Dışarıdaki ahşap kapıya inen sert darbeler konağın asırlık taş duvarlarında yankılanırken avludaki güvercinler ürkerek göğe yükseldi. Zaman daralıyordu; Chronos ajanlarının sürgüyü kırması an meselesiydi.
"Ali, yerimizi belli edeceksin; şu cihazın sesini kıs Allah aşkına!" diye fısıldadı Ömer, gözlerini dehlizin karanlığına dikerek. Nabzı hızla vuruyordu ama bir lider soğukkanlılığıyla metanetini korumaya çalışıyordu.
Ali, titreyen parmaklarıyla cihazın ekranını kararttı ancak cihazın yaydığı hafif vızıltıyı tamamen kesemedi. "Ömer, bu normal bir frekans değil," dedi, sesi heyecandan çatallanarak. "Termal kameralar duvarda hiçbir şey göstermiyor ama elektromanyetik alan adeta bir girdap oluşturmuş. Sanki bu taş duvar, arkasındaki muazzam bir enerjiyi saklamak için örülmüş bir kalkan..."
"Kapıya yükleniyorlar!" diye uyardı Meryem. Sırtını dehlizin girişindeki kemere yaslamış, bir gözüyle avlu kapısını takip ediyordu. Çantasının askısını daha sıkı kavradı. "Gönlünü ferah tut Ali; burası ilahi bir muhafaza altında gibi demiştik ama tedbiri de elden bırakmamalıyız. Buradan aşağı inmekten başka çaremiz yok."
Zeynep, cebinden çıkardığı küçük feneri yakıp dehlizin dik ve nemli basamaklarına doğru tuttu. Duvarlardaki nişler ve Abbasi dönemine ait o sivri kemerli işçilikler, ışığın altında asil birer gölgeye dönüşüyordu. "Meryem haklı," dedi Zeynep, sesindeki kararlılıkla arkadaşlarına cesaret vererek. "Bu konak asırlardır insanlardan gizlenmiş. Bu bir tesadüf olamaz; biz buraya adeta sevk edildik. Haydi, bismillah..."
Gençler, başlarını eğerek rutubet ve kadim kireç kokan dar merdivenlerden dehlizin kalbine doğru indiler. Aşağısı, yukarısına nispeten tuhaf bir şekilde sıcaktı. Mardin’in dışarıdaki kavurucu sıcağından farklı; insanı dinlendiren, adeta bir anne kucağını andıran bir hararet vardı havada.
Merdivenlerin bittiği yerde, yaklaşık on metrekarelik, kubbeli küçük bir oda onları karşıladı. Odanın tam ortasında, Ali’nin cihazının işaret ettiği o büyük taş duvar yükseliyordu. Duvarı oluşturan düzinelerce Mardin taşının tam merkezinde; diğerlerinden daha koyu, adeta gece karası renginde ve hafifçe dışa doğru çıkıntı yapan oval bir taş monte edilmişti.
"Sübhânallah..." diye mırıldandı Zeynep, fenerin ışığını o koyu renkli taşın üzerine sabitleyerek. Yaklaştı, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Ömer, buraya bak! Bu sıradan bir taş değil."
Ömer ve diğerleri Zeynep’in işaret ettiği yere doğru sokuldular. Taşın üzerinde, zamanın yıpratamadığı, son derece zarif bir sülüs hatla işlenmiş kabartma yazılar vardı. Zeynep, parmaklarını yazının üzerinde hafifçe gezdirerek okumaya başladı:
"Hüve’l-Evvelü ve’l-Âhiru ve’z-Zâhiru ve’l-Bâtınü... (O, Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır...)"
"Hadid Suresi'nin üçüncü ayeti," dedi Ömer, derin bir nefes alarak. "Zamanın ve mekânın ötesindeki Tek Olan'ı anlatıyor. Abbasi mimarları bu mühür taşına bu esmaları bilerek işlemiş olmalı."
Tam o sırada yukarıdan büyük bir gürültü koptu. Konağın ağır ahşap kapısı asırlık direncini yitirmiş, Chronos ajanlarının darbeleriyle kırılmıştı. Siyah takım elbiseli adamların sert postal sesleri avluda yankılanmaya başladı. "Aşağıdalar! Dehlizin girişini bulun!" diye bağırdı içlerinden biri. Ses, merdivenlerden aşağıya bir zehir gibi süzülüyordu.
"Geldiler!" dedi Ali, sırtını duvara yaslayarak. "Bizi burada sıkıştırırlarsa hiçbir kaçış yolumuz kalmaz!"
Ömer, kalbinden yükselen ani bir teslimiyet ve cesaret hissiyle öne atıldı. Gözlerini siyah, mühürlü taşa dikti. "Bu taş sıradan bir madde değil," diye düşündü. "Eğer bu kapı buraya İlahi bir takdirle konulduysa ve biz buraya sığındıysak bir çıkış yolu olmalı."
"Ömer, ne yapıyorsun?" diye seslendi Meryem endişeyle.
Ömer; elini, kalbindeki halis bir niyet ve tam bir tevekkülle mühür taşının üzerine, tam esmaların kalbine doğru uzattı. Avucu, taşın o tarif edilemez sıcaklığıyla temas ettiği an, odanın içindeki tüm hava akımı bir anda durdu.
Ali’nin elindeki EMF cihazı, ekranındaki tüm dijital rakamları kaybederek saf beyaz bir ışıkla parıldadı. Taşın üzerindeki sülüs hatlar, altın sarısı bir nûra bürünerek dehlizin karanlığını aydınlattı. Duvardan içeriye doğru yayılan hafif bir uğultu, bin yıllık bir uykudan uyanan devasa bir saatin çarkları gibi dönmeye başlamıştı.
"Zeynep! Ali! Meryem! Elimi tutun, çabuk!" diye bağırdı Ömer.
Yukarıdaki ajanların ilk gölgesi merdivenlerin başında belirdiği anda; Zeynep, Ali ve Meryem tereddüt etmeden Ömer’in eline ve omuzlarına tutundular. Dört arkadaşın kalbi; aynı korku, aynı heyecan ve aynı teslimiyetle, tek bir ritimde atıyordu.
O saniyede, mühürlü taş duvarın merkezinden dışarıya doğru; mekânı ve zamanı bükerek genişleyen, ışık saçan bir halka açıldı. Gençler; ayaklarının altındaki zeminin kaybolduğunu, bedenlerinin yer çekiminden sıyrılıp zamansız bir boşluğa doğru çekildiğini hissettiler. Kulaklarında yankılanan tek şey, rüzgârın ve asırların ötesinden gelen o kadim fısıltıydı.
Gözlerini kör eden o beyaz parlamanın ardından, bir an için her şey mutlak bir sükunete gömüldü. Ne siber cihazların vızıltısı kalmıştı ortada ne de peşlerindeki adamların ayak sesleri...
