“Antrenmanlara.” Ahh, doğru… Unutmuşum. Kutay sabah bana söylemişti ama o an sanki zihnim onu duymayı reddetmişti. Şimdi ise karşısında öylece dikilirken, kelimeler boğazıma düğümlenmişti.Ben hazır değildim ki.Ne yapacağımı bilmiyordum. Ne bir yumruk atmıştım hayatımda, ne de kendimi korumayı öğrenmiştim.Bu dünyanın bana göre olmadığını, zayıf olduğumu düşünüyordum. İçimde sürekli kıpırdayan o korku… beni hep geride tutmuştu.“Emin değilim,” dedim, neredeyse fısıltıyla. “Yapamam…”Toprağa baktım. Ayaklarımın altında çatlamış kuru zemine… Belki de sadece kaçmak istiyordum. Ama nereye? Bu şehirde zaman bile kaçacak bir yer bulamıyorsa, ben nasıl bulabilirdim?Kutay yanıma yaklaştı. Sessizce ama kararlılıkla. Sanki beni duvarın dibine sıkıştırmıyor da, kendi korkularımla yüzleştiriyordu.“Yapamazsın çünkü daha hiç denemedin,” dedi. Sesi... güven doluydu. O an, garip bir şey oldu içimde. Sanki biri kalbimin üzerine sıcak bir el bastırmış gibi.“Bu şehirde zayıf olan kaybolur,” diye devam etti. “Ben seni kaybetmek istemiyorum.”Kafamı kaldırdım. Gözleri ciddiydi ama sert değil. Orada bir şey vardı… belki de kırılmış bir yerinden sızan eski bir hikâye. Bana söylemediği bir şeyler.Ama o anda fark ettim. Burada kalacaksam, onun bana uzattığı eli tutmam gerekiyordu. Çünkü kaçmak artık çözüm değildi.Derin bir nefes aldım.“Peki…” dedim sessizce. “Ne yapmam gerekiyor?”Kutay bir adım geri çekildi. Güneş, ağacın gölgelerinden süzülüp yüzüne düşüyordu; gözlerinin kenarında, gün ışığında parlayan ince bir çizgi vardı. Sanki bütün bu sertlik, bütün bu kararlılık... aslında içindeki başka bir şeyin duvarıydı."Önce ayakta durmayı öğren," dedi.Garip bir cümleydi bu. Zaten ayakta değil miydim?"Nasıl yani?" diye sordum.Kutay, yere paralel hafifçe eğildi, ayaklarını omuz genişliğinde açtı. Dizleri hafif bükülüydü. Ellerini kaldırdı, biri göğsüne yakın, diğeri biraz daha dışta."Bu savunma duruşu. Dengen bozulmaz. Her darbe seni yıkamaz."Onu taklit etmeye çalıştım. Ama ilk denememde sanki bir kuş gibi dengesizdim. Ayaklarım kayıyor, ellerim titriyordu. Kutay, yanıma geldi, sessizce dizimin arkasına dokundu."Biraz daha bük dizlerini. Ağırlığını eşit dağıt."Tenine değdiği an, parmak uçları gibi hafifti ama içimde tuhaf bir ürperti bıraktı."Bu duruş sadece fiziksel değil," dedi. "Bazen insanlar sadece sözleriyle bile seni yere sermek ister. Ama sen sağlam durduğunda… düşmezsin."İç çektim. Bu dünyada ne kadar da az güçlü hissetmiştim. Ama şimdi, sanki ilk kez biri bana güçlenmenin yolunu gösteriyordu."Şimdi yumruk," dedi."Ne?!"Kahkaha atmadı ama gülümsedi."Hayır, rastgele değil. Kontrol sende olmalı."Kutay yavaşça elini yumruk yaptı, sonra bileğini düzeltti."Bileğin düz, dirseğinle aynı hizada olacak. Yoksa kendini sakatlarsın."Kendi yumruğuma baktım. Ufaktı. Kemiklerim zayıf görünüyordu. Ama sonra içimden gelen bir şeyle sıktım elimi. İlk kez kendime ait bir karar gibiydi bu.Hedef olarak bir ağaç gövdesi seçtik.Kutay önce kendi vurdu. Sesi tok, ama şiddetsizdi.