatlama yarattı. narinin desteğini hissettiği anda, içinde yeni bir cesaret uyandı. Belki de Gizem geldiğinde, artık yalnız olmayacaklardı.
narin , odadan çıkarken son bir kez dönüp bakarak, el işaretleri ile “Her şey geçecek, emin ol,” dedi. ama milena bu yaptığı şey,n anlamını bilmiyordu . narin ona içten sıcak bir gülümseme sundu .
Milena, narinin gidişiyle yalnız kaldığında, bir kez daha gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. tam o esnada içeriye aniden derin girdi . , gözlerinde karanlık bir ışıltı vardı. Milena, Derin’in bir süre sessizce durduğunu fark etti ve onu fark ettiğinde derin bir nefes aldı. Derin’in bakışları, adeta her an patlayacak bir bomba gibi tehditkar bir şekilde ona odaklanmıştı. Derin, yavaşça bir adım daha atarak, Milena’nın karşısına geçti.
“Beni dikkatle dinle, Milena,” dedi Derin, sesi soğuk ve sertti. “Bu evde senin yerin yok. Bunu kabul et. Savaş sana asla değer vermiyor, hiçbir zaman da vermeyecek. O, senin gibi birini sevemez.”
Milena, Derin’in sözleri karşısında şaşkınlıkla donakaldı. İçinde bir şeyler kıpırdadı, ama bunu anlamak, kabul etmek istemedi. Ne de olsa, Derin onu kardeşi gibi seviyordu. Ancak Derin’in gözlerindeki keskin ifade, her şeyin değişmiş olduğunu gösteriyordu.
“Sen burada, bu evde olmamalısın,” dedi Derin, sesindeki sertlik daha da artarak. “Savaş seni kabul etmiyor. Bu, senin için daha fazla acıya neden olacak. ”
Milena’nın kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Derin’in sözleri, her geçen saniye daha da derinleşen bir keskinliğe sahipti. Milena, Derin’in gözlerine bakarak, “Derin… Sen ne söylüyorsun?” diye sordu, sesi neredeyse fısıldar gibi.
Derin, Milena’nın sorusuna alaycı bir şekilde gülümsedi. “Savaş, seni sevemez. O, Beril’i seviyor. Sadece seni bir araç olarak kullanıyor. Savaşın kalbinde bir başkası var ve o, senin asla olamayacağın bir şey.”
Milena’nın gözleri genişledi.Beril... Bu ismi, en derin korkularıyla ilk kez duyuyordu. Savaş’ın kalbinde başka bir kadının olması, onu derinden sarsmıştı. Beril, İstanbul’un en ünlü kadınlarından biriydi ve Savaş’a duyduğu hislerin ne kadar güçlü olduğunu da biliyordu. Bu, Milena için bir darbe olmuştu. Onun Savaş’a ne kadar yakın olduğunu düşündüğü her şey, bir anda çökmeye başlamıştı.
“Onun, senin gibi biriyle vakit geçirmesi… inanılır gibi değil,” dedi Derin, adeta Milena’yı hakir görerek. “Sen, buradaki herkesin kalbini kırmaya devam ediyorsun. Herkesin hayatını mahvediyorsun. Ve Savaş... O seni sevmiyor, asla sevemez. Gerçekten, çok yanılıyorsun.”
Milena’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Derin’in bu kadar acımasız ve sert olması, onu tamamen çökertmişti. O kadar çok inandığı bir şey vardı ki, Savaş’la olan ilişkisinin bir anlamı vardı. Ama Derin’in söyledikleriyle, her şeyin yıkıldığını hissediyordu.
“Savaş…” dedi Milena, sesi titreyerek. " ben .."
