İçeriğe geç

ZAİN

Bölüm 1 · 4 dk okuma

ZAİN

Bölüm 1

Bölüm 1: Siyah Güller

.

.

.

Yağmurun sesini seviyordum.

Normalde.

Ama bugün değil.

Bugün her damla sanki gerçeği yüzüme vuruyordu.

Babam ölmüştü.

Üç gün önce hâlâ benimle telefonda konuşan adam, şimdi birkaç metre önümdeki siyah tabutun içindeydi.

Elimdeki şemsiyeyi daha sıkı tuttum.

Parmaklarımın titrediğini fark edince canım sıkıldı.

Ağlamak istemiyordum.

Özellikle de burada.

Beni izleyen onlarca insanın önünde.

Babam bana her zaman güçlü olmam gerektiğini öğretmişti.

Bu yüzden çenemi kaldırıp etrafa baktım.

Takım elbiseli adamlar.

Şirket yöneticileri.

Yatırımcılar.

Eski dostlar.

Ya da dost olduklarını iddia eden insanlar.

Hiçbirinin yüzünde gerçek bir üzüntü göremiyordum.

Üç gündür aynı şeyi hissediyordum zaten.

Bir şeyler saklıyorlardı.

Hepsi.

Babamın ölümünden sonra şirketin içinden çıkan belgeler, kaybolan hesaplar ve açıklanamayan para hareketleri beni yeterince huzursuz etmişti.

Ama asıl huzursuz eden şey cebimde duran mektuptu.

Elimi istemsizce ceketimin iç cebine götürdüm.

Mektubun kenarları parmaklarıma değdi.

Babamın el yazısını ezbere bilirdim.

O mektupta yalnızca tek bir cümle vardı.

"Eğer bana bir şey olursa Zain Lorenzo'ya güven."

Başka hiçbir şey yoktu.

Tek bir isim.

Zain Lorenzo.

Üç gündür araştırıyordum.

Sonuç?

Hiçbir şey.

Sanki dünyada yaşamayan bir adamdı.

Ama garip olan şuydu...

Ne zaman bu ismi birine sorsam insanların yüzü değişiyordu.

Kimisi susuyordu.

Kimisi konuyu kapatıyordu.

Kimisi de korkuyordu.

Bir isim nasıl bu kadar korku yaratabilirdi?

Düşüncelerim rahibin sesiyle bölündü.

Cenaze duası bitmek üzereydi.

Tam o sırada mezarlığın girişinde bir hareketlilik oldu.

Önce birkaç siyah araç durdu.

Sonra insanlar sessizleşti.

Gerçekten sessizleşti.

Sanki görünmez biri herkese susmasını emretmişti.

Kaşlarımı çattım.

Herkes aynı yere bakıyordu.

Ben de baktım.

Ve onu gördüm.

Aracın kapısı açıldı.

İlk önce takım elbiseli adamlar indi.

Sonra...

O.

İlk bakışta neden herkesin sustuğunu anladım.

Adam kalabalığın arasından yürümüyordu.

Kalabalık onun için ikiye ayrılıyordu.

Uzun boyluydu.

Gerçekten uzun.

En az bir doksan olmalıydı.

Siyah saçları yağmurun altında koyu bir gölge gibi görünüyordu.

Keskin yüz hatları vardı.

Ve gözleri...

Mesafeye rağmen fark edebiliyordum.

Gri.

Soğuk.

Rahatsız edici derecede dikkat çekici gri gözler.

Üzerindeki siyah palto omuzlarına kusursuz oturuyordu.

Yürüyüşünde gösteriş yoktu.

Ama güç vardı.

İnsanların sahip olmaya çalıştığı türden değil.

Doğuştan gelen türden.

Kalbim sebepsiz yere hızlandı.

Kendime kızdım.

Sonuçta sadece bir adamdı.

Hem de tanımadığım bir adam.

Ama içimdeki ses bunun doğru olmadığını söylüyordu.

