17.BÖLÜM = GİZLİ AŞKIN GÖLGESİNDEKİ : KAYIP ZAMANLAR .
Savaş ve ailesi gittikten sonra odada yalnız kalan Milena, derin bir sessizliğin içinde kayboldu. Az önce eline takılan yüzük, tüm hayatını kökten değiştirecek bir bağlılığın işaretiydi, ama bu yüzüğün ağırlığı ona bir güven değil, aksine ürkütücü bir baskı hissi veriyordu. Ellerini usulca birleştirip yüzüğe baktığında, metalin soğukluğunu iliklerinde hissetti. Bu an, onun için hayalini kurduğu bir nişandan çok, kontrol edemediği olayların bir sonucu gibiydi. İçinde yükselen duygular karmaşıktı; öfke, korku, merak ve hayal kırıklığı. Savaş’a karşı duyduğu hisler ise bu karmaşayı daha da büyütüyordu.
Milena, Savaş’ın gözlerine baktığında gördüğü derin karanlıkla bir an ürperdi. Savaş'ın dışarıdan oldukça çekici ve karizmatik bir yapısı vardı, ama aynı zamanda onun bakışlarında saklı bir sır, bir soğukluk vardı. Bu, Milena'yı ona karşı hem çekerken hem de uzaklaştırıyordu. Savaş'ın yanında geçirdiği her dakika, zihninde ve kalbinde daha fazla soru işareti bırakıyordu. Savaş neden bu kadar yakındı, ama aynı zamanda bu kadar mesafeli? Bu evliliği gerçekten istiyor muydu, yoksa bu da onun planlarının bir parçası mıydı?
Savaş’ın ona olan davranışları tutarsızdı; bazen içten, bazen soğuk, bazen ise gizemliydi. Onunla yüz yüze geldikleri her anda Milena, sanki Savaş’ın kendisine dair duygularını anlamaya çalışıyormuş gibi bir boşluk içinde kalıyordu. Savaş'ın gözlerinde bir şey vardı, tarif edemediği bir gizem, Milena'nın her bakışında onu daha çok içine çeken bir sır. Bu sır, Milena’yı ona daha çok yaklaştırıyor ama aynı zamanda derin bir korku yaratıyordu.
Savaş ona sıcak bir gülümseme sunduğunda bile, Milena onun içindeki karanlık tarafı hissedebiliyordu. Belki de Savaş bu evliliği bir araç olarak görüyordu. Milena, bir an babasının onu neden bu evliliğe zorladığını düşündü. Abbas Bey’in yıllardır Savaş’ın ailesiyle aralarındaki sorunları anlatışını, aralarındaki çatışmayı her duyduğunda içinde bir rahatsızlık hissetmişti, ama bu evliliğin bir çözüm ya da bir intikam aracı olarak kullanılacağını hiç düşünmemişti. Babası neden onu böylesine gizemli ve tehlikeli bir adamın kollarına bırakmıştı?
Bu sorular, Milena’nın aklında çalkalanırken, içindeki hisler de ona bir huzur vermiyordu. Kalbi, bu evlilikten kaçmak istercesine hızlı çarpıyor ama aynı zamanda Savaş’a karşı hissettiği karmaşık çekime direnmekte zorlanıyordu. Her ne kadar ondan korksa da, onun yanında hissettiği yoğunluğu daha önce hiç yaşamamıştı. Savaş’ın ona her bakışı, içindeki güçlü ve karanlık tarafın yüzeye çıkmasına neden oluyordu. Onun varlığı, Milena'nın kendisine koyduğu sınırları, kurallarını ve masumiyetini sarsıyor, duygusal dengesini bozan bir güç gibi üzerine çöküyordu.
Yüzüğe tekrar baktı. Bu yüzüğün ona bir özgürlük değil, tam aksine bir kısıtlama getirdiğini düşünüyordu. Belki de, bu yüzük aslında onun Savaş’a ve onun dünyasına teslim olmasını temsil ediyordu. Milena, bu düşünceyle ürperdi. O, özgürlüğünden vazgeçerek bir erkeğin yanında yer almayı hiç düşünmemişti. Babası onu yıllarca korumak adına sert kurallarla büyütmüş, her zaman kendi kaderini çizmesi gerektiğini söylemişti. Ancak şimdi, kendi kararı olmadan, bir başkasının kontrolüne bırakılmış gibi hissediyordu.
