۞ᵃᶻᵃᵇⁱⁿ ᵏᵒˡᵉˡᵉʳⁱ۞
═════ ♢.❁.♢ ═════
Geceye karışan çığlık sesleri, durdurabilir miydi masum bedenlerin intikamını. Yerde onca acı çeken beden, şimdi yaptıklarının hesabını onlara vermem için bekliyordu. Havada süzülürken bahtsız halkımın solucan gibi kıvrılmalarını izliyordum. Siyah gözlerim daha yeni ortaya çıkmıştı. Ellerimde renksiz gri ateşim çoktan belirmişti. Parmaklarımdaki ısı, benim benimsediğim en büyük kıyameti yaşatacaktı. Halkımın sonunu kendi ellerimle yazacaktım. Zihinsel yolla hepsinin yerde acı içinde kıvrılmasını sağlıyordum. Çığlıkları artık o kadar kısılmıştı ki tiz bir ses çıkıyordu hepsinden. Bağırışları ve tiz sesleri içimdeki yıkımı dışıma atarken daha da artmasını istiyordu iç sesim. Onların azabı bir yangınla olmayacaktı!
Bu gece azap gecesiydi!
Bulunan alana gri ateşimle daire çizmeye başladım. Çiseleyen yağmur söndüremezdi benim ateşimi. Halkımın her birinin bedenini can havli dışarı çıkarmaması için büyük tutmaya çabalıyordum. Dairenin içine ağaçlar da girmişti bu sefer ama sorun değil onları yakmazdım. Benim gücüm biliyordu, acıdan bedenlerini küle çevireceğim kişiler belliydi. Hepsi şuan olacakları bekliyordu. Buradaki her kurban son yüz ve beden olarak sadece beni görecekti. Tek bir hata ve bir bakmışsın koca bir kaos ortaya çıkmış. O koca kaosun içinde bir ırk daha yok olmuş. Her bir ırk gibi bir ırk daha tarihe kazınmış olarak yer alacaktı! benim karanlık tarafım büyücülerin içinden geçecekti. Buna alışkındım, izlemesi zordur ama yaşatması zevklidir. Kim bir caninin bir diğer caniye acıdığını görmüş ki?
Ateşin içinde benim hareket ettirdiğim havayla ortada yıldız oluşturmaya başladım. Yavaş hareket etmemin nedeni yoktu. Havanın kontrolü yer çekimine meydan okuduğum için biraz zor olurdu genelde. Yıldız yavaş yavaş tamamlandı diğer sırada olan ters üçgen çizilmeye başlanmıştı. Dikkatli çizmeye çalışıyordum. Çizdiğim çizgileri derin tutmalıydım. Yıldız bittiğinde bu sefer ters üçgen içine göz çizmeye başladım. Kontrollü hareket etmeye çalışsam da kendi halkım solucan gibi acıdan kıvrandığı için dikkatimi dağıtıyordu. Sonunda göz de bittiğimde rahat bir nefes vermiştim. Çizdiğim çizgilere kendi ateşimi saldığımda çizginin üstünde yatan bedenlerin çığlıkları daha da artmıştı. Umursayacağım son seslerdi bunlar. Ne yalvarışları içime işlerdi nede benim için zamanında yaptıkları onca yardımlar bu ayini durdurmamı sağlardı!
Ayin alanı çok büyüktü. Bu bedenler ne yok ettiğim Elf bedeni kadar ince, nede bana göre en kolayı olan cüce topluluğu kadar küçüktü. Bunlar benim verdiğim geçim sayesinde koca bir bedenden ibaretti. Bu bedenlerin hali daha da çok sinirlerimi bozmuştu. Artık bu konuda sinirlenecek bir durum kalmayacaktı. Kendi ellerimle yapıyordum bunu. Büyük bedenler, gecenin karanlığında sadece sadece gri ateşin bedenlerini yakan alevlerden görüyordu birbirlerini. Üstlerindeki kıyafetler ateş yaktığı için bedenleri gözüküyordu, paçavradan farklı kalmamıştı. Bedenlerindeki yanıklar artık belli olmaya başlamıştı.
