Sarayın arka bahçesindeki ıhlamur ağaçlarının gölgesi, geceyle birleşerek zifiri bir karanlığa dönüşmüştü. Hava, yaklaşan yağmurun getirdiği toprak kokusu ve yaseminlerin ağır, genzi yakan rayihasıyla ağırdı. Meryem, sırtını soğuk mermer duvara yasladığında, nabzının şakaklarında bir davul gibi attığını hissedebiliyordu. Gölgelerin arasından süzülerek gelen figür, bir yırtıcı gibi sessizdi. Adamın yüzü, sarığın gölgesinde tamamen kaybolmuştu ama elinde tuttuğu hançerin namlusundan yansıyan ay ışığı, niyetinin ne kadar keskin olduğunu ele veriyordu.
"Babanın yarım bıraktığı işi bitirmek için fazlasıyla heveslisin, küçük kuş," dedi adam. Sesi, sanki bir mezar taşının yüzeyinde sürüklenen metalin tınısına benziyordu. Boğuk, soğuk ve kesin.
Meryem, titrememek için dişlerini sıktı. Bir köşeye sıkışmıştı; arkasında geçilemeyecek kadar yüksek bir duvar, önünde ise babasının katillerinden biri olduğunu tahmin ettiği, cellat soğukkanlılığına sahip bir yabancı. Meryem, elini gizli bir hareketle belindeki ince, zehirli iğnelerin olduğu keseye attı. Babasından öğrendiği tek şey şuydu: Bir avın hayatta kalabilmesi için avcının ne zaman saldıracağını değil, ne zaman tereddüt edeceğini bilmesi gerekirdi.
Adam bir adım daha attı. Hançeri havada kavisli bir hareket çizdi. "Sana ölmeden önce şunu söylememi istediler: Bazı sırlar, mezara değil, sahiplerinin kanına karışmalıdır."
Tam o anda, gecenin sessizliğini yırtan bir ses duyuldu. Bu, bir kılıcın kınından çıkarken çıkardığı o tiz, metalik çınlamaydı. Meryem’in nefesi kesildi. Adamın dikkati anlık olarak bahçenin karanlık bir köşesine, sarmaşıkların yoğun olduğu sütunlara kaydı.
"Sınırlarını aşıyorsun, Kasım," dedi otoriter ve tehlikeli derecede sakin bir ses. Bu ses, gecenin tüm soğuğuna rağmen Meryem’in teninde garip, yakıcı bir karıncalanma yarattı.
Şehzade Bayezid, gölgelerin içinden sanki karanlığın bizzat kendisiymiş gibi çıktı. Üzerinde sadece ince bir gömlek vardı, kolları sıvanmıştı ve elindeki keskin kılıç, ay ışığını bir aynadan daha parlak bir şekilde yansıtıyordu. Yüzündeki ifade, bir şahinin avına baktığı o mutlak hakimiyet duygusunu taşıyordu. Bakışları kısa bir an Meryem’de durdu—gözlerinde bir uyarı, bir sahiplenme ve garip bir açlık vardı. Sonra tekrar suikastçıya döndü.
"Şehzadem," dedi adam, hafifçe eğilerek ama hançerini indirmeyerek. "Bu kızın taşıdığı kan, sarayın huzuru için bir tehlikedir. Onu ortadan kaldırmak sadece bir görev değil, bir zorunluluktur."
Bayezid yavaşça ilerledi. Her adımı toprağa gömülüyor, sanki zemini kendi krallığıymış gibi sahipleniyordu. "Benim korumam altındaki birine 'tehlike' demek, benim otoriteme meydan okumaktır Kasım. Sen, babamın sadık adamı olabilirsin ama bu bahçede sadece benim kanunlarım geçer."
"Onunla ne çevirdiğinizi biliyoruz, Bayezid. Bir yılanı koynunda besliyorsun."