Derin, alaycı bir şekilde başını salladı. “Hayır, Milena. Bunu sen de biliyorsun. savaş ve sen farklı dünyaların insanısınız . ben abimi bugün ilk defa yengeme böyle davrandığını gördüm . benden de narinden de abimden de uzak dur . aksi halde başını yastığa koyduğunda sana yapacağım şeyleri düşünürsün ! "
Milena’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Derin’in söylediği her söz, bir bıçak gibi kalbini deliyordu. Ailesinin onu burada görmek istememesi… Gerçekten de Milena’nın kalbi buna dayanamıyordu. O kadar çaresizdi ki.
Sonra Derin, son darbeyi vurdu. “Ve bir daha, Savaş’ın aklına girmeye çalışma Milena. O sana asla değer vermez. Bunu unutmamalısın. senin yerin her zaman kapının önü olacak . abim senin gibi bir kıza nasıl evet dedi bilmiyorum ama benim adımda Derin ise ben bunun nedenini çözerim ! işte o zaman benden kork .!”
Milena, Derin’in söylediklerinden sonra, vücudundaki tüm sıcaklığın hızla kaybolduğunu hissediyordu. Her şeyin, her umutlarının yok olduğunun farkına varıyordu. Derin, Milena’nın gözlerindeki kırılmayı gördü ve mutlu olmuştu , ama Milena için tam felaketti.
Milena, Derin’in söylediklerinden sonra, derin bir boşluk hissiyle odada tek başına kaldı. Gözlerinden yaşlar dökülürken, bir yanda kalbi parçalanıyordu. Beril… Savaş’la olan tüm hayalleri, bir anda çöküp gitmişti.
&&&&&
Derin odasının kapısını hızla kapattı ve yüzündeki sert ifade, odanın soğuk havasına yansıdı. Kalbinde tarif edemediği bir nefret büyüyordu; Milena’ya karşı hissettiği bu yoğun duygunun adı ne kıskançlıktı ne de basit bir hoşnutsuzluk. Bu, Derin’in her zaman içinde taşıdığı, ama şimdi ortaya çıkan derin bir öfkeydi.
Abisi Savaş, onun gözünde hep dokunulmazdı. Güçlü, soğuk ve erişilmez… Ama şimdi? Şimdi, Milena denen o kız yüzünden Savaş’ın dikkatinin bölündüğünü görmek, Derin’i deliye çeviriyordu. O, kimsenin sevgisini kolay kolay kabullenemeyen biriydi, ama abisinin sevgisi, onun için her şeydi. Ve Milena’nın varlığı, bu sevgiyi tehdit ediyordu.
Oda boyunca bir ileri bir geri yürüdü, parmaklarını makyaj masasının kenarına dayayarak derin bir nefes aldı. Aynadaki yansımasına baktı; gözlerindeki kararlılık, dudaklarındaki inatçı kıvrım, savaşmaya hazır birini gösteriyordu. Ama Derin’in kalbinde bir başka duygu daha vardı: Levent. Çocukluk aşkı... O, yıllar önce bu aşkı içinde gömmüştü. Levent yurt dışına gidince, bu duyguların yok olmasını ummuştu, ama şimdi Levent geri dönmüştü ve Derin’in kalbinde bir kez daha filizlenmişti. Yine de Levent’le ilgili hayalleri, Milena’nın varlığı yüzünden bir kenara itilmiş gibiydi. Şu anki hedefi belliydi: Milena’dan kurtulmak.
Derin ani bir kararlılıkla telefonunu eline aldı. İnce parmaklarıyla ekranı kaydırırken bir isim üzerine durdu: Beril. Savaş’ın sevmediği halde tek ciddi ilişkisi olan, dünya çapında ünlü model Beril... Derin, Beril’in Savaş’a hala bağlı olduğunu biliyordu. Üstelik, Savaş’ın evliliği umursamadan onun peşinden gitmeye devam ettiğini de... Bu bilgi, Derin’in işine yarayabilirdi. Beril, Savaş’ın hayatında bir kez daha yer almalıydı.