Bir anda ateşi harlamaya başladığımda alevler daha da büyümeye başlamıştı. İçim acımıyordu. Bu rahatlık nereden geliyordu bilmiyorum. Çizdiğim çizgilere kurban ettiğim bedenlerim kanlarının dolmasını sağladım. Her bir bedenin kanını çizgilere doğru çekiyordum. İçlerinde tek bir damla kalmayana kadar bu devam edecekti. Çizdiğim çizgiler derindi. Hepsinin kanı yeterdi bunun için endişelenmedim bile. Alevlerin her geçen dakika daha da artmasını sağlıyordum. Durdurmak söz konusu bile olamazdı. Alevler gücünü benim çizdiğim, içine dolan kandan almaya başlamıştı bu sefer. Bedenlerin yaraları gün geçtikçe daha artmaya başladığını gördüğümde işler artık daha yeni başlıyordu. Ayin alanı durdurulamaz bir döngüye girmeye hazırdı.
Kurbanların zihnine sızdığımda işler da da kızışıyordu. Zihinleri elimin ucundaydı artık. Hepsinin gözlerinin önüne birer canavar diktiğimde yardım çığlıkları daha da artmıştı. Gördükleri bedenler onların en büyük korkuları olan canavarlardı. Zihinleri elimde oyuncak olmuştu artık. Kaçamıyordu bu büyük alandan, hareketleri yaraları yüzünden kısıtlanıyordu. Alanın dışına baktığımda Victoria'yı aradı gözlerim ama bulamamıştım onu.
Dediği gibi benden ayrılmış olmalıydı ama benden ayrılmasına izin yoktu. Onun göreceği bir hesap vardı. Yaptığının bedelini ödeyecekti. Gözlerim baş muhafızı arayıp bulduğunda içsel olarak onla konuşmaya başladım.
"Victoria'yı yakalayın ve karşıma çıkartın!" dediğimde hızla yanına birkaç muhafız aldı ve bu alandan uzaklaşmaya başladı. Giden muhafızları umursamadım ve kaldığım işe devam ettim.
Alevler artık ağaçları geçmeye başladığında durmadım. Alevin içine girdiğimde bedenleri kontrol etmeye giriştim. Her bir yanan beden artık çirkin bir görüntü oluşturmaya başlamıştı. Tiksinmedim bu duruma. Zamanında çok görmüştüm bunları ve artık tiksinmesem de tepki vermiyordum bu hallerine. İlk bu ayini yaptığım zamanı hatırladım da elf bedenlerin yanmış ve artık organları bile görünmeye başladığı sırada gördüğümde, alandan çıktığım gibi ağacın dibine istifra etmiştim. O zamanlar cidden masumdum ben..
Ortamda yanık et kokusu etrafa yayıldığını duyularımla hissettiğimde gözlerimi kapatmıştım. Bu görüntüler sinirimi bozardı genelde. Bir anda çocuk sesi duyduğumda kaşlarımı çatmıştım. Ağlama sesiydi bu. İçli içli ağlayan bir çocuk sesiydi. Ayin alanını pür dikkat izlediğimde olmaması gereken bir gerçeği görmüştüm. Annesinin çığlık atmaktan artık alevlerin içine işlediği için, ses bile çıkaramadan zihninde gördüğü görüntüler yüzünden çırpındığını gördüm. Onun yanında onun bedenine sarılı küçücük bir beden vardı. Ağlayarak annesinin acısı dindirmek için ne yapacağını bilemediği küçük aklıyla annesine sarılan çocuğu görmüştüm. Annesinin yanışını gözleriyle görüyordu. Ağlamaları ve çığlıkları ayin alanını ele geçiriyordu artık!
Küçük çocuğa şaşkınlıkla bakıyordum. Çırpınışları içler acısıydı ama burada dönen her şey acıdan ibaretti. Onun yanına doğru havadan ilerlemeye başladığımda benim geldiğimi gördüğünde bedenini saklayamadığı için annesine çaresizce daha sıkı sarılmaya başlamıştı. Burada yeni doğan bir bebek bile ölürken bu çocuğun yaşaması garipti. Ne vardı bu çocukta, benim ateşimde yanmayacak kadar güçlü müydü yoksa? İmkansız! Bütün özel güçler 10 yaşından sonra ortaya çıkardı. Çocuğun bedeni olduğundan da küçüktü. Alevler her bir yanı kuşatmışken bunun olması tuhaftı.
Çocuğun yanına yavaşça indiğimde tir tir titreyen bedenine baktım. En fazla 2 yaşında olması lazım, bu beden fazla küçüktü. Çocuğu bir anda annesinden çektiğim gibi çığlığı bassa da kucağıma aldım kontrol amaçlı. Kıyafetleri yanmıştı ama anadan doğma küçük bedeni sapasağlamdı. Grinin esir aldığı bu ayin alanında bu ilk kez gerçekleşiyordu. Bu küçük bebeği kontrol ettiğimde yara yada küçük bir iz aradım, erkek bedeninde hiçbir özellik yoktu. Ateşim onu yakmayı reddetmişti. Neden?