Milena’nın içinde kendisine ve kaderine karşı yükselen bir isyan vardı. Savaş’ın yanında onun iradesine meydan okumak, kendi kimliğini ve bağımsızlığını korumak istiyordu. Bu evlilik onu değiştirecek, belki de ona boyun eğdirecekti. Ancak Milena, içten içe bu kaderi reddetmeye kararlıydı. Babasının zorluklarına, Savaş’ın soğuk tavırlarına karşı koyacak ve kendine ait bir yol bulacaktı. Bu evliliğin ne anlama geldiğini, onu nelerin beklediğini bilmediği gibi, Savaş’ın ona neler sunacağını da kestiremiyordu. Fakat ne olursa olsun, kendini kaybetmek istemiyordu.
Milena odaya yayılan sessizlikte, hislerinin yavaşça çözülmesine izin verdi. Savaş’ın ardında bıraktığı karanlık izler, zihninde yankılanıyordu. Onun ona olan yakın davranışları bile bir samimiyetten çok, bir soğuk hesaplaşma gibi gelmişti. Savaş'ın gözlerinde bir amaç, bir hedef vardı; Milena, kendisini bu hedefin bir parçası olarak görüyordu. Ama aynı zamanda, Savaş’ın duygularının derinliklerinde ona karşı farklı bir şeyler hissettiğini de biliyordu. Savaş’ın içindeki çatışma, Milena'nın içinde de bir alev yakıyordu.
Bu evlilik bir savaş mı, yoksa bir kader birliği mi olacaktı? Milena, Savaş’ın ona olan duygularını çözmek ve onun planlarının bir parçası olup olmadığını anlamak için daha çok vakit geçirmesi gerektiğini fark etti. Bu evlilik, sadece onunla değil, aynı zamanda kendisiyle de bir yüzleşme olacak gibiydi. Bu yüzleşme, içindeki korkuları, öfkeyi, özgürlük arzusunu ortaya çıkarıyor; onu kendine yabancı bir Milena ile tanıştırıyordu.
Milena’nın içinde her an, Savaş’a teslim olma isteğiyle ondan kaçma arzusu çatışıyordu. Bir yanıyla ona güvenmek, onunla bir hayat kurmayı düşünmek istiyor; diğer yanıyla da onun gizemli ve karanlık doğasından korkuyordu. Her karşılaşmalarında, Savaş’ın sert duruşu, ona ne kadar güçlü bir erkek olduğunu hatırlatıyordu. Ancak bu güç, Milena'nın içindeki bağımsızlık duygusunu tehdit ediyordu. Kendi yolunu seçmek istemesine rağmen, Savaş’ın güçlü iradesi ve varlığı, onun bu kararlılığını test eden bir sınav gibiydi.
O gece, Milena yalnızca Savaş ile değil, kendi kalbindeki çelişkilerle de savaşıyordu. Savaş’ın ona hissettirdiği bu karmaşık duygular, onu bir girdaba çekiyordu. Belki de bu evlilik, onun kendi içinde bir dönüşüm yaşamasına neden olacak; Milena’yı daha güçlü, daha cesur ve kendi ayakları üzerinde duran bir kadına dönüştürecekti. Ama yine de, Savaş’ın planları ve onun içindeki duygular, Milena için hala bir sırdı.
Milena, yüzüğe son bir kez daha baktı ve derin bir nefes aldı. Bu yüzük, Savaş’ın ona bıraktığı ilk izdi; onun hayatındaki en derin çatışmanın, içindeki en büyük dönüşümün simgesi olacaktı. Belki de bu yüzük, Milena'nın sandığından çok daha fazla anlama sahipti. Ama o an bildiği tek şey, önünde uzun ve karmaşık bir yol olduğuydu.
Milena, düşüncelere dalmış, yüzüğe boş boş bakarken annesi Rojda Hanım yavaşça odaya girdi. Yılların birikimi yüzüne ince kırışıklıklar bırakmış, bakışlarında ise hem yaşanmışlık hem de annelik şefkati vardı. Milena, annesinin ayak seslerini duyunca başını kaldırıp ona baktı, ama içindeki karmaşayı saklayamıyordu. Rojda Hanım, kızının yanında oturup elini hafifçe tuttu.
"Milena," dedi, sesi yumuşak ve teselli doluydu. "Seni böyle üzgün görmek yüreğimi parçalıyor. Sen güçlü bir kızsın, ama bazen, hayatın bize sunduklarını kabul etmek de bir güç ister."