Bayezid, adamın cümlesi biter bitmez öyle bir hızla hareket etti ki, Meryem gözlerini kırpıştırana kadar kılıcının ucu adamın boğazına dayanmıştı. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Bayezid’in soluğunun adamın yüzüne vurduğunu görebiliyordu. Şehzadenin gözlerindeki karanlık, sanki Meryem’i daha önce hiç görmediği bir uçurumun kıyısına çekiyordu.
"Yılanlar tehlikelidir, doğru," dedi Bayezid, sesi bir fısıltıdan halliceydi ama içinde binlerce yıllık bir öfke taşıyordu. "Ama onları terbiye etmeyi bilen bir el, zehirlerini en büyük silaha dönüştürebilir. Şimdi, buradan git. Eğer onu bir kez daha gölgelemeye kalkarsan, senin kanını bu topraklara, çiçekleri beslesin diye değil, sadece leke bıraksın diye dökerim."
Kasım, yavaşça geri çekildi. Hançerini kınına sokarken gözlerini Meryem’den ayırmadı; bakışlarında hem bir tehdit hem de anlaşılmaz bir korku vardı. Gecenin karanlığında, bir kedi gibi sessizce gözden kayboldu.
Bahçede yeniden bir sessizlik hüküm sürdü. Meryem, vücudundaki gerilimin yavaş yavaş çekildiğini ama yerine bambaşka bir gerilimin geldiğini hissetti. Bayezid kılıcını kınına soktu ve Meryem’e doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe şimdi tehlikeli derecede kısaydı. Adamın teninden yükselen sandal ağacı kokusu, bahçedeki yasemin kokusunu bastırıyordu.
Bayezid elini uzattı, Meryem’in çenesini hafifçe kavrayıp yukarı kaldırdı. Baş parmağı, Meryem’in alt dudağının kenarında bir an gezindi. Meryem’in kalbi, bir savaş meydanındaki trampetler gibi gümbürdüyordu. Şehzade, kızın gözlerinin içine öyle derin bakıyordu ki, Meryem kendi ruhunun çıplak kaldığını hissetti.
"Korkuyor musun, Meryem?" diye sordu Bayezid. Sesi, sanki bir yalanın içindeki tek doğru gibiydi. "Yoksa benim varlığımdan mı, yoksa sana hissettirdiğim bu karanlıktan mı?"
Meryem, dik durmaya çalışarak başını geri çekmedi. "Bir Şehzade, kendi oyuncağını korumak için mi bu kadar risk alıyor?" diye meydan okudu. Sesi titriyordu ama geri adım atmıyordu.
Bayezid’in dudaklarında çarpık, tehlikeli bir gülümseme belirdi. "Sen benim oyuncağım değilsin, Meryem. Sen, benim geleceğimi yazacak olan mürekkepsin. Ama unutma, mürekkebin lekesi silinmez. Şimdi, bana babandan sana kalan o mektubun nerede olduğunu söylemen gerekecek. Yoksa, Kasım’ın yapamadığını ben yapmak zorunda kalabilirim."
Meryem donup kaldı. Mektubu nereden biliyordu? Tam bir şey söylemek için dudaklarını araladığı sırada, sarayın ana binasından gelen sert, aceleci ayak sesleri duyuldu. Muhafızlar yaklaşıyordu.
Bayezid, hızlı bir hareketle Meryem’i kendine çekti, vücudunu siper ederek onu kalın sütunların ardındaki gizli geçide doğru itti. "Buradan git," diye fısıldadı, sesi bu sefer acımasız bir emirdi. "Ve sakın arkana bakma. Yarın gece, aynı yerde. Eğer gelmezsen, o mektubu bulmam için seni canlı tutmam gerekmez."
Meryem geçide girmeden önce son bir kez ona baktı. Bayezid, ay ışığında bir heykel kadar kusursuz ama bir o kadar da soğuktu. Karanlığın içinde kaybolurken, kalbinin aslında o mektuptan çok daha tehlikeli bir şeye, bu adamın kendisine doğru çekildiğini dehşetle fark etti.