İçeriğe geç

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 28 · 19 dk okuma

ZEHİRLİ SARMAŞIK

Bölüm 28

28.Bölüm -Gecenin Fısıltıları

28.bölüm "Gecenin Fısıltıları"

' Bu hikayedeki en masum kişi benim savaş .'

şarkı = kül

O gece derin bir uykudaydım. Yorgunluk bedenimi esir almış, zihnim bir nebze olsun huzur bulmuştu. Ama ne kadar kaçmaya çalışsam da gerçeklerden, bu evde huzur bulmak mümkün değildi. Gözlerim kapalıydı, rüyamda annemin bana sarıldığını görüyordum ki, bir ses beni gerçeğe çekti.

"Seni burada bulmam ne kadar kolay oldu," dedi bir ses, karanlık odanın içini keskin ve soğuk bir bıçak gibi delerek. Savaş'ın sesi.

Gözlerimi araladım, karşımda dimdik duran Savaş'ı gördüm. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. Yatağın yanında duruyordu, üzerindeki gömleğin ilk birkaç düğmesi açıktı, saçları dağınıktı. Belli ki yine dışarıdan gelmişti.

"Ne istiyorsun, Savaş?" dedim, sesim yorgundu ama içinde sakladığım öfke barizdi.

"Burada ne işin var, Milena?" dedi, sert bir tonda.

"Yatıyorum, daha doğrusu uyuyordum," dedim omuz silkerek. "Senin burada ne işin var? Sevdiğin kadının yanında olman gerekmez mi?"

Sözlerimin etkili olduğunu anlamam zor olmadı. Gözleri bir an parladı, ardından kaşlarını çatıp yere bir adım daha yaklaştı.

"Bu yatağa fazla alışmışsın," dedi. "Ama bir daha burada uyuyamayacaksın. Bundan sonra bu yatak benim, sen başka bir yere geç."

Kan beynime sıçradı. O kadar rahat ve buyurgan bir şekilde konuşuyordu ki, öfkemi gizleyemedim. Sinirle yataktan doğruldum, saçlarım yüzüme düşmüş olmasına rağmen kararlı bir şekilde ona baktım.

"Sen git sevgilinle yat!" diye patladım. "Neticede senin gibi biriyle ancak o kız baş edebilir. Buraya gelip de bana emir vermeye kalkma, Savaş!"

Gözleri kısıldı, ama gülümsemesini kaybetmedi. İşte bu beni daha da sinirlendiriyordu. Her zaman sakin ve soğukkanlı görünmesi, beni kızdırmak için seçtiği en güçlü silahtı.

"Ne söylediğine dikkat et," dedi yavaşça, adeta her kelimeyi tartarak.

"Hayır, sen ne yaptığını düşünüyorsun?!" dedim, sesi yükseltmekten çekinmeden. "Bu evdeki her şeyi kontrol edebilirsin, ama beni kontrol edemezsin. Seninle evlendim diye her söylediğini kabul edeceğimi mi zannediyorsun? Sevginin olmadığı bir evlilikte, sadakatsizliğin olduğu bir çatı altında nasıl nefes alacağımı mı düşünüyorsun?"

"Sadakatsizlik mi?" diye sordu, sanki söylediklerimi hiç beklememiş gibi.

"Evet, sadakatsizlik!" dedim, yüzüne meydan okuyarak. "Beni bırakıp o kadına gitmen, bizim evliliğimize olan sadakatsizliğin. Ve bunu inkâr edemezsin!"

Sözlerimin ağırlığı, odanın havasını daha da kasvetli bir hale getirmişti. Savaş bir an sessiz kaldı, sonra gözlerini benden kaçırmadan eğildi, yüzümüze aynı hizaya getirdi.

"Bana haddini bil, Milena," dedi, sesi kısık ama tehditkârdı. "Benim sabrımı sınama. Bu oyunda kaybeden hep sen olursun."

"Bu zaten bir oyun değil mi?" dedim, alaycı bir şekilde gülerek. "Senin intikam oyununda sadece bir piyonum, değil mi? Ama unutma, piyonlar bile doğru hamleyle bir gün şah mat yapar."

Bu sözlerim karşısında Savaş geri çekildi. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık vardı, ama hemen toparlandı. Sırtını dikleştirdi ve sert bir bakışla beni süzdü.

"Bu yatağa fazla alışmamışsın, Milena," dedi yeniden, sesi soğuktu. "Çünkü bu odada senin yerin yok. Bunu unutmamanı tavsiye ederim."