“Bu sadece kontrol,” dedi. “Yıkmak değil, kendini korumak.”Sıra bana geldiğinde kalbim küt küt atıyordu. Yumruğumu kaldırdım, havayı yardım, sonra...Tok.Canım yanmadı ama sanki o darbe sadece ağaca değil, yıllardır içimde biriken korkuya da vurmuştu."İyi," dedi. "Bir daha."Vurdum."Bir daha."Tekrar."Bir daha."Kollarım titremeye başladığında bile vazgeçmedim. Çünkü orada, o an...İlk defa zayıflığımın içinde bir güç filizleniyordu.Kutay sessizce beni izliyordu. Her yumrukta gözleri biraz daha yumuşuyordu. Belki de o da, bu çabamda kendinden bir şey görüyordu.Ve ben…Ben ilk defa kendime inanmaya başlamıştım.Bir süre hiç konuşmadık.Sessizlik, yumruklardan ya da darbelerden daha ağırdı.Nefes alışlarımız birbirine karışmıştı, yeryüzü bir anlığına durmuş gibiydi. Gözlerinde gördüğüm o boşluk... tarifsizdi. Ve bir şekilde o boşluğa düşmekten korkmadım.Aksine… onu doldurmak istedim.“Elisa…” Adımı ilk kez böyle söyledi. Sanki söylememesi gereken bir sırrı ağzından kaçırmış gibi. Kısık, tereddütlü ama dokunaklı bir tonda.Bir şey söylemeliydim ama ne söylesem ya yanlış olurdu ya da eksik. O yüzden sadece elimi uzattım. Parmaklarım, onun kolunun üzerinden kaydı. Dizlerim hâlâ titriyordu ama o temas… bir yerimi güçlendirdi. Bir yerimi sanki yeniden var etti.Kutay, bu temasa bir süre karşılık vermedi. Ama gözleri dalgalar gibi üzerime aktı. Derin, kırık ve dürüsttü. Sonra yavaşça doğruldu, bana da elini uzattı. Ayağa kalkarken sadece bedenim değil, içimde bir şey de kalktı sanki.“Yeter,” dedi. “Bugünlük bu kadar. Yarın devam ederiz.” “Peki, bende yorulmuştum.”İçimdeki karmaşa, onun yanındayken sessizleşiyordu ve ben, bunu sorgulamak istemiyordum artık.Evin kapısına geldiğimizde içeri girmedi hemen. Bir süre eşiğe oturdu. Ben de yanına çöktüm.Ne söyleyeceğini bilmiyordum ama onun sessizliğine katılmak, bana yeterliydi. Sessizliğimizi bozan Kutay oldu.“Ben kimseye bir şey öğretmedim daha önce.”Başımı çevirdim. Bakmıyordu bana, boşluğa konuşur gibiydi.“Seninle… bu, farklı. Korkuyorsun ama kaçmıyorsun. Bu, nadir bir şey.”Kalbim sıkıştı. Çünkü ilk defa... beni anladığını hissettim. Gerçekten, derinlemesine.Ve belki ben de onu…Bir an için zaman durmuş gibiydi yine. O terk edilmiş şehrin, her yanı boş sokaklarının ortasında… İki insan, birbirine temas etmeyen ama birbirini taşıyan iki ruh gibiydik. Sanki çok önceden tanışıyorduk…Ve o an, antrenman falan değildi. O an, birbirimizi çözmeye başladığımız andı. Yavaş yavaş. Korkarak ama vazgeçmeyerek.Bir süre daha konuşmadık. Ama bu kez sessizlik, tedirgin edici değil; sığınılacak bir şeydi. İki yaralı insanın, kelimelere ihtiyaç duymadığı o nadir anlardan biriydi.Rüzgâr, saçlarımın arasından usulca geçti. Kutay’ın elinin sırtımı dayadığım duvar taşına yakın durduğunu fark ettim.Dokunmasa da… yakındı ve bazen bir yakınlık, bir temastan çok daha fazlasını anlatır.