İçeriğe geç

Zehir ve Çiçek

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Zehir ve Çiçek

Bölüm 3

Bölüm 3

Topkapı Sarayı’nın taş duvarları, gecenin soğuğunu iliklerine kadar emmişti. Meryem, haremin loş ışıklarından uzak, sarayın unutulmuş bir kanadındaki kadim kütüphaneye giden dehlizlerde yürürken, her adımında yankılanan sesin kendi kalp atışı mı yoksa Bayezid’in arkasındaki varlığı mı olduğunu ayırt edemiyordu. Hava, nemli taş kokusu, sönmüş meşalelerin isli kokusu ve Bayezid’in üzerindeki yoğun, hafif odunsu parfümle ağırlaşmıştı.

Bayezid, birkaç adım geride, bir avcının dinginliğiyle ilerliyordu. Ayak sesleri duyulmuyordu bile; sanki bu saray onun bir parçasıydı, taşlar onun emrine itaat ediyordu. Meryem durdu, omzunun üzerinden ona baktı. Şehzade’nin gözleri, zifiri karanlıkta bile kehribar renginde bir parıltıyla parlıyordu. O gözlerde bir şehzadenin otoritesi değil, bir celladın şefkati vardı.

"Neden durdun, Meryem?" diye fısıldadı Bayezid. Sesi, kadife bir bıçak gibi gecenin sessizliğini kesti. "Yolun sonuna daha çok var. Babanın o mektupta sakladığı günahlar, bu taşların ardında unutulmayı beklemiyor."

Meryem yutkundu. Boğazı kurumuştu. "Babama dair bildiklerin, aslında benim kim olduğuma dair bildiklerin mi?" diye sordu, sesi titrememeye çalışarak. "Bu bir ittifak mı, Bayezid? Yoksa beni sadece o mektuba ulaşmak için bir anahtar olarak mı kullanıyorsun?"

Bayezid, aralarındaki mesafeyi tek bir hamlede kapattı. Meryem’in arkasındaki duvara elini dayadığında, vücudunun ısısı sanki bir bariyer gibi Meryem’i çevreliyordu. Bayezid’in nefesi kulağına vurduğunda, Meryem’in tüyleri diken diken oldu. "Seninle aramdaki bağın ne olduğunu henüz ben bile çözemedim," dedi şehzade, parmak uçlarını yavaşça Meryem’in çenesine getirip başını hafifçe kaldırdığında. "Ama şu anki çekimimiz bir oyunsa, ikimiz de bu oyunda kaybetmekten zevk alıyoruz, değil mi?"

Meryem, Bayezid’in gözlerine baktı. O gözlerdeki karanlık, dünyayı yok edebilecek kadar derindi. Bayezid’in elmacık kemiğindeki o keskin hat, hafif sakalları ve yüzündeki o umursamaz ifade, Meryem’in zihnindeki tüm mantıklı düşünceleri darmadağın ediyordu. Bayezid’in parmağı, çenesinden boynuna doğru inip nabzını yoklarken, Meryem nefesini tuttu. Bu bir arzuydu, evet; ama aynı zamanda bir tehditti.

"Mektubu bulacağız," dedi Meryem, dik durmaya çalışarak. "Ama saray sadece senin değil, Bayezid. Burada gözler her yerde. Duvarların bile kulağı var."

"Duvarların kulağı olabilir," dedi Bayezid gülümseyerek, ama bu gülümsemede hiçbir sıcaklık yoktu. "Ama benim bıçaklarım daha hızlı."

Kütüphanenin paslı, demir kapısının önüne geldiler. Meryem, babasının ona verdiği küçük, mühürlü anahtarı çıkarıp kilide yerleştirdi. Anahtar dönmeyince tereddüt etti. Bayezid, elini Meryem’in elinin üzerine koydu. Elleri birbirine değdiğinde sanki bir elektrik akımı boşaldı. Bayezid’in eli, Meryem’in elini kavrayıp anahtarı sertçe çevirdi. Kilit, bir kemik kırılmasını andıran yüksek bir gıcırtıyla açıldı.

