İzleme odasının kapısında durduğumuzda Şahin’in yüzündeki ifade değişti.
Şaşkınlık değildi bu.
Öfke de değildi.
Daha tehlikeli bir şeydi.
Bir dahinin kendi hesabında hata bulmaya çalışması…
Ekranlara baktı.
Sonra bize.
Sonra tekrar ekranlara.
“Siz…” dedi yavaşça. “Siz o kanaldan çıkmadınız.”
Sessizlik.
Gece kaşlarını çattı.
Şahin’in yüzünde yavaşça eski o kendinden emin ifade geri dönmeye başladı.
“Çünkü ben o kanalı biliyordum.”
Poyraz’ın eli silahına gitti.
“Ne?”
Şahin hafifçe güldü.
“Gerçekten beni sadece eski bir boruyu bilmeyerek yeneceğinizi mi sandınız?”
Masadaki ekrana dokundu.
Yeni bir görüntü açıldı.
Boğaz’ın altındaki eski tahliye sistemi.
Karan’ın yüzü sertleşti.
Şahin devam etti.
“Senin babandan kalan dosyaları inceledim Karan. Geçmişini, alışkanlıklarını, kararlarını… Her şeyi.”
Ekranda eski belgeler belirdi.
“Sen kriz anında mantıkla değil, anılarla hareket ediyorsun.”
Bir adım attı.
“Ben senin kaçış yolunu hesaplamadım mı sanıyorsun?”
Gece’nin bakışları sertleşti.
“O zaman neden buradayız?”
Şahin sustu.
İşte…
Bir soru onu durdurdu.
Çünkü cevap vermek istemediği şey buydu.
Biz buradaydık.
Canlıydık.
Ve onun en büyük hatası buydu.
Bizi kaçışımıza göre değil, teslimiyetimize göre hesaplamıştı.
“Çünkü…” dedi Gece, “sen bizi tanıdığını sandın.”
Şahin ona baktı.
“Yanılıyor muyum?”
Gece bir adım öne çıktı.
“Sen benim öfkemi hesapladın.”
Sonra Karan’a baktı.
“Onun sorumluluk duygusunu.”
Tekrar Şahin’e döndü.
“Ama ikimizin değişebileceğini hesaplamadın.”
Sessizlik.
Şahin’in yüzündeki ifade ilk kez bozuldu.
Çünkü bütün planlarının temelinde tek bir inanç vardı:
İnsanlar değişmezdi.
Ama yanılıyordu.
Karan artık sadece korumaya çalışan adam değildi.
Gece artık sadece intikam arayan kız değildi.
Onları yenmeye çalışırken…
Onları birbirine bağlamıştı.
Şahin’in en büyük planı, kendi yenilgisinin sebebi olmuştu.