Milena derin bir nefes aldı ve gözlerini yüzüğe indirdi. “Anne, bu evlilik benim istediğim bir şey değil,” dedi, sesi fısıltı kadar zayıftı. “Babamın kararına boyun eğmekten başka çarem olmadığını biliyorum ama... Savaş’ın niyeti ne? Neden benimle böyle bir evlilik istiyor? Onu tanımıyorum ve kendimi onun yanında bir yabancı gibi hissediyorum.”
Rojda Hanım, kızının saçlarını nazikçe okşadı ve bir süre duraksadı. “Bazen insanları hemen tanıyamayız, Milena. Onları çözmek zaman alır. Savaş, her ne kadar soğuk görünse de, onun içinde neler yaşadığını bilemeyiz. Unutma ki her insanın ardında gizli yaralar, anlatılmamış hikayeler vardır.”
Milena gözlerini annesine çevirdi. “Ama anne, onunla bir bağ kurabileceğimden bile emin değilim. Bu evlilik benim istediğim bir şey değil… kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.”
Rojda Hanım derin bir nefes aldı, gözleri hafifçe nemlendi. “Biliyorum, kızım. Ama bazen kendi seçimlerimizi yapamadan bir yolun içine sürükleniriz. Bu yol senin için zor olabilir, ama güçlü olmalısın. Kimse, bu hayatta tam anlamıyla özgür değil. Baban bu evliliği senin iyiliğin için istedi. O da, senin bir güvende olmanı arzuluyor. Biliyorum, Savaş’ın gözlerindeki gizemi çözmek senin için zor ama… onun iyi biri olabileceğini düşünmüyor musun?”
Milena sessizce düşündü, ama Savaş’a dair karmaşık duyguları içinde fırtınalar estiriyordu. Korkuyla karışık bir hayranlık, bir güven eksikliği ve bir belirsizlik… bunlar onu Savaş’a yaklaştırıyor mu, yoksa uzaklaştırıyor muydu, tam olarak kestiremiyordu.
Rojda Hanım, Milena’nın tereddüt ettiğini görünce sözlerine devam etti. “Bazen kendimizi olayların akışına bırakmamız gerekir, Milena. Savaş’ı tam anlamıyla tanıman için ona bir şans vermelisin. İçinde bir savaş varsa bile, bu savaşı birlikte çözebilirsiniz. Ama en önemlisi, kendi kalbinin sesini dinle. Onun sana sunduğu hayatı kabul etmek zorunda değilsin, ama kendi hayatını bu evlilik içinde nasıl kuracağını da yalnızca sen bilebilirsin.”
Milena, annesinin sözlerinden biraz olsun teselli buldu, ama kafasındaki sorular hâlâ tam olarak çözülememişti. “Peki ya kalbim hiç onunla uyum sağlamazsa?” diye sordu.
Rojda Hanım, kızının yüzüne bakarak hafif bir gülümseme sundu. “O zaman, Milena, o hayatı kendi istediğin gibi şekillendir. Sen yalnızca bir erkeğin eşin olmaktan çok daha fazlasısın. Hayatını kendine göre kurabilir, kendi güçlü yanlarını ortaya çıkarabilirsin. Savaş’a da bunu gösterebilirsin. Kim bilir, belki onun da içindeki sert kabuk zamanla yumuşar ve seninle yeni bir hayat kurmak ister.”
Milena, annesinin sözlerinden biraz olsun güç bulduğunu hissetti. Annesi ona sadece bir yol göstermişti, ama içindeki karmaşık hislerle baş etmesi için de bir cesaret vermişti. Kafasında hâlâ sorular vardı, ama belki de Rojda Hanım’ın dediği gibi, bu soruların cevabını bulmak için önce kendini tanımalı, kendi yolunu çizmeliydi.
Rojda Hanım, kızının elini bir kez daha sıktı. “Savaş, göründüğü gibi olmayabilir, Milena. Onu anlamak için kendine zaman tanı. Kim bilir, belki de o da senin gibi bu evliliğin içinde kendini bulmak istiyor. Ona da bir şans ver.”
Bu sözler Milena’nın yüreğinde yeni bir umut ışığı yaktı. Savaş’la yaşamak zorunda olduğu bu hayatta, kendi kimliğini koruyarak güçlü durabilirdi. Belki de, kaderinin onun için çizdiği bu yol, hiç tahmin edemeyeceği güzellikleri de yanında getirirdi.
