İçeriğe geç

Zehirli Çiçek

Bölüm 7 · 6 dk okuma

Zehirli Çiçek

Bölüm 7

Ölümün Soğuk Fısıltısı

Nefesim sanki ciğerlerimin en ücra köşelerinde hapsolmuş, bir türlü dışarı çıkmak bilmiyordu; kalbim ise sanki yerinden sökülüp boğazımda atmaya başlamıştı. Otobüsten indiğim gibi kiraladığım arabanın kontağını çevirdiğimde, ellerimin titremesine engel olamıyordum. Antalya'nın boğucu sıcağını ve Arda'nın o lanetli gölgesini arkamda bırakmak yetmemişti; şimdi de telefonun ucundaki o tanımadığım, soğuk ses beni dipsiz bir bilinmezliğe, karanlık bir girdaba çağırıyordu. Ablam... Canım ablam Elif. Onun için, o mezarında huzur bulsun diye ateşe bile gözümü kırpmadan yürürdüm. Tam gaza basacağım sırada, karnıma saplanan o ani ve keskin sancıyla elim istemsizce oraya gitti. Yalnız değildim. Bir can daha taşıyordum; ablamın intikamını almamı bekleyen, benimle bu cehennemde nefes alan minik, masum bir can.

"Aptal Lara," diye fısıldadım aynadaki solgun, korkmuş yansımama bakarak. "Nasıl bu kadar dikkatsiz, bu kadar fevri davranabildin? Şimdi hem kendi hayatını hem de karnındaki bu savunmasız canı ölümün kıyısına itiyorsun.".

Direksiyonu sıkıca kavrarken gözlerim sürekli dikiz aynasındaydı. Arda'nın o takım elbiseli, ruhsuz adamları hala peşimde miydi? Yoksa beni bilerek serbest bırakmış, uzaktan izleyerek bu mektup yalanıyla daha büyük, daha acımasız bir oyun mu kuruyorlardı? İçimde, midemi bulandıran tarifsiz bir korku dalgası vardı. Belki de bu mektup, Arda'nın o çarpık zekasının bana hazırladığı, sonumu getirecek o büyük sürprizdi.

O sıralarda Arda, holdingin en üst katındaki geniş, soğuk ofisinin boydan boya camından dışarıyı, Antalya'nın parlayan ışıklarını seyrediyordu. Tüm şehir ayaklarının altındaydı, bir tanrı gibi her şeye hakimdi ama zihni ve ruhu buradan kilometrelerce uzakta, kızıl saçlı o asi kadının yanındaydı. Lara... Onu parmaklarının arasından kaçırmak, ilmek ilmek işlediği planlarının suya düşmesi demekti. Ama daha da yakıcı olanı, Lara'yı kaybetmenin, kalbinin derinliklerinde bastırmaya çalıştığı o yangını daha da körüklemesiydi.

"Onu adım adım takip edin," diye emretti, odadaki sessizliği bıçak gibi kesen buz gibi bir sesle. "Nereye giderse gitsin, kiminle konuşursa konuşsun, her nefesini bana bildirin." Karşısında duran adamları, bu öfke karşısında başlarını saygıyla eğip odadan sessizce çıktılar.

Arda, elindeki kesme kristal viski bardağını ağır ağır dudaklarına götürdü. Boğazından aşağı inen yakıcı sıvı bile içindeki o soğukluğu gideremiyordu. Lara'nın ablasının o trajik ölümünden kendisini sorumlu tuttuğunu çok iyi biliyordu. Bu gerçeği Lara'nın gözlerinden okumak, o nefreti hissetmek, her geçen gün kabullenmesi daha da zorlaşan bir işkenceye dönüşüyordu. Ama ne olursa olsun, yıllardır kan ve terle kurduğu şirketinin geleceği, bu dünyadaki her şeyden daha önemliydi.

"Keşke beni bu karanlık köşelere bu kadar zorlamasaydın, Lara," diye mırıldandı boş odaya karşı, sesinde beklenmedik bir kırılganlık vardı. "Keşke sadece itaat etseydin, keşke sadece benim olsaydın.".

