16. yüzyılın İstanbul’unda, Topkapı Sarayı’nın revakları arasında rüzgar, Boğaz’ın tuzlu kokusunu değil, daha ağır, daha küf kokulu bir rayihayı taşıyordu. Meryem, baş eczacının loş odasında, kurumuş yasemin çiçeklerini havanda dövüyordu. Hareketleri mekanik, ritmik ve kusursuzdu. Her darbe, zihnindeki o uğursuz geceye bir yanıt gibiydi: Babanın çığlığı, annesinin sessizliği ve ardından gelen o kılıç sesi.
"Meryem," dedi yaşlı ustanın titrek sesi. "Şehzade Bayezid’in odası için hazırladığın karışım hazır mı? Kendisinin öksürüğü mevsim değişimiyle arttı yine."
Meryem, elindeki havana baktı. Bir tutam adamotu, birkaç damla gül özü ve çok küçük, gözle zor görülen bir dozajdaki beyaz toz. Bu karışım şehzadeyi öldürmezdi; aksine, zihnini daha berrak, duyularını daha keskin kılardı. İntikam, bir anda gerçekleşen bir cinayet değil, ilmek ilmek örülen bir kaderdi. Meryem, şehzadeyi kullanarak babasının tahtını sarsacaktı.
"Hazır, üstadım," diye yanıtladı. Sesi bir kristal kadar pürüzsüzdü.
Harem dairelerinin soğuk taş zemininde yürürken, her adımında bir önceki yaşamının izlerini siliyordu. Şehzade’nin dairesine geldiğinde, kapıdaki muhafızlar başlarını hafifçe öne eğdiler. İçeri girdiğinde, yoğun bir mürekkep ve tütün kokusuyla karşılaştı. Şehzade Bayezid, pencerenin önünde, elinde tüy kalemle oturuyordu.
"Yine geç kaldın," dedi şehzade, başını kaldırmadan. Sesi, sarayın en derin kuyularından yankılanıyormuş gibi boğuk ve melankolikti.
"Karışımın demlenmesi gerekiyordu, Şehzadem. Sabırsızlık, ilacın tesirini bozar," dedi Meryem. Şehzadenin yanına yaklaştı ve gümüş tepsiyi masanın üzerine bıraktı.
Bayezid yavaşça kalemini bıraktı ve arkasına yaslandı. Gözleri, Meryem’in yüzünde, bir avcının avını incelemesi gibi ağır ağır dolaştı. Meryem, bakışların ağırlığını hissedebiliyordu ama geri adım atmadı. Bu şehzade, babasının aksine, karşısındakinin gözlerinin içine baktığında orada ne olduğunu okumaya çalışan bir adamdı.
"Gözlerinde başka bir şey var bugün," dedi Bayezid, sandalyesini Meryem’e doğru çevirerek. "Sanki bu sarayın değil de, başka bir dünyanın zehrini taşıyorsun teninde. Bu karışımın içine sadece şifa mı koydun, Meryem?"
Meryem, soğukkanlılığını koruyarak bir adım yaklaştı. "Şifa ve zehir aynı kökten gelir, Şehzadem. Farkı, onu kimin kullandığıdır."
Bayezid güldü; bu, neşesiz, yaralı bir kahkahaydı. Ayağa kalktı, Meryem’in boyuna kadar geldi. Meryem, şehzadenin teninden gelen o sert, odunsu kokuyu alabiliyordu. Aralarında görünmez bir gerilim dalgası yükseldi. Şehzade, elini uzatıp Meryem’in çenesini hafifçe tuttu; parmakları soğuktu.
"Babamın deliliği bu sarayın duvarlarını çürütüyor. Herkes sahte çiçeklerle bahçeler süslüyor ama kimse toprağın altındaki çürümeyi görmüyor. Sen, küçük eczacı... Sen o çürümeyi koklayabiliyorsun, değil mi?"
Meryem’in kalbi hızlandı ama nefesi düzenliydi. "Toprak altı, Şehzadem, bazen en güzel çiçeklerin açtığı yerdir. Eğer çürüme varsa, belki de daha güçlü bir yaşam içindir."
Bayezid, Meryem’in çenesini bırakmadı. Gözlerinin içine öyle bir yoğunlukla baktı ki, Meryem bir an için kendi intikam planının şehzadenin zihnindeki o karanlık labirentte kaybolduğunu hissetti.
"Seninle bir anlaşma yapalım," diye fısıldadı Bayezid, yüzü Meryem’in yüzüne tehlikeli derecede yaklaşmıştı. "Sen bana en saf zehirlerini getir, ben de sana babamın kellesini sunayım. Ama unutma, zehir eline bulaşırsa, seni kurtaracak olan tek kişi ben olurum."
Meryem, adamın gözlerindeki o karanlık kararlılığı gördü. Bu, bir şehzadeden çok, bir celladın bakışıydı. Kendi intikamı, bir başka intikamın gölgesinde kalmak üzereydi. Kendi elleriyle sunduğu ilacın, aslında bir devrimin ilk damlası olduğunu biliyordu.
"Anlaşma yapıldı," dedi Meryem.
Bayezid gülümsedi ama bu gülümseme hiç de nazik değildi. Meryem kapıya yöneldiğinde, arkasından şehzadenin o soğuk sesi duyuldu: "Yarın gece, gizli bahçedeki çeşmenin başında ol. Kimsenin görmediği bir çiçek açacak, onu toplamanı istiyorum."
Meryem odadan çıkıp taş koridora adımını attığında, ellerinin titrediğini fark etti. Korkudan değil; büyük bir oyunun başladığını anlamanın verdiği o ürpertici heyecandan. Saray koridorları sanki bir anda daralmış, duvarlar üzerine doğru gelmeye başlamıştı. Tam köşeyi dönecekken, karanlığın içinden bir gölge sıyrıldı ve boğazına soğuk, keskin bir hançer ucu dayandı.
"Şehzade ile ne konuştun, eczacı çırağı?"
