Kutay Elisa’nın başını yastığa bırakışını izlerken içimde garip bir dinginlik vardı. Onun yanımda, güvende olduğunu bilmek... belki de uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi bu. Sessizliği bozmadan başını yana çevirdi. “Sanırım... uykum geldi,” dedi fısıltı gibi. “Dinlen,” dedim. Sözlerimin onu sarıp sarmalamasını, ona huzur vermesini istedim. Bir süre öylece oturdum. Onun nefes alışları yavaşladı, uykuya daldığını anladım. Ben de biraz sonra sessizce odama geçtim. Her şey garip biçimde yerli yerindeydi. Çok uzun zamandır ilk kez... içimde ufak bir umut kıpırtısı vardı. Ama gece... insana huzur kadar karanlık da getirir. Bir ses yankılandı evin içinde. Önce anlamlandıramadım. Ardından bir çığlık gibi, içimi delen o sesle irkildim: “KUTAAAAY!” Yataktan fırladım. Kalbim hızlandı. Kapıyı açıp Elisa’nın odasına koştum. Gördüğümde yüreğim burkuldu. Yatakta oturuyordu, nefesi düzensiz, gözleri yaşla dolu. Teni solgundu. Göz göze geldiğimizde, onun ne kadar kırılgan olduğunu ilk kez bu kadar net gördüm. “Elisa? Ne oldu?!” dedim, sesimdeki panik saklanmaya gerek duymadan döküldü. Bakışları bana kilitlendi. Dudakları titredi. Sonra o kelimeler çıktı ağzından, boğuk ve kırık bir sesle: “Sen… beni bırakıp gittin.” İçimde bir şey çöktü. O cümle... sadece bir rüya olamazdı. O korkunun, o terk edilme hissinin onun içinde ne kadar derin olduğunu anladım. Yanına geldim, çömeldim. Ellerimi omuzlarına koydum, gözlerinin ta içine baktım. “Buradayım,” dedim. “Sadece bir rüyaydı. Hiçbir yere gitmiyorum.” Gözlerini kapattı, ama hala ürkekti. O an anladım... sadece bedenen değil, ruhen de yanında olmam gerekiyordu. Güven, sadece sözle değil, varlıkla verilir. “Söz veriyorum,” dedim yavaşça. “Uyuyana kadar burada kalırım.” Ona bunu borçluydum. Sadece bir koruyucu olmak yetmezdi artık. Onun geçmişindeki yaralara sabırla dokunmalıydım. O gece boyunca bir an olsun gözümü üzerinden ayırmadım. Çünkü o çığlık... içimde bir iz bıraktı. Elisa’nın yüzü şimdi daha sakin… ama biraz önceki o çığlık hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Gözyaşları kurudu belki ama içindeki fırtına orada, görüyorum. Rüyasında bile acı çeken birinin başucunda oturuyorum şu an. Ve bu beni parçalamaya yetiyor. Ne görmüştü o rüyada tam olarak? Beni bırakıp gittiğimi söyledi. O cümle, bıçak gibi saplandı kalbime. Ben… kimseyi yarı yolda bırakmak istemem. Hele onu asla. Ama onun korkusu, bir anda yok olacak bir şey değil. Bu, geçmişinde taşımak zorunda kaldığı yüklerin yankısı. Belki de defalarca terk edildi. Belki ona 'kalacağım' deyip gidenler oldu. Belki en güvendiği insanlar bile... sırtını döndü. Şimdi ben ne yapacağım biliyor musun, Elisa? Sabaha kadar buradayım. Gitmeyeceğim. Ne sen uyanana kadar, ne de kalbini tamir edene kadar. İstersen konuşmam, sadece otururum çünkü sen artık yalnız değilsin. İçimde bir şey değişti… Sana zarar gelmesin diye buradaydım başta… şimdi ise başka bir şey için buradayım. Seni sadece korumak değil, iyileştirmek istiyorum. Sen izin