Adamın telefonda tarif ettiği o ücra telefon kulübesine vardığımda hava tamamen kararmıştı. Etraf o kadar ıssız ve ölü bir sessizliğe gömülmüştü ki, sadece gecenin karanlığını yırtan cır cır böceklerinin sinir bozucu sesi duyuluyordu. Kalbim göğüs kafesimi kırmak istercesine deli gibi çarpıyordu. Bu gece, hayatımın en kritik, en geri dönülmez anı olabilirdi. Ya gerçeğe ulaşacak ya da hayatımın en büyük, en ölümcül hatasını yapacaktım.

Beklediğim an geldi. Çantamın içindeki telefon titreyerek çalmaya başladı. Ekranda yine o lanet olası "Bilinmeyen Numara" yazıyordu. Titreyen parmaklarımla derin, kesik bir nefes alıp çağrıyı yanıtladım.

"Merhaba," dedim, sesim karanlıkta kaybolan titrek bir fısıltıydı.

"Lara Demir?" diye sordu aynı tok, duygusuz erkek sesi.

"Evet, benim. Ablamın mektubundan bahsetmiştiniz," dedim aceleyle, gerçeğe bir an önce ulaşmak isteyerek.

"Evet, mektup tam da şu an sizin için hazır. Ancak buraya tek başınıza gelmeniz konusunda çok ciddiyim. Eğer yanınızda bir polis, bir dost ya da bir gölge dahi hissedersem, o mektubu gözümü kırpmadan yakarım," dedi adam, sesindeki tehdit o kadar netti ki kanım dondu.

"Tamam... Nerede buluşacağız?" diye sordum çaresizce.

Adam, şehrin oldukça dışında, terk edilmiş, eski bir deponun adresini tarif etti. Sözleri bittikçe içimdeki o derin korku daha da büyüyüp kök salıyordu. Bu apaçık bir tuzaktı, buna adım kadar emindim. Her hücrem bana oradan kaçmamı bağırıyordu ama ablamın kanı yerde kalamazdı. Gitmek zorundaydım.

"Tamam," dedim, sesimi olabildiğince kararlı tutmaya çalışarak. "Söylediğiniz yere tek başıma geleceğim.".

Telefon yüzüme kapandı. Buz gibi terleyen elimi alnıma götürdüm. Ne yapmalıydım? Her şeyi göze alıp polise gitmeli miydim? Ama ya polis işin içine girerse adam mektubu yok ederse? O mektup ablamın ölümünün ardındaki sis perdesini aralayacak tek anahtardı. Bu kumarı oynamak, bu riski almak zorundaydım.

Arda, kulağındaki dinleme cihazından Lara'nın o titrek telefon konuşmasını dinlerken sinirle çenesini kastı, dişlerini gıcırdattı. Lara'nın o lanet depoya, bile bile ölüme gideceğini biliyordu. Lara'nın o inatçı, masum cesaretine hayran olmak istiyordu ama gerçekler, onu bir kez daha acımasız ve soğukkanlı bir canavara dönüşmeye zorluyordu.

Elindeki telsizin mandalına bastı. "O depoya yaklaşan, o depoya giden herkesi istisnasız tutuklayın," diye emretti buz gibi, merhametsiz bir sesle. "Buna Lara Demir de dahil.".

Odadaki yakın korumaları bu emir karşısında şaşkınlıkla birbirlerine, sonra da patronlarına baktılar. Arda, onların bu sessiz sorgulamasını umursamaz, buzdan bir heykeli andıran bir tavırla omuzlarını silkerek karşıladı.

"Emir demiri keser," dedi gözlerini kısıp uzaklara bakarak. "Şimdi hemen gidin ve size ne emredildiyse o işi kusursuzca yapın.".

Kiraladığım arabayı deponun uzağına park edip yürüyerek o köhne binaya vardığımda her yer zifiri karanlıktı. Sadece solgun ay ışığı, paslanmış, devasa demir kapının aralığından içeri süzülüp zeminde uzun gölgeler yaratıyordu. İçim ürperdi; soğuk bir rüzgar ensemden aşağı kaydı. Benim gibi genç, hamile bir kadının bu kadar ölüm kokan, karanlık bir yerde ne işi vardı?.

Ağır, paslı demir kapıyı yavaşça ittim. Kapı, gecenin sessizliğini yırtan korkunç bir gıcırtıyla açıldı. İçerisi yoğun bir toz, küf ve çürümüşlük kokuyordu. Tedirginlik içinde birkaç adım attım. Ayaklarımın altında ezilip kırılan tahtaların sesi, yüksek tavanlı boş depoda yankılandı.

"Merhaba?" diye seslendim, sesim duvarlara çarpıp bana geri döndü. "Kimse var mı?".

Buz gibi bir sessizlikten başka hiçbir cevap yoktu. Ve inanın bana, o sağır edici sessizlik, duyabileceğim en korkunç seslerden bile beni daha çok dehşete düşürüyordu.

Karanlığın içine doğru yavaşça ilerlemeye devam ettim. Deponun tam ortasına, ay ışığının aydınlattığı o ufak dairenin içine geldiğimde, yerde duran beyaz bir zarf ilişti gözüme. Eğilip titreyen ellerimle onu aldım. Zarfın üzerinde, ablamın adı o tanıdık el yazısıyla yazılmıştı: "Defne Demir" (Elif Demir).

Kalbim duracak gibi oldu; elim titreyerek zarfın ucunu yırttım. İçinden katlanmış bir mektup kağıdı ve bir fotoğraf süzülüp avucuma düştü. Fotoğrafı çevirdiğim an beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Fotoğrafta biricik ablam vardı. Ama o güzel yüzü tanınmaz haldeydi; yüzü morarmış, gözleri derin bir dehşetle faltaşı gibi açılmıştı. Nefesim kesildi, kalbim adeta sıkışıp ezildi. Bu korkunç kare, ablamın son nefesini vermeden, o caniler tarafından öldürülmeden hemen önce çekilmiş olmalıydı.

Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırırken mektubu açıp okumaya başladım.

"Sevgili biricik kardeşim Lara," diye başlıyordu o titrek satırlar. "Eğer bir gün bu mektubu okuyorsan, bil ki başım tahmin edemeyeceğin kadar fena halde belada demektir. O güvendiğimiz Arda Yalçın... O dışarıdan kusursuz görünen adam tam bir canavar. Kendi şirketinin karanlık laboratuvarlarında yasadışı deneyler yapıyor ve benim gibi masum insanların hayatlarını acımasızca karartıyor. Ben de ne yazık ki onlardan biriydim, Lara. O iğrenç deneyler hakkında bir şeyler öğrenmiştim ve şimdi beni sonsuza dek susturmak için her şeyi, her cinayeti işleyebilirler. Eğer benim başıma bir şey gelirse, sana yalvarıyorum Lara, lütfen bu korkunç gerçeği ortaya çıkar. Korkma ve ablanın intikamını o canavardan al.".

Gözlerimden süzülen yaşlar mektup kağıdına damlıyor, mürekkebi dağıtıyordu. Arda... O melek yüzlü bir şeytandı, acımasız bir katildi. Canım ablamı o öldürmüştü. Ve şimdi, tanrım, ben o katilin kanını taşıyan masum bir bebeğe hamileydim.

Tam o yıkım anında, hıçkırıklarımın arasında hemen arkamdan gelen, tüylerimi diken diken eden o tok sesi duydum.

"Demek sonunda o çok aradığın gerçeği öğrendin, Lara.".

Dehşetle arkamı döndüm. Arda Yalçın, deponun zifiri karanlığından sıyrılarak, tıpkı avını köşeye sıkıştırmış yırtıcı bir hayvan gibi ağır ağır bana doğru yaklaşıyordu. O kusursuz yüzünde, kanımı donduran acımasız ve karanlık bir gülümseme vardı.

"Seni daha önce uyarmıştım," dedi, sesi zehirli bir fısıltıydı. "Bana ve benim dünyama asla bulaşmamalıydın.".

Ancak o an, Arda'nın tam arkasında karanlığın içinden beliren devasa ve sessiz gölge, bu ölümcül oyunda bir şeylerin fena halde ters gittiğinin, avcının da avlanmak üzere olduğunun en büyük işaretiydi....

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.