İçeriğe geç

ZAİN

Bölüm 4 · 7 dk okuma

ZAİN

Bölüm 4

Bölüm 4: Uykusuz Gece

Çalışma odasının kapısını kapattığımda derin bir nefes aldım.

Nedense içeride geçirdiğim yarım saat bütün enerjimi tüketmişti.

Belki babam hakkında öğrendiklerim yüzünden.

Belki de Zain Lorenzo yüzünden.

Koridorun sessizliğinde birkaç saniye durdum.

Sonra bir boğaz temizleme sesi duydum.

Yan tarafta bekleyen Elena bana nazikçe gülümsedi.

"Odana kadar eşlik edeyim mi?"

Başımı salladım.

"Evet, teşekkür ederim."

Koridorlarda ilerlemeye başladık.

Malikâne gece daha da büyük görünüyordu.

Sessizdi.

Fazla sessiz.

Ayak seslerimiz mermer zeminde yankılanıyordu.

Bir süre sonra Elena büyük bir kapının önünde durdu.

Kapıyı açtı.

"Burası senin odan."

İçeri adım attığım anda durdum.

Şaşkınlıkla etrafa baktım.

Oda neredeyse küçük bir daire büyüklüğündeydi.

Koyu renk mobilyalar.

Geniş bir yatak.

Şömine.

Oturma bölümü.

Ve tavandan yere kadar uzanan camlar.

Ama dikkatimi çeken şey bunlar olmadı.

Valizlerim.

Yatağın yanında duran valizlerim.

Kaşlarım çatıldı.

"Bunlar..."

Elena gülümsedi.

"Evinden getirildi."

Şaşkınlıkla ona baktım.

"Kim getirdi?"

Sorunun cevabını zaten biliyordum.

Ama yine de duymak istedim.

"Bay Lorenzo'nun talimatıyla."

Bir an sessiz kaldım.

Cenazeden beri nefes almakta bile zorlanıyordum.

Evimi...

Kıyafetlerimi...

Eşyalarımı...

Düşünmeye fırsatım bile olmamıştı.

Ama o düşünmüştü.

Bu düşünce hoşuma gitmişti.

Ne kadar inkâr etmeye çalışırsam çalışayım.

Hoşuma gitmişti.

Fakat bunu kimseye söylemeye niyetim yoktu.

Özellikle de ona.

"Anladım."

Elena birkaç şey daha söyledikten sonra odadan ayrıldı.

Kapı kapanınca yalnız kaldım.

Yavaşça valizlerime yaklaştım.

İçlerinden birini açtım.

Kıyafetlerim.

Makyaj malzemelerim.

Bilgisayarım.

Hatta yatağımın yanında duran küçük fotoğraf çerçevesi bile.

Boğazım düğümlendi.

Fotoğrafı elime aldım.

Ben.

Babam.

Ve annem.

Annem ölmeden birkaç ay önce çekilmişti.

Parmaklarımı fotoğrafın üzerinde gezdirdim.

Sonra sessizce yerine bıraktım.

Ağlamak istemiyordum.

Bugün yeterince ağlamıştım.

---

Duştan çıktıktan sonra üzerime siyah bir şort ve bol bir tişört geçirdim.

Saçlarımı kuruttum.

Yatağa uzandım.

Gözlerimi kapattım.

Uyumaya çalıştım.

Ama olmadı.

Çünkü her gözümü kapattığımda babamı görüyordum.

Çocukluğumdan sahneler.

Bana bisiklet sürmeyi öğrettiği gün.

İlk üniversite kabul mektubumu aldığım gün.

Mezuniyet törenim.

Bana sarılışı.

Gülüşü.

Sesi.

Her şey.

Göğsüm sıkıştı.

Şimdiden özlemiştim.

Hem de dayanamayacağım kadar.

Bir süre sonra yataktan kalktım.

Odadaki hava üzerime gelmeye başlamıştı.

Balkona çıktım.

Gece serindi.

