Hayatım boyunca mantığımla hareket etmiştim.
Duygularımla değil.
Bu yüzden cenazeden sonra siyah aracın arka koltuğunda otururken kendime sürekli aynı soruyu soruyordum.
Ne yapıyorum ben?
Karşımda oturan adam dünyanın en tehlikeli insanlarından biri olabilirdi.
Hakkında hiçbir şey bilmiyordum.
Adını bile birkaç gün önce öğrenmiştim.
Ve şimdi onunla birlikte bilinmeyen bir yere gidiyordum.
Mantıksızdı.
Tamamen mantıksız.
Ama son birkaç günde yaşanan hiçbir şey mantıklı değildi zaten.
Arabanın camından dışarı baktım.
Şehir geride kalıyordu.
Binalar azalıyor, yollar ıssızlaşıyordu.
Yanımda oturan iki koruma tek kelime etmiyordu.
Şoför de öyle.
Aracın içindeki sessizlik sinir bozucu olmaya başlamıştı.
En sonunda dayanamadım.
Gözlerimi Zain'e çevirdim.
Karşımda oturuyordu.
Siyah takım elbisesinin ceketi açıktı.
Geniş omuzları koltuğu dolduruyordu.
Bir dosyaya bakıyordu.
Sanki birkaç saat önce bir cenazeden çıkmamış gibiydi.
Sanki hayatında hiçbir şey değişmemiş gibiydi.
"Her zaman böyle misiniz?" dedim.
Başını kaldırmadı.
"Nasıl?"
"İnsanları kaçırıyormuş gibi."
Bu kez gözlerini dosyadan ayırdı.
Gri gözleri üzerime geldi.
"Kaçırılmış gibi görünmüyorsun."
"Çünkü korkmuyorum."
Yalan.
Biraz korkuyordum.
Ama bunu ona söylemeyecektim.
Bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı.
Sonra dosyayı kapattı.
"Yalan söylüyorsun." dedi.
Sinirle kaşlarımı çattım.
"Kendinizi çok mu zeki sanıyorsunuz?" dedim.
"Hayır."
Cevabı o kadar sakindi ki daha çok sinirlendim.
"İnsanları okumayı biliyorum." dedi.
"Güzel. O zaman beni okuyun."
Bakışlarını üzerimde gezdirdi.
Başımı dik tuttum.
Meydan okurcasına.
Bir süre konuşmadı.
Sonra;
"Öfkelisin."
Sesindeki sakinlik beni rahatsız ediyordu.
"Babana kızgınsın."
Kalbim sıkıştı.
"Saçmalık." diyerek çıkıştım.
"Babanın senden sakladığı şeylere kızgınsın." Dedi.
Yüzümü pencereye çevirdim.
Çünkü haklıydı.
Ve bundan nefret ediyordum.
Babam bana her şeyi anlatırdı.
Öyle sanıyordum.
Ama ölümünden sonra ortaya çıkan sırlar bunun doğru olmadığını göstermişti.
Dakikalar boyunca konuşmadık.
Sonunda araç büyük siyah demir kapıların önünde durdu.
Kapılar yavaşça açıldı.
Ve gördüğüm şey nefesimi kesti.
Burası bir malikâne değildi.
Bir kaleydi.
Uzun taş duvarlar.
Silahlı güvenlikler.
Kameralar.
Devasa bahçeler.
Her köşede devriye gezen adamlar.
Kendimi bir suç imparatorluğunun merkezine gelmiş gibi hissediyordum.
Belki de gerçekten öyleydi.
Araç durdu.
Kapı açıldı.
İndim.
Başımı kaldırıp binaya baktım.
Üç katlı devasa yapı gece karanlığında daha da ürkütücü görünüyordu.
Arkamdan gelen ayak seslerini duydum.
Zain yanımda durdu.
"Hoş geldin."
Ses tonunda hiçbir şey yoktu.
Ne sıcaklık.
Ne samimiyet.
Ne de düşmanlık.
Sanki hava durumundan bahsediyordu.
"Buraya hoş gelmiş gibi hissetmiyorum."
"Buna alışacaksın."
"Kalmayı kabul ettiğimi hatırlamıyorum."
"Alternatifin yok."
Bu cevap sinirimi bozdu.
Ona döndüm.
"Benimle bu şekilde konuşamazsınız."
İlk kez yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.
Neredeyse gülümseme gibi.
Neredeyse.
"Konuşurum."
"Hayır."
"Konuşuyorum."
"Ben çocuk değilim."
"Olduğunu söylemedim."
"Öyle davranıyorsunuz."
Bir an birbirimize baktık.
Ne gariptir ki ilk geri çekilen ben oldum.
Çünkü gözleri tuhaftı.
Bir insanın gözlerinin bu kadar sakin olması normal değildi.
Sanki her şeyi görmüş.
Her şeyi yaşamış.
Ve hiçbir şeyden etkilenmez hale gelmişti.
Malikânenin kapıları açıldı.
İçeri girdim.
Ve durdum.
Burası bir ev değil gibiydi.
Mermer zeminler.
Yüksek tavanlar.
Devasa avizeler.
Sanat eserleri.
Her şey kusursuzdu.
Ama bir sorun vardı.
Evde yaşayan insanlar mutlu görünmüyordu.
Karşımızdan geçen hizmetçiler başlarını eğiyordu.
Koridorlarda yürüyen korumalar sessizleşiyordu.
Herkes Zain'i görünce geriliyordu.
Bu yalnızca saygı değildi.
Korkuydu.
Gerçek korku.
Bunu fark ettiğimde içime hoş olmayan bir his yerleşti.
Bir kadın yanımıza geldi.
Kırklı yaşlarının sonlarında görünüyordu.
"Bay Lorenzo."
Zain başını hafifçe salladı.
"Odası hazır mı?"
"Evet efendim."
Kadın bana baktı.
Gülümsemeye çalıştı.
Ama yüzündeki tedirginlik gizlenemiyordu.
"Ben Elena."
Başımı salladım.
"Nisha."
"Biliyorum."
Elena'nın sesi yumuşaktı.
Ama gözleri bir anlığına Zain'e kaydı.
İzin ister gibi.
Bu da dikkatimi çekti.
Burada herkes onun izniyle nefes alıyor gibiydi.
Zain bana döndü.
"Yarın sabah konuşacağız."
"Hayır."
Kaşlarından biri kalktı.
"Hayır mı?"
"Evet, hayır."
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Şimdi konuşacağız."
"Yorgunsun."
"Babam öldü."
Sessizlik oldu.
İlk kez yüzündeki ifadede küçük bir değişim gördüm.
Belki anlayış.
Belki suçluluk.
Belki de tamamen başka bir şey.
"Sorularım var."
Ben devam ettim.
"Babam seni nereden tanıyordu?"
Sessizlik.
"Babam tam olarak neyin içindeydi?"
Sessizlik.
"Ve en önemlisi..."
Bir adım yaklaştım.
"Babam gerçekten nasıl öldü?"
Bu kez Zain'in yüzü tamamen değişmedi.
Ama gözleri...
Bir anlığına sertleşti.
Ve o küçücük değişim bile bana cevap vermeye yetti.
Çünkü ilk kez şunu hissettim.
Zain Lorenzo'nun bildiği şeyler vardı.
Hem de çok fazla.
Ve babamın ölümü o sırların tam merkezindeydi.