Ağlayan bedeni daha fazla bu duruma maruz bırakmamak için kucağıma sinmesine yardım ettim. Yanmaktan küle dönen bedenleri göremeyecek biçimde gözlerini benim bedenimle kapatmasını sağladım. Kendimi havaya teslim ettiğim gibi yükselmeye başlamıştım. Havaya her yükselişimde olduğu gibi saçlarım ve kıyafetlerim olduğu yerde savrulsa da umursamadım. Alevlerden hızla çıktığım gibi minik beden için buradan biraz uzak ağaçlık bir alana geldiğimde kendimi hızla yere bıraktım. Elimle etrafa havada asılı kalan ışıltılı tozları yaydığımda ortama sırf çocuğun dikkatini çekebilmek için ateş böceklerini çekmiştim. En azından bu çocuğu şimdilik sakinleştirirdi.
Yere oturduğum gibi göğsüme sakladığım küçük bedeni yavaş yavaş durma noktasına gelen yağmura karşı bebek üşümesin diye kendi ceketimi ona sarmaya başladım. Bana bu merhamet nereden işlenmişti bilmiyorum ama çocuk için endişelenmiştim. Kimse annesinin yanarak ölen bedenini izlemek istemezdi. Daha yeni annemi kaybettiğim için mi bilmiyorum ama çocuğun bu duruma düşmesini istememiştim. Her şekilde annesiz büyüyecekti. Bu daha büyük bir sorundu. Ben anne sevgisini zorda olsa yaşadım ve bağımlısı olmuştum. Şimdi bu bebek hepten anne şefkatinden uzak olacaktı!
Pişmanlık duymamalıyım. Orada sırf bu yüzden kendi halkımdan olan herkesi yakıyordum. Ayin alanı acının en yoğun yaşandığı yer olmasının nedeni bu yüzdendi. Kaybetmek kolay değildir ama kaybettiğinin kişinin acısını taşımaktan iyidir. Ama bu bebek bunu çekme yükümlülüğüne bu yaşta girecekti. Ne büyük acıdır ki bunu ona ben yapmıştım! Küçük bedenin ağlamaları ve burun çekerken gördüğü ateş böceklerine bakışlarının değmesi ile ellerini uzatıp yakalamaya çalışıyordu. Çok şirindi ve acayip tatlıydı. Yeşil çekik gözlerinde biriken ve parlayan yaşlar insanın içini sızlatıyordu. Yeni yeni uzamaya başlayan beyaz saçları vardı. Bembeyaz teni ay gibi parlaktı. Yüzü nedendir bilinmez bana tanıdık geliyordu. Sanki bu beden benim yakınım gibiydi. Benim akrabam yoktu ki. Ona sakinleştirmek için mırıldanmaya başlamıştım.
"Parıltı parıltı, yolumu göster ışığım. Uçur beni ateş böceği, bende yanmak istiyorum."
Bebeğin ağlamaları dinip iç çekmeye döndüğünde onun saçlarını sevip uyutmaya başladım. Gözünün önüne ateş böceklerini çağırdığımda gülücükleri kendini belli etse de, sanki annesinin o halini görmemiş de hepsi birer kabusmuş gibi tatlı bir uykuya dalmıştı. Ceketime sarılı küçük bir bebekte bakışlarım takılı kalmıştı, ayıramıyordum gözlerimi ondan. Yarın gördüklerini hafızasından silmem gerekti! Bu çocuğun kabus gibi görüntüler görerek büyümesini istemiyordum. Uyuduğu gibi bütün yaptığım her şeyi geri çektim. Artık ortam aydınlık değildi ve ateş böcekleri dağılmaya başlamıştı. Kucağımda bebeği sıkıca sarıp kendimi havaya teslim etmiştim.
Ayin alanına geri gittiğimde gördüklerim bana yetmişti. Ayin içindeki kurbanlar çoktan küle dönüşmeye başlamıştı. Canlarını büyük bedene sahip oldukları için zor teslim etmiş olmalılar ki, alevler yavaş yavaş kendini sönmek adına teslim ediyordu. Çizdiğim çizgilerin içine kan ful birikmişti. İşte şimdi her şey onlar için burada bitmişti. Kendi ırkımı ellerimle yok etmiştim!