Telefonu kulağına götürmeden önce, Beril’le olan geçmişlerini düşündü. Beril’i Savaş’la ilk kez tanıştıran kişi kendisiydi. Beril’in soğuk ama ihtiraslı kişiliği, Derin’in hoşuna gidiyordu. Ancak Savaş, Beril’i terk etmiş ve aralarına soğukluk girmişti. Şimdi, Derin’in planı onları yeniden bir araya getirmekti. Milena’nın bu evde yeri olmadığını, Milena’nın hiçbir şekilde ailelerine giremeyeceğini kendi kendine söz verdi.
Derin telefonu arama düğmesine bastı ve birkaç saniye içinde Beril’in sesi geldi. Soğuk, kendinden emin bir tonla konuşuyordu:
“Derin, canım, bu ne sürpriz! Aramanı beklemiyordum.”
Derin, içindeki samimiyetsizliği gizlemek için gülümseyerek konuşmaya başladı:
“Ah Beril, ne zamandır konuşmadık, değil mi? Nasılsın? Her şey yolunda mı? Dünya senin gibi bir modeli ayakta alkışlamaya devam ediyor mu?”
Beril kahkaha attı, ama bu kahkaha bir sıcaklık taşımıyordu. “Her zamanki gibi… Yoğun bir tempodayım. Ama tabii ki senin gibi özel birinden bir telefon almak günümü güzelleştirdi.”
Derin, bu samimiyetsizliğe aynı şekilde karşılık verdi. “Ne güzel. Ama artık biraz görüşme vaktimiz gelmedi mi? Sana söylemek istediğim birkaç şey var. Belki bir kahve içip eskileri yad ederiz?”
Beril’in sesi daha dikkatli bir tona büründü. “Tabii ki, Derin. Ama bu kadar kibarca bir davet, genelde bir planın olduğunun işareti değil midir?”
Derin, gülümsedi. Beril, zekası ve keskin gözlemleriyle tanınırdı. Ama bu, Derin’i korkutmuyordu. “Hadi ama Beril, her zaman bu kadar şüpheci olmak zorunda mısın? Sadece seni özledim. Hem… biraz da Savaş hakkında konuşabiliriz.”
Beril’in sessizliği bir an sürdü. Sonra sesi daha ciddi bir tonda geldi. “Savaş mı? Evli olduğu halde hala onun adını duymaktan hoşlanıyorum. Derin, dürüst ol, neyin peşindesin?”
Derin’in yüzündeki gülümseme genişledi. Artık bu oyunun ortasına geldiğini hissediyordu. “Evet, Savaş’tan bahsetmek istiyorum. Biliyorsun, o evliliği asla istemedi. Milena… Ona bir zorunluluk. Ama ben, abimin yanında gerçekten hak eden birini görmek istiyorum. Ve bana sorarsan, o kişi sensin.”
Derin, odasında oturmuş telefonun diğer ucunda Beril’in cevabını bekliyordu. Gözlerinde soğuk bir kararlılık vardı; bu planı başarıya ulaştırmak için her şeyi yapacaktı. Beril’in sesi sonunda duyuldu:
"Derin, bu söylediklerin beni düşündürüyor. Ama unutma, Savaş’la evlenmek kolay bir şey değil. Onun hayatı, ailesi, iş dünyası... Bunlar benim alışkın olduğum şeyler değil," dedi, sesi biraz alaycı ama içinde bir merak saklıydı.
Derin hemen araya girdi. "Beril, sana şunu söyleyeyim: Savaş’ın evliliği zaten bir formalite. Milena, onun hayatında bir hiç. Sen ise onun için geçmişte de önemliydin, şimdi de olabilirsin. Ama bunun için bir şey yapman gerekiyor."
Beril’in sesi bu sefer daha temkinliydi. "Ne yapmamı istiyorsun, Derin? Savaş’ı ikna etmek mi? Yoksa daha fazlasını mı?"
Derin, şeytani bir gülümsemeyle ayağa kalktı ve odada dolaşmaya başladı. "O zaten sana bağlı, Beril. Bunu ikimiz de biliyoruz. Evli olmasına rağmen hâlâ seni unutamadığını biliyorum. Aranızdaki bağ güçlü. Yapman gereken tek şey, onun yanında olmak. Ama bu yeterli değil. Onu Milena’dan tamamen koparmamız gerekiyor."
Beril alaycı bir kahkaha attı. "Savaş’la hâlâ yatıyorum, Derin. Bunu biliyorsun, değil mi? Eğer bir bağ varsa, bu bağın bir parçası benim. Ama yine de neden boşanmadığını merak ediyorum. Onu durduran şey ne olabilir?"
Derin, gözlerini kısmıştı, sanki karşısındaki düşmanını analiz ediyormuş gibi. "Savaş, Milena’yı sevdiği için evli değil. Bu tamamen iş ve itibar meselesi. Ama boşanması için biraz cesaretlendirilmesi gerekiyor. İşte burada sen devreye gireceksin. Onun yanından ayrılma, ona Milena’nın ne kadar yetersiz olduğunu hatırlat. Ben de geri kalanını halledeceğim."
Beril, bu sözleri duyduktan sonra kısa bir sessizlik yaşadı. "Peki, diyelim ki bu plan işe yaradı. Savaş Milena’dan boşandı. Sonrasında ne olacak, Derin? Bana bir garanti verebiliyor musun? Savaş gerçekten benimle evlenecek mi?"
Derin, bu soruyu bekliyormuş gibi bir kahkaha attı. "Beril, sana bir söz veriyorum. Eğer Milena’yı hayatımızdan tamamen çıkarırsak, abimle evlenmeni sağlayacağım. Savaş beni dinler. Ona seni önerdiğimde hayır diyemez. Unutma, ben onun kardeşiyim ve söylediklerimi ciddiye alır."
Beril, Derin’in sözlerindeki güveni hissediyordu. Yine de temkinliydi. "Eğer bana garanti ediyorsan, bunu yapmaya hazırım. Ama sakın unutmadan söyleyeyim, Derin, ben sadece bir araç olmayacağım. Eğer bu işten istediğimi alamazsam, bunu asla unutmazsın."
Derin’in sesi buz gibi soğuk bir tondaydı. "Endişelenme, Beril. İkimiz de bu işten istediğimizi alacağız. Ben Milena’dan kurtulacağım, sen ise Savaş’a kavuşacaksın."
Beril, Derin’in söylediklerini tartarken sessiz kaldı. Sonunda, soğuk bir gülüşle cevap verdi: “Beni övüyorsun, Derin. Ama Savaş ile evlenmek için Ne yapabilirim ki?”
Derin, hırsla elindeki telefondan sesi bir fısıltı kadar keskinleşti. “Hayır, Beril. Savaş ve sen birbirlerine bağlısınız . Sana bir fırsat sunuyorum. Savaş hâlâ senin olabilecek bir adam. Milena ise sadece bir gölge. Senin yerini alacak kadar güçlü değil. Bu evlilik bir gösteriden başka bir şey değil.”
Beril, bu sözler karşısında duraksadı. Sonunda, Derin’in samimiyetinden şüphe etse de, bu teklifin cazibesi inkar edilemezdi. “savaş o kızdan hayatta hoşlanmaz derin . Bana yapacaklarımı söyle yeter .”
Derin, sinsice gülümseyerek cevap verdi: “Sadece doğru zamanda, doğru yerde olmanı istiyorum. Savaş’ı hatırlat. Onu ne kadar sevdiğini göster. Geri kalanını ben hallederim.”
Beril’in sesi, son bir onay gibi geldi. “Tamam, Derin. Görüşelim. Ve bu işi konuşalım.”
Derin, telefonu kapattığında yüzünde zafer dolu bir ifade vardı. Milena’yı bu evden çıkarmak için ilk adımı atmıştı. Aynaya baktı ve kendi kendine fısıldadı:
“Kimse, ailemden sevgiyi çalamaz.”
muah . yeni bölümü nasıl buldunuz . ?
yorumlara