Bu adam sıradan biri değildi.

Yaklaştıkça ayrıntıları seçebilmeye başladım.

Atletik bir vücudu vardı.

Bir dövüşçü gibi.

Ya da yıllarca hayatta kalmak için savaşmış biri gibi.

En dikkat çekici şey ise sağ eliydi.

Paltonun kolundan görünen teninde büyük bir yanık izi vardı.

İz bileğinden başlayıp kolunun yukarılarına doğru uzanıyordu.

Eskiydi.

Ama hâlâ ürkütücü görünüyordu.

Adam önümde durdu.

Ve ilk kez göz göze geldik.

İnsanların neden bakışlarını kaçırdığını anladım.

O gözlerde bir şey vardı.

Bir boşluk.

Bir karanlık.

Ve buna rağmen insanı kendine çeken tuhaf bir şey.

"Başın sağ olsun, Nisha."

Sesini duyunca istemsizce irkildim.

Beklediğimden daha sakindi.

Daha kontrollü.

Ben ise şüpheyle baktım.

"Tanıyor muyum sizi?"

Gözlerinde kısa bir ifade parladı.

Kayboldu.

"Hayır."

"Öyleyse ismimi nereden biliyorsunuz?"

"Baban senden çok bahsederdi."

Göğsüm sıkıştı.

Babam.

Bu yabancı adamın ağzından onun adını duymak tuhaf hissettirmişti.

"Babamın arkadaşı mıydınız?"

Kısa bir sessizlik oldu.

Adam mezara baktı.

Sonra tekrar bana.

"Bir bakıma."

Bu cevaptan nefret ettim.

Çünkü cevap değildi.

Ben daha konuşamadan cebinden bir zarf çıkardı.

Nefesim durdu.

Babamın el yazısıydı.

Emin olamayacak kadar değil.

Çocukluğumdan beri gördüğüm yazıydı bu.

"Bu..."

"Ölmeden önce bana verdi."

Elim istemsizce uzandı.

Zarfı aldım.

Parmaklarım titriyordu.

"Ve sana dair bir isteği vardı."

Yavaşça başımı kaldırdım.

"Ne isteği?"

Adamın gri gözleri üzerime sabitlendi.

Bir saniye.

İki saniye.

Üç saniye.

Sonra konuştu.

"Artık benim korumam altındasın."

Kaşlarım çatıldı.

"Affedersiniz?"

"Benimle geleceksin."

Sinirli bir kahkaha attım.

"Hayır."

Sesimdeki sertlik hoşuma gitmişti.

Hayatım boyunca kimsenin bana emir vermesine izin vermemiştim.

Bu adam da istisna olmayacaktı.

Ama o en ufak bir tepki vermedi.

Sanki cevabımı zaten biliyormuş gibiydi.

"Babanın ölümü sandığından daha büyük bir mesele."

"Ben hallederim."

"Halledemezsin."

"Şirket ile ilgili Bir çok şeyden haberim var ve çözebileceğim şeyler. Ve diğer meseleyi diyorsanız onuda halledebilirim."

"Kendini kurşunlardan da koruyabilecekmisin?"

Bir an sustum.

Kalabalığın sesi tamamen kaybolmuş gibiydi.

Sadece yağmur vardı.

Ve onun gözleri.

"Ne demek istiyorsunuz?"

Adamın yüzü ifadesizdi.

Ürkütücü derecede ifadesiz.

"Burada kalırsan seni öldürürler."

Dünyam birkaç saniyeliğine sessizleşti.

Çünkü bunu tehdit eder gibi söylememişti.

Bir gerçeği söyler gibi söylemişti.

Ve nedense...

İçimdeki ses ona inanıyordu.

Bu yabancıya.

Bu gizemli adama.

Bu karanlık gözlü adama.

Zain Lorenzo'ya.

Ve o an ilk kez aklımdan korkutucu bir düşünce geçti.

Ya babamın ölümünün cevabı...

Bu adamın yanında saklıysa?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.