Daha fazla onlara bakmak istemediğim için annemin yanına doğru hareket etmeye başlamıştım. Kucağımdaki bedeni de arada kontrol ediyordum. Bu bebeği ne yapmalıyım bilmiyorum. Bu ırktan herkesi dağıtmayı düşünüyordum. Kendi hayatlarını yaşamaları onlarında hakkıydı. Bu bebeği kimseye teslim edemezdim. Şahsen içimde bunu düşünür düşünmez kor bir ateş düşürmüştüm. Onu birisine teslim edemeyecek kadar merak etmiştim. O birisine teslim edilemezdi. Benim ayin alanımdan tek sağa çıkan kişiydi. Bu bebeği araştırmadan kimseye veremezdim.
Mermer üstünde yatan solgun bedene biraz daha yaklaşıp yere konmuştum. Anneme dikkatle baktığımda olduğunda daha da renginin solduğunu fark etmiştim. Yanında hiçbir asker yoktu. Bu iyiydi. Toprak anayla konuşma vaktiydi. Annemi teslim etme vakti gelmişti artık. Havaya baktığımda yavaş yavaş aydınlanmaya başladığını gördüm, en azından azda olsa ışık yayılması güzeldi. Elimdeki bebeği tek bir elimle tutmaya başladım bu sefer.
Eğilip yerden çamur aldığımda annemin alnına çarpı işareti koydum. "Beyin kendi teslim etti." bedenindeki üstüne örttüğüm ıslak, artık ne olduğu belli olmayan cübbeyi bir kenara attığım gibi annemin kalbinin ortasına bir çarpı daha koydum. "Kalp kendini teslim etti." göğüs çizgisinden doğru karnının ortasına kadar çizdim. Toprak ana adına konuşmaya başladım sakin bir sesle.
"Toprak anaya selam olsun, senin bende emanetin olan toprak seni bekliyor." dediğimde kucağımda hareketlenme hissettiğimde kolumu düzeltip bebeğe baktım bu sefer. Uykusunda kıpırdanıyordu ve kaşlarını çatıyordu.
Çamurlu olmayan bir parmağımı alnına koydum ve zihnini kontrol ettiğim gibi sevdiği her şeyi görmesini sağladım. Bir anda yüzü gülmeye başladığında istemeden benim de yüzüm gülmeye başlamıştı. Bebeğin mutluluğu kesinlikle bulaşıcıydı. Bu halimle bile içimde huzurlu bir hareketlenme hissetmiştim. Elimi geri çektiğim gibi daha çok bastırmıştım böğrüme. Ceketime sarılı olsa da çıplaktı ve üşümesini istemiyordum.
Çamurlu toprak sarsılmaya başladığında Toprak ananın geldiğini anlamıştım. Bir anda bir el, çamurlu topraktan elini uzattığı gibi kendini yeryüzüne çıkartmaya başlamıştı. Toprak ananın hiçbir özel belgesi yoktu. Bizim gibi kadınlarda olan meme yada özel bölge yoktu. Yine de topraktaki her bir canlıya o sahip çıkıyordu. Acıyı toprağın içine gömen Toprak ana, benim canımı ne zaman alacaksın?
Toprak ana çamurdan yapılma bedenini dışarı çıkardığında bedeni yavaş yavaş kuruyup şekil almaya başlamıştı. Yavaş başlayan kuruma bir anda hızlandı, sonunda kuruduğunda saçlarına ve ellerine varana kadar her bir bölgesi şekil almıştı. Kahverengi çamur bedeni gitmiş, onun yerine bir insandan farkı olmayan esmer renge bürünmüştü. Benim yanıma geldi ve anneme baktı. Her zaman gördüğü ölü bedenler yüzünden üzülemiyor yada ağlayamıyordu. Ona bir şey diyemiyordum. Biraz önce kendi halkımın canını aldığım için dilim varmıyordu. Sonunda sakin bir sesle ona bakarak konuşmaya başladım.
"Annem sana emanet Toprak ana." dediğimde zar zor yutkunmuştum. Annemde olan bakışlarını bana çekti, dümdüz ve buz gibi olan bakışları beni bulmuştu.
"Başın sağ olsun, Lowell. Annen benle her zaman güvende olacak, merak etme. İstersen vedalaşabilirsin. Uzun sürmeyeceği sürece." dediğinde başımı iki yana salladım. Bakışlarımı ondan çektiğim gibi anneme bakmaya başladım.
