Karanlığın içinden sıyrılıp gelen o devasa gölge, deponun rutubetli zemininde yankılanan ağır adımlarla bize doğru yaklaşırken, ense kökümde hissettiğim o dondurucu soğukluk bütün kanımı dondurmuştu. Silahın soğuk, metalik namlusu adeta tenimde ölümcül bir vals yapıyor, her hareketimde tenimi biraz daha çiziyordu. Arda’nın öfkeyle titreyen, ancak bir o kadar da tehlikeli fısıltısı karanlığı yardı: "Kim gönderdi seni buraya, Lara?"
Boğazım, günlerce susuz kalmış bir çöl kadar kuruydu. Konuşmak, o basit kelimeleri bir araya getirip dudaklarımdan dökmek istedim ama ses tellerim felç olmuş gibiydi. Arda'nın hemen arkasında beliren o karanlık silüet yavaşça ay ışığının aydınlattığı alana girdiğinde, bunun Arda'nın sağ kolu, o ruhsuz tetikçisi Demir olduğunu dehşetle fark ettim. İşler tamamen kontrolden çıkmak üzereydi. Ablamın ruhunu huzura kavuşturmak için çıktığım bu yolda, şimdi cehennemin tam merkezinde, ölüm meleğiyle burun burunaydım. Ve en kötüsü, içimde benden başka bir kalp daha atıyordu.
"Konuşsana Lara! Yoksa o çok güvendiğin dilini mi yuttun?" Arda’nın sesi bu kez bir fısıltıdan çok, yaralı bir kurdun hırlamasını andırıyordu. Buz gibi okyanusları andıran gözlerindeki o dipsiz karanlık, içimde dalga dalga büyüyen korkuyu besliyor, adeta onunla besleniyordu. Ablamın intikamını almak için bu kadar pervasızca, bu kadar savunmasızca ileri gitmemeliydim. Ben artık sadece kendimden ibaret değildim; hamileydim ve şimdi, hem kendi hayatım hem de rahmimde taşıdığım o masum bebeğin hayatı, babasının parmaklarının ucundaki tetiğe bağlıydı.
"Kimse... Kimse göndermedi," diye fısıldayabildim güçlükle. Titreyen sesim, devasa deponun boşluğunda zavallıca yankılandı. "Sadece... merak ettim."
Arda, bu sözlerimin üzerine alaycı, acımasız bir kahkaha attı. "Merak mı? Sen ve masum bir merak? İnanılır gibi değil." Silahı ensemden çekmeden, sert ama bir o kadar da tuhaf bir şekilde canımı yakmamaya özen gösteren bir hareketle beni kendine doğru çevirdi. Gözlerimiz, o zifiri karanlıkta birbirine mühürlendi. Onun gözlerinin en derinlerine baktığımda, orada gördüğüm şeyin sadece saf bir öfke olmadığını fark ettim; orada, ruhunu paramparça eden derin bir acı, inkâr edemediği bir arzu ve gizlemeye çalıştığı bir çaresizlik vardı. Sanki o da kendi yarattığı bu canavardan, kendi geçmişinden kaçmaya çalışıyordu.
"Yalan söylüyorsun," dedi, dudakları neredeyse dudaklarıma değecek kadar yakındı. Nefesi, vanilya ve barut kokusuyla harmanlanmış baş döndürücü bir zehir gibiydi. "O güzel gözlerinden okunuyor, Lara. Yalan söylüyorsun."
"Doğruyu söylüyorum!" diye direttim. İçimde çırpınan panik kuşu, kalbimi parçalayacak kadar şiddetli kanat çırpıyordu. "Sadece... ablam hakkında, onun son günleri hakkında daha fazla şey öğrenmek istedim. Onu kaybetmenin acısı beni buraya sürükledi."
Arda bir an duraksadı. Silahı tutan eli hafifçe titredi ve bakışları o an için yumuşar gibi oldu; ama sonra, arkasındaki Demir’in varlığını hatırlamışçasına yeniden taşlaştı. "Ablan mı? Onun üzerinden bunca zaman geçtikten sonra neden şimdi bu kadar meraklı oldun?"
Dudaklarım titredi, gözyaşlarım artık yanaklarımı yakarak süzülüyordu. "Çünkü onun ölümü, benim ruhumda kapanmayan bir yara açtı. Bilmek istiyorum Arda. Ne olduğunu, o karanlık laboratuvarlarda neden öldüğünü bilmek benim en doğal hakkım!"
O an Demir, sabırsız bir şekilde bir adım daha yaklaştı. "Arda Bey," dedi kalın, mekanik bir sesle. "Halletmemiz gereken daha büyük bir sorun var. Bu kızı susturmamız gerekiyor mu?"
Bu sözler üzerine kalbim tekledi. Ancak Arda, Demir'e doğru başını bile çevirmeden, sadece delici bakışlarını benden ayırmadan konuştu. "Sen dışarıda bekle, Demir," dedi kesin, itiraz kabul etmeyen bir emirle. "Bu benim meselem." Demir tereddüt etse de, karanlığın içine karışarak gözden kayboldu. Arda yeniden bana döndü, silahı yavaşça aşağı indirdi ama aramızdaki o tehlikeli mesafeyi korudu. "Seninle daha sonra görüşeceğiz, Lara. Ve o zaman, bana o güzel dudaklarınla tüm gerçekleri tek tek itiraf edeceksin."
Beni o rutubetli deponun ortasında, dizlerimin bağı çözülmüş bir halde bırakıp karanlığa karıştı. Arda ve Demir gözden kaybolduğunda, olduğum yere, tozlu ve soğuk beton zemine yığıldım. Bacaklarım tutmuyor, ciğerlerim o kirli havayı solumakta zorlanıyordu. Az önce, sevdiğim ama aynı zamanda nefret ettiğim adamın elinden ölümle burun buruna gelmiştim. Ve üstelik, onun şüphelerini daha da artırmış, kendimi geri dönüşü olmayan bir ateş çemberinin tam ortasına atmıştım.
Kiralık arabaya nasıl bindiğimi, kontağı nasıl çevirdiğimi bile hatırlamıyordum. Ellerim direksiyonda öylesine titriyordu ki, arabayı yolda tutmakta zorlanıyordum. Gaza sonuna kadar basarken, dikiz aynasından o lanet olası depoyu son bir kez kontrol ettim. Görünürde kimse yoktu; ancak içimde, görünmez bir elin ensemi sıktığına dair o korkunç his yakamı bırakmıyordu.
Otelin güvenli sınırlarına ulaştığımda, kendimi odaya dar attım. Kapıyı arkamdan kilitler kilitlemez, sırtımı ahşaba yaslayıp hıçkırıklara boğuldum. Gözyaşlarım, hem ablamın o korkunç sonu hem de kendi çaresizliğim içindi. İntikam ateşiyle yanarken, kendimi ve içimde büyüyen o masum mucizeyi ne kadar büyük bir tehlikeye attığımı yeni yeni idrak ediyordum. Elim usulca, korumak istercesine karnıma gitti. Küçücük bir can taşıyordum. Arda Yalçın’ın, bir katilin kanını taşıyan bir bebek... Bu düşünce, ruhumu hem tarifsiz bir umutla hem de dayanılmaz bir acıyla dolduruyordu. Onu korumak zorundaydım. Ne pahasına olursa olsun.
Tam o sırada, odanın sessizliğini yırtan telefonumun zil sesiyle yerimden sıçradım. Ekranda, yine o gizemli ve tanımadığım numara belirdi. Titreyen ellerimle telefonu açıp kulağıma götürdüm.
"Lara Demir mi?" diye sordu, sesi daha önce duyduğumdan çok daha acil ve telaşlıydı.
"Evet, benim," diye cevapladım, nefes nefese.
"Beni çok iyi dinle. O deponun bir tuzak olduğunu biliyordum, oradan sağ çıkman bir mucize. Arda Yalçın sandığından çok daha tehlikeli, karanlık bir adam. Ondan derhal uzak dur."
"Siz kimsiniz? Bana neden yardım ediyorsunuz?" diye sordum panikle, odanın içinde volta atmaya başlayarak.
"Benim kim olduğum önemli değil. Önemli olan, senin ve taşıdığın o bebeğin güvende olması. Arda'nın o laboratuvarlarda sakladığı karanlık sırları, şeytani projeleri var. Eğer o sırları deşmeye, o kapıları açmaya kalkarsan, bunun sonuçları senin için çok ağır olur. Yok olursun."
Telefon yüzüme kapandığında, odanın ortasında donakaldım. Kimdi bu adam? Beni bu kadar yakından nasıl takip edebiliyordu? Hamile olduğumu bilecek kadar hayatımın nasıl içindeydi? Ve Arda'nın o ölümcül sırları tam olarak neydi?
Bu cevapsız sorular zihnimi zehirli bir sarmaşık gibi sararken, aklıma birden depoda bulduğum, ablamın son anlarını anlatan o mektup geldi. Belki de tüm cevaplar, o kan donduran satırların arasında gizliydi. Derin bir nefes alarak mektubu yeniden okumak, o ipuçlarını birleştirmek için çantamı hızla yatağın üzerine döktüm. Ceplerimi, ceketimi, her yeri didik didik ettim. Ancak ellerim boş kaldı. Mektup yoktu. O korkunç yüzleşme sırasında, karanlıkta kaybolmuştu.
Hayır... Kaybolmamıştı. O an, kalbim yerinden sökülecek gibi acıyla kasıldı. Mektup kaybolmamıştı; Arda, ben yerdeyken onu benden önce almıştı. Ve şimdi, benim bildiğim her şeyi o da biliyordu. İkimiz de kartlarımızı açık oynamaya mecburduk. Gerçek oyun, şimdi başlıyordu.