Kütüphanenin kadim tozlu rafları arasında açılan o gizli kapı, Meryem’i bir kütüphanecinin huzurlu dünyasından çekip, sarayın karanlık, rutubetli ve ölüm kokan ciğerlerine savurmuştu. Yerçekimi, sanki onun bu dünyaya ait olmadığını haykırırcasına onu aşağıya, nemli taşların üzerine sertçe bıraktı.
Meryem, nefesini tutarak gözlerini araladı. Etrafındaki hava o kadar ağırdı ki, sanki asırlardır hapsedilmiş sırlar ve unutulmuş günahlar burada bir sis tabakası gibi asılı kalmıştı. Burnuna çarpan keskin küf kokusu, rutubet ve bir yerlerde yanan zayıf meşalelerin isi, zihnini bulandırıyordu. Ayağa kalkmaya çalışırken elleri soğuk, ıslak zemine battı. Kütüphanedeki o düzenli, kitap kokulu dünyanın aksine burası, sarayın dışarıdan ihtişamlı görünen o altın varaklı yüzünün altındaki çürümüş et gibiydi.
Yukarıdan gelen boğuk sesler, Bayezid’in ayak sesleri miydi? Yoksa onu bu tuzağın içine çekmek için bekleyen gölgelerin fısıltıları mı? Kalbi, göğüs kafesinde bir kuşun hapsolmuş çırpınışı gibi atıyordu. Meryem, titreyen elleriyle üzerindeki tozları silkeleyip ayağa kalktı. Karşısında uzanan koridor, sanki bir canavarın boğazı gibi karanlığa uzanıyordu. Duvarlarda, düzensizce asılmış meşalelerin titrek alevleri, gölgeleri canlı varlıklar gibi dans ettiriyordu.
Tam o sırada, yukarıdaki kütüphaneden gelen sert bir gürültü sessizliği yardı. Bayezid.
"Meryem!"
Sesi, taş duvarlara çarparak yankılandı. İçinde öfke, korku ve bastırılmış bir şefkatin olduğu o tanıdık, otoriter ses… Bayezid, o kapının ardında kendi muhafızlarının hainlikleriyle yüzleşirken, Meryem burada, ihanetin kalbinde tek başınaydı.
"Buradayım!" diye bağırmak istedi ama boğazı düğümlendi. Eğer buraya gelirse, bu tuzağın içine o da düşecekti. Ama Bayezid, durmayacağını bildiği bir adamdı. O, dünyayı yakıp yıkabilecek bir ateşse, Meryem onun için sadece uğruna kül olunacak o nadide, zehirli çiçekti.
Derin bir nefes alıp ilerlemeye başladı. Duvarlardaki işaretler dikkatini çekti. Bunlar saray hiyerarşisinde yeri olmayan, yasak ve mistik sembollerdi. Kimse buranın varlığından haberdar değildi, Selim’in bile. Burası devletin değil, gölgelerin merkeziydi. Duvar boyunca ilerlerken, köşeyi döndüğünde gözlerine inanamadı. Burası devasa bir odaydı; ortasında, tüm sarayın planlarının, isim listelerinin ve kanlı mühürlerin bulunduğu devasa bir taş masa duruyordu. Ve masanın üzerinde, az önce elinden düşürdüğü o liste… kendi ismi, kızıl bir mürekkeple işaretlenmişti.
Bir ses duydu. Arkasından gelen, adımını attığı her taşın inlemesine sebep olan ağır, kendinden emin bir adım sesi. Meryem donup kaldı. Dönüp arkasına bakmaya korkuyordu.
"Bir şehzadenin sarayında, en karanlık dehlizlerde bir hanımefendiyle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim," dedi karanlıktan gelen o soğuk ve boğuk ses. Bu Bayezid değildi. Bu ses, ihanetin ta kendisiydi.
Meryem, yavaşça arkasına döndü. Karanlığın içinde silueti beliren adam, saraydaki en güvendiği isimlerden biri, Muhafızbaşı Kılıç Bey’di. Elindeki kılıcın kabzası, meşale ışığında yılan gibi parlıyordu.
"Sen," dedi Meryem, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Sen, onun en sadık askeri olduğunu söylerdin."
Kılıç Bey, yüzünde çarpık bir gülümsemeyle yaklaştı. "Sadakat, aç karınların doyuramadığı bir kavramdır, Meryem. Bayezid, sarayın parıltısına kör olmuşken, bizler asıl sahiplerini bekliyoruz."
Meryem, geriye doğru bir adım attı. Sırtı, soğuk taşa çarptı. Kaçacak yeri yoktu. O anda, yukarından gelen bir gürültüyle tavanın bir kısmı çöktü. Toz ve duman bulutunun içinden bir karaltı fırladı. Bayezid.
Şehzade, elinde kılıcıyla sanki bir fırtına gibi içeri daldı. Gözleri kan çanağı gibi kızarmıştı; sadece düşmanını değil, dünyayı yok etmeye yemin etmiş gibi bir hali vardı. Onu gördüğü an, Meryem’in içindeki korku, garip bir güven duygusuyla harmanlandı. Bayezid, Kılıç Bey’in üzerine bir kaplan gibi atıldı. Çeliğin çeliğe çarpma sesi, dehlizin içinde yankılanırken, Meryem sadece izleyebiliyordu.
Bayezid, Kılıç Bey’in boğazına çöküp onu yere serdiğinde, gözleri bir anlığına Meryem’e kilitlendi. O an, ikisinin arasındaki çekim, havayı elektrikli bir fırtına gibi doldurdu. Bayezid’in yüzündeki kan lekesi, o sert çene hattı ve tutkuyla öfkenin birbirine karıştığı bakışları, Meryem’in dizlerinin bağını çözüyordu.
"Sana bu dehlizlere yaklaşmamanı söylemiştim," dedi Bayezid, nefes nefese. Sesi bir uyarıdan çok, bir serzenişti.
"Ben buraya gelmedim," dedi Meryem, sesi titreyerek. "Burası beni çağırdı."
Bayezid, Kılıç Bey’i yere daha sert itti ve ayağa kalktı. Meryem’e doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Bayezid’in yoğun, tütün ve ter kokan teninin sıcaklığını hissedebiliyordu. Şehzade elini uzattı, parmakları Meryem’in çenesine değdiğinde, etrafındaki her şey anlamsızlaştı.
"Beni dinle," diye fısıldadı Bayezid, dudakları Meryem’in kulağına çok yakınken. "Bu sarayın duvarlarında bile kulaklar var. Birine güveneceksen, sadece kendi gölgene güven."
Tam o anda, dehlizin öbür ucundan, karanlığın içinden onlarca meşale aynı anda yandı. Kapılar tutulmuştu. Etrafları sarılmıştı. Kılıç Bey, yerde kanlar içinde gülmeye başladı.
"Geç kaldınız Şehzade," dedi, boğuk bir kahkahayla. "Ölüm, çoktan içeriden kapıyı kilitledi."
Bayezid, Meryem’in elini sıkıca yakaladı. Bileği, şehzadenin parmakları arasında bir mücevher gibi parlıyordu. "Gözlerini kapat," dedi Bayezid. Sesi buz gibiydi. "Çünkü göreceğin şeyler, bir çiçeğin zihnine göre fazla karanlık."
Meryem gözlerini kapatmadı. Tam tersine, daha önce hiç olmadığı kadar net bir şekilde karanlığa baktı. Bayezid kılıcını çekti ve ilk saldırı dalgası üzerlerine doğru bir dalga gibi akmaya başladı. Ancak duvardaki o tuhaf sembollerden biri, Meryem’in kanı masaya damladığı anda aniden parlamaya başladı. Yer sarsıldı. Dehliz, kendi kendine kapanmaya, duvarlar birer birer birbirine yaklaşmaya başlıyordu.
Bayezid, Meryem’i kendine çekti, vücuduyla onu korumaya çalışırken, ikisi birden duvarın içinden açılan yeni, bilinmez bir geçide doğru savruldular. Karanlığın mutlak sessizliğinde, ikisi de birbirine sarılmış halde aşağıya, daha da derinlere doğru yuvarlanırken, Bayezid’in dudakları Meryem’in alnına değdi.
"Eğer öleceksek," dedi Bayezid karanlığın içinde, "bu cehennemin en dibinde, sadece ikimiz olacağız."
Zemin ayaklarının altından tamamen çekildi.