İçeriğe geç

Zehir ve Çiçek

Bölüm 5 · 5 dk okuma

Zehir ve Çiçek

Bölüm 5

Bölüm 5

Sarayın temelleri, binlerce yıllık bir sessizliğin ağırlığı altında inliyordu. Burası, tarihin tozlu sayfalarında bile kendine yer bulamamış, güneşin asla değmediği, taşların bile nefes almaktan korktuğu bir boşluktu. Hava, rutubet ve yüzyıllardır çürümekte olan ihanet kokuyordu.

Meryem, elindeki meşalenin titrek ışığında parmak uçlarının kanadığını fark etti. Taşların keskin kenarları, Bayezid’in onu düşüşten kurtarmak için savurduğu sert hamlenin izlerini taşıyordu. Yanı başında, gölgelerin içinde bir heykel gibi duran Şehzade Bayezid ise kendi acısını saklamakta ustaydı. Omzundaki derin kesikten sızan kan, ipek kaftanını koyu, neredeyse siyah bir lekeyle kirletiyordu.

"Durmalısın," dedi Meryem, sesi nemli duvarlarda yankılanırken. "O yara… Bayezid, kan kaybediyorsun."

Bayezid, buz gibi gözlerini meşalenin cılız alevinden çekip Meryem’e dikti. Bakışlarında, sarayın üst katlarındaki o vakur ve ulaşılmaz şehzadenin soğukluğu vardı; ancak bu karanlıkta, o soğukluğun altında gizlenen yakıcı bir hırs da seziliyordu. Bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, Meryem onun vücudundan yayılan yoğun, odunsu kokuyu—ve bu karanlığa rağmen varlığını koruyan o tehlikeli, sıcak çekimi—derinden hissetti.

"Sarayın üst katlarında insanlar sadece yaşarlar, Meryem," diye fısıldadı Bayezid, sesi bir bıçak kadar keskin ama kadifemsiydi. "Burada, aşağıda ise sadece hayatta kalanlar nefes alır. Benim kanım, bu taşların zaten aç olduğu bir bedel. Sen, senin kanın… o çok daha değerli."

Meryem bir an nefesini tuttu. Şehzadenin parmakları, sanki istem dışıymış gibi hafifçe onun çenesine dokundu. Bu bir şefkat göstergesi değil, bir sahiplenişin, bir mülkiyetin ilanıydı. Meryem ürperdi, ancak çekilmedi. Aksine, aralarındaki o gerilimli ipin bir ucunu da o tutuyordu.

"Beni buraya korumak için getirdiğini söylüyorsun," dedi Meryem, gözlerini onunkilerden ayırmadan. "Ama bu labirentler bir sığınak değil, bir mezar. Eğer düşmanlarımız bizi bulursa, bu karanlıkta nerede olduğumuzu kimse bilemeyecek."

Bayezid acı bir gülümsemeyle başını yana eğdi. "Düşmanlar mı? Sen hâlâ dışarıdakileri düşman sanıyorsun. Meryem, saray bir çiçek bahçesi değil; kökleri zehirle sulanmış bir ağaçtır. Yukarıdakiler, şu an tahtın etrafında dönen o kurtlar, zaten bizim burada ölmemizi bekliyorlar. İhanet, yukarıda bir sanat; burada ise bir yaşam biçimi."

Etraflarındaki taş duvarlar, sanki kulak kabartıyor gibiydi. Labirent, sürekli daralan koridorlar ve aniden çıkan yollarla dolu karmaşık bir ağdı. Meryem meşaleyi yukarı kaldırdı. Duvarlardaki kabartmalar dikkatini çekti. Bunlar sıradan duvar resimleri değildi; Osmanlı hanedanından çok daha eski, karanlık bir geçmişin sembolleriydi. İç içe geçmiş yılanlar ve taç takmış kafatasları…

"Burası," diye mırıldandı Meryem, elini soğuk duvara sürerek. "Burası saray inşa edilmeden önce de buradaydı."

"Doğru," dedi Bayezid, bir yandan da omzundaki yarayı bastırarak karanlığı dinliyordu. "Bu saray, bu kadim gizemlerin üzerine kuruldu. Bizans’ın veya daha öncesinin… Kimse tam olarak bilmiyor. Ama dedem her zaman derdi; 'Bir şehzadenin gücü, yönettiği toprakların altında yatan sırlar kadardır.' Ben bu sırları çözmek için doğdum, Meryem. Ama sen… sen neden buradasın?"

Meryem sustu. Cevabı biliyordu ama bu cevabı bir şehzadeye, üstelik kalbi zehirle harmanlanmış bu adama söylemek, kendi idam fermanını imzalamaktı. O, bir çiçek gibi narin görünse de, aslında sarayın çatlaklarından sızan o ölümcül zehirin bizzat kendisiydi.

"Beni sen getirdin, Bayezid," dedi Meryem, geri adım atarak. "Kendi oyununa beni de dahil ettin. Eğer buradan sağ çıkarsak, bu geceyi birbirimize vereceğimiz en büyük sır olarak saklayacak mısın?"

Bayezid bir adım daha atarak onu duvarla kendisi arasında hapsetti. Aralarındaki mesafe artık neredeyse yoktu. Meryem, şehzadenin kalbinin, omzundaki yaraya rağmen ne kadar hızlı çarptığını duyabiliyordu. Ya da belki bu, kendi kalbinin sesiydi.