Sinirle yerimden fırladım. Savaş’ın buyurgan ve soğuk tavırları kanıma dokunuyordu. "Korkma, alışmadığım yatak senin olsun!" dedim, sesim tüm odayı doldurdu. Söylediğim her kelime hem ona meydan okuyordu hem de içerimde birikmiş öfkenin dışa vurumuydu.

Ayağa kalkarken başımın dönmeye başladığını hissettim. Her şey bir an bulanıklaştı. Dengemi kaybettim ve yere düşeceğimi sandığım anda, güçlü bir el kolumdan tuttu.

Bir anda kendimi onun kollarında buldum. Savaş beni düşmekten kurtarmıştı. Gözlerimiz istemsizce birbirine kilitlendi. Onun kahverengi gözleri benim yeşillerimle buluştuğunda, içimde bir şeyler yerinden oynadı.

Gözlerinde ilk defa nefretin yerine bir başka duygu gördüm: Korku.

Evet, korku… Ama bu korku benim düşmemden mi, yoksa kendisinin kontrolünü kaybetmesinden mi, anlayamıyordum.

Savaş bir süre sessizce bana baktı, sonra beni dikkatlice doğrultup ayakta durmama yardım etti. Elini hemen çekmedi, parmaklarının sıcaklığını hala kolumda hissediyordum.

"Sen... dikkat et," dedi, sesi her zamankinden daha yumuşaktı. Ama ardından hemen toparlandı, bakışlarını sertleştirdi.

"Bu evde güçsüzlük sana hiçbir şey kazandırmaz, Milena," dedi, tekrar o soğuk, tanıdık ses tonuna dönerek.

Ben de gözlerimi ona dikerek, "Güçsüzlük mü?" dedim, alaycı bir kahkaha attım. "Asıl güç, her şeyini kaybettiğinde bile ayakta durabilmektir, Savaş. Ve ben ayaktayım."

O an, ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da içimdeki dalgaların beni boğmak üzere olduğunu hissettim. Ama gözlerimdeki o meydan okuma, ona bunu asla göstermeme izin vermeyecekti.

O an Savaş’ın gözlerinde tuhaf bir ifade yakalamıştım. İlk gördüğündeki gibi, o donuk, buz gibi bakışlardan eser yoktu. Düğün gecemizde beni küçümseyerek, öfkeyle süzen bakışlarının yerine farklı bir şey vardı.

Kalbim istemsizce sızladı. Bu gözler bana tanıdık geliyordu ama aynı zamanda bir yabancıydılar. İçimde büyüyen karmaşayı bastırmaya çalıştım. O an, gözlerimin derinlerinde bir şey arıyormuş gibi bakıyordu.

Sanki hiçbir şey söylemese bile bir şey anlatmaya çalışıyordu. Beni tanımaya mı çalışıyordu? Yoksa benden bir cevap mı bekliyordu, bilemiyordum.

Kendimi toparlamalıydım. Savaş’ın güçlü elleri kolumdan tutuyordu, bırakması için hafifçe hareket ettim ama beni bırakmaya niyetli görünmüyordu.

"Dur, sabit dur," dedi, sesi bir emir kadar sert ama bir o kadar da yumuşak bir tınıyla.

Kaşlarımı çattım. Ona bağımlı kalmak ya da zayıf görünmek istemiyordum. Hızla başka bir tarafa bakarak, gözlerimizi ayırdım. "Ben kendi işimi hallederim," dedim, sesim kararlı ama titrek bir dirençle doluydu.

Ellerinin sıcaklığını kolumdan çekerken o da bir an gözlerini benden ayırmadı. Her zamankinden daha yakındık, nefesini neredeyse ensemde hissediyordum. O kadar gergindim ki odadaki hava bir anda ağırlaşmış gibiydi.

Savaş derin bir nefes aldı, bana bir şey söyleyecekmiş gibi göründü ama vazgeçti. Bir an daha duraksadı, sonra bir adım geri attı. Gözlerimde hala bir meydan okuma parıltısı vardı, ama o an içimde yükselen karmaşa her şeyi altüst ediyordu.

Kendi kendime, "Bu oyun ne kadar sürecek?" diye sordum. Ama o bakış… O bakış beni hala içten içe rahatsız ediyordu.

Kendimi giyinme odasına atıp arkadan kapıyı kapattım. Kapıya yaslanıp gözlerimden yaş aktı . Saatlerce hüngür hüngür ağlamak istiyordum . Ama güçlü olmak zorundaydım . Herkese, her şeye karşı .

Ellerimi gözlerime götürüp sildim . Ağlamamın sırası değildi . Savaş beni kırsa da dökse de ona yenilmeyecektim .

Dolaplardan birine yürüyüp kapağını açtım. En alta duran yastığı ve pikeyi aldım . Savaşın onca sözlerinden sonra o yatakta uyuyamazdım . Bana işkence etmek istiyorsa ,etsin .! Asla yılmayacaktım . Kendimi yatıştırmaya çalışırken, dolaplardan birine yöneldim. Elime bir yastık ve pike aldım.

Dolabı kapatacaktım ki, gözüme onun beyaz gömlekleri ilişti. Her biri muntazam bir şekilde asılmıştı; tertemiz, düzenli, mis gibi bir koku yayılıyordu. Ellerim titredi. Neden duraksadım, bilmiyordum.

İstemeden de olsa elimdeki yastık ve pikeyi arkamdaki pufa bıraktım. İçimde yükselen karışık duygulara rağmen, bir adım attım. Savaş’ın beyaz gömleklerinden birine uzandım, kumaşın dokusu ellerimde kayar gibi oldu. Sanki o gömleği tutarak onun gücünü, varlığını hissediyordum.

Bilinçsizce gömleği burnuma götürdüm. Gözlerimi kapattım, o tanıdık ve rahatsız edici kokusunu içime çektim. Derin, güçlü ve ürkütücü bir koku… Ama nedense aynı zamanda güven verici. Kalbim deli gibi çarpıyordu.

Kendime kızmalıydım. Ne yapıyordum ben? Bu adam bana öfke dışında hiçbir şey vermemişti. Onun her sözü, her bakışı beni yıkmıştı. Ama işte, elimde onun gömleğiyle duruyordum. Bu neyin işaretiydi?

Gözlerimi açtım ve gömleği hemen yerine koymaya çalıştım, ama ellerim tutmuyordu. Onu bırakamıyordum. Bu beni daha da sinirlendirdi. “Ne yapıyorum ben? Ne yapıyorum!” diye içimden bağırırken yastık ve pikeyi hırsla aldım ve giyinme odasından hızla çıktım.

Ama içimde bir şeyler değişmişti. Ve bu, beni daha çok korkutuyordu. Sinirle odanın kapısını çarparak içeri girdim. Yastık ve pikeyi sertçe yatağın üstüne fırlattım. Odaya adım attığım anda duşun içinden gelen su sesi kulaklarıma çalındı. Demek buradaydı. Gecenin bu saatinde duş almak... Tabii sevgilisiyle kim bilir ne yapmıştı da temizlenme ihtiyacı duyuyordu, diye içimden geçirdim.

Bu düşünce içimde bir ateş gibi yanıyordu. Ellerimi yumruk yaparak pencerenin önüne doğru yürüdüm. Perdeleri araladım, dışarıdaki geceye bakarken kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ama ne mümkün! Aklım sürekli ona, ne yaptığına ve neden burada olduğuna kayıyordu.

"Bu kıskançlık da ne şimdi, Milena? Kendine gel! Onun hayatında olan biriyle ilgili düşünmek sana mı düştü? O adam seni önemsemiyor bile!" diye kendime kızdım. Ama bu içimdeki sıkışma hissini dindirmiyordu. Her ne kadar inkar etsem de, onu başka biriyle düşünmek bile içimde dayanılmaz bir öfke uyandırıyordu.

O an kapı kolunun çevrilme sesiyle irkildim. Gözlerim istemsizce banyoya kaydı. Birkaç saniye sonra Savaş çıktı. Saçlarından damlayan su, boynundan aşağıya doğru süzülüyordu. Üzerinde yalnızca beyaz bir havlu vardı. Göz göze geldik. Onun bakışlarında bir sorgulama, benimkinde ise bir öfke vardı.

"Bir sorun mu var?" diye sordu, sesi her zamanki gibi kendinden emin ve alaycıydı.

"Yok, neden sorun olsun ki?" dedim, gözlerimi kaçırarak. Ama sesimdeki dikenli tonu fark etmemesi imkansızdı.

Kaşlarını kaldırıp bir adım daha yaklaştı. "Senden bir şey saklamadım. Eğer bir şey söylemek istiyorsan, açıkça söyle," dedi.

Derin bir nefes aldım, sakin olmaya çalıştım ama olmadı. "Sevgilinle güzel vakit geçirdin mi? Yoksa daha yeni mi başladınız?" dedim, sözlerimin onu kızdıracağını bile bile.

Savaş bir an durdu, yüzündeki ifade değişti. Gözleri hafifçe daraldı, ama sinirlenmek yerine gülümsedi. Bu, benim daha da sinirlenmeme neden oldu.

"Beni mi kıskanıyorsun, Milena?" dedi, sesi alaycı bir tonla.

Gözlerimi devirip arkamı döndüm. "Kıskanmak mı? Dalga mı geçiyorsun? Senin gibi birini kıskanmak için önce değer vermem gerekir," dedim.

Arkamdan birkaç adım yaklaştığını hissettim. Sesini duyduğumda çok yakındı. "Beni kıskandığını kabul etsen, her şey daha kolay olurdu," dedi, fısıldar gibi.

Hızla arkamı döndüm, gözlerimi onun gözlerine diktim. "Sana değer vermediğim gibi, seni kıskanmıyorum da. Ama evlendiğin adamın başka biriyle ne yaptığını bilmek istemem kadar normal bir şey yok," dedim.

O an yüzünde beliren gülümseme silindi. Bakışları ciddileşti. "Bu evlilik bizim için bir anlaşmadan başka bir şey değil. Bunu sen de biliyorsun," dedi, sesi soğuk ve keskin bir şekilde yankılandı.

"Anlaşma mı? Evet, doğru. Senin için bir anlaşma. Ama benim için hayatımı altüst eden bir mahkumiyet," dedim, sesim titreyerek.

Bu sözlerim onu duraklattı. Yüzündeki ifade daha karanlık bir hal aldı. Bana birkaç saniye boyunca baktıktan sonra, "Haklısın , bu senin için mahkumiyet olabilir. Buradan kaçıp gitmeyi deneyebilirsin karıcığım .. ama unutma ,sen nerede olursan ol seni bulurum . " dedi ve geri çekilip giyinme odasına yöneldi.

O an, onun bu tavrının ardındaki gizli çatışmayı sezinler gibi oldum. Ama ne olduğunu çözemedim. İçimdeki karmaşa daha da büyüdü. Sinirle koltuğa geri oturdum . başımı yastığıma koyup pikeyi üstüme çektim . Gece ,gece uykumu kaçırmıştı . Gözlerimi kapattığımda savaşın ayak seslerini duydum.

Gözlerimi hafif aralayıp ne yaptığına baktım . Yatağın kendi yattığı kısma geçip pikeyi kaldırdığı esnada bildirim sesi odayı doldurdu . Bu ses benim telefonumdan gelmiyordu . Savaş telefonunu açtığında biri ile yazışmaya başladı . Gecenin bu saatinde kim yazıyordu ki ?

Kim olacak milena ? Tabikide sevgilisi ...

pikeyi kendime daha çok çektim . Gözlerimi sımsıkı kapatsam bile bir türlü uyuyamıyordum . Telefonun kapanma sesini duyunca rahat bir nefes verdim .

Maden bu kadar merak ediyordu neden eve gelmişti .? İçim içimi kemiriyordu .

Daha fazla dayanamayıp gözlerimi açtım . “ Savaş .!” sesim olduğundan fazla yüksek çıkmıştı . Savaş yattığı yerden başını bana çevirdi .

Pikemi üzerimden attım . Yatakta oturur hale geldim . güç almak için ellerimi koltuğun üstüne bastırdım .

“ Neden eve geldin .? Madem sevgilin ile bu kadar ayrı kalmıyorsunuz , neden o zaman eve gelme gereğinden bulundun .?” dedim gözlerim doldu . Hayatımda ilk defa böyle bir şeyin içine düşmüştüm . Aldatılıyordum... hem de kocam bildiğim ,beni sevmeyen bir adam tarafında ..

“Annem çok güzel bir kadındı biliyor musun milena ? O kadar güzeldi ki ben anneme aşık bir çocuktum . Onun da senin gibi simsiyah saçları vardı . Annemle sırf onun kokusunu daha çok içime çekmek için yatardım . “ savaşın dedikleri ile ellerim yumruk oldu . Annesini her duyduğumda kendimi yerin dibinde gibi hissediyordum .

Savaş yatağından kalkıp benim olduğum tarafa doğru yürüdü . Yatağın ucuna oturarak gözlerimin içine baktı. “ Benim annemin tek derdi sevilmekti milena . Ama annen yüzünden bu hiçbir zaman olmadı . Benim annem senin annen yüzünden öldü . Benim annem bu sevgisizlik yüzünden intihar etti ! “ dedikleri ile adeta yıkılmıştım . Ağzımdan “ intihar ..?” sözcükleri dökülmüştü .

Savaş sanki o anı düşünmüş gibiydi . Gözlerinin ilk defa dolduğunu gördüm . “ sana diyeceğim tek şey bana aşık olma . Bu evde kaldığın sürece benim esirim , ,tutsağım , mahkûm kölemsin . “ işaret parmağını kaldırarak “ istersen git ailene bunları söyle . Seni benim elimden alacak hiç kimse yok milena. Baban bile seni bize mal ,mülk karşılığında sattı . Sen benim intikam aracımsın milena Bolat.“ dedikleri ile yüreğime art arda hançer saplamış gibiydi . Savaş yataktan kalktığında arkasından ;“Bunların hiçbirinin suçlusu ben değildim savaş . Ne yazık ki Benim annemde değil . O istemezdi ki annenin ölmesini . Bu hikayedeki en masum kişi benim savaş . Kendi ağzın ile dedin ! Beni satmışlar . “ ağlayarak dediklerime savaş yorumsuz kalmıştı . Neden bana acı çektiriyordu .? Neden ?

“ Neden ..?” dedim tekrar , geldiğimden beri ilk defa bu kadar ağlamıştım . Düğün gecem hariç ..

hıçkırarak kendimi geri koltuğa attım . Savaşın ne ara dibime kadar geldiğinden bile habersizdim . Gözlerimi açtığımda savaşın ne ara önümde durduğunu fark etmemiştim . Gözleri simsiyah olmuştu .

“ savaş ..”

bileğimi tutarak başımın üstüne eli ile sabitledi . Bir dizini koltuğa yaslayarak bana daha çok yaklaştı .

“ Neden mi .? Onlarca sebebi var milena ..! Annenin babamla olan ilişkisi , Senin annen yüzünden benim annemin delirmesi . ! narinin sesini kaybetmesi. Annen benim hayatımı sikti attı .!En önemlisi de ...” son söylediği şey ile kanım donmuştu . Narinin sesini kaybetmesi ile ne alakası vardı . Savaş gözlerini gözlerimden bir an çekmemişti . Savaşın Gözlerinden kalbindeki yükü görebiliyordum . Bu kadar acıya rağmen nasıl yıkılmamıştı . “ En önemlisi de ..?” dediğimde savaşın adem elması hareketti . “En önemlisi de ..” dedi . Sözcükleri tekrar etti . Tuttuğu elimi sıkınca ağzımdan ince bir inleme çıktı .” Ah.”

Başımın üstünde tutuğu bileğimi bıraktı . Ayağa kalkarak yatağa geri döndü . Yatağa yatıp gözlerini tavana dikti . Sıktığı bileğime bakıp hafifçe ovaladım . Sert tutuğu için kızarmıştı . Gözlerimden damla damla yaş akarken kafamı yastığa geri koymuştum . Ellerimi kendime sarıp gözlerimi kapattım . Şuan en çok isteyeceğim şey annem ve ablamın yanında olmaktı . Ama onlar bana çok uzaktı . Bu olanları hiç kimseye anlatamazdım yoksa savaşında dediği gibi beni onun elinden kimse alamazdı . Ben ona mahkûmdum ....

yazar anlatımı .

Gece ilerledikçe gökyüzü karardı ve yağmur damlalarının sert vuruşları pencerelerde yankılandı. Şimşekler, odanın karanlığını saniyelik bir beyazlıkla dolduruyordu. Gök gürültüsünün ardı sıra gelen sesler, Milena’nın yattığı koltuğun daracık alanında daha da yankılandı.

Yatağa sırtını dönüp dizlerini kendine çekti, ellerini sarılmış bir çocuk gibi sıkıca göğsüne bastırdı. Küçükken hep ablam olurdu yanımda. Şimşek çaktığında bana sarılır, korkmamamı söylerdi. diye düşündü, gözleri dolarken. Ama şimdi o da yoktu. Kimse yoktu.

Şimşeğin ışığında gözü, odanın diğer tarafındaki yatağa kaydı. Savaş orada, hiçbir şey olmuyormuş gibi derin bir uykudaydı. Ne kadar da kayıtsız... Bu dünyada hiçbir şey ona dokunamıyor sanki. Ya da sadece bu kadar iyi rol yapıyor. Milena, içinden geçen bu düşüncelerle birlikte derin bir nefes aldı, ama nefes almak bile ciğerlerini acıtıyordu.

Bir anda dışarıda çakan başka bir şimşek odanın içini aydınlattı. Milena, yüzünü hızlıca elleriyle kapattı. Gözleri yaşlarla dolmuştu. Sessizce ağlamaya başladı, ama boğazından çıkan hıçkırıkları bastırmaya çalışarak. Çocukluğundan beri bu fırtına sesleri ona hep korku vermişti. Kendini savunmasız ve yalnız hissediyordu. Şimdi de bu his, daha önce hiç olmadığı kadar ağırdı.

Bir an için yeniden yatağa baktı. Savaş hâlâ hareket etmiyordu, uykusunda bile o kadar sakindi ki, sanki başka bir dünyadaydı. Ona ihtiyacım olduğunu söylemek aklımın ucundan bile geçmez. Ama şu anda, burada, bu kadar yalnızken... diye düşündü, ve ardından kendine sinirlenip hızla gözlerini kapattı.

Milena başını yavaşça koltuğun kenarına dayadı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, içinde büyüyen bu karanlık duygularla boğuşuyordu. Hem yalnızlık, hem korku, hem de Savaş’ın bu kadar uzak oluşu onu bir çukur gibi içine çekiyordu. Ama ne yaparsa yapsın, bu durumun içinde kilitli kalmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden.

Tam o sırada, hafifçe bir hareket sesi duydu. Başını kaldırıp baktığında, Savaş'ın hafifçe döndüğünü fark etti. Yüzü hâlâ uykuya dalmış gibi rahattı, ama Milena’nın gözleri, onun bir an için kaşlarının çatıldığını yakalamıştı. Belki de rüyasında bir şey görüyor... diye düşündü, gözlerini ona dikerek.

Fakat bir şey söylemek ya da yapmak için cesaret bulamadı. İçine döndü, başını dizlerine yasladı ve sessizce ağlamaya devam etti. Fırtına dışarıda tüm şiddetiyle devam ediyordu. Ama asıl fırtına, Milena’nın kendi içinde kopuyordu.

Savaş, Milena’nın boğuk bir şekilde gelen hıçkırıklarını duyduğu an gözlerini araladı. Fırtına seslerinin arasında o ince, titrek ağlama sesi odanın sessizliğinde yankılanıyordu. Kalkıp kalkmama arasında bir an tereddüt etti. Daha az önce kavga etmişlerdi. Milena'nın inatçı duruşu gözlerinin önüne geldi, ama şimdi... Şimdi sesindeki o kırılganlık, ona bambaşka bir his veriyordu.

Başını yana çevirdi ve koltuğun köşesinde, küçücük bir top gibi büzülmüş, titreyen Milena’yı gördü. Şimşek ışığı, genç kızın yüzüne düşen yaşları aydınlatıyordu. Ellerini sıkıca kollarına dolamıştı, nefesi düzensizdi. Titremeleri, göğsünden gelen hıçkırıklarla birleşince Savaş’ın göğsüne bir sıkışma hissi yerleşti.

Yatağından sessizce kalktı ve Milena’ya doğru birkaç adım attı. Yaklaştıkça onun ne kadar kötü durumda olduğunu daha iyi görebiliyordu. Milena, gözlerini sıkıca kapatmış, bir şeyler mırıldanıyordu. Anlamlı kelimeler çıkmıyor, sadece boğuk bir şekilde ağzından dökülen fısıltılar duyuluyordu.

Savaş, önünde diz çöktü. Onun bu halini izlerken içindeki öfkenin ve kibirin yerini endişe aldı. Gözleri, Milena’nın yüzündeki acıyı gördüğünde, ne yapacağını bilemedi bir an.

"Milena..." dedi alçak bir sesle, ama cevap alamadı. Milena, başka bir dünyadaymış gibi, kendi kabuslarının içinde kaybolmuş gibiydi. Daha yüksek bir sesle tekrar etti: "Milena, uyan!"

Genç kız, tepki vermiyordu. Elleriyle dizlerini daha sıkı sarmıştı, ince bedeni titremelerle sarsılıyordu. Savaş, onun bu hâline dayanamadı ve omzuna hafifçe dokundu. Ancak Milena, o an daha da derin bir sayıklamanın içine düştü:

"Gitme... Beni bırakma... Lütfen..." diye mırıldandı Milena, boğuk bir sesle. Gözleri kapalı, sanki geçmişe sesleniyordu. Savaş'ın kaşları çatıldı. Bu neyin işaretiydi? Onu bu kadar korkutan neydi?

"Milena, kendine gel!" dedi bu sefer daha sert bir sesle. Elleriyle Milena’nın omuzlarını tutarak onu hafifçe sarstı. Genç kızın yüzündeki ifadeyi gördüğünde, kalbinin garip bir şekilde sıkıştığını hissetti.

Milena, yavaşça gözlerini araladı. Gözlerindeki yeşillik, yaşlarla bulanıktı. Bir an için karşısındaki adamı seçemedi, ama sonra o tanıdık kahverengi gözler ona baktığında bir şeyler yerine oturdu.

Milena, Savaş’a sıkı sıkı sarıldığında, kalbinin hızlıca çarptığını hissediyordu. Korku, her bir hücresini sarmıştı; şimşeklerin ardından gelen gürültüyle beraber, her şey sanki bir kabusa dönüşmüş gibi geliyordu. Titreyen elleriyle, Savaş’ın sırtına yapıştı.

"Savaş, bırakma beni," diye fısıldadı, gözlerinden yaşlar süzüldü. Sesindeki korku, Savaş’ın kalbine dokundu. O an, öfkesi, hırsı ve intikam planları her şeyden uzaklaştı. Gözlerinde sadece Milena vardı, o kırılgan, korkmuş kız, sanki bir anda yumuşamış, duygusal bir hal almıştı. Savaş, bir anlığına kendi içindeki soğuk kararlılığı kaybetti.

Savaş, Milena’nın belinden güçlü bir şekilde sarıldı ve onu hızla havaya kaldırarak kucakladı. Milena, korkudan ne yapacağını bilemiyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Savaş’a sarılırken, zihninde bir karmaşa vardı. O kadar kısa bir süre önce, ona öfke ve nefret besliyordu. Şimdi ise, başkalarının anlamayacağı bir şekilde, korkusu ve çaresizliğiyle ona tutunmuştu.

Milena, bir an için Savaş’ın gerçek niyetini sorgulamayı unuttu. İçindeki korkuyu, ona sarıldıkça biraz olsun hafifliyordu. Ama bir yandan da kalbi, çelişkili duygularla atıyordu. Savaş, ona sarılırken, bir yanda da celladına sarıldığının farkında bile değildi.

Savaş, Milena’nın titrediğini hissederek onu sıkı sıkı tuttu. "Korkma," dedi, sesi sakin ama içindeki duyguyu belli etmeyen bir şekilde. "Buradayım." Ancak o an Milena, Savaş’ın ne kadar samimi olduğunu sorgulamıyordu. Hatta onun niyetini anlamaya çalışmak yerine, sadece onun güvenli kollarında bir süre daha kalmak istiyordu.

Savaş, Milena’yı kollarında tutarken, her bir hareketiyle onun güvenliğini hissettirmeye çalışıyordu. Ama içindeki karanlık düşünceler hâlâ vardı. O an için, Milena’nın korkusu ve onun yanında olmak, her şeyin önündeydi. Intikam duygusu, bir nebze de olsa, o an için geride kaldı.

Milena, Savaş’ın kollarında yavaşça sakinleşmeye çalışırken, gözleri hâlâ şimşeklerin ışığında parlıyordu. İçindeki korku bir nebze de olsa azalmıştı, ama o hâlâ ne olduğunu ve neden böyle bir durumda olduğunu anlayamıyordu. Savaş’a sarıldığında, o anın karmaşıklığından bir anlam çıkarmaya çalıştı ama başaramadı.

"Savaş..." dedi, sesindeki kırılganlıkla. "Beni korkutuyorsun."

Savaş, o an Milena’nın korkusunu duyduğunda, içinde bir şeylerin kırıldığını hissetti. Kendi duyguları, o kadar karmaşık ve karışıktı ki, ne yapacağını bilemiyordu. Ama bir şey kesindi, Milena ona hala güvenmiyordu. Oysa Savaş, ona zarar vermek istemediğini, sadece onun korkularını yatıştırmaya çalıştığını anlamalıydı.

Savaş, Milena’yı biraz daha sıkı sararak, "Korkma, ben buradayım," dedi. Ama içinde bir şeyler değişiyordu, değişmek zorunda kaldı. O an, intikamın, hırsın ve öfkenin aslında hiç de ona ait olmadığını fark etti. Milena, haksız yere korkuyordu, ama Savaş, ona karşı olan duygularını da kabul etmek zorundaydı.

Savaş, Milena'yı kollarından nazikçe yatağa yatırdı. Milena, hala korkudan titriyordu, gözlerinden yaşlar süzülmeye devam ediyordu. Gözleri Savaş’a bakarken, dudaklarından zorlukla bir fısıltı döküldü:

“Bırakma beni…”

Bu sözler, Savaş’ın içinde bir yere dokundu. Milena'nın sesi o kadar masum, o kadar çaresizdi ki, Savaş o an, neden buraya geldiğini, ne yapmak istediğini sorgulamaya başladı. Gözlerinde derin bir kararlılık belirdi. Onu yalnız bırakmayacaktı.

“Korkma,” dedi Savaş, sesi her zamanki sertliğinden uzaktı. Daha önce Milena’ya hiç böyle yumuşak bir tonda konuşmamıştı. Yatağın diğer tarafına geçti, ama Milena’nın hâlâ titrediğini fark edince içi huzursuz oldu.

Şimşeklerin gökyüzünü bir kez daha aydınlatmasıyla, Milena aniden yerinden doğruldu ve hızla Savaş’a sarıldı. O kadar hızlı hareket etmişti ki, Savaş şaşkınlıkla bir an duraksadı. Milena’nın başı, Savaş’ın göğsüne yaslanmıştı. Titremesi hâlâ devam ediyordu.

Milena’nın fısıldar gibi gelen sesi, Savaş’ın duyduğu tüm diğer seslerin önüne geçti:

“Korkuyorum…”

Savaş, Milena’yı bir an tereddütle izledi. Normalde soğuk ve mesafeli olan bu adam, o an ne yapması gerektiğini tam olarak bilmiyordu. Ama içgüdüleri devreye girdi. Kollarını Milena’nın etrafına doladı, onu kendine daha sıkı çekti. Milena’nın sıcak nefesi göğsünde hissediliyordu. Kalbinin üzerindeki ağırlığı bir an için hafiflemiş gibiydi.

Milena, Savaş’a daha da sıkı sarıldı. Öyle çaresiz bir haldeydi ki, sanki o kolların içinde her şeyden korunabileceğini sanıyordu. Kendi içinde kopan fırtınalar, Savaş’ın kollarında sönümlenmeye başlıyordu. Ancak zihnindeki çelişkiler durulmuyordu. Kendi kendine sormadan edemedi: "Neden ona sarılıyorum? Beni kaç kez kırdı, kaç kez paramparça etti. Ama yine de… Neden ona sığınıyorum?"

Savaş, Milena’nın titremesinin azaldığını hissetti. Başını eğerek ona baktı. Milena’nın başı hâlâ göğsüne yaslıydı, ama gözleri kapalıydı, kirpiklerinin ucunda hâlâ birkaç damla gözyaşı asılıydı. O gözyaşlarını görmenin, içindeki tüm öfkeleri bir an için dağıttığını fark etti.

Şimşeklerin sesleri biraz olsun uzaklaşmış gibi görünse de, Milena’nın korkusu hâlâ devam ediyordu. Savaş, kendi sesiyle onu sakinleştirmeye çalıştı:

“Buradayım, Milena. Korkacak bir şey yok.”

Ama bu sözlerin kendisi için mi, yoksa Milena için mi olduğunu bilmiyordu. Milena, o an gözlerini açtı ve doğrudan Savaş’ın kahverengi gözlerine baktı. Bu bakış, o an her şeyi durdurmuş gibiydi. Savaş, Milena’nın gözlerindeki korkuyu ve aynı zamanda onda uyandırdığı güvensizliği görüyordu.

“Savaş…” dedi Milena, sesi zayıf ama duyguyla doluydu. “Sen beni hep korkutuyorsun, ama… şimdi senden başka tutunacak kimsem yok.”

Bu sözler, Savaş’ın içinde yankılandı. Milena’nın sözleri bir anda ona bir yükümlülük hissi getirmişti. O an, her şeyin nasıl buraya geldiğini düşündü. Bu kadın, onun tüm öfkesinin, hırsının hedefiydi. Ama şimdi, onun kollarında böylesine savunmasız, böylesine kırılgan duruyordu.

Savaş, Milena’nın saçlarını hafifçe okşadı, bu hareket o kadar doğal ve içten gelmişti ki, kendisi bile şaşırdı. O an hiçbir şey söylemedi. Sadece onun yanında olmaya devam etti.

Milena, gözlerini tekrar kapadı. Kendi kalp atışlarını duyabiliyordu, ama Savaş’ın kalbinin ritmi de ona eşlik ediyordu. Bu ritim, onu sakinleştiriyordu. Kendi kendine şunu düşündü:

“Belki de… sadece bu gece için güvendeyim.”

Bölüm sonu

14 yorum