“Ben…”Sesi boğuk çıktı.“Bazen o kadar uzaklaşıyorum ki kendimden… Aynaya baktığımda kim olduğumu hatırlayamıyorum.”Bu, bir itiraftı. Korunaklı kaleler kuran biri için, bu cümle bir duvarın yıkılmasıydı. Onun gözlerine baktım. Derin, karanlık ama kırılgan. O an... içimdeki korkunun yerini başka bir şey aldı. Merhamet değil, hayır. Kendimi onda görmenin, kendi yalnızlığımı onun yalnızlığıyla tanımanın bir sıcaklığıydı bu.“Ben de çoğu zaman kendimi kaybediyorum,” dedim fısıltıyla.“Elimi uzatacak bir şey arıyorum. Bir ses, bir iz… bir nefes.”O an bana döndü. Gözlerimiz yeniden buluştu. Birbirimizi susturmuyorduk artık, birbirimize yer açıyorduk.“Elisa…” dedi tekrar, bu kez daha yumuşak.“Sen, buraya geldiğinde her şey değişti. Bu sessizlik… yıllardır ilk defa bana iyi geliyor.”Bir yanım ağlamak istedi ama bir yanım... sadece onun yanında kalmak, bu anı bozmamak için susmayı seçti. Elimi onun elinin yanına koydum. Birlikte oturduğumuz o eşikte, içimizde onlarca kelime vardı ama sessizlik, her şeyin üstünü örten yumuşak bir örtü gibiydi. Belki de ilk kez, bir şeyleri düzeltmenin başlangıcında duruyorduk.Bedenimi, ruhumu her yönüyle tanımak… Bu, bana gerçekten zorlayıcı bir düşünceydi. Ama Kutay’a bir bakış attım, ona bakmakla kendimi güvenli hissettim. Bu kadar mıydı? Güvenmek... Kendime mi? Ona mı? Ya da belki sadece bir adımdı, bir başlangıçtı?Kutay, bir süre sessiz kaldı. Gözleri yine uzaklara kaymıştı, sanki geçmişin yükü, bu terkedilmiş şehrin duvarları gibi üzerindeydi. Derin bir iç çekiş duyduğumda, içimde bir şeylerin daha fazla sıyrıldığını hissettim. Bir duvarın daha yıkıldığını, bir mesafenin daha kısaldığını...Bir an için ne diyeceğimi bilemedim. O kadar çok şey vardı ki içimde, ama ne zaman ağzımı açmaya çalışsam, sözler bir türlü şekil almıyordu. Kutay'ın yanında sessiz olmak, düşündüğümden daha kolaydı. Belki de bu sessizlikte birbirimizi daha iyi anlıyorduk, belki de kelimelerin boyunduruğundan kurtulmuştu duygularımız."Her şey çok karışık," dedi, birden yüzümüze dönerken. Gözlerinde yine o kırılgan bakış vardı. “Bazen… birini anlamak, ona yaklaşmak o kadar zor ki, her şeyi geride bırakmak istiyorsun. Ama bir şekilde… bir şey seni tutuyor. Bazen… tutmak istediğin kişi seni fark etmiyor bile.”Sözleri ağırdı, içten ve kırılgandı. Ama bu sefer bana daha gerçek geliyordu. Belki de onun içindeki sessiz korkular, benimkilerle aynıydı. O yalnızlık, o kaybolmuşluk… Hepimiz bir şekilde, birini ya da bir şeyi arıyorduk, ama ne aradığımızı bile bilemeden.“Bunu ben de hissediyorum,” dedim, gözlerimdeki hüzünle. “Bazen… kendimi o kadar kaybolmuş hissediyorum ki, biri bana elini uzatacaksa… ne yapacağımı bilemiyorum. Ama işte… bazen sadece bir adım atmak gerekir, değil mi?”Kutay’ın gözlerinde, sanki bir şey kırıldı. Belki de kendi içinde yaşadığı o boğulmuşluğu, kendini kaybetmişliği, ilk defa birine açmanın zor olduğunu fark etti. Bir zamanlar buna katlanmak zorunda kalan biri, şimdiki zamanın bu küçük adımlarında bile bir başka yarayı fark ediyordu.