Ertesi günün sabahı, Antalya'nın üzerine çöken o kasvetli ve ağır hava, benim içimdeki fırtınaların adeta gökyüzüne yansımış haliydi. Dün gece olanlar zihnimde bitmek bilmeyen bir kabus gibi dönüp duruyordu. Otel odasında volta atarken, nefesim kesiliyor, yüzümdeki o güçlü ve korkusuz kadın maskesini ne kadar daha taşıyabileceğimi bilmiyordum. Arda, mektubu almıştı. Ablamın yazdığı o dehşet verici satırları, şirketin iğrenç deneylerini ve benim intikam için burada olduğumu artık çok net biliyordu.
Kapımın çalınmasıyla birlikte tüm bedenim kaskatı kesildi. Kimin geldiğini tahmin etmek zor değildi. Kapıyı yavaşça araladığımda, Arda tüm ihtişamı ve o karanlık, ezici aurasıyla karşımdaydı. Üzerindeki jilet gibi siyah takım elbisesi, onu bir ölüm meleği kadar kusursuz ve tehlikeli gösteriyordu. Gözleri, ruhumun en derinlerine, sakladığım en karanlık sırlara kadar iniyordu sanki.
Hiçbir şey söylemeden, izinsizce içeri adımını attı ve kapıyı arkasından sertçe kapattı. "Ablanın intikamını almak gibi bir niyetin yok, değil mi Lara?" diye fısıldadığında, sesindeki o ipeksi tehdidi iliklerime kadar hissettim.
Geriye doğru bir adım atarak kendimi korumaya çalıştım. "Ne intikamı Arda? Ablamın trajik ölümünden dolayı duyduğum o haklı üzüntüyü, o kahredici acıyı intikam olarak mı görüyorsun?" dedim, çenemi dikleştirip kendimden emin görünmeye çalışarak. Ancak içimdeki panik, dev dalgalar halinde kıyılarımı dövüyordu. Hamile olduğumu öğrenmemin şoku, ölümle burun buruna gelmem ve ablamın mektubunun artık onun ellerinde olması... Hepsi bir araya geldiğinde, aklımı kaçırmamak için direniyordum.
Arda, üzerine doğru bir avcı edasıyla bir adım daha yaklaştı. Kullandığı parfümün o yoğun, amber ve vanilya karışımı kokusu genzimi yakarken, o büyüleyici cazibesi beni bir girdap gibi içine çekiyordu. Dudaklarıma doğru tehlikeli bir şekilde eğildi. "Biliyorsun Lara," dedi, nefesi tenimi yakarken. "Ben yalanı hiç sevmem. Hele ki böyle güzel, böyle arzu dolu dudaklardan çıkan o zehirli yalanları... Asla affetmem."
Gözlerimi ondan kaçırmadım. Direnmek zorundaydım. "Ben yalan söylemiyorum," dedim kararlılıkla. Ama iç sesim acımasızca fısıldıyordu: Yalancısın Lara, hem de bu dünyadaki en büyük yalancısın. Onun kanından bir bebek taşıyorsun ve bu gerçeği ondan saklıyorsun.
"Öyle olsun bakalım," dedi Arda, dudaklarının kenarında beliren o karanlık, alaycı gülümsemeyle. "Ama unutma ki, her sırrın bir son kullanma tarihi vardır. Ve ben, o tarihi öne çekmekte çok ustayımdır. Bu konuyu daha sonra, çok daha özel bir şekilde tekrar konuşacağız."
Arda, odayı aynı sessizlikle terk ederken, sırtımdan aşağı soğuk terler boşanıyordu. Gittiğinden emin olduğum an, derin, titrek bir nefes alıp yatağın kenarına çöktüm. Bir şeyler yapmalıydım. Arda her şeyi öğrenmeden önce, o lanet olası fabrikaya sızmalı ve ablamın bahsettiği o deneylerin somut kanıtlarını bulmalıydım. Gizemli telefon görüşmesindeki adamın dedikleri doğruysa, şirketin içinde saklanan çok daha büyük bir vahşet vardı.
Akşamın ilerleyen saatlerinde, karanlığın bana sunduğu o görünmez pelerinden faydalanarak Arda'nın adasındaki o devasa, lüks malikaneye sızdım. Burası, onun sadece yaşadığı yer değil, aynı zamanda şirketin en gizli belgelerini sakladığı kalesiydi. Malikanenin soğuk, loş koridorlarında gölgelere karışarak ilerlerken, kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu. Amacım netti: Ablamın o malikanede kaldığı dönemde kullandığı odaya ulaşmak. Belki de, Arda'nın eline geçen o mektuptan çok daha fazlasını, asıl kanıtları oraya saklamıştı.
Nihayet, koridorun en sonundaki o odaya ulaştım. Kapıyı yavaşça aralayıp içeri süzüldüm. Oda aylardır kullanılmadığı için ağır bir toz ve nostalji kokuyordu. Ablamın eşyaları, parfüm şişeleri, en sevdiği kitapları hala yerli yerindeydi. Sanki o hala yaşıyormuş, birazdan kapıdan içeri gülümseyerek girecekmiş gibi hissettiriyordu. Boğazıma oturan o acı yumruyu yutkunarak aramaya başladım. Çekmeceleri, yatağın altını, dolapların içini didik didik ettim. Dakikalar hızla akıp giderken, umutsuzluk beni yavaş yavaş ele geçiriyordu.
Tam pes etmek, Arda'nın adamlarına yakalanmadan oradan kaçmak üzereyken, ablamın eski, oymalı ahşap çalışma masasının gizli bir bölmesi dikkatimi çekti. Çekmecenin altındaki o ince paneli zorlayarak açtığımda, siyah, deri kaplı bir defterle karşılaştım. Bu, ablamın kişisel günlüğü, aynı zamanda laboratuvar notlarıydı.
Defteri titreyen ellerimle açtım. Sayfalara göz gezdirirken, kanımın damarlarımda donduğunu hissettim. Ablam, Arda'nın "Euphoria" adını verdiği o karanlık projeden bahsediyordu.
"Euphoria," diye yazmıştı ablam, el yazısı sayfanın sonlarına doğru panikle bozulmuştu. "Sadece bir parfüm değil. Arda, bunu insanların zihnini, duygularını manipüle eden, onları hücresel düzeyde bağımlı kılan sentetik bir zehir olarak tasarladı. Başta her şey muhteşem hissettiriyor; mutlak bir mutluluk, bir güç patlaması. Ama sonra... Sonra o karanlık yoksunluk başlıyor. Zihni ele geçiriyor. Denekler üzerinde yasadışı testler yapıyorlar. Ben de o deneklerden biriyim. Bana kendi elleriyle o zehri verdiler. Ölüyorum, Lara. Ruhum bedenimden çekiliyor. Eğer bunu okuyorsan, Arda'yı durdur. O, modern dünyanın en kusursuz şeytanı."
Okuduklarımın ağırlığıyla midem bulanıyor, nefesim kesiliyordu. Arda, ablamı sadece bir deney faresi olarak kullanmış ve onu o sahte mutluluk zehriyle yavaş yavaş öldürmüştü. Gözyaşlarım günlüğün sararmış sayfalarına damlarken, intikam ateşi içimde bir daha asla sönmeyecek şekilde harlanmıştı. Onu yok edecektim. Ne pahasına olursa olsun.
"Demek sonunda o çok aradığın hazineyi buldun," diyen o buz gibi ses, odanın sessizliğini bir giyotin gibi kestiğinde yerimden sıçradım.
Arkamı döndüğümde, Arda kapının eşiğine yaslanmış, karanlık gözleriyle beni izliyordu. Elinde, namlusu yere dönük siyah, soğuk bir silah vardı. Yüzünde hiçbir duygu kırıntısı yoktu; ne öfke, ne şaşkınlık. Sadece mutlak, dondurucu bir kabullenme.
"Sen... Sen her şeyi başından beri biliyordun," diye fısıldadım, defteri göğsüme bir kalkan gibi bastırarak. "Ablamı sen öldürdün!"
Arda, silahı yavaşça havaya kaldırdı, ancak namluyu bana değil, odanın boşluğuna doğru tutuyordu. Adımlarını yavaşça bana doğru atarken, o ezici aurası odayı doldurdu. "Ben kimseyi öldürmedim, Lara," dedi, sesi acı dolu bir melankoliyle titreşiyordu. "Ben sadece insanlara istedikleri o kusursuz yanılsamayı verdim. Ama ablan, o çizgiyi aştı."
Geriye doğru bir adım attım, sırtım soğuk duvara yaslandı. Korkudan çok, içimde dizginleyemediğim o öfke vardı. "Ona o zehri verdin! Euphoria'yı!"
Arda tam karşımda durdu. O kadar yakındı ki, kalbinin atışını bile hissedebiliyordum. Silahlı elini yavaşça aşağı indirdi ve diğer eliyle yüzüme düşen kızıl bir tutamı usulca kulağımın arkasına itti. Dokunuşu o kadar şefkatli, o kadar zıttı ki, beynim bu durumu algılamakta zorlanıyordu.
"Sen çok tehlikeli sulara yelken açtın, küçük gazeteci," diye fısıldadı. Okyanus mavisi gözleri, gözlerimin içine kilitlenmişti. "Şimdi, ya benimle bu karanlık denizde boğulacaksın, ya da o defteri bana verip buradan sağ çıkacaksın."
Bütün cesaretimi, içimdeki annelik içgüdüsünü ve ablama olan borcumu bir araya topladım. Çenemi dikleştirip, gözlerinin içine korkusuzca baktım.
"Beni öldürsen bile bu defteri sana vermeyeceğim," dedim fısıltıyla. "Ama bilmen gereken bir şey daha var, Arda. Beni öldürürsen, sadece beni değil... Kendi kanından olan, rahmimde taşıdığım o bebeği de öldürmüş olursun."
Odanın içine ölümcül bir sessizlik çöktü. Zaman durdu, dünya dönmeyi bıraktı. Arda'nın yüzündeki o sarsılmaz, kusursuz maske, duyduğu bu kelimelerle birlikte tuzla buz oldu. Gözleri şaşkınlık, dehşet ve inanamamayla büyüdü; silahı tutan eli ilk defa, gözle görülür bir şekilde titriyordu.
"Hamile mi?" diye fısıldadı, sesi adeta kendi zihninin içinde yankılanıyormuş gibi çıkmıştı.
"Evet, Arda," dedim, kelimeleri birer bıçak gibi kalbine saplayarak. "Senden hamileyim. Ve şimdi, o tetiği çekmek için harika bir nedenin daha var."