Derin bir nefes aldım.

Mermer korkuluklara yaslandım.

Bahçeye baktım.

Geniş havuz ay ışığında parlıyordu.

Etrafındaki oturma alanları boştu.

Ya da ben öyle sanıyordum.

Ta ki gözüm bir masaya takılana kadar.

Birisi oturuyordu.

Zain.

İstemsizce biraz daha öne eğildim.

Karşısında bir adam vardı.

Masanın üzerinde birkaç dosya ve iki kalın belge duruyordu.

Zain dikkatle konuşuyordu.

Yüzündeki ifade cenazedekinden bile daha sertti.

İş konuşuyor gibiydi.

Önemli bir şey.

Merakla izlemeye devam ettim.

"Acaba ne konuşuyorsunuz?"

Kendi kendime mırıldanmıştım.

Tam o sırada...

Zain başını kaldırdı.

Ve doğrudan bana baktı.

Nefesim kesildi.

Aramızda onlarca metre vardı.

Ama yine de yakalanmış gibi hissettim.

Gözleri birkaç saniye üzerimde kaldı.

Sanki beni gerçekten görüyormuş gibi.

Sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar önündeki dosyalara döndü.

Ben ise yerimde donakalmıştım.

"Harika..."

Başımı iki yana salladım.

"Nisha, harikasın."

Kendi kendime söylenerek içeri girdim.

Neden heyecanlanmıştım ki?

Alt tarafı bana bakmıştı.

Başka bir şey olmamıştı.

Ama kalbim aksini düşünüyordu.

Bu durum sinir bozucuydu.

Hem de fazlasıyla.

Bir süre telefonda amaçsızca dolaştım.

Haberler.

Mesajlar.

Mailler.

Hiçbirine odaklanamadım.

Ne zaman gözlerimi kapatsam ya babamı ya da gri gözlü o adamı görüyordum.

Sonunda ne zaman uyuyakaldığımı bile fark etmedim.

---

Kapının çalınmasıyla uyandım.

Gözlerimi araladım.

Bir an nerede olduğumu anlayamadım.

Sonra devasa oda tekrar görüş alanıma girince her şeyi hatırladım.

Babam.

Malikâne.

Zain.

İçimdeki ağırlık geri döndü.

Kapı tekrar çaldı.

"Buyurun."

Elena içeri girdi.

Elinde kıyafetler vardı.

"Günaydın."

Başımı kaldırdım.

"Saat kaç?"

"Dokuza geliyor."

Şaşkınlıkla oturdum.

Normalde çoktan uyanmış olurdum.

"Bay Lorenzo kahvaltıda sizi bekliyor."

İşte bu cümle uykumun tamamen açılmasını sağladı.

"Beni mi bekliyor?"

"Evet."

Kaşlarımı çattım.

"Neden?"

Elena'nın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

"Bunu kendisine sormalısınız."

Yirmi dakika sonra hazırlanıp aşağı indim.

Üzerimde krem rengi yüksek belli bir pantolon ve siyah bir bluz vardı.

Saçlarımı açık bırakmıştım.

Merdivenlerden inerken geniş yemek salonu görünmeye başladı.

Ve masanın başındaki adam da.

Zain çoktan kahvaltıya başlamıştı.

Üzerinde siyah bir gömlek vardı.

Kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı.

Bu yüzden sağ kolundaki yanık izinin bir kısmı görünüyordu.

Önündeki gazeteyi okurken kahvesinden bir yudum aldı.

Ben yaklaşınca başını kaldırdı.

Gri gözleri üzerimde dolaştı.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra tekrar gözlerime baktı.

"Günaydın."

Sanki dün gece hiçbir şey yaşanmamış gibi sakindi.

Ben sandalyemi çekip oturdum.

"Günaydın."

Masaya baktım.

Kahvaltı en az on kişiyi doyuracak kadar büyüktü.

"Burada başka insanlar da mı yaşıyor?"

"Hayır."