"Sır mı?" diye sordu Bayezid, sesi şimdi bir tehdit kadar alçak, bir itiraf kadar samimiydi. "Sırlar, gün ışığında anlam kazanır. Biz ise burada, gecenin kalbindeyiz. Burada sır olmaz, sadece sadakat ya da ölüm olur."

Tam o sırada, labirentin derinliklerinden, sanki metalin taşa sürtünmesinden çıkan tiz bir gıcırtı sesi duyuldu. Arkalarındaki uzun koridorun sonunda, uzaklardan gelen bir ayak sesi yankılanmaya başladı. Tek bir ayak sesi değil; bir ordu gibi ritmik, metalik bir tıkırtı.

Meryem’in gözleri dehşetle açıldı. "Duyuyor musun?"

Bayezid anında kılıcını çekti. Çeliğin o soğuk parıltısı, meşalenin ışığında bir anlığına yanıp söndü. "Onlar gelmiyor, Meryem," dedi Bayezid, sesi şimdi her zamankinden daha ciddiydi. "Onlar, bu sarayın koruyucuları. Ve bizim burada olmamıza asla izin vermeyecekler."

"Koruyucular mı?"

"Bu labirentin canlı olduğunu söylemeyi unutmuşum," dedi Bayezid, gözleri koridorun karanlığına dikilmişken. "Buraya girenlerin kanı, taşların içindeki mekanizmayı uyandırır. Biz buraya sadece düşmanlardan kaçmadık, aynı zamanda kendi ölümümüzü de uyandırdık."

Tıkırtılar yükseldi, koridorun sonundaki karanlık bir boşluğa dönüştü. Duvarlar titremeye başladı; taş bloklar ağır ağır yerinden oynuyor, geçidi kapatmaya çalışıyordu. Bayezid, bir elini Meryem’in beline attı ve onu kendi vücuduna çekti.

"Kaçmalıyız," dedi Bayezid, sesindeki otorite sarsılmazdı. "Eğer o kapı kapanırsa, sonsuza kadar burada hapis kalırız. Ve inan bana, buradaki açlık, yukarıdaki ihanetten çok daha korkunçtur."

Meryem, Şehzade’nin güçlü kolunun onu nasıl sıkıca kavradığını hissetti. Bu bir kurtarma girişimi miydi, yoksa birlikte uçuruma sürükleniş mi? Taşlar devasa bir gürültüyle yerinden koparken, Meryem karanlığın içinden yavaşça süzülerek onlara doğru yaklaşan, metalik zırhlı gölgeleri gördü. Bunlar insan değildi; sanki sarayın kendi savunma mekanizması, eski çağlardan kalma birer gardiyandı.

"Bayezid!" diye bağırdı Meryem, sesinin titremesine engel olamayarak. "Onların yüzleri yok!"

Bayezid, Meryem’i arkasına alarak kılıcını havaya kaldırdı. "Yüzleri olması gerekmiyor. Sadece ruhumuzu almaya geldiler."

Tam o anda, koridorun sonundaki devasa kapı büyük bir gürültüyle kapanmaya başladı. Bayezid ileri atıldı, Meryem’i sürükleyerek o daracık aralıktan geçmeye çalıştı. Ancak tam eşikte, Bayezid duraksadı. Kılıcını koridorun zeminindeki bir oyuğa saplayarak kapının kapanmasını engellemeye çalıştı, fakat metal zırhlı gardiyanlar artık hemen yanı başlarındaydı.

"Geç!" diye bağırdı Bayezid, Meryem’i boşluğa doğru iterek. "Git buradan!"

Meryem boşluğa düştü, ancak son anda Bayezid’in elini yakaladı. İkisi de labirentin diğer tarafındaki karanlık odaya savrulmuşlardı. Kapı, Bayezid’in kılıcının yardımıyla sadece bir parmak aralık kalacak şekilde kapandı.

Dışarıdaki tıkırtılar kesildi. Sessizlik, bir ağırlık gibi üzerlerine çöktü. Ve tam o anda, Meryem, Bayezid’in omzundaki yaradan akan kanın, zemindeki garip sembollerin üzerine damladığını gördü. Semboller, kanı emdikçe parlak, kırmızı bir ışıkla parlamaya başladı.

Odanın ortasındaki taş platform, gürültüyle yükseldi. Üzerinde, yüzyıllardır orada duran, üzerinde zehirli sarmaşıklarla işlenmiş bir hançer duruyordu. Bayezid, kılıcını kaptığı gibi hançere uzandı.

"Bu gece," dedi Bayezid, gözlerinde tüyler ürpertici bir tutkuyla, "ya her şeyin sonu olacak ya da yeni bir hanedanın başlangıcı."

Ancak o hançere dokunduğu an, tüm saray şiddetle sarsıldı. Yukarıdan gelen bir çığlık, labirentin duvarlarında yankılandı. Bu, sarayın sahibinin, yani Sultan’ın çığlığıydı.

Bayezid, hançeri eline aldı ve Meryem’e döndü. Yüzü, odanın kan kırmızısı ışığında bir iblis gibi görünüyordu.

"Meryem," dedi kısık bir sesle. "Artık geri dönüş yok. Sadece hangimizin ilk önce öleceğine karar vermeliyiz."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.