“Evet, bazen bir adım atmak gerekir,” dedi, yavaşça. “Ama o adım, bazen seni çok şeyden alıkoyuyor. O an o adımı atarken… ne olacağını bilemezsin.”Bir süre daha sessiz kaldık. Bu sessizlik, bizden önce de vardı; ama şimdi başka bir şekle bürünmüştü. Bizim sessizliğimizdi. Birbirimize açılma cesareti gösterdiğimiz, önce içimizdeki korkuları, sonra ise birbirimize doğru attığımız o ilk adım… Sessizlik, bazen kelimelerden çok daha derin oluyordu.Ve o an fark ettim, Kutay’ın içindeki yaralarla tanışmak, her geçen gün ona daha da yakınlaşıyordum. Kendi içimdeki yaralar da onun hikayesine karışıyordu.Kutay, hiç beklemediğim bir anda bana döndü. Yüzünde o kararsızlık, gözlerinde o derin sessizlik hâlâ vardı ama biraz daha az korkulu bir şekilde.“Elisa…” dedi, bu sefer ismi, bir çağrı gibiydi. Ama daha önceki seslerden farklıydı. “Bazen insan, başka birinin yanında olmak istemez. Korkar. Ama bir şekilde… o kişi, yanında olmasa bile seni bulur. Ve sen, bir şekilde… ona açılırsın. Hangi duvarları inşa etsen de, o seni aşar. O yüzden…”Derin bir nefes aldı. “O yüzden burada olmalısın. Kendine güvenebilmelisin.”Bir an düşündüm. O kadar çok şey yapıyordum ki, hayatımı bu kadar sert duvarlarla çevirmişken… Kendime nasıl güvenebilirdim? Ama belki, işte o güveni ilk kez bir başka insandan alıyordum. Kutay’ın söyledikleri, bana kendi korkularımın yüzleşmesi için cesaret veriyordu.“Bunu yapabilir miyim?” dedim, neredeyse fısıldayarak. “Gerçekten… kendime güvenebilir miyim?”Kutay, sessizce başını salladı, gözlerinde bir yumuşama vardı. “Evet,” dedi. “Yapabilirsin. Ama önce kendinle yüzleşmen gerekiyor. Gerisi… zamanla gelir.”O an, sanki bir şeyler çözüldü. Belki de bu yolculuk, her ikimiz için de bir adım öteye gitmekti. İki farklı insan, birbirinin yanında olmak ve birbirine güvenmek için cesaret arayarak… belki de birbirinin en büyük öğretmeni oluyordu. Ve belki de, sadece o adımla başlıyordu her şey.Kutay’ın bakışları hala üzerimdeydi, ama artık o bakışlar, başlangıçtaki sertlikten uzaklaşmış, biraz daha yumuşamıştı. Gözlerinde beliren o hüzünlü ama kararlı ifadeyi fark ettiğimde, içimde garip bir sıcaklık oluştu. Sanki, yıllarca içine kapanmış ve sadece birinin gelip kapıyı aralamasını bekleyen birisi gibiydi. O kişi ben miydim? Bunu bilmiyordum ama bir şekilde, onun o kırılganlığını anlamak istiyordum.