Şaşkınlıkla masaya baktım.

"O zaman bu kadar yiyecek neden var?"

İlk kez dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Seçici olabileceğini düşündüm."

Ve istemeden...

Dudaklarımın kenarında küçücük bir gülümseme oluştu.

Ama bunu ona fark ettirmemeye çalıştım.

Çünkü nedense...

Zain Lorenzo'nun bunu görmesini istemiyordum.

Kahvaltıya odaklanmaya çalışıyordum.

Gerçekten.

Ama karşımda oturan adam bunu zorlaştırıyordu.

Bir yandan kahvesini içiyor, bir yandan gazeteyi okuyordu.

Sanki dünyanın yarısı ondan korkmuyormuş gibi.

Sanki dün gece bana hayatımı değiştirecek bilgiler vermemiş gibi.

Sanki babam ölmemiş gibi.

Canım sıkılarak önümdeki tabağa uzandım.

Bir çilek aldım.

Tam ağzıma atacaktım ki Zain konuştu.

"Dün gece uyuyamadın."

Başımı kaldırdım.

"Ne?"

Gazeteden gözlerini ayırmadan konuştu.

"Uyuyamadın."

Kaşlarımı çattım.

"Falcı mısın?"

"Hayır."

"Öyleyse nereden biliyorsun?"

Bu kez gazeteyi indirdi.

Gri gözleri bana çevrildi.

"Dün gece saat ikiye kadar balkonundaydın."

Elimdeki çilek havada kaldı.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra gerçeği fark ettim.

"Sen beni gördün."

"Kısmen."

"Kısmen mi?"

"Bahçedeki herkes seni görebiliyordu."

Gözlerimi devirdim.

Harika.

Gerçekten harika.

"Bunu söylemek zorunda mıydın?"

"Hayır."

"O zaman neden söyledin?"

Kahvesinden bir yudum aldı.

"Yüzündeki ifadeyi görmek eğlenceliydi."

Ağzım açık kaldı.

Bir an gerçekten cevap veremedim.

Bu adam...

Benimle dalga mı geçiyordu?

"Şaka mı yapıyorsun?"

"Arada sırada."

"İnsanlar senin şaka yapabildiğini biliyor mu?"

"Hayır."

"Anlaşılıyor."

Bu kez dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

Ve istemeden şunu fark ettim.

Gülümsediğinde daha genç görünüyordu.

Bu düşünceyi beynimden kovdum.

Hemen.

"Kaç yaşındasın?"

Soruyu düşünmeden sormuştum.

Zain kaşlarından birini kaldırdı.

"Bu ani ilginin sebebi?"

"Merak."

"Tehlikeli bir alışkanlık."

"Kaç yaşındasın?"

Birkaç saniye beni izledi.

Sonra cevap verdi.

"Otuz iki."

Şaşırmadım.

Tahminim doğru çıkmıştı.

"Sen?"

Bu kez ben kaş kaldırdım.

"Beni bilmiyor musun?"

"Hayır."

Yalancı.

Babamın bana dair hayat hikâyemi anlattığını söyleyen adam şimdi bilmiyormuş gibi davranıyordu.

"Yirmi dört."

"Gençsin."

"Sen yaşlısın."

Elena'nın elindeki çaydanlığı dökerken boğulacak gibi olduğunu gördüm.

Muhtemelen bu evde kimse Zain Lorenzo'ya yaşlı dememişti.

Zain ise yalnızca bana baktı.

İfadesizce.

Sonra...

"Cesursun."

"Doğuştan."

"İnatçısın."

"Bu da doğuştan."

"Kendini sık sık belaya sokuyorsun."

"Bu kısmı babama sorabilirdin."

Bir anlık sessizlik oldu.

Sonra ikimiz de sustuk.

Çünkü konu dönüp dolaşıp yine babama gelmişti.

Göğsüm sıkıştı.

Gülümsemem kayboldu.

Masanın üzerindeki çatalı izlemeye başladım.