"Annemle çoktan vedalaştım. Daha fazla içim parçalanmadan onu yanına al Toprak ana. Yoksa onu sana da bırakmam!" dediğinde anlayışla başını salladı. Oradan iki adım geriledim ve ikisi izlemeye başladım. Toprak ana annemi yavaşça kucağına aldığı gibi toprakta onun boyutunda bir bataklık oluşturmaya başladı. Çamur gittikçe büyürken sonunda durdurmuştu büyümesini. Toprak ana onu bataklığın içine yerleştirdiği gibi annem bataklığın içine yavaşça çökmeye başlamıştı. Bedeni yavaşça bataklığın içinde kaybolduğunda daha fazla bunu görmek istemediğim için gözlerimi oradan kaçırdım. Toprak ana benim yanıma geldi. Topraktan yapılan elini omuzuma koydu ve topraktan yapılan saçlarını bir diğer yana atmıştı sol eliyle. Konuşmaya başladı donuk ifadesinden ödün vermeden.
"Annen iyi bir kadındı evlat. Ama kucağındaki çocuğun kim olduğunu bilmediğine eminim. Bu bebek Zalina'nın torunu. Babası maalesef geçen hafta vefat etti. Annesine ne oldu bilmiyorum ama bu çocuğun ismi 5 yaşında verilecekti. Onu kimseye gösterme, yoksa direk hedef sen olursun!" dediği gibi benden uzaklaşmaya başladı. Ayaklarını bataklığa sapladığı gibi kendini bırakmıştı. Yavaş yavaş o da giderken gözden kaybolduğunda bataklık da kendiliğinden kurumuştu.
Dediklerini aklımda tartmaya çalışıyordum. Şimdi bu çocuk benim öldürmeye çalıştığım prenslerden birinin çocuğu muydu? Hoş, oysa ben öldürmeden kendisi vefat etmişti. Bu bebek bu yüzden benim ateşimde ölmemişti. Ama doğru anladıysam annesi benim halkımdan bir vatandaşsa yasaklı çocuk olması gerekti ki, bu durum tehlike arz ediyordu. Ben şimdi bu çocuğu ne yapacaktım? Bunları duyduktan sonra kimseye bırakamazdım. Mecburen ben bakmak zorundaydım. Benim derdim prensler ve anneleriydi. Bu bebek bu konuda zarar görmemeli, eğer öğrenilirse bu 2 yaşındaki bebek idam edilirdi!
Oysa bu bebeğin hiçbir suçu yoktu. Doğumu onun isteğiyle bile olmamıştı. Sırf benim ateşimden sağ çıktı diye öldüremezdim ki onu. Bebeğe daha dikkatli bakmaya başlamıştım. Dudak büzerken ki tatlı halleri mest etmişti beni. Bu zamana kadar sen bu tatlılıkla öpücüklere boğulmadan nasıl yaşadın? Yüzü sanki hiç dokunulmamış gibi bembeyaz ve saf bir yumuşaklığı vardı. Şayet elime geçtiysen yandın evlat. Elimde seni sevmekten oyuncak olman an meselesi. Bu düşünceler ile ellerim yüzünün her bir karışını severken yüzümdeki gülümsemeyi durduramıyordum. Dudaklarını elime alıp 'sen bu dudaklarla yemek mi yiyorsun' dememek için zor tutuyordum kendimi. Kesinlikle çocuğun bağımlısı olmuştum.
Biraz önce annemi toprak anaya teslim eden ben, bu olanlara inanamıyorum. Şimdi annem gittiği gibi annelik ve babalık görevini bana vermiş gibiydi. Yere oturup ağlamam gerekirken, bundan kaçar gibi çocuğa bakıp gülümsüyordum. Belki şimdi ağlayacak enerji bulamadığımdan kaynaklıydı ama illaki bir volkan gibi patlayacaktım. Bundan emindim..
Gözlerimi tekrar kapattım belki hala buradadır diye, enerjisini hissetmek istiyordum. Varlığına ihtiyacım var. Bana nasıl hissetmem gerektiğini söyle Soul!