“Bazen insanların birbirini gerçekten anlaması için, çok uzun zaman geçmesi gerekir,” dedi, sesi daha yumuşak ve derindi. “Ama belki de bizim aramızda zaman o kadar da önemli değil. Hızla değil ama... yavaşça. Bir adım bir adım. Bazen, karşındaki insanı anlamadan önce kendi içindeki karanlıkla yüzleşmen gerekiyor.”içimde bir yankı uyandırdı. Kutay’a ne kadar yakın olsam da, onun içindeki karanlıkla yüzleşebilecek kadar güçlü hissetmiyordum. Kendimi bu kadar açık hissetmek… kolay değildi. Ama o an, birlikte geçirdiğimiz birkaç saat, içimdeki korkuları yavaşça silip süpürüyordu. Kutay’ın bana gösterdiği güven, kendimi bir şekilde ona açmama izin veriyordu.Sadece kelimelerle değil, hissettiklerimizle de iletişim kurabiliyorduk. O an, bana hissettirdiği şey çok derindi. Birinin yanında olmak, onu anlamak, bir noktada sadece güvenmekti. Ve belki de bu, birbirimize adım atarken yaşadığımız en önemli şeydi.Kutay bir süre sessiz kaldı. Belki de söylediği her şeyin yansımasını kendi içinde de buluyordu. Gözleri hafifçe kısıldı, bir anlam ararcasına uzaklara baktı.“Bazen en büyük engel, kendi içindeki korkulardır,” dedi. “Ama onlarla yüzleşmeyi başardığında, bir adım daha atabiliyorsun. Bir şeyler değişiyor. İçinde bir boşluk yerine, bir güven yerleşiyor. Ve bu güven, başka bir şeyin temeli oluyor.”Sözleri, sadece beni değil, sanki kendi içindeki korkuları da seslendiriyordu. Bir noktada, birbirimizin güvensizliklerini, korkularını ve yalnızlıklarını fark etmiş gibiydik. Belki de bu yüzden o an, sadece bir adım atmak değil, birlikte bu adımları atmanın anlamını hissettim.“O zaman…” dedim, bir yudum nefes alarak. “Birlikte daha fazla adım atmalıyız, değil mi?”Kutay, bana bakarken hafifçe gülümsedi. O gülümseme, ilk başta dikkatle sakladığı kırılganlıkla, şimdi biraz daha yumuşamış, samimi bir hale gelmişti.“Elbette,” dedi. “Ama unutma, her adımda senin yanında olacağım. Ve belki de bu yolculuk, senin düşündüğünden daha kısa sürecek.”Bunu söylediğinde, kalbimde bir şey değişti. Belki de zamanla, gerçekten her şeyin üstesinden gelebilirdik. Bu yolculuğun sonunda belki de birbirimize güvenmenin, yalnızca fiziksel değil, duygusal anlamda da ne kadar önemli olduğunu keşfedecektik.O anda, güneşin ışıkları yavaşça düşerken, her şeyin yavaşça şekil almaya başladığını hissettim. Kutay’la birbirimize daha yakın oluyorduk, hem fiziksel hem de ruhsal olarak. Korkularımızla yüzleşmek, sadece ona değil, bana da güç veriyordu.Birlikte çıkacağımız yolculuğun henüz çok başındaydık, ama ne olursa olsun, her adımda birbirimizin yanında olacağımızı hissediyordum. Ve bu, belki de en önemli adım olacaktı.Kutay kapıyı açtı, içerisi biraz kararmıştı ama o karanlık, bu şehre aitmiş gibi, evin her köşesinde bir huzur yaratıyordu. İçeri adım attığımda, evin soğuk havası yerini hafif bir sıcaklığa bırakmıştı. Kutay, bana dönüp gülümsedi. O gülümseme, sanki sadece bir anı, bir anlamı vardı. Yavaşça içeri girdim ve yere yayılan birkaç eski halı üzerinde yürüyerek bir köşeye geçtim.Kutay’ın evinde her şey sade ama bir şekilde güven vericiydi. Eşyalar, genellikle ihtiyacına göre yerleştirilmiş gibiydi. Havanın serinliğini hissediyordum ama burada, bu duvarların içinde, sanki başka bir dünya vardı. Kutay elini cebine soktu ve bana bakarak konuştu.