Sarayın koridorları, sanki taş duvarların arasından sızan bir nefes gibi ağır ve uğursuz bir sessizliğe bürünmüştü. Labirentin rutubetli soğuğunu arkalarında bırakmışlardı ama dışarıdaki kaos, içerideki sessizlikten çok daha ürkütücüydü. Uzaktan gelen kılıç şakırtıları ve çığlıklar, sarayın damarlarında dolaşan kanın zehirlendiğine dair bir ağıt gibi yükseliyordu.
Meryem, titreyen parmaklarıyla üzerinde taşıdığı ipek kaftanın yakalarını sıkıca tuttu. Gözleri, koridorun sonunda, meşale ışığının gölgelerle dans ettiği o karanlık figüre kilitlenmişti. Annesiydi bu. Yıllardır öldüğünü sandığı, hatıralarında bile soluk bir hayalden ibaret olan o kadın; şimdi karşısında, üzerinde kurumuş kan lekeleriyle, bir imparatorluğun yıkılışını izler gibi duruyordu.
Bayezid, Meryem’in önünde bir kalkan gibi duruyordu. Şehzade’nin sırtındaki kaslar, her an patlamaya hazır bir yay gibi gergindi. Eli, kılıcının kabzasından bir an olsun ayrılmıyordu. Meryem, Bayezid’in yaydığı o keskin, misk ve barut kokulu erkeksi kokuyu soludu. Bu koku onu hem yatıştırıyor hem de içindeki o garip, karanlık arzuyu körüklüyordu.
"Ona bakma," dedi Bayezid, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir fırtına kadar keskin çıkmıştı. "Gördüğün şey bir insan değil, Meryem. Bir anı bile değil. O, bu sarayın yediği en acı lokma."
Meryem, annesinin gözlerine baktı. O gözlerde sevgiye dair tek bir kırıntı yoktu; sadece, Meryem’in damarlarında dolaşan o zehirli mirası tanıyan bir açlık vardı. "Neden burada?" diye fısıldadı Meryem. Sesi titriyordu ama bu korkudan ziyade, bir yerlerden tanıdık gelen o tekinsiz gücün tetiklenmesiyle ilgiliydi. "Neden şimdi?"
Bayezid yavaşça geri çekildi, Meryem’e doğru döndü. Şehzade’nin gözlerinde, daha önce hiç görmediği bir ifade vardı: sahiplenici, tehlikeli ve neredeyse kırılgan bir tutku. Bir eli, Meryem’in çenesini nazikçe ama otoriter bir şekilde kavradı. Başparmağı, Meryem’in alt dudağının üzerinde gezindiğinde, etraftaki dünyanın yıkılışı ikisi için de bir anlığına durdu.
"Çünkü sen bir kurbansın, güzelim," dedi Bayezid. Sesi, sanki bir sırrı değil de, bir laneti telaffuz ediyormuş gibi boğuktu. "Bu saray, senin kanındaki o zehirle ayakta duruyor. O kadın, senin sonunun başlangıcı olmak için geldi."
Meryem, Bayezid’in parmaklarının altındaki teninin ısındığını hissetti. Bu adam, bu şehzade, onun celladı mı olacaktı yoksa kurtarıcısı mı? Aralarındaki gerilim öylesine yoğundu ki, odadaki hava sanki statik bir elektrikle yüklenmişti. Meryem, geri çekilmek yerine Bayezid’in göğsüne doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe kapandığında, Bayezid’in hızlı atan kalbini kendi göğsünde hissetti.
"Eğer bir kurbansam," dedi Meryem, gözlerini Bayezid’in kehribar rengi gözlerinden ayırmadan, "o zaman neden beni koruyorsun? Neden bu kadar zamandır kanımdaki o zehrin tadını çıkarmıyorsun?"
Bayezid’in nefesi, Meryem’in dudaklarının hemen üzerinde durdu. O an, koridorun diğer ucundaki annesinin varlığı bile önemsizleşti. Şehzade’nin gözlerinde, bir anlığına saf bir şehvetin ötesinde, acı dolu bir pişmanlık parladı. "Çünkü," dedi Bayezid, sesi neredeyse bir inilti gibiydi, "seni bir kadeh gibi içmekten korkuyorum. Eğer seni tüketirsem, kendi karanlığımda boğulacağımı biliyorum."
Tam o sırada, sarayın devasa taş duvarları sarsılmaya başladı. Uzaktan gelen patlama sesiyle birlikte tavan toz ve taş parçalarıyla sarsıldı. Meryem’in içindeki o zehirli miras, sanki bir canavar uyanıyormuş gibi damarlarında fokurdamaya başladı. Gözbebekleri karardı, teninin üzerinde gümüş rengi damarlar bir ağ gibi yayılmaya başladı.
"Meryem!" diye bağırdı Bayezid, onu kendine doğru sertçe çekerken.
Meryem, kendi bedeninin kontrolünü yitirdiğini hissetti. Zihni bulanıklaşıyor, sarayın derinliklerinden yükselen o kadim, karanlık enerjiyle birleşiyordu. Annesi, koridorun sonunda bir kahkaha patlattı; bu kahkaha, sarayın tüm duvarlarını titreten bir çığlığa dönüştü. Meryem’in gözleri artık normal değildi, saf bir karanlık gibi parlıyordu.
Elini Bayezid’in göğsüne koyduğunda, şehzadenin kıyafetlerinin altında kalan zırhı bile ısıtan bir güç açığa çıktı. Bayezid, acıyla inledi ama onu bırakmadı; aksine, ona daha sıkı sarıldı.
"Beni bırakma," diye fısıldadı Meryem, sesi artık kendisine ait değilmiş gibi soğuk ve derin geliyordu. "Eğer şimdi bırakırsan, bu sarayı başımıza yıkarım."
Bayezid, acı dolu bir gülümsemeyle onu kendine hapsetti. "Seni bırakmak mı? Meryem, ben bu krallığı senin için yakarım. Sen sadece bana o zehrin gerçek yüzünü göster."
Sarayın ana girişinden gelen gürültüyle birlikte, bir grup isyancı asker koridora daldı. Ancak gördükleri manzara karşısında duraksadılar. Meryem’in etrafından yayılan siyah dumanlar ve gözlerinden akan o tekinsiz ışıltı, onları korkudan dondurdu. Meryem, başını yavaşça isyancılara doğru çevirdiğinde, dudaklarından dökülen fısıltı bir ölüm hükmü gibiydi:
"Sizden önce benim kanım susadı."
Bayezid, kılıcını kınından çektiğinde, Meryem’in elini tutan diğer eliyle ona destek oluyordu. Bu bir savaşın başlangıcıydı, evet; ama aynı zamanda Meryem’in içinde taşıdığı o korkunç mirasın ilk büyük uyanışıydı. Meryem, parmak uçlarından yayılan o zehirli ışığın, karşısındaki askerlerin zırhlarını bir kağıt gibi eritmeye başladığını gördüğünde, içindeki boşluğun dolmaya başladığını hissetti.
"Bayezid," dedi Meryem, dehşetle karışık bir hazla. "Beni durduramayacaklar."
Bayezid, arkasına bile bakmadan gülümsedi. "Seni durdurmak isteyen herkesi bu sarayın temeline gömeceğim."
Tam o anda, koridorun tavanı tamamen çöktü. Toz bulutu içinde gözden kaybolmadan hemen önce, annesinin sesi kulaklarında çınladı: "Kurban, artık kurban değil. Kurban, cellat oldu."
Meryem karanlığın içine çekilirken, Bayezid’in elini son bir güçle kavradı. Yaşayacakları artık ne bir masaldı ne de bir saray entrikası; bu, kan ve zehirle yazılan bir kaderin tam kalbiydi.