Milena annesinin bu sözlerine şaşırsa da mutlu olmuştu . Eski annesi geri gelmiş gibiydi . Onu anlayan onu dinleyen ve sevip sayan anne . Ablasının da burada olmasını çok isterdi .
Rojda Hanım, Milena'ya söyledikçe gözlerinin buğulandığını hissetti. Sanki yıllardır sakladığı, kalbinin derinlerinde mühürlenmiş bir sırrın ağırlığı omuzlarına çöküyordu. Milena’nın gözlerine bakarken kendi geçmişi bir anda gün yüzüne çıkmıştı. Savaş’ın babasıyla olan o eski, tatlı ama yaralı anıları... Zamanın tozuna bulanmış, ama unutulmayan anılar.
Evet, bir zamanlar o da gençti, Milena’nın yaşı kadar umut doluydu. Kalbi heyecanla atan, dünyayı sevgiyle gören bir kızdı. Milena’nın şimdi yaşadığı karmaşayı, duygularının içinde kayboluşunu çok iyi anlıyordu. Çünkü bir zamanlar, o da aynı hisleri yaşamıştı. Ailesinin baskıları ve toplumsal kurallar arasında sıkışıp kalmış, gönlünü ona yasak olan birine kaptırmıştı.
O kişi… Savaş’ın babasıydı. Rojda, gençlik yıllarında onu sevmiş, o adamın yanında kendini tamamlanmış gibi hissetmişti. Ama hayat, ikisini farklı yollara sürüklemişti. O sevgi, yaşanmamış bir hikaye olarak kalmış, her biri kendi yoluna devam etmişti. Ve şimdi, kader cilvesini yapmış gibi, Milena’nın hayatına bu geçmişin gölgesiyle dolan bir adamın girmesi, Rojda’nın kalbinde derin yaralar açıyordu.
Milena’nın haberi yoktu, ama Rojda’nın içindeki bu duygular ona cesaret vermesi için bir sebep olmuştu. Kızının karşılaştığı zor durumu anlaması, ona destek olabilmesi içindi. Çünkü Milena’nın da onun gibi pişmanlıklar içinde yaşamasını istemiyordu. Onun, kalbindeki sevgiyi cesurca yaşamaya hakkı vardı.
Derin bir nefes alarak Milena’nın elini sıktı. “Kızım,” dedi hafifçe titreyen bir sesle, “Bazen, hayat bizi zor yollara sürükler. Ve o yolların sonunda ne olacağını bilmeden yürürüz. Ama bil ki, kalbinde sevgi varsa, o sevgiyi koruyacak cesareti de bulacaksın. Bunu sakın unutma.”
Milena, annesinin gözlerinde beliren o hüzünlü ifadeyi fark etti, ama anlamını çözemedi. “Anne, neden bu kadar duygulandın?” diye sordu, annesinin yüzüne dikkatle bakarak.
Rojda Hanım hafifçe başını salladı, geçmişin yükünü kendine saklamaya çalıştı. “Bazen, anlatılamayan şeyler vardır, Milena. Ama bil ki, hayatında ne olursa olsun, sen her zaman kalbinin peşinden git. O zaman, pişmanlıkların olmaz. Geçmişi değiştiremezsin ama geleceğini şekillendirebilirsin.”
Milena, annesinin bu sözlerinden bir şeyleri sezmişti ama daha fazlasını sormaya cesaret edemedi. Annesinin derinlerde sakladığı bu hüzün, ona hem bir teselli hem de bir uyarı gibiydi. Belki de, bu yüzükle beraber başlamış olan yolculuk onun için, annesinin yarım kalan hikayesini tamamlamak anlamına gelecekti.
Rojda Hanım, sessizce kalktı ve odadan çıkarken son bir kez arkasına dönüp Milena’ya baktı. “Kendini ve sevdiğini sakın unutma, kızım,” diye fısıldadı. Ve odayı terk ederken, kalbinde geçmişin acı tatlı anıları, Milena’nın yanında olacak gücü bulduğunu hissediyordu....
ROJDA HANIMIN GEÇMİŞİ .....:
Rojda Hanım, Milena'ya söyledikçe gözlerinin buğulandığını hissetti. Sanki yıllardır sakladığı, kalbinin derinlerinde mühürlenmiş bir sırrın ağırlığı omuzlarına çöküyordu. Milena’nın gözlerine bakarken kendi geçmişi bir anda gün yüzüne çıkmıştı. Savaş’ın babasıyla olan o eski, tatlı ama yaralı anıları... Zamanın tozuna bulanmış, ama unutulmayan anılar.
Evet, bir zamanlar o da gençti, Milena’nın yaşı kadar umut doluydu. Kalbi heyecanla atan, dünyayı sevgiyle gören bir kızdı. Milena’nın şimdi yaşadığı karmaşayı, duygularının içinde kayboluşunu çok iyi anlıyordu. Çünkü bir zamanlar, o da aynı hisleri yaşamıştı. Ailesinin baskıları ve toplumsal kurallar arasında sıkışıp kalmış, gönlünü ona yasak olan birine kaptırmıştı.
O kişi… Savaş’ın babasıydı. Rojda, gençlik yıllarında onu sevmiş, o adamın yanında kendini tamamlanmış gibi hissetmişti. Ama hayat, ikisini farklı yollara sürüklemişti. O sevgi, yaşanmamış bir hikaye olarak kalmış, her biri kendi yoluna devam etmişti. Ve şimdi, kader cilvesini yapmış gibi, Milena’nın hayatına bu geçmişin gölgesiyle dolan bir adamın girmesi, Rojda’nın kalbinde derin yaralar açıyordu.
Milena’nın haberi yoktu, ama Rojda’nın içindeki bu duygular ona cesaret vermesi için bir sebep olmuştu. Kızının karşılaştığı zor durumu anlaması, ona destek olabilmesi içindi. Çünkü Milena’nın da onun gibi pişmanlıklar içinde yaşamasını istemiyordu. Onun, kalbindeki sevgiyi cesurca yaşamaya hakkı vardı.
Derin bir nefes alarak Milena’nın elini sıktı. “Kızım,” dedi hafifçe titreyen bir sesle, “Bazen, hayat bizi zor yollara sürükler. Ve o yolların sonunda ne olacağını bilmeden yürürüz. Ama bil ki, kalbinde sevgi varsa, o sevgiyi koruyacak cesareti de bulacaksın. Bunu sakın unutma.”
Milena, annesinin gözlerinde beliren o hüzünlü ifadeyi fark etti, ama anlamını çözemedi. “Anne, neden bu kadar duygulandın?” diye sordu, annesinin yüzüne dikkatle bakarak.
Rojda Hanım hafifçe başını salladı, geçmişin yükünü kendine saklamaya çalıştı. “Bazen, anlatılamayan şeyler vardır, Milena. Ama bil ki, hayatında ne olursa olsun, sen her zaman kalbinin peşinden git. O zaman, pişmanlıkların olmaz. Geçmişi değiştiremezsin ama geleceğini şekillendirebilirsin.”
Milena, annesinin bu sözlerinden bir şeyleri sezmişti ama daha fazlasını sormaya cesaret edemedi. Annesinin derinlerde sakladığı bu hüzün, ona hem bir teselli hem de bir uyarı gibiydi. Belki de, bu yüzükle beraber başlamış olan yolculuk onun için, annesinin yarım kalan hikayesini tamamlamak anlamına gelecekti.
Rojda Hanım, sessizce kalktı ve odadan çıkarken son bir kez arkasına dönüp Milena’ya baktı. “Kendini ve sevdiğini sakın unutma, kızım,” diye fısıldadı. Ve odayı terk ederken, kalbinde geçmişin acı tatlı anıları, Milena’nın yanında olacak gücü bulduğunu hissediyordu.
Rojda Hanım ve Adem Baykara’nın hikayesi, bir zamanlar Mardin’in en sakin köylerinden birinde, kasvetli gökyüzü altında başlayan gizli bir aşktı. O zamanlar gençti, saf ve her şeyin güzel olabileceğine inanan bir kızdı. Rojda, ailesinin kıt kanaat geçindiği bir köyde büyümüş, ama kalbi hep büyük hayallerle dolmuştu. Adem ise, Baykara ailesinin en küçük oğlu olarak, daha fazla şey için doğmuş gibiydi. Babası zengin ve köklü bir aileye mensuptu, fakat Adem, doğup büyüdüğü yerin sınırlarının dışına çıkmayı, hayatta bir anlam aramayı hep hayal etmişti.
Adem’in ve Rojda’nın yolları, bir yaz akşamı, kasaba meydanında bir tesadüf sonucu kesişti. Rojda, genç yaşında, köydeki büyük bir düğün için gelen misafirleri karşılayan kızlardan biriydi. Adem ise kasabaya iş için gelmişti. Göz göze geldikleri an, sanki dünya bir saniye durdu. İkisi de birbirinin içinde bir şeyler bulmuştu. O an, ilk kez yaşamın onlara sunduğu o tarifsiz, dokunulmaz duyguyu hissettiler.
Gizlilik, ilk andan itibaren, bu ilişkinin doğasında vardı. Rojda’nın ailesi, köydeki geleneklere sıkı sıkıya bağlıydı. Özellikle babası, kızını çok korur, onu neredeyse evin dört duvarı arasında tutmaya çalışırdı. Adem ise Baykara ailesinin prestijli bir ailesinin oğlu olduğu için, kendi ailesinin de ona uygun bir eş arayışında olduğunu biliyordu. Ancak ne Adem, ne de Rojda, o zamanlar bu baskılara boyun eğmeyi düşünmediler.
Her gün gizlice buluştular. Kasabanın kenarındaki eski zeytin ağaçlarının gölgesinde, terkedilmiş bir köprüde, gece yarısı gizli gizli yazışmalarla, bakışlarla anlaşarak birbirlerine kalplerinin derinliklerinden sevgi dolu sözler söylediler. Rojda, Adem’in ona yazdığı o mektupları sakladı, onunla geçirdiği her anı özenle kalbinde sakladı. Bu gizli aşk, her geçen gün bir sır gibi büyüdü. Ama her iki aile de birbirlerinden uzaklaştı, her geçen gün bu ilişkinin ortaya çıkmasını engellemek için daha dikkatli oldular. Rojda ve Adem, her anın değerini biliyorlardı.
Bir akşam, bir yerlerden gelirken, Adem kasabaya bir iş için gitmek zorunda olduğunu söyledi. “Bir süre yok olacağım, belki bir kaç hafta, belki aylar…” demişti. Rojda, endişeyle gözlerinin içine bakarak, “Beni terk etme, ne olur. Burada seni bekleyeceğim,” demişti. O an, içindeki korkuyu hissedebiliyordu ama yine de sevdiği adamı bırakmak zorundaydı.
Adem’in kasabaya gitmesinin üzerinden birkaç gün geçti. Rojda, her gün sabahın erken saatlerinde, kasabaya giden yoldan gelecek olan bir haber bekliyordu. Ama bir türlü haber gelmedi. O günlerin içinde geçen zaman, uzun bir ömre bedeldi. Rojda, Adem’in gelmesini beklerken, kasabaya gelen mektuplarda Adem’in adı duyulmaz oldu. Sanki Adem, hiç var olmamış gibiydi.
Bir gün, kasabaya giden bir tüccarın Rojda’ya getirdiği mektup, her şeyin sonunu müjdeler gibiydi. Adem, bir iş için gitmişti ama geri dönmeyecekti. Ailesi, onu başka bir şehirde, başka bir hayatta görmek için zorlamıştı. Mektubun satırları arasında, “Seni seviyorum ama bu hayatı sana vaat edemem. Bir gün dönerim, belki. Ama belki de dönebilmem imkansız olacak,” yazıyordu.
Rojda’nın içini kemiren acı, günbegün derinleşirken bir sabah kasabada duyduğu haber, yarasını daha da kanattı. Adem’in evlendiği haberi kulaktan kulağa yayılırken, Rojda o an için donup kaldı. İlk önce inanmak istemedi; hayır, olamazdı, onun kalbi bir başkasına ait olamazdı. Ama gerçek tüm soğukluğuyla karşısındaydı. Sevdiği, bir zamanlar kendisine “döneceğim” diyen adam, bir başkasıyla evlenmişti.
Rojda, haberi duyduğunda, içinde tarifsiz bir boşluk hissetti. Sanki kalbinin derinlerinde gizlediği her umut, her hayal ansızın kırılıp dökülmüştü. Adem’le ilgili geçmişi, her günün sabahında kendini avuttuğu o hatıralar, şimdi tarifsiz bir acının kaynağıydı. Hayatının bu zor zamanlarında, evliliğin getirdiği yükle zaten kendini sıkışmış hissederken, Adem’in bir başkasıyla evlendiğini duymak ona ağır geldi.
O gece, bir türlü gözlerine uyku girmedi. Gece boyunca yatağında bir o yana bir bu yana dönüp durdu. Geçmişe dair her detay gözlerinin önünden geçiyordu; birlikte geçirdikleri anlar, gizli bakışmalar, zeytin ağaçlarının gölgesindeki fısıltılar… Şimdi hepsi birer hayal kırıklığına dönüşmüştü.
“Demek buymuş… Sen de beni unuttun,” diye düşündü. Acısını bastırmak için derin bir nefes aldı, ama içinde Adem’e dair bir kırgınlık birikti. Artık ikisi de farklı hayatlara savrulmuş, kendi yoluna gitmişti. Her ikisi de başka birisiyle evliydi, ama Rojda, hiçbir zaman yüreğindeki Adem’e veda edememişti. Artık o yaralı bir hatıra, kapanması imkansız bir yara olarak kalacaktı.
Bu acı ve karmaşık hislerle, Rojda, Adem’i hayatından tamamen çıkarmak zorunda olduğunu biliyordu. Fakat o an bile içten içe Adem’in mutluluğunu diledi; çünkü sevdiği adamın mutsuz bir evliliğe mahkum olmasını istemiyordu. Kalbinin en derin köşesinde bir zamanlar onu sevecek kadar yüce hissettiği o aşkı, Adem’in mutluluğuna adadı. Ne kadar acı olsa da Rojda, bundan böyle o sevgiyi sadece kalbinde bir sır olarak saklayacaktı.
O an, Rojda’nın kalbi yerle bir olmuştu. İçindeki dünyası, o günden sonra hiç aynı kalmadı. Sevdiği adamın, yıllarca hayalini kurduğu, kalbinde tutmaya çalıştığı adamın, kaybolmuş olması, ona ağır bir darbe vurdu. O an, Rojda, duygularını bir kenara koyarak, hayatına devam etmek zorunda olduğunu fark etti. Zamanla, ailesiyle olan ilişkisi daha da güçlendi. Baba tarafından gelen zorlamalar artmıştı. Babası, onu bir şekilde evlendirebilmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu.
Sonunda, Rojda’nın evliliği, onun içindeki yaraları daha da derinleştirecek şekilde şekillendi. Babası, Rojda’yı Abbas Ağa ile evlendirmek için bir plan yaptı. Abbas, kasaba zenginlerinden biriydi, fakat Rojda, kalbinin derinliklerinde hala Adem’i seviyor, ama bir türlü onu bulamıyordu. Bir gün, babası ona Abbas Ağa ile evlenmesi gerektiğini söylediğinde, Rojda’nın içinde bir boşluk oluştu. Artık Adem’i unutmuştu, ama onu sevdiğini kabul etmek, kendisini bir daha sevmeden yaşamak zorundaydı.
Ve evlilik günü geldiğinde, Rojda o büyük salonda yalnızca ailesinin baskısıyla evlendi. Ama o gece, Rojda, bir zamanlar sevdiği Adem’i, bir gün geri dönecekmiş gibi hayal etti. Her şey onun yüzünden değişmişti, ama bir şeyi değiştirememişti: kalbinin derinliklerinde, Adem’in hatırası hep oradaydı.
Rojda, Abbas Ağa ile evlendi ama hiçbir zaman onunla kalbiyle bağlantı kuramadı. O geceyi geçirdi, ama ne kadar çok isterse istesin, bir ömür boyu sevdiği adamı unutamayacaktı. Bir yandan bir hayal kırıklığı, bir yandan da yeniden başlayan bir yaşam. Ve yıllar sonra, Rojda ve Adem’in arasındaki gizli aşk, Milena’nın hayatına ve savaşın kaderine damgasını vurdu. Bu bir tesadüf müydü, yoksa bir başka kaderin gereği miydi?
(ROJDA )


2.bölümde yayında .
yavaş yavaş sırları ortaya çıkmaya başladı. rojda geçmiş yaşamında yaşadıkları hakkında ne düşünüyorsunuz .
en sevdiğim bölümlerden biri bu 17. bölüm oldu . Rojda kalp Adem dkdkd
sizce adem böyle bir aşkı bırakıp neden başka biri ile evlendi .?
YORUM VE BEĞENİ YAPARSANIZ ÇOK MUTLU OLURUM .
OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER ....