“Bir şeyler hazırlayayım, acıkmış olmalısın,” dedi. Sesi yine hafifti, ama bu kez içindeki o sert tavır yavaşça kaybolmuş gibiydi.“Yok, ben de yardımcı olabilirim,” dedim, biraz daha rahatlayarak. Onun bu kadar sakin ve doğal olması beni şaşırtıyordu. Her şey daha önceki kadar gergin değildi.Birlikte mutfağa geçtik. Kutay, raflardan birkaç malzeme aldı ve ocaktan tavayı çıkardı. Ben de ona yardımcı olmak için birkaç sebze doğramaya başladım. Sessizlik vardı ama bu sessizlik, daha önceki kadar rahatsız edici değildi. Şimdi, her birimizin hareketlerini gözlemliyor ve aslında birbirimize daha çok yakınlaşıyorduk.“Elisa,” dedi, bir an elindeki bıçağı dikkatle tutarken, “Bir şeyler hakkında konuşmak istersen, dinlerim. Ama... her şeyin bir zamanı var, değil mi?”Sözleri, önceki sessizlikte kayboldu ve bana doğru döndü. Gözlerinde bir şey vardı, ne olduğunu tam anlamadım. Belki de sadece içindeki bir parça kaygıyı daha fazla hissetmek istemediği içindi. Ama onu daha yakından gözlemledikçe, bir şey fark ettim: O kadar kolay vazgeçmiyordu. Bu, bana ilginç bir şeyler hissettirdi.“Evet,” dedim, hafifçe gülümsediğimde. “Zaman, her şeyi değiştiriyor, değil mi? Ama bir şekilde zaman geçtikçe insanlar birbirini daha iyi tanıyor. Her küçük an, bir parçayı daha ekliyor.”Kutay, bir an için duraksadı, sonra başını sallayarak bana bakmaya devam etti. “Bazen, birini tanımak için yıllar gerekir. Ama bazen, sadece bir anlık bir bakış bile her şeyi anlamanı sağlar.”Ben de başımı salladım. O kadar doğruydu ki. İçimden, Kutay’a dair daha fazla şey öğrenmek istedim. Her ne kadar korkularım ve endişelerim beni içten içe çekiştiriyor olsa da, ona doğru bir adım atmak istiyordum. Çünkü bir şekilde onun yanında olmak, bana güven veriyordu.Sohbet sırasında yemek hazırlanıyordu, kutunun içinde haşlanmış sebzeler, birkaç dilim eklenmiş peynir... Basit ama bir şekilde sıcak bir şeyler ortaya çıkıyordu.“Elisa, seninle yemek yaparken sanki çok daha kolaylaşıyor her şey.” Kutay birden sordu. “Sen genelde mutfağa nasıl bakıyorsun?”Ben de ona döndüm, şaşırarak. “Bilmiyorum, aslında... Mutfakta fazla zaman geçirdiğimi söyleyemem. Ama bazen sadece bir şeyler pişirip insanları rahatlatmayı seviyorum.”Kutay, o an düşündü. “Rahatlatmak... Evet, bazen insanlara sadece yanında olmak gerekir.”Sıcak bir iç çekiş geldi, çünkü bana söyledikleri o kadar derindi ki. Onunla vakit geçirmek, sadece yemek yapmak değil, aynı zamanda birbirimizi anlamak, kelimelere dökmeden de bazı şeylerin farkına varmak gibiydi.Kutay, tabağı masaya yerleştirirken gözlerinde bir sakinlik vardı. “Her şey zamanla doğru yere gelir. Ama seninle… belki de bu kadar geç kalmamalıydı.”Birden, o soğuk duvarların arasında, ikimizin arasında o ince bağda, zamanın geçmesinin ne kadar da değiştirici olduğunu fark ettim. Ve o anda, ne kadar derin bir şey olduğunu anladım. Bazen kelimeler yetmez, ama güven ve karşılıklı bir anlayış her şeyi çözerdi.Birlikte yemeye başladık, sessizlikle karışmış kahkahalarımız ve birbirimize dair paylaştığımız küçük anlarla... Şimdi, yemek sadece bir ihtiyaç değil, yeni bir anlam kazanıyordu. Bu basit yemek, aslında yeni bir başlangıcın, birbirimizi tanımanın, başka bir yola çıkmanın işareti gibiydi.Kutay’ın etrafındaki hava, sessiz bir güvenle doluydu ve bu güveni içimde hissetmek, bana beklediğimden çok daha fazla huzur veriyordu.