İçerisi, tozlu parşömenler ve küf kokuyordu. Meryem elindeki küçük feneri yukarı kaldırdığında, duvarların tepeden tırnağa kadar garip sembollerle ve isimlerle kaplı olduğunu gördü. Bu bir kütüphane değil, bir yas tutma alanıydı. Ya da belki de bir liste.

"Burası," dedi Meryem fısıltıyla, "Burası babamın çalışma odası değil."

"Hayır," dedi Bayezid, gözleri odadaki yazıları tararken. "Burası sarayın 'karanlık kalbi'. Burada ölenlerin değil, hiç doğmamış gibi gösterilenlerin ismi yazılı."

Meryem, odanın ortasındaki ağır, ahşap masaya doğru ilerledi. Masanın üzerinde eski bir deri kaplı günlük duruyordu. Meryem’in elleri titreyerek günlüğü açtı. Sayfalar o kadar kırılgandı ki, dokunsa toz olup gidecek gibiydi. Ancak en son sayfada, kurumuş bir gül yaprağının altında gizli bir zarf buldu. Zarfı açtığında içinden çıkan kağıt parçası, Meryem’in tüm dünyasını sarstı.

Bu bir mektup değildi. Bu, saraydaki gizli ajanların isim listesiydi ve listenin en başında, kimsenin tahmin edemeyeceği birinin adı vardı: Bayezid’in öz kardeşi, Şehzade Selim.

Meryem başını kaldırıp Bayezid’e baktı. Bayezid, kağıdı elinden çektiğinde, yüzündeki o sakin ifade anında buza dönüştü. "Bunu gördüğüne göre," dedi Bayezid, sesindeki tını tamamen değişmişti. "Artık geri dönüşü yok. Bu liste, sadece senin babanın ölüm fermanı değil, bu sarayın geleceğinin de ilanı."

Tam o sırada, kütüphanenin öteki ucundan bir metal sesi duyuldu. Biri onları izliyordu. Bayezid, Meryem’i hızla arkasına aldı ve kılıcının kabzasına uzandı. Karanlığın içinden, yüzü maskeli bir gölge belirdi. Gölge, elindeki tatar yayını onlara doğrultmuştu.

"Şehzadem," dedi maskeli figür, sesi bir yılanın tıslaması gibiydi. "Meryem’i öldürmenizi bekliyordum ama siz onu sırlarınıza ortak ettiniz. Bu, devletin bekası için kabul edilemez."

Bayezid alaycı bir şekilde gülümsedi ama Meryem, şehzadenin elinin kılıcını çekerken nasıl titrediğini gördü. Bayezid öfkelenmişti; ama bu öfke maskeli adama değil, bu sırrın ortaya çıkmış olmasınaydı.

"Sen," dedi Bayezid, sesi kütüphanenin kubbeli tavanında yankılanarak. "Hangi ihanetin gölgesinde saklanıyorsun?"

Maskeli adam tetiği çekti. O an Meryem, üzerine doğru gelen okun ıslığını duyduğunda, içgüdüsel olarak Bayezid’in önüne atıldı. Ancak ok, Meryem’e çarpmadan havada yön değiştirdi; odanın tavanındaki gizli bir mekanizma tetiklenmiş, ağır bir demir kapı aniden aralarına inmişti.

Meryem, kapının diğer tarafında kaldı. Bayezid’in çaresizce kapıya vuran yumruklarının sesi, Meryem’in kulaklarında yankılandı.

"Meryem!" diye bağırdı Bayezid. "O kağıdı bırakma! Sakın bırakma!"

Meryem, elindeki listeye baktı. İsimlerin yanında kan kırmızısı bir mürekkeple işaretlenmiş tarihler vardı. En alttaki isim ise henüz yazılmamıştı; sadece "Meryem" yazısı, sanki taze kanla kağıda işlenmişti.

Kütüphanenin gizli dehlizlerinden gelen ayak sesleri çoğaldı. Etrafı sarılmıştı. Ve Meryem, az önce gördüğü isimlerin sadece birer ajan değil, birer cellat olduğunu anladığında, karanlık odanın kapısı içeriden kilitlendi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.