verene kadar yanında olacağım. Her uykunda, her kabusunda, her gözyaşında. Çünkü senin o çığlığın, artık benim suskunluğumda yankılanıyor. Az önce gördüğü kâbusun izleri hâlâ yüzünde, göz kapaklarının kıpırtısında, dudaklarının titremesinde saklı. Uyanırken söylediği sözler hâlâ kulaklarımda: “Beni de bırakıp gittin…” Beni de. Bu “de” kelimesi… ne kadar çok şey anlatıyor, değil mi? Demek daha önce de bırakılmış. Kim bilir kaç kez… Kaç kişi söz verip, sonra arkasına bile bakmadan yürüyüp gitmiş. Kaç kez güvenmiş, sonra o güven yerle bir olmuş? Benim için sadece bir çığlık değildi o, bir çağrıydı… İçeriden, çok derinden bir yerden gelen. Yanına koşarken yüreğim ağzıma gelmişti. Ne olduğunu bile düşünemedim, sadece yetişmeye çalıştım. Ve şimdi burada, yatağının başucunda otururken… onu izliyorum. Nefes alışları yavaşladı. Uykusu biraz daha derinleşmiş olmalı. Ama biliyorum, onun uykusu asla huzurla dolu değil. Ona söz verdim… “Sana kendini savunmayı öğreteceğim,” dedim. Ama bunun silah tutmayı öğrenmekle alakası yok. Gerçek savaş, onun içindeki savaş. Geçmişin hayaletleriyle, kendine inanamamakla, yalnızlıkla. Ve ben… Ben onun yanında sadece savaşmayı değil, durmayı da öğrenmeliyim. Onun ritmine göre hareket etmeyi. Acele etmeden. Bir adım atarsa, yanında durmayı. Geri çekilirse, sabırla beklemeyi. Elisa’nın güçlü biri olduğunu biliyorum. O, sanıldığı gibi kırılgan değil. Ama güç bazen sadece ayakta kalmak değil. Ağlayabilmek, yardım isteyebilmek, kendine yumuşak olabilmek de güçtür. Ve o bunu da öğrenecek. Ama yalnız değilken. Ben buradayken. Bu odada sessizlik var ama içimde bir gürültü kopuyor. Kendime hiç itiraf etmemiştim ama… onun gözleri ilk kez bana döndüğünde bir şey olmuştu içimde. Bir kıvılcım. Sonra o kıvılcım büyüdü. Ben hep yalnızdım. Alışmıştım buna. Ama şimdi yalnız hissetmiyorum. Yanımda biri var. Ve ben o birini kaybetmekten, onun bana güvenini yitirmesinden korkuyorum. Belki de bu yüzden burada oturuyorum. Gözlerim kapanmak üzereyken bile ondan bir ses gelir mi diye tetikte bekliyorum. Onun kabuslarını hafifletemem belki ama sabah gözünü açtığında ilk göreceği kişi ben olabilirim ve bu, belki de ona söyleyemediğim “buradayım” demenin en sessiz ama en gerçek yolu. Güneş perdenin arasından sızıyor, duvarlara yumuşak bir sarılık yayılmış. Kuş sesleri uzaklardan duyuluyor ama odada hâlâ geceye ait bir sessizlik var. Başımı kaldırıyorum, boynum tutulmuş. Yanındaki sandalyeye oturmuş, bir battaniyeye sarınmış halde uyuyakalmışım. Elisa’ya dönüyorum. Uyandı. Gözleri yavaşça aralanıyor. Önce gözbebekleri ışığa alışmaya çalışıyor. Ardından yüzüne bir şaşkınlık yayılıyor. O an beni görüyor. Yatağının hemen başında, gözlerinin içine bakıyorum. Dudakları hafifçe aralanıyor ama ne diyeceğini bilemiyor. Yataktan doğrulurken sesi kısık, biraz boğuk: “Sen… hâlâ buradasın?” Başımı hafifçe sallıyorum. “Gitmedim,” diyorum yumuşak bir sesle. “Gitmeyeceğim de.” Gözlerini yere indiriyor. Ellerini battaniyenin içine gizliyor. O kadar kırılgan ki şu