Sarayın taş duvarları, sanki canlı bir organizmanın nefes alışverişi gibi inleyerek üzerlerine kapandığında, Meryem sadece kendi çığlığını duyabildiğini sandı. Ancak duyduğu şey kendi sesi değil, yüzyıllardır hapsolmuş bir lanetin uğultusuydu. Hançer, Bayezid’in göğsüne saplı kalmıştı; metalin metale, etin kana karıştığı o an, dünya bildikleri eksenden kaydı. Gökyüzü bir mürekkep lekesi gibi dağıldı, zemin ayaklarının altından çekildi ve kendilerini boşluğun, karanlığın ve tozlu tarihin göbeğinde buldular.
Düştükleri yer, sarayın altına kazınmış bir yara izi gibiydi. Havası ağır, küf ve kurumuş kan kokuyordu. Meryem, dizlerinin üzerindeki soğuk taş zemini hissettiğinde nefes alamadığını fark etti. Ellerinde hâlâ hançerin sapının sıcaklığı vardı ama Bayezid artık karşısındaydı.
Şehzade, sırtını duvara yaslamış, göğsünden dışarı taşan hançere bakıyordu. Yüzündeki ifade, acıdan ziyade bir tür şaşkınlık ve tehlikeli bir kabullenişti. Gözleri, zifiri karanlıkta bile Meryem’in ruhunu deşecek bir keskinlikte parlıyordu.
"Beni öldüreceğini sanmıştın, öyle değil mi?" dedi Bayezid. Sesi, mekanın derin yankısında boğuk ama bir o kadar da otoriter tınladı. Elini hançerin sapına attı. Kasları gerildi, omuzları genişledi. Acıyla sarsılmak yerine, dişlerini sıkarak metal parçayı tek bir hamlede yerinden söküp attı. Kan, siyah bir ipek gibi gömleğine yayıldı ancak Bayezid tökezlemedi bile. Ayağa kalktı, Meryem’e doğru attığı her adımda yer sarsılıyordu.
Meryem geriledi, sırtı soğuk bir duvara çarptı. "Bu... bu mümkün değil," diye fısıldadı. "Senin kanın... neden akmıyor? Neden buradayız?"
Bayezid, Meryem’in hemen önünde durdu. Aralarındaki mesafe, bir nefeslikti. Şehzade’nin eli, Meryem’in çenesine uzandı. Parmakları, soğuk bir kış ayazı gibi tenini yaktı. "Bizi buraya getiren şey, senin o titrek ellerin değil, Meryem. Bu kanın mirası."
Bayezid, diğer eliyle duvarlardan birine dokundu. Duvar, dokunuşuyla birlikte aydınlanmaya başladı. Meşaleler kendiliğinden yanmadı; duvarın içindeki kabartmalar, kadim bir alfabeyle ışıldamaya başladı. Meryem gördüğü görüntülerle donup kaldı. Duvarlarda, kendi ailesinin armasını taşıyan figürler, sarayı inşa eden kanlı ellerle el sıkışıyordu.
"Senin ailen," dedi Bayezid, sesi bir tehdit ve bir itirafın garip karışımıydı. "Sadece bu sarayın hizmetkârları değildi, Meryem. Onlar, bu lanetin mimarlarıydı. Senin kanın, sarayın kapılarını açan anahtar, kalbini durduran zehirdi."
Meryem başını iki yana salladı, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. "Yalan söylüyorsun. Bizler sadece... bizler sadece bu sarayı korumak için yemin etmiş bir soyduk!"
Bayezid acı bir gülüşle eğildi, dudakları Meryem’in kulağına santimler kadar yaklaştı. "Koruyucu sandığın o insanlar, aslında her yüzyılda bir yeni bir kurban vererek bu sarayın damarlarındaki canı besliyorlar. Ve bu kez, kurban sırası bende değil... kurban sensin. Ya da belki de, kurtarıcı."
O an, aralarındaki gerilim fiziksel bir acıya dönüştü. Meryem, Bayezid’in göğsündeki yaranın hızla kapandığını, teninin sanki hiç kesilmemiş gibi pürüzsüzleştiğini gördü. Şehzade’nin göz bebekleri artık insan gözü gibi değil, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcı gibi parlıyordu. Meryem’in kalbi, göğüs kafesini kıracakmışçasına çarpıyordu. Nefesleri birbirine karışıyor, karanlık dehlizlerin ağır havası aralarındaki o yasak çekimi daha da körüklüyordu. Bayezid, Meryem’i elleriyle araya alarak hareket alanını kısıtladı. Bir tutsak gibi, ama aynı zamanda bir sevgili gibi yakınında duruyordu.
"Eğer bu gerçekleri bilmeseydin," diye fısıldadı Bayezid, sesi pürüzlüydü, "belki seni burada bırakıp kendi yoluma giderdim. Ama şimdi, kaderimiz o kadar sıkı düğümlendi ki, biri diğerini çözmeye çalışırsa ikimiz de parçalanırız."
Meryem, ellerini Bayezid’in göğsüne koydu. Kanın sıcaklığını değil, o tuhaf, akışkan gücün nabız gibi attığını hissetti. Bu bir şehvet miydi, yoksa ölümün soğuk nefesi mi, ayırt edemiyordu. Başını kaldırdı, Bayezid’in kararlı ve tutkulu gözlerine baktı.
"Neden bana bunu şimdi söylüyorsun?" diye sordu Meryem, sesi bir kırılmanın eşiğindeydi.
Bayezid elini Meryem’in boynuna götürdü, başparmağıyla yavaşça nabzını yokladı. "Çünkü artık geri dönüş yok. Saray bizi yuttu, Meryem. Buradan ya ikimiz de aynı ruha sahip olarak çıkacağız ya da bu dehlizlerde sonsuza kadar, birbirimize zincirli bir şekilde çürüyeceğiz."
Tam o sırada, bulundukları odanın tavanından bir ses duyuldu. Zincirlerin gıcırtısı, sanki devasa bir kapı aralanıyormuş gibi yeri inletti. Meryem korkuyla Bayezid’in göğsüne daha çok yapıştı. Şehzade, elini hemen Meryem’in beline doladı ve onu arkasına gizledi. Dehlizlerin uzak köşesinden, insan sesi olmayan, mekanik ve kadim bir hırıltı yükseldi.
Sarayın laneti uyanmıştı. Bayezid, belindeki kılıcı değil, kendi kanından bir hançeri havaya kaldırdı. "Bana güven," dedi, sesi odayı inleten bir yemin gibi yankılandı.
Meryem, hayatında ilk kez, düşmanına güvenmek zorunda olduğunu ve bu güvenin onu kurtuluşa mı yoksa uçuruma mı götüreceğini bilmediğini fark etti. Karanlığın içinden iki parlak sarı göz, onları izlemeye başladığında, duvarlardaki yazılar kan kırmızısı bir renge büründü.
"Hazırlan," dedi Bayezid, sesi şimdi tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü. "İlk sınav başlıyor."
Aniden, zemin bir kez daha sallandı ve Meryem’in altındaki taş bloklardan biri çökerek onu derin bir boşluğa doğru savurdu. Bayezid, tereddüt etmeden elini uzattı, ancak Meryem’in parmakları sadece boşluğu kavrayabildi.