“Tamam,” dedi ve mutfağa yöneldi. Birkaç dakika sonra, elinde bir şeyler hazırlamak için gerekli malzemelerle geri döndü. Sessizce ama alışık olduğu bir sakinlikte, bana da yardım etmesi için yer gösterdi. Evet, burada… birlikte olmanın, ne kadar zor olursa olsun, önemli olduğunu hissediyordum.“Gerçekten çok teşekkür ederim,” dedim, bir an önce anlamak için söylemek istediğim şeyleri toparlayarak. “Bugün, kendimi o kadar güçlü hissettim ki… bu kadarını beklemiyordum.”Kutay, gülümseyerek başını salladı. “Her şey, adım adım. Hedefe ulaşmak için, bir adım daha gerekiyor. O yüzden hep birlikte olacağız. Sadece… her zaman olduğun gibi, kendini bırak.”Bir an için, o kırılganlık ve sertlik arasındaki ince çizgide buldum kendimi. Birbirimizin yanında olmak, belki de en önemli adım.Yemek sonrası evin içi sessizliğe gömüldü. Ateşin çıtırtısı ve dışarıdan gelen hafif rüzgar sesi dışında hiçbir şey yoktu. Battaniyeye sarılmış halde pencerenin kenarına oturdum. Ay, sanki her şeyi görüyormuş gibi yukarıdan süzülüyordu. Dışarısı ürpertici bir güzelliğe bürünmüştü ama içimde huzurdan çok, boğucu bir bilinmezlik vardı.Kutay sessizce oturmuş bıçağını temizliyordu. Yüzü karanlıkla aydınlık arasında kalıyordu. Ne düşündüğünü tam çözemiyordum ama bir yanım, onun bile zaman zaman korktuğunu hissediyordu.Dayanamadım. Sessizliği bozan ben oldum.“Gerçekten... bunu başarabileceğimize inanıyor musun?” dedim, sesim neredeyse rüzgar kadar hafifti.Başını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde gözlerinde tereddüt değil, inat gördüm.“İnanmak zorundayım. Yoksa seni de, bu şehri de kaybederiz,” dedi.Kalbim biraz daha hızlandı. Bu kadar kesin konuşması beni hem ürkütüyor hem de garip bir şekilde rahatlatıyordu. Ama merakım vardı, içimde kabaran, sessizce bağıran bir soru.“Beni neden bu kadar önemsiyorsun?” dedim, gözlerimi kaçırarak. Bunu sorarken bile kendimden utanmıştım sanki.Bıçağını bırakıp yanıma geldi. Karşımda oturdu. Gözleri ciddiydi, ama içinde sakladığı bir sıcaklık vardı, tarif edemediğim bir şey.“Çünkü seni tanıdıkça anladım ki... sen sadece kaderin bir parçası değilsin,” dedi. “Sen kendi kaderini değiştirebilecek birisin. Ve ben, o anı görmek istiyorum.”Sözleri içime dokundu. Bir an gözlerim doldu ama gülümsedim. Bunca zaman boyunca hep kaçmıştım; ama biri, ilk kez, benim kalıp savaşmamı istiyordu.