Gözlerimi açmak istemiyordum. Enerjisi ortalarda yoktu. Seni göremiyorum, tenine dokunamıyorum ve varlığını hissedemiyorken bu yaptığın bana büyük haksızlık! Bana nasıl hissetmem gerektiğini söyle. Enerjini benden ayırma. Şayet en çok sana ihtiyacım var! Yalnızım ve ben en çok yalnızlıktan nefret ederim. Gözlerimi daha sıkı kapatmaya başlamıştım. Kabullenemiyordum! Gitmeni istemiyorum. Her şeyini alacak mısın benden? Sonsuza kadar çığlık atsam sesime gelmeyecek kadar mı benden uzak olmak istiyorsun. Ama ben korkuyorum! İçimdeki yalnızlık canavarımın içindeki ateşi körüklüyor. Kendim gibi bir canavarı bile bilmiyorum. Kendimden korkuyorum Soul. Yalnız bir adam neler yapar tahmin bile edemezsin. Ellerimden tutamaz mısın? En azından bana destek demi olamazsın! Benim parçam olan her bir bağlantım, bana ihanet etmek için doğmuş! İç sesim bile artık isyan ediyor bana. Kaldıramıyordum, içimdeki insanı kaldıramıyordum!
Gözlerimi titreyerek açtığımda gerçekler yüzüme vurulmuştu. Gelmemiştin! Ciğerlerim sıkışmaya başladığında nefesimi tutmaya başladım ağlamamak için. Ama gözlerim de herkes gibi bana ihanet etmek için doğmuş. Gözyaşlarım tek tek birikirken nefesini tuttuğum ve dayanamadığım için olduğum yerde titriyordum. Ciğerlerim acısa da umurumda değildi. Başımı gözyaşlarım akmasın diye yukarı kaldırsam da, yanaklarımda tuzlu suyun kayıp gidişini hissetmiştim. İnanamıyorum. Bugün onca ceset için, infaz ettiğim adamlar için üzülmezken bir kalpsiz için üzülüyordum.
Yazık bana. Bir kalpsize gönül bağlamış bahtsız başım!
Kollarımda sert bir hareketlilik hissettiğimde yaşlı gözlerimle bebeğe bakmıştım. Yeni uyanmış ve yemyeşil gözlerini bana dikmiş, ellerini çoktan ona sardığım ceketten çıkarmıştı. Havada salladığı elleri başımı tutmak için parmaklarını uzatmaya çalışıyordu. Tatlı kıkırdamaları mest ediyordu beni. Sırf bu gülüşleri için dünyaları yerinden oynatırdım. Yanakları her gülüşünde gerilerken elleri tişörtümü bulduğunda tutup çekiştirmeye başlamıştı. Onun bu halleri yüzümde kırıkta olsa bir gülümseme belirtiyordu. Başım yana düşerken onu izlemeye devam etmiştim. Beni bu kadar güldüren tek kişi sensin bebek. Başıma umudum olmak için mi geldin?
ʚɞ
"Lordum, bebeğin mamasını getirdim." diyen benim adıma çalışan küçük hizmetliye bakmıştım. Yatağımın başlığına sırtımı yaslamış tekrar uyuttuğum bebekle oturuyordum. Küçük hizmetli bebek mamasını gösterdiği gibi banim yanıma getirmişti, mamayı elime aldığım gibi konuşmaya başlamıştım.
"Size dediğim bebek eşyaları ne zaman gelir?" dediğimde başını kaldırmadan usulca cevap vermişti bana.
"Yarım saate burada olur efendim." dediğinde başımı salladım ve anlayışla konuşmaya başladım.
"Tamam, odadan çıkabilirsin küçük hizmetli." dediğimde hızla usul adımlarla çıkmıştı.
Onu umursamadım ve bebeğe bakmaya devam etmiştim. Hala ismini ne koysam diye düşünüyordum. Ailesi bu bebeğe bir isim koymadılarsa bu bebeğe kendi soy ismimle benim ona koyduğum ismi verecektim. Ona verdiğim isimle onur duysun istiyordum. kendiyle onur duysun. Hayatını ellerinde çevirebilsin. Benim gibi herkesten uzak yetiştirilmesin. Beni iyi hislere sürükleyen çocuğun mutlu olmasını istiyordum. Yanaklarını severken benim ona dokunmam ile uyku mahmuru tekrar gözlerini açmıştı. Yanaklarını okşarken biberonu ağzına dikkatle yerleştirdiğim gibi bir anda meme emer gibi biberonu emmeye başlamıştı. Aç olmalıydı ve ben anca yemek veriyordum. Bu haline sırıtmadan edememiştim. Biberonu emerken mucuk mucuk sesler geliyