20. BÖLÜM = Kıskançlıklar ve İntikam Dozu ...
savaşın bana dedikleri ikimizin’de birbirlerine ördüğü duvarların yıkılmasına sebep olmuştu . Gözlerindeki soğukluğun nedeni geçmişte yaşadığı zorluklar olmalıydı .
Babasından bahsederken ki nefreti apaçık belli oluyordu . Annesinin ölümünü babasının gidişatına bağlamıştı .
Annesi de gittikten sonra bütün yükler onun üstüne kalmıştı . onu o kadar iyi anlıyordum ki .
Bir çocuğun büyütülmek zorunda kalması ....
yaşayacağın en berbat şeydi .
odamın kapısı geriye doğru açıldığında bana merakla bakan annemi fark ettim .” kızım, gelebilir miyim?”
Annemle aramızdaki sorunlar o isteme gecesinde çözülmüş gibiydi .” tabikide anne .” dedim . Annem yavaş adımları ile yanıma oturdu .
“ Savaş ile yüzük bakmaya gitmişsiniz . Nasıl geçti ?”
sabah yaşadıklarım bana çok farklı duygular uyandırıyordu . Bana olan sahiplenici tutumu , içini açması . ister istemez beni önemli hissettirmişti .
Annem yüzümdeki ifadeden “ ifadenden güzel geçtiği belli oluyor milena .” annemin dedikleri bende utanma duygusu uyandırdı . Daha bana aldığı pahalı takıları annem görmemişti ben bile sabah yaşanan olaylar kafamı allak, bullak etmişti .
Ayağa kalkarak anneme savaşın bana aldığı bütün takıları, bilezikleri gösterdim . Annem her birinde ayrı bir ifade verdi .
“ bunlar çok pahalıdır . Savaş esas çocukmuş kıymış paraya.”
Başımı olumlu anlamda salladım “ ben dedim bunlar çok diye ama o sen artık bir Baykarasın,alışman gerekiyor dedi .” Annem kafasını salladı “ sana o günde dedim güzel kızım hayat bazen acısıyla gelse bile içinde her zaman bir umut vardır . Senin o umutlara tutunman lazım . Bence savaş çok delikanlı bir adam seni çok mutlu edecek .” annemin gözleri dolarken aklıma bir an ablam gelmişti bu isteme telaşından onu bile düşünemez olmuştum . Güvendiğim tek dağ ablamken şimdi tek başıma savaş veriyordum . Ablam yanımda olsaydı ona her şeyimi anlatırdım . Kim bilir şuan nerede ,ne yapıyordu .? O da benim onu özlediğim gibi beni özlüyor muydu .?
Barış BAYKARA ( YAZAR ANLATIMI)
Barış’ın, çocukluğundan beri içinde büyüyen bir boşluk vardı; her zaman kendisini eksik hissetmesine neden olan bir yara gibi. Gözlerini kapattığında, babasının ona karşı tutumunu, her zaman Savaş’ı övmesini, yeğenine gösterdiği ilgiyi hatırlıyordu. Kendi oğlu olmasına rağmen, babasının gözleri daima Savaş’ın başarıları, gücü, kararlılığı üzerindeydi. Barış, yeğeninin sahip olduğu hayranlıkla bakışları görmek istiyor ama buna hiçbir zaman erişemiyordu. Savaş’ın yanında kendini hep gölgede hissetmişti.
Gece geç saatlerde, odaya dönerken aklında hâlâ aynı soru dönüp duruyordu: Neden Savaş? Milena’yı babası kendisiyle evlendirmek istemişken birden Savaş’ı seçmişlerdi. Belki gerçekten Milena'yı istemiyordu, ama bu onu daha da kırıyordu. Savaş’a duyduğu öfke, kıskançlık ve içinde büyüyen değersizlik duygusu göğsünü sıkıştırıyordu. Bir süre sonra elindeki içkiye bakarak kahkaha attı. “Ne fark eder ki?” dedi kendi kendine, ama dudaklarından dökülen kelimeler bile yalandı.
Aniden telefon çaldı. Arayan numarayı tanımıyordu, ama bu onu durdurmadı. Arayan kadın, belli belirsiz bir sesle onu davet ediyordu. “Gelsene Barış, yalnızım…” diye fısıldıyordu telefonun diğer ucunda. Kafasında dönüp duran kıskançlık ve kendini değersiz hissetmenin yüküyle başkaldırmaya çalışan Barış, davete kayıtsız kalamadı. İçindeki tüm karmaşayla, biraz daha içkiyi yudumlayıp o kadının yanına gitmeye karar verdi.
Odaya girdiğinde, karşısındaki kadın ona gülümsüyordu. O an anladı ki, bu buluşma onun için sadece kaçıştı; babasının gözünde hiçbir zaman Savaş kadar değerli olmayacak bir Barış’ın kaçışı. Kendi gölgelerini unutmak için başka birine sığınmaya çalıştı; fakat ne kadar çabalasa da içindeki o boşluğu dolduracak tek şey babasının sevgisiydi. Ve Savaş, o sevgiyi de onun elinden almıştı.
Barış’ın içinde yıllardır biriken öfke, Savaş’a duyduğu nefretle adeta kök salmıştı. Her zaman olduğu gibi, Savaş ne yaparsa yapsın, ne kadar başarı kazanırsa kazansın babasından aldığı ilgiyi, saygıyı Barış’a göstermiyordu. Bu, içindeki yaranın daha da derinleşmesine neden olmuştu. Savaş’tan gizliden gizliye nefret ediyor; onu her gördüğünde, kendini daha da değersiz ve önemsiz hissediyordu. Fakat, bu nefret tek başına yeterli değildi; bir çıkış yolu, bu öfkesini bastırabileceği bir yer arıyordu.
Bu duygu içinde büyürken, onu sadece bir kadınla birlikteyken yatıştırabiliyordu. Bu kadın, ona ihtiyaç duyduğu rahatlığı veriyor; Barış’ın egosunu okşayıp onun, Savaş’tan daha değerli olduğunu hissettiriyordu. O anlarda Savaş’ın hayalini dahi unutuyor, sadece o anın tadını çıkarıyordu. Kadına sarılırken içinden, “İşte bu, intikamın en tatlı hali,” diye geçiriyordu.
Her buluşmalarında, Savaş’tan aldığı küçük bir öç alıyormuş gibi hissediyor; kadınla geçirdiği her an, Savaş’ın gölgesinden biraz daha uzaklaşıyordu. Barış’ın hayatındaki bu ilişkiler, çapkın ve umursamaz tavrının en güçlü yansımasıydı. Bir kadını kolayca elinin altında bulabiliyor, onunla vakit geçirip ardından hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyordu. Ona göre, bu kadınlar Savaş’a duyduğu nefretin tatlı bir telafisiydi; Savaş’ın sahip olamadığı, fakat kendisinin ulaşabildiği bir özgürlüktü.
Her ne kadar intikamını bu şekilde aldığını düşünse de, bu ilişkiler aslında Barış’ın içindeki boşluğu geçici olarak doldurmaktan başka bir işe yaramıyordu. Her buluşmanın sonunda, kadından ayrıldığında aynı karanlık ve değersizlik duygusu geri dönüyor; o bir anlık rahatlama, içindeki dipsiz kuyuyu daha da derinleştiriyordu. Fakat Barış, kendi hayatını bu döngüde sürdürmeye devam ediyor, içindeki öfkeyi bu yolla bastırıyordu.
Barış’ın gözünde, bu intikam oyunları; Savaş’a üstün gelmenin tek yoluydu, ama aslında her seferinde kendini biraz daha kaybediyordu.
DERİN BAYKARA ( YAZAR ANLATIMI )
: Derin’in içinde kopan fırtınalar, abisinin evlilik haberini duyduğunda hissettiklerinden çok daha derindi. Onun sinirini dışarıya yansıtmasa da, içindeki dalgalar bazen boğucu bir hal alıyordu. Savaş’ın başka birine ait olacağı fikri, kendisini terk edilmiş gibi hissettiriyordu. Kendi içinde büyüttüğü kıskançlık, aslında yalnızca bir kardeşin abisine duyduğu saf bağlılığın yansımasıydı, ama bunu itiraf etmek bile zordu.
O, Savaş’ın hep yanında olan, en derin sırlarına vakıf olan kardeşi olarak, abisinin hayatında artık başka birinin daha yer bulacağını düşünmek bile istemiyordu. Milena’nın gelişiyle değişecek olan bu dengeler, Derin için pek de hoş karşılanmıyordu. Öte yandan, abisinin mutluluğunu da önemsemeye çalışıyor, fakat bunu içten içe kabullenmek için henüz hazır olmadığını hissediyordu.
Derin, odasından çıkıp koridor boyunca yürüdü, kafasındaki düşünceler onu adım adım ağırlaştırıyordu. Kalbinde bir düğümle kardeşi Narin’in odasına geldi. Kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdiğinde Narin’in pencerenin önünde oturduğunu gördü, gözleri dışarıda uzak bir noktaya dalmıştı. Sessizdi, ama her zamanki gibi varlığında huzur vardı. Derin’in de aradığı bu huzurdan başkası değildi. Narin’in yanına gidip onun sessizliğinde kaybolarak içindeki fırtınayı hafifletmek istiyordu.
Narin, ablasını fark edince başını çevirip ona gülümsedi. Derin, onun o naif bakışlarının içinde yansıyan dinginliği hissedebiliyordu. Kendisi gibi düşüncelere kapılmayan, sessiz ama her an her şeyi bilen biriydi Narin.
Derin, derin bir nefes aldı ve koltuğa oturarak konuşmaya başladı. “Ah, Narin… Biliyor musun? Savaş evlenecek. Milena denen o kızla,” dedi, sesinde bastıramadığı bir burukluk vardı.
Narin, hafif bir baş hareketiyle ablasını dinlediğini belli etti ama gözlerini Derin’den ayırmadı.
“Savaş’ın hayatında şimdi bir başkası olacak. Artık onu paylaşmam gerekecek…” Derin derin bir nefes alarak devam etti, gözlerinde hafif bir öfke, biraz da hüzün vardı. “Onunla büyüdük, Narin. Her şeyimi paylaştığım, güvendiğim tek kişi. Ama şimdi... şimdi artık beni arayıp soran o kardeşim olmayacak, değil mi? Kendini tamamen Milena’ya adayacak…”
Narin, kardeşinin söylediklerine, gözlerinde anlaşılır bir acıma ifadesiyle bakıyordu. Elini uzatıp Derin’in elini hafifçe sıktı, bu dokunuş bir teselli gibiydi. Konuşmasa bile, sessizliğiyle her şeyi anlatıyordu. Derin, bir süre onun elini tutarak sessiz kaldı. Narin’in kendisini anladığını hissetmek, onu biraz da olsa rahatlatmıştı.
“Ne saçma değil mi, Narin?” dedi, gözleri uzaklara dalmıştı. “Sanki Savaş benim yanımdan hiç ayrılmayacakmış gibi düşünmüştüm hep. Şimdi başkasının yanında olacak düşüncesi… Bu fikri kabul etmek çok zor. Biliyorum, bencilce ama… keşke başka bir yol olsaydı. Keşke onu kaybedecekmişim gibi hissetmeseydim…”
Narin, Derin’in elini biraz daha sıkıca kavrayarak ona bir şeyler anlatmak istiyor gibiydi. Sonra bir eliyle işaretler yapmaya başladı. Yavaş yavaş, ama anlamlı bir biçimde. “Savaş her zaman senin yanında,” der gibiydi, işaretleriyle anlatmaya çalıştığı buydu. “Savaş, seni terk etmiyor. Onun yanında bir başkası olsa bile, sen hep onun kardeşi olarak kalacaksın. O seni her zaman önemseyecek…”
Derin, kardeşinin ona verdiği bu güven verici mesaja rağmen hâlâ kalbinin derinlerinde bir kırıklık hissetti. Ama Narin’in söyledikleri, içindeki bencilce kıskançlığı biraz olsun yatıştırmıştı.
“Narin, iyi ki varsın,” dedi Derin, gözlerinde hafif bir gülümseme belirmişti. “Keşke sen de konuşabilsen, içindekileri tam anlamıyla bana anlatabilsen…”
Narin’in gözlerinde kısa bir an parlayan bir ışık, kardeşi için sessiz bir gülümseme gibiydi. Sessizliğiyle bile, Derin’in kaygılarını hafifletecek kadar güçlüydü. Derin, onun yanında otururken içindeki duyguların yavaşça da olsa dinginleşmeye başladığını hissetti. Narin, konuşamasa da her zaman en iyi dinleyiciydi ve kardeşinin en büyük dayanağıydı.
Hilal BAYKARA ( YAZAR ANLATIMI )
: Hilal Hanım, yılların verdiği kurnazlık ve hırsla dolu bir kadındı. Kocasının ailesi ve Savaş, hayatında hep bir engel gibi karşısına çıkmıştı. Barış’ın geleceği için elinden gelen her şeyi yapmış, onu en iyi konumlara taşımak için fırsat kollamıştı. Ve şimdi, istediği her şeye bir adım daha yakındı. Milena’nın Savaş ile evlenecek olması başta onu sinirlendirmiş, Barış için düşünülen bu evliliği engellemek için türlü yollar aramıştı. Savaş’ın bu kızı sevmesi ya da ona yakınlaşması değil, ona Barış’ın yerini verecek olmalarıydı asıl öfkesi. Oğlunu, Savaş’ın gölgesinde görmek, bir anne olarak onun için kabul edilemezdi.
Hilal, Milena’nın annesi Rojda’yı ilk gördüğü anda yıllar öncesine gitmişti. Hafızasında derinlere gömülen o siluet tekrar gün yüzüne çıkmış, o kadını derhal tanımıştı. Rojda’nın yüzünde hâlâ gençliğinden kalan o güzellik vardı; yılların izini taşısa da, zarafeti göz ardı edilemeyecek kadar belirgindi. "Demek ki Savaş’ın babasının yıllar önce bıraktığı, uğruna koca bir ömrü harcadığı kadın buymuş," diye düşündü. Bir süre Rojda’yı gizlice izledi, ona olan kızgınlığı ve içten içe duyduğu kıskançlık, yıllardır içinde sakladığı zehir gibi yeniden gün yüzüne çıkıyordu.
Rojda, geçmişte Mahir’in abisi Adem’in kalbini çalan o kadındı. Bu kadının, oğlunun hayatını zindana çeviren olayların baş kahramanı olduğunu fark ettiği an, içinde farklı bir oyun kurma isteği uyanmıştı. Eğer bu gerçeği ortaya çıkarırsa, Savaş’ın içinde çok daha büyük bir intikam ateşi doğurabilirdi. Ve Milena’yı oğluna kaptırmamak için kurduğu planın en büyük kozunu kullanmaya kararlıydı.
(hilalin savaşı kandırma sahnesi )
Bir gün Savaş’ın karşısına geçip sakin bir yüzle konuşmaya başladı. Ama içinde dalga dalga kabaran nefret ve kinle doluydu. "Savaş," dedi, alçak ama etkileyici bir sesle. "Senin bu evlilikle ne kadar derin bir intikam alacağını bilmediğini biliyorum. Ama bunu duymaya hazır mısın?"
Savaş ona şaşkın bir ifadeyle baktı, sözlerinin ardında yatan gizemi çözmeye çalışıyordu. Hilal, onun gözlerindeki merakı fark ettiğinde, konuşmasına devam etti.
“Annenin ölümüne ne kadar öfkelendiğini, babanın terk edişine duyduğun nefreti biliyorum,” dedi, sesi sakin ama içten içe şeytani bir tatminle. “Ama şunu bil ki… Senin baban, Milena’nın annesine âşıktı. O kadın, babanın hayatından senin anneni, hatta seni çekip aldı. Belki de annenin ölümüne sebep olan, onun için hayattan vazgeçmesini sağlayan kişi... İşte tam olarak o, Milena’nın annesi.”
Savaş’ın yüzü giderek daha çok geriliyor, gözlerinde acının yerini yavaşça öfke almaya başlıyordu. Hilal, oğlunu bu bilgiyle etkilemenin verdiği tatminle, içindeki zehri daha da derine akıtmak için devam etti.
"Rojda, babanın uğruna ailesini ve seni terk ettiği kadındı, Savaş. Annen, babanın bu aşkı yüzünden acılar içinde kaldı. Sırf onun yüzünden annen sana veda etti. Sen bu gerçeği bilmeden yıllarca intikam duygusuyla dolup taştın ama şimdi anla, intikamını en iyi bu evlilikle alabilirsin. Milena’ya duyduğun her duyguda, babanın yaptığı ihaneti, annenin yaşadığı acıyı ona hissettirebilirsin."
Hilal, Savaş’ın yüzündeki acıyı ve öfkeyi okudukça, içten içe amacına ulaşmanın mutluluğunu yaşıyordu. Bir yandan oğlunu istediği pozisyona getirecek bu evliliği engellerken, bir yandan da Savaş’ın içinde Rojda’ya karşı, yani Milena’ya karşı duyduğu nefretin katlanarak artmasını sağlayacaktı. Hilal’in aklına gelen bu plan, onun Barış’ı koruma içgüdüsünden doğan kurnazca bir hamleydi, ama aynı zamanda geçmişte içinden atamadığı tüm o kin ve kıskançlığın dışa vurumuydu.
"İntikam almak için daha iyi bir fırsat olabilir mi, Savaş? Babanın seni ve aileni nasıl hiçe sayıp o kadını seçtiğini bilmek bile yeterken, şimdi babanın yarım kalan aşkının kızını senin hayatına sokmaları… Bu sana dokunmuyor mu?" Hilal, sözlerini tamamlarken Savaş’ın gözlerinde beliren intikam ateşinin gittikçe güçlendiğini hissetti. Kendisinin yıllardır içinde taşıdığı kıskançlık ve öfke, şimdi Savaş’ta da hayat bulmuştu.
Savaş, bir süre sessiz kaldı ama Hilal, onun sessizliğinin arkasında patlamak üzere olan bir fırtına olduğunu biliyordu. Yavaşça doğruldu ve kendine hakim olmaya çalışarak, sessizce Hilal’in yanından uzaklaştı. Ama Hilal için bu sahne tatmin edici bir zaferdi. Planı işe yaramış, Savaş’ın içine intikam duygusunu aşılamıştı. Şimdi geriye sadece beklemek kalmıştı. Savaş’ın bu evliliği, sıradan bir evlilik değil, geçmişin acılarına duyulan bir öfkenin, intikamın düğümü olacaktı.
Hilal, Savaş’ın gözlerinde gördüğü bu intikam ateşiyle, oğlunun önündeki engelleri bir bir kaldırmaya hazırdı. Çünkü onun için Barış her şeydi ve onun için herkes harcanabilirdi—hatta kendi ailesi bile.
Hilal, o gün Savaş’ın gözlerinden hiç unutamayacağı bir ateş gördü. Geçmişte yaşanan her acıyı, her hayal kırıklığını Savaş’ın da kendi içinde hissetmesini sağlamıştı. Ona göre Savaş’ın içindeki bu duygular, Milena’ya karşı beslediği nefreti körükleyecek ve Barış’a giden yolun önündeki engelleri ortadan kaldıracaktı. Artık sadece beklemesi gerekiyordu.
Savaş, Hilal’in odasından çıktıktan sonra derin bir nefes aldı. Hilal’in söyledikleri beynine mıh gibi kazınmıştı. Babası Adem’in, kendi annesini ve onu hiçe sayarak o kadına—Rojda’ya—duyduğu aşk, Savaş’ın içinde yıllardır sakladığı acıyı gün yüzüne çıkarmıştı. Annesinin ölümünden bu yana hissettiği eksikliğin sebebinin, babasının bir başka kadın için onları terk etmesi olduğunu bilmek… Bu gerçek, onu derinden sarsmıştı. Damarlarında dolanan intikam hissi, şimdi çok daha güçlüydü.
Savaş, bu gerçeği öğrendikten sonra kendi kendine bir söz verdi. "Bu evliliği, sadece bir aile birliği olarak değil, geçmişte yaşanan tüm ihanetlerin bedelini ödetecek bir intikam olarak yapacağım," diye düşünüyordu. Milena’ya karşı beslediği hisler karmaşık olsa da, Hilal’in söyledikleri onun duygularını yönlendirmekte etkili olmuştu. Artık Milena, sadece bir eş değil; babasının, annesine yaşattığı acıların bir temsilcisi olacaktı.
Ancak Savaş’ın içinde hâlâ bir çelişki vardı. Her ne kadar Milena’ya karşı bir intikam duygusu beslese de, ona olan ilgisini de göz ardı edemiyordu. Milena’nın gözlerindeki masumiyet, onun içinde garip bir çekim yaratıyordu. Fakat şimdi, Hilal’in söyledikleriyle bu hisleri bastırmaya kararlıydı. Milena’nın babasına dair duyduğu tüm güzel hisleri yıkarak onu da bu intikam girdabına çekmek istiyordu.
Hilal, kendi odasında oturmuş, planının başarıyla işlediğini bilmenin rahatlığıyla gülümsüyordu. Yıllardır içinde tuttuğu bu öfke, Savaş’ı Milena’ya karşı soğuk bir tavır takınmaya itecekti. Kendi oğlu Barış’a da bu evlilik fırsatını tanımamış olmasına rağmen, Hilal’in tek bir amacı vardı: Ailesini ve özellikle oğlunu, bu karmaşık ve tehlikeli dünyanın en üstünde görmek.
Kısa bir süre sonra Barış, Hilal’in yanına geldi. Gözlerinde şaşkın bir bakış vardı. Annesinin son zamanlarda çevirdiği dolapları sezmişti, ama neler olduğunu tam olarak kavrayamıyordu. Hilal, Barış’a bakarak soğukkanlı bir şekilde, “Barış,” dedi, “yakında senin zamanın gelecek. O zamana kadar sadece bekle.”
Barış, annesinin bu sözleriyle biraz daha rahatladı. Annesinin hep yanında olacağını biliyordu, ama bu sözler, onun yüreğindeki öfkeyi biraz olsun dindirmişti. Savaş’a duyduğu kıskançlık ve Milena’ya olan hırsı, Hilal’in planları sayesinde er ya da geç onu da istediği noktaya taşıyacaktı.
Hilal, içten içe her hamlesini düşünerek, bu ailenin içinde açtığı yaraların farkındaydı. Ancak onun için önemli olan tek şey, oğlunun geleceğiydi. Kimin acı çektiği, kimin kırıldığı umrunda değildi. Eğer oğlu Barış, bu savaşın sonunda kazanan olacaksa, her türlü bedeli ödemeye hazırdı.
Muaaaahh.
Bu bölümde karakterlerin kendi içindeki olaylardan bahssettim .
Şöyle ki ;Spoiler vermek gerekirse ; bizi fena şeyler bekliyor ....