“Peki, ayine kadar ne yapacağız?” dedim. “Ben hâlâ dövüşmeyi bile tam öğrenmedim.”Kutay'ın gözlerinde kararlılık parladı. “Yarın sabah başlayacağız,” dedi. “Ama sadece dövüşmek değil. Sana zamanın nasıl hissettirdiğini, nasıl değiştiğini göstereceğim. Zamanı sezmen gerek, hissetmen. Sadece kas gücüyle değil, içgüdüyle de savaşacaksın.”Bir an sustum. Gözüm karanlığa, uzaklara takıldı. Miran’ın yüzü gözümde belirdi. Karanlık, tanıdık ve bir o kadar karmaşık.“Ve Miran?” dedim. “O hâlâ beni istiyor.”Kutay bir an bile tereddüt etmeden gözlerimin içine baktı. “İstesin,” dedi. “Ama seni ne kadar istediği değil, senin neyi seçtiğin önemli. Ve ben... senin yanında olacağım. Sonuna kadar.”O an içimde bir şey değişti. Sadece ayinle değil, içimdeki savaşla da yüzleşmek zorunda olduğumu fark ettim. Artık kaçmak yoktu. Yanımda Kutay varken... belki gerçekten başarabilirdim.Gözlerim ağırlaşıyordu. Günün yorgunluğu, zihnimde dönüp duran düşünceler, Kutay’ın varlığı... Hepsi bir araya gelince, içimde ilk kez uzun zamandır hissetmediğim bir huzur belirdi. Başımı yastığa koyarken ona son bir kez baktım. Sessizce oradaydı. Güvende hissediyordum.“Sanırım... uykum geldi,” dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar hafifti.“O zaman dinlen,” dedi. Sesi sanki gecenin karanlığını yumuşattı.Gözlerim kapandı. Sessizlikle birlikte uykuya daldım… ama huzur uzun sürmedi.Sisli bir sokaktaydım. Etraf bomboş, tanıdık hiçbir şey yoktu. Her şey bulanıktı, puslu... içimde bir sıkışma. Sonra bir ses duydum. Tanıdık bir ses.“Elisa.”Döndüm. Kutay’dı. Ama gözlerinde bir uzaklık vardı. Sanki... yabancılaşmıştı.“Gitmem gerek,” dedi.“Hayır! Hayır, beni burada bırakma!” diye haykırdım. Ona doğru koşmaya çalıştım ama adımlarım ağırlaşıyor, yer çekimi bana ihanet ediyordu.O ise arkasını döndü ve yürümeye başladı. Her adımı, sanki içimden bir şeyleri söküyordu.“Kutay... Lütfen...”Sesim çatallandı. Ama o durmadı. Dünya kararıyordu. Her şey çöküyordu üzerime. Son bir çığlıkla bağırdım:“KUTAAAAY!”Yatağımda bir anda doğruldum. Kalbim deli gibi atıyordu, nefesim parçalanmış gibi. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken, hâlâ rüyada olup olmadığımı bilmiyordum. Dudaklarım titredi.“Sadece bir rüya... değil mi?” diye fısıldadım kendime.O sırada kapı açıldı. Kutay girdi içeriye, yüzü endişeyle doluydu.“Elisa? Ne oldu?!”Sesini duymak içimi titretti. Gözlerimi ona diktim. Ne diyeceğimi bilemeden, sadece o kelimeler döküldü dudaklarımdan:“Sen… beni bırakıp gittin.”Yanıma geldi. Ellerini omuzlarıma koydu. Gözlerimin içine baktı, sanki içimdeki fırtınayı anlamaya çalışır gibi.“Buradayım. Sadece bir rüyaydı,” dedi. “Hiçbir yere gitmiyorum.”Onun sesinde bir gerçeklik vardı. Ama içimde hâlâ o boşluk... o terk edilme korkusu.“Söz veriyorum,” dedi tekrar. “Uyuyana kadar burada kalırım.”Başımı hafifçe eğdim. Gözlerimi kapattım. Belki de gerçekten yalnız değildim. Ama o rüya... içimde bir yerlere kök salmıştı artık.
Bölüm 2
2.Bölüm : Adım Adım
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.