Bunu fark eden Zain oldu.

Elbette olmuştu.

Bu adamın hiçbir şeyi kaçırmadığından şüphelenmeye başlıyordum.

"Bugün şirkete gidiyoruz."

Başımı kaldırdım.

"Kendi şirketime mi?"

"Evet."

Bir anda dikkatim tamamen ona döndü.

"Neden?"

"Çünkü kaçmayı bırakmalısın."

Sözleri sert değildi.

Ama doğrudan hedefini bulmuştu.

"Kaçmıyorum."

"Kaçıyorsun."

"Kaçmıyorum."

"Üç gündür şirketine gitmedin."

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

Haklıydı.

Ama bunu söylemesine gerek yoktu.

"Babam yeni öldü."

Bu kez sesi biraz yumuşadı.

"Farkındayım."

İlk kez gerçekten yumuşadı.

Çok kısa bir anlığına.

Ama duymuştum.

"Bu yüzden bugün gideceğiz."

Sandalyeme yaslandım.

"Peki ne yapacağız?"

"Önce şirketin durumuna bakacağız."

"Sonra?"

"Sonra kimi güvenilir bulup bulamayacağımıza karar vereceğiz."

"Ve sekreter?"

Zain'in yüzü yeniden ciddileşti.

"Onu bulacağız."

Kalbim hızlandı.

İşte asıl duymak istediğim buydu.

"O zaman neden burada oturuyoruz?"

Ayağa kalkacak gibi oldum.

Zain sakince kahvesinden son yudumu aldı.

"Nisha."

"Ne?"

"Burası dünyanın sonu değil."

Gözlerimi devirdim.

"Şu an bana hayat dersi mi veriyorsun?"

"Deniyorum."

"Kötü gidiyor."

"Fark ettim."

İstemeden güldüm.

Gerçekten.

Son günlerde ilk kez.

Sesim duyulacak kadar çıkmıştı.

Gülüşüm biter bitmez donup kaldım.

Çünkü bunun ne kadar zamandır ilk kez olduğunu fark etmiştim.

Babam öldüğünden beri.

Zain bunu da fark etti.

Elbette etti.

Ama yorum yapmadı.

Bunun yerine sandalyesinden kalktı.

Siyah gömleğinin kollarını biraz daha yukarı sıvadı.

Yanık izi yeniden görünür hale geldi.

"Gidiyoruz."

Ben de ayağa kalktım.

"Nereye?"

"Şirketine."

"Şimdi mi?"

"Şimdi."

"Ya kahvaltı?"

Masaya baktı.

Sonra bana.

"Bu masadaki yiyeceklerin yarısını zaten yedin."

Şaşkınlıkla ağzım açıldı.

"Yemedim."

"Yedin."

"Abartıyorsun."

"Nisha."

"Ne var?"

"Üç kruvasan."

Gözlerim büyüdü.

"Nereden biliyorsun?"

"Saydım."

Bir saniye durdum.

Sonra kaşlarımı çattım.

"Benim kahvaltıda kaç kruvasan yediğimi mi saydın?"

Bu kez gerçekten güldü.

Sessizce.

Kısa bir şekilde.

Ama güldü.

Ve nedense...

Bu görüntü aklımda düşündüğümden daha uzun süre kalacaktı.

---

Yaklaşık yarım saat sonra siyah araç malikânenin demir kapılarından çıktı.

Şehre doğru ilerlerken camdan dışarı baktım.

Bugün ilk kez şirketime gidecektim.

Babamın ölümünden sonra ilk kez.

Ve içimde giderek büyüyen bir his vardı.

Bir şeylerin yanlış olduğu hissi.

Çok yanlış.

Çünkü ne kadar düşünürsem düşüneyim...

Babamın ölümünün basit bir cinayet olduğuna inanamıyordum.

Bu daha büyük bir şeydi.

Ve nedense...

O büyük şeyin ilk parçasını bugün bulacağımızı hissediyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.