anda, sanki dokunsam paramparça olacak. Ama onun kırılmasını istemiyorum. Güçlü olduğunu hatırlamasını istiyorum. “Gece… kötü bir rüya gördüm,” diyor. Biliyorum, demek istemediğini. Ama yine de söylüyor. “Senin… beni bırakıp gittiğini…” Yanına biraz daha yaklaşıyorum. Aramızda sadece bir nefes mesafesi kalıyor. Sesim ne kadar sakin çıkarsa, ona o kadar güven verebilirim belki. “Elisa,” diyorum, “Ben bir şey söyleyeyim mi sana? O an bağırdığında… seni çağırdığını duyar gibi oldum. Sadece sesini değil, içini duydum. Ve o an anladım. Gitmek bana göre değilmiş.” Gözlerini tekrar bana çeviriyor. “Elisa, seninle birlikteyim. Bu şehirden çıkmak için, kendini koruyabilmen için, her neyle yüzleşmen gerekiyorsa… hepsi için. Ama ben gitmeyeceğim. Bu rüyan sadece bir rüya.” Sessizlik çöküyor yeniden ama bu sefer ağır değil. Hafif. Bir süre sonra dudakları kıpırdıyor. “Teşekkür ederim,” diyor. O an anlıyorum… Bu, bir başlangıç. Onun için. Ve belki bizim için. Elisa birkaç dakika sessiz kaldı. Sonra hafifçe battaniyeyi üzerinden sıyırıp yatağın kenarına doğru geldi. Yavaş ama kararlı bir hareketti. Gözlerinde hâlâ gecenin yorgunluğu vardı ama o kırılganlık biraz geride kalmış gibiydi. Sessizce yanına yaklaştım, “İstersen kahvaltı hazırlayayım,” dedim. O an hafifçe başını salladı. “Birlikte hazırlayalım mı?” diye sordu usulca. Yüzümde fark etmeden oluşan tebessümle, “Tabii,” dedim. Mutfak hâlâ dün geceki sessizliğini koruyordu ama aramızda bir şey değişmişti. Elisa dolaptan yumurta ve ekmek çıkarırken ben de ocakta çay suyunu koydum. Birlikte hareket etmek... basit ama güven vericiydi. O anda, yanımda oluşu sanki içimdeki uğultuyu susturuyordu. Sessizliği onunla paylaşmak bile huzur veriyordu. Ekmekleri dilimlerken parmaklarını hafifçe kesti. Hemen uzandım, “Dur, ben hallederim,” dedim. Parmak ucundaki çizik neredeyse görünmeyecek kadar küçüktü ama ben gene de onu kendi haline bırakmak istemedim. Gülümsedi. “Hassassın,” dedi yumuşak bir sesle. “Senin canın yanınca, benim içim acıyor,” dedim içimden, ama söyleyemedim. Sadece dudaklarıma hafif bir tebessüm yerleştirip gözlerine baktım. Kahvaltı kısa sürede hazır oldu. Masaya iki tabak, bir çaydanlık, biraz reçel, peynir, zeytin ve kızarmış ekmek... Belki de hayatımızdaki en sade masa buydu ama en anlamlısıydı. Beraber oturduk. O ilk lokmayı alırken başını hafifçe kaldırdı. “Böyle bir sabahın mümkün olabileceğini düşünmemiştim,” dedi. İçimde sıcak bir şeyler kıpırdadı. “Buradayız ve bu sadece bir başlangıç,” dedim. Gülümsedi. Bu sefer gözleriyle birlikte. Ben o gülümsemeye bakarken, bir gün onun bu şehirden korkmadan yürüyebileceğini, hatta belki bu kahkahayla tüm karanlıkları susturabileceğini düşündüm. Ve o an… bir umut büyüdü içimde. Gerçek, sağlam, güçlü bir umut. Kahvaltıdan sonra mutfak oldukça sessizdi. Elisa, masadan kalkıp elini yüzünü yıkadı, bir yandan da giyinmek için odasına yöneldi. Ben de her zaman olduğu gibi hafifçe gülümsedim, ona takip etmekte bir sıkıntı yoktu; ancak her hareketini, her adımını izlerken içimde bir huzur vardı. Bugün de birlikte olacaktık. Bahçeye geçmeden önce, ona biraz daha rahat bir şeyler giymesini önerdim. O an ne kadar naif ve nazik olduğunu fark ettim. Hiçbir şeyi zorlamadan, hayatı adeta kendi hızında yaşıyor gibiydi. Zaten hayatı da fazla hızlandırmak isteyen biri değildim. Bu sessizliği koruyarak, dışarıda ilk antrenmanımıza başlamak üzere birbirimize baktık. Elisa hafifçe gülümsedi ve “Başlayalım mı?” dedi. Evet, başlamak zorundaydık. Bunu her ikimiz de biliyorduk. Gözlerinde o eski korkuyu hissetmiştim ama aynı zamanda kararlılığı da… Bugün, bu antrenman ona sadece fiziksel bir güç kazandırmakla kalmayacak, aynı zamanda ruhsal olarak da biraz daha sağlamlaşacak, biraz daha kendini savunma gücü bulacaktı. Ve ben, ona yardımcı olmak için buradaydım. Bahçedeki alana geçtiğimizde, ortada bir minder vardı. “Hadi gel, önce temel duruşları geçelim,” dedim. Elisa, hafifçe başını salladı ve hemen pozisyonunu aldı. Ben de onun etrafında döndüm, ufak tefek hatalarına hemen müdahale ederek, dikkatini vermesini sağladım. Ne kadar kararlı bir şekilde durduğunu ve ne kadar güçlendiğini fark ettim. Birkaç dakika sonra, hafifçe omzunu sıvazladı, “Şimdi biraz zorlayacak mısın beni?” dedi gülerek. İçimden, ne kadar zorlarsam, o kadar güçlü olursun dedim ama sözlerim çıkmadı. “Evet, şimdi biraz daha hızlanabiliriz,” dedim. İlk hareketi yaptı. Belki de hiçbir zaman tek başına yapmadığı bu hareket, onu belki de yıllardır eksik hissettiren şeyin başlangıcıydı. “Bunu tam yapmaya başlarsan, sadece vücudun değil, zihnin de bir arada güçlüleşir. Bunu unutma,” dedim. Elisa biraz zorlanarak ama kararlılıkla devam etti. Ben de her hareketinde ona rehberlik ettim, bazen biraz duraksayarak, bazen hızlanarak. Zaman geçtikçe, o eski korku kayboluyordu. Her bir hareket, daha sağlam ve güvenli bir duruşa dönüşüyordu. Sonunda bir yere kadar geldiğimizde, biraz soluklandık. Biraz geri çekildim, yere oturup ona baktım. “O kadar zor değildi, değil mi?” dedim, gülümsedim. Elisa da gülümsedi, ama bu sefer gözlerinde gerçekten bir şey vardı. Güçlü, bir o kadar da kararlı. “Evet, her şeyin başı bu. İyi ki buradasın.” Her şeyin başı… ve gerçekten iyi ki buradaydım. Ona hızın önemini hatırlatıyordum. Bu hareketleri birkaç kez tekrarladıktan sonra, dirsek ve diz vuruşlarının nasıl yapılacağını gösterdim. Elisa, başlangıçta biraz zorlanmıştı ama yardım edince doğru vuruşları yapmaya başladı. Son olarak, biraz gölgeleme çalışması yaptık. Elisa, rakip hayal ederek hızla hareket etti, yumruk ve tekmelerini daha düzgün atmayı başardı. Antrenmanın sonunda esneme hareketleriyle kaslarını rahatlatmaya başladık. Elisa, yorgun ama mutlu bir şekilde, gelişmeye başladığını hissetti. Ona bir tavsiye daha verdim. “Bu sadece başlangıç, devam etmen lazım.” Yazardan Kutay, bahçede Elisa'nın gelişimiyle ilgilenirken birden bir hareketlilik hissetti. Gözleri, uzaklarda bir silüet gördü. Gözlerini kısıp dikkatle baktı; o silüet giderek daha netleşiyordu. Miran. Ve yanındaki... Vera. Kutay, ikisinin gelişini izlerken. O an bir şeyler doğru gitmiyordu. Vera'nın tavrında, daha önce hiç görmediği bir ciddiyet vardı. Gözlerinde bilmediği bir kararlılık vardı, sanki burada olmamalıydılar, ama yine de burada olmalarını sağlayan bir güç vardı. Miran’ın gülümsemesi, sanki her zaman olduğu gibi rahat ve kayıtsız. Ama Kutay’ın içinde bir şeyler kıpırdamaya başladı. Gerginlik, bu alışılmadık şekilde ciddi tavırda gizliydi. Neden bir anda böyle olmuşlardı? Kendisini, onların arasındaki bu görünmeyen bağla ilgili bir şeylerin içinde sıkışmış gibi hissediyordu. Vera’nın bakışları, Miran’a odaklanmıştı. Ama o odada, Kutay ve Elisa’ya bile bir tehdit gibi görünen bir şey vardı. Kutay, Miran’ın her adımını izlerken bir korku yayıldı. Bir tehlike hissi... Sanki Miran’ın bu gelişinde, başka bir şey vardı. Vera, elinde bir defter tutuyordu, gözleriyle de Kutay’a bir işaret gönderiyordu. Bu işaret, ona bir şeylerin değiştiğini, çok daha ciddi bir seviyeye taşındığını söylüyordu. Ve o anda Kutay, Vera’nın ne kadar gizemli ve tehlikeli olduğunu çok net bir şekilde hissetti. “Beni takip et,” dedi Vera, aniden sesini yükselterek, ama bu sözler hem bir emir hem de bir meydan okuma gibiydi. Miran’la arasında, Kutay’ı hiçe sayan bir anlaşma vardı. Bu anlaşma, gizli ama bir o kadar da güçlüydü. Kutay, derin bir nefes aldı. Vera’nın söylediklerini hesaba katmak zorundaydı, ama bir his vardı ki, ne olursa olsun bu karşılaşma sadece bir başlangıçtı. Kutay Vera’nın gidişiyle birlikte bir an için içimde derin bir boşluk oluştu. Sözlerini hatırlıyorum. “Bir şey unutma... Elisa’nın hayatı senin elinde,” demişti. Ama o kadar kısa bir süre içinde söylemesi gereken her şeyi söyledi. Kendisinin de bir yükü vardı, bunu biliyordum. Ama bana hiç söylemeden gitmesi, onunla kurduğum bağın ne kadar kırılgan olduğunu bana tekrar hatırlattı. Gözlerindeki o dikkatli bakış, hep ne kadar gizemli olduğunu ve içinde sakladığı derin duyguları gösteriyordu. Her şeyin arkasında bir şey vardı, biliyordum. Vera, kimseye kolayca güvenemezdi. Ama beni terk ettiğinde, sanki bir şey kırıldı içimde. İşin garibi, o gidişi her ne kadar bana acı verse de, onun güvenini kazanmak için verdiğim mücadeleyi daha da derinleştiriyordu. “Vera...” dedim, sesim kendimden bile yabancı bir hâlde. “Sana bunu söylemek zor, ama seni burada tutamam. Elisa’ya yardım etmeye devam etmelisin. Benim yerimde başka birinin olması, her şeyin çözülmesi gerektiğini biliyorum.” Ona bakarken, içimde gitmek zorunda kaldığım bir yol vardı. Ne kadar bu ilişkiyi ilerletmeye çalışsam da, Vera hala daha fazla arayış içindeydi. Bir şekilde bu savaşı birlikte kazanmalıydık, ama belki de yalnız başıma kazanamam. Kimseyi kaybetmek istemiyorum. Ama Vera, aslında çoktan kaybolmuştu. Vera’nın kaybolduğu yerde bir boşluk vardı ama bir gün, belki, her şey bir araya gelir. Bu sefer onun kaybolduğu boşluk bir çıkış olabilir.
Bölüm 3
3.Bölüm :Fırtına Öncesi
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.