Sarayın mermer koridorları, az önce saçılan kanların metalik kokusuyla ağırlaşmıştı. Meryem’in parmak uçlarından sızan o simsiyah, zehirli duman yavaşça dağılırken, geride bıraktığı cesetler sanki asırlar önce ölmüşçesine kurumuş ve küle dönmüştü. Meryem, avuçlarını sıkıca yumdu. Damarlarındaki ateş, bir nehir yatağını zorlayan sel suları gibi uğuldarken, karşısında duran gölge –kendi annesi– sanki gerçekliğin dokusundan değil de kâbusların içinden sökülüp gelmiş gibiydi.
Bayezid, birkaç adım ötede, elindeki kılıcın kabzasına öyle sıkı tutunmuştu ki, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Gözleri Meryem’in üzerindeydi; bir avcının şaşkınlığıyla bir aşığı yakan o dehşet arasında gidip geliyordu.
"Onu bırak," dedi Bayezid. Sesi titremiyordu ama içindeki fırtına sözcüklerinin arasından sızıyordu. "Ona yaklaşma."
Meryem’in annesi, yüzündeki solgun ve donuk ifadeyle gülümsedi. Bu gülümseme bir sıcaklık değil, bir çürüme işaretiydi. İnce, uzun parmaklarını havada bir orkestra şefi gibi oynattı. "Şehzade," dedi kadının sesi, buzdan bir hançer gibi havayı yararak. "Bu kızın damarlarında taşıdığı şey, bir dua değil, bir lanet. Ve lanetler ancak bedelleriyle beslenir. Sen, onun merhametinin kurbanı olmaya devam mı edeceksin, yoksa bu yeni dünyanın temeli mi?"
Meryem, başını hızla annesine çevirdi. Gözbebekleri tamamen simsiyah bir girdaba dönüşmüştü. "Sus," dedi Meryem. Sesi bir fısıltıdan ibaretti ama taş duvarlar bu fısıltıyla inledi. "Bana teklif sundun. Ama Bayezid’i bu denkleme katman... sadece benim değil, senin de sonun olur."
Bayezid, Meryem’in yanına doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, Meryem’in etrafındaki havada garip bir statik elektrik hissediliyordu. Bayezid, korkuyla değil, büyülenmiş bir adamın çaresizliğiyle baktı ona. Meryem’in tenindeki o tekinsiz ışığı gördü; sanki kadın bir çiçek gibi açıyor ama dikenleri ruhunu zehirliyordu.
"Meryem," dedi Bayezid, elini ona doğru uzatarak. "Bana bak. Onu dinleme. İçindeki şey her neyse, onu kontrol edebilirsin. Beni öldürmen gerekmiyor. Biz, bu sarayın külleri üzerinde yeni bir düzen kuracaktık, hatırla."
Annenin kahkahası koridorlarda yankılandı. "Düzen mi? Şehzade, sen aşk dediğin o tatlı zehirle körleşmişsin. Onun içindeki güç, sevdiklerini yakmadan duramaz. O, zehirli bir bahçedir; sadece kendine dokunanları değil, gölgesine sığınanları da kurutur. Eğer yaşamasını istiyorsan, ona teslim olmalı ve kılıcını bırakmalısın. Eğer güç istiyorsan, onun kalbine o kılıcı saplamalısın."
Meryem acıyla inledi. Elleri başını tuttu. Damarlarındaki zehir, kalbine doğru bir pençe gibi tırmanıyordu. Annesinin sözleri, zihnindeki kapıları zorluyordu. Evet, bir sır vardı. Meryem’in sadece bir isyancı infazcısı değil, bu hanedanın köklerini kemiren bir hastalık olduğunu işaret eden o yasaklı geçmişin parçaları zihnine doluşuyordu. O, sarayı korumak için değil, sarayı yok etmek için yaratılmış bir silahtı.
Bayezid, Meryem’in yanına ulaştı ve titreyen ellerini onun omuzlarına koydu. Meryem’in cildi dokunduğu anda buz gibiydi, ancak Bayezid’in teni onunla temas ettiği an, Şehzade’nin kolundaki damarların kararmaya başladığını gördü. Meryem hızla geri çekildi.
"Dokunma bana!" diye bağırdı Meryem, sesi bir çığlık gibi koridorlarda yankılandı. "Görmüyor musun? Seni zehirliyorum Bayezid! Her saniye, varlığım seni tüketiyor!"
"Umrumda değil!" Bayezid, ona doğru bir adım daha attı. Gözlerinde derin, kontrol edilemez bir tutku vardı. "Eğer seninle yanacaksam, bırak yanayım. Bu sarayın tahtı ya da unvanlarım... hiçbiri senin yanındaki bu karanlıktan daha değerli değil. Ben senin o zehrine gönüllüyüm."
Meryem, Bayezid’in gözlerinin içine baktı. Adamın gözlerindeki teslimiyet, içindeki fırtınayı bir anlığına durdurdu. Ama hemen ardından annesinin sesi tekrar yükseldi, daha soğuk, daha kesin: "O halde kararını ver, kızım. Ya o ölür ve sen bu güçle özgürlüğüne kavuşursun, ya da ikiniz bu daracık saray odalarında, çürüyerek yok olursunuz."
Meryem, parmak uçlarına odaklandı. Siyah dumanlar, sanki canlı birer yılan gibi Bayezid’in boğazına doğru süzülmeye başladı. Bayezid ise kaçmadı. Aksine, göğsünü ona doğru açtı, adeta bir teslimiyet törenindeymiş gibi.
"Hadi," diye fısıldadı Bayezid, sesinde hem bir meydan okuma hem de bir veda tınısı vardı. "Eğer beni öldürmen gerekiyorsa, bunu kendi ellerinle yap. Ama şunu bil, Meryem; bu sarayın en büyük sırrı senin gücün değil. Bu sarayın en büyük sırrı, senin bana duyduğun o bastırılmış arzu... ki o, bu zehirden çok daha tehlikeli."
Meryem, tam o anda, gölgelerin içinden annesinin elinde parlayan o eski, paslı hançeri fark etti. Kadın, hançeri Meryem’e doğru uzatıyordu. Meryem’in bedeni, iradesi dışında hareket etmeye başladı. Eli, hançeri kavramak için uzandı. Bayezid ise gözlerini kırpmadan, Meryem’in elindeki ölümcül parıltıya bakıyordu.
Aniden sarayın kapıları büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren muhafızların ışıkları, koridordaki o tekinsiz, karanlık atmosferi bir anlığına dağıttı. Ama Meryem artık geri dönülemez bir noktadaydı. Hançer, Bayezid’in kalbine bir parmak mesafesindeydi. Meryem’in gözleri, Bayezid’in gözleriyle kilitlendiğinde, tam o sırada sarayın uzak köşelerinden gelen bir çan sesi duyuldu.
Bu, hanedanın sonunun habercisi olan, çalınmaması gereken o yasaklı çandı.
Meryem, hançeri tutan elinin titremesine engel olamadı. Ancak annesinin fısıltısı kulağının hemen dibinde yankılandı: "Şimdi, ya ikiniz ya da hiçbiriniz. Seçim senin, zehirli çiçeğim."
Meryem’in eli, Bayezid’in zırhına doğru bir hamle yaptı. Bayezid, Meryem’in yüzünü avuçlarının arasına aldı ve onu kendine çekti. Hançer ikisinin arasında, tam kalplerinin birleştiği noktada asılı kaldı.
"Öldür beni," dedi Bayezid, nefesi Meryem’in dudaklarına değerken. "Ya da tüm bu krallığı beraber yakalım."
Ve Meryem, parmaklarının arasındaki o soğuk metali, bir an bile tereddüt etmeden Bayezid’in göğsüne doğru bastırdı.