Labirentin duvarları, sanki canlı bir organizmanın kalp atışlarını hissettirircesine hafifçe titriyordu. Taşların arasından sızan rutubetli hava, üzerindeki kanın metalik kokusuyla birleşince Meryem’in ciğerlerini yakıyordu. Elindeki hançerin kabzası, avuç içindeki sıcaklıkla birleşmişti; sanki çelik değil, nabzı atan bir damar tutuyordu.
Bayezid, birkaç adım önünde, karanlığın içinden bir gölge gibi ilerliyordu. Sırtındaki yaradan akan kan, ipek kaftanının sol omzunu siyaha boyamıştı ama o, acısını bir zırh gibi kuşanmış, duraksamadan ilerliyordu. Yukarıdan gelen Sultan’ın çığlığı, labirentin taş tavanında çınlayıp sönmüş, geriye sadece mutlak bir sessizlik ve yaklaşan kıyametin ayak seslerini bırakmıştı.
"Dur," dedi Meryem. Sesi titriyordu ama bu korkudan değildi. İçinde bir şeylerin uyandığını, sarayın duvarlarından sızan o kadim enerjinin kendi damarlarında dolaştığını hissediyordu. "Bu yol bizi dışarı çıkarmayacak, Bayezid. Duvarlar… duvarlar daralıyor."
Bayezid yavaşça durdu ve arkasına döndü. Gözlerindeki kehribar ışıltı, meşalenin titrek ışığında bir yırtıcınınkini andırıyordu. Birkaç adımda aralarındaki mesafeyi kapattı. Meryem’in çenesini parmaklarının arasına alıp başını yukarı kaldırdığında, aralarındaki çekim, etraftaki ölümcül sessizliği bile bastıran bir gerilime dönüştü.
"Dışarıda kaos var, Meryem," diye fısıldadı Bayezid. Sesi, kadife bir bıçak kadar keskin ve tehlikeliydi. "Saray, sahibini tanımıyor artık. İçinde sakladığı o kadim açlık, binlerce yıldır beklediği ziyafete hazırlanıyor. Ve bu hançer… bu sadece bir silah değil. Bu bir anahtar."
Meryem, Şehzade’nin gözlerinin derinliğine baktı. Orada kendi geçmişinin karanlık izlerini, henüz adlandıramadığı o ortak acıyı gördü. "Neden ben? Neden labirentin derinliklerinde benim kanım dökülünce o kapılar açıldı?"
Bayezid, Meryem’in yanağındaki tozlu lekeyi başparmağıyla silerken dudaklarında buruk, acı bir gülümseme belirdi. "Çünkü senin damarlarında akan şey sadece kan değil, bir lanetin mirasçısı. Saray seni tanıyor Meryem. Tıpkı beni tanıdığı gibi. Biz, bu taş yığınının kurbanları değil, cellatlarıyız."
Aniden, sarayın temelleri şiddetli bir sarsıntıyla inledi. Tavanlardan kum ve taş parçaları üzerlerine dökülürken, Bayezid hızla Meryem’i kendine çekti. Kolları Meryem’in belini sıkıca sardığında, aralarındaki o tanıdık, yasak çekim nefeslerini kesti. Meryem, Şehzade’nin kalbinin kaburgalarına vuruşunu göğsünde hissetti; sanki ikisinin de kalbi senkronize bir şekilde, aynı ritimle çarpıyordu.
"Bana yalan söylüyorsun," dedi Meryem, aralarındaki daracık alanda nefes nefese. "Sadece bu hançerin sırrını değil, benim kim olduğumu da biliyorsun. O gece… o yanık kokulu gece, babamın öldüğü gün, sen oradaydın."
Bayezid’in bakışları bir anlığına sertleşti, parmakları Meryem’in belindeki baskısını artırdı. "Bildiğin şeyler seni özgür kılmaz Meryem. Sadece ölmeni hızlandırır. Şimdi, bu hançeri duvardaki o işarete bastırmalısın. Yoksa hepimiz bu sarayın midesinde eriyip gideceğiz."
Meryem, elindeki hançere baktı. Üzerindeki garip rünler, kanla buluştuğunda mora çalan bir ışıkla parlıyordu. Duvarın üzerindeki kabartma figüre —tacı olmayan bir hükümdar tasvirine— yaklaştı. Hançerin ucu, taşın yüzeyine değdiği an, saray bir çığlık gibi uğuldadı. Taş duvarlar, sanki et ve kemikmiş gibi ayrılmaya başladı.
Dışarıdan gelen gürültü artık sadece bir çığlık değil, binlerce kişinin bağırtısıydı. Saray kendi içine çöküyor, dış dünyadaki darbe ise duvarları yıkıyordu. Meryem kapıdan içeri baktığında, gördüğü şey bir kaçış yolu değil, kendi geçmişine ait bir odaydı. Yıllardır zihninin en kuytu köşelerinde sakladığı o oda.
"Bu mümkün değil," diye mırıldandı Meryem, dizlerinin bağı çözülürken.
Bayezid, onun yanına çöktü ve elini Meryem’in omzuna koydu. Bakışları, odanın içindeki soluk, mavi ışıkla aydınlanan objelere takıldı. "Saray unutmaz, Meryem. Ve senin geçmişin, aslında bu sarayın en büyük sırrının ta kendisi."
Meryem odaya doğru bir adım attı. İçeride, kendi adının yazılı olduğu bir tabut ve üzerine bırakılmış, lekesiz, bembeyaz bir çiçek duruyordu. Ama çiçek, bir bitki değil, sanki üzerine damlayan kanlarla beslenen, kristalize olmuş bir zehirli sarmaşıktı.
Tam o sırada, labirentin tavanı büyük bir gürültüyle çöktü. Bayezid, Meryem’i korumak için üzerine kapandı. Toz bulutu dağıldığında, kendilerini dış dünyanın tam ortasında, sarayın en yasaklı balkonunda buldular. Aşağıda, meydanda, Sultan’ın tahtı devrilmiş, askerler birbirini biçerken, gökyüzü hiç görülmemiş bir renge, kan kırmızısına boyanmıştı.
Bayezid, Meryem’in elinden tuttu ve sarayın avlusunda, hiç beklenmedik bir figürün —Meryem’in yıllar önce öldüğünü sandığı annesinin— onlara doğru yaklaştığını gördü. Kadının gözlerinde aynı kadim güç, aynı zehirli ışıltı vardı.
"Vakit geldi," dedi kadın, sesi rüzgârda yankılanırken. "Kızım, sarayı uyandırman gerekiyordu. Başardın."
Meryem, elindeki hançerin ısındığını ve artık derisine işlemiş bir mühür gibi acı verdiğini hissetti. Bayezid, kılıcını çekti ve Meryem’in önünde bir siper oluşturdu.
"Sakın kıpırdama," diye fısıldadı Bayezid. "Bu gece kimin yaşayacağına saray karar verecek, biz değil."
Tam o anda, sarayın tüm meşaleleri aynı anda söndü. Karanlığın içinden gelen tek bir ses, Meryem’in zihnine kazındı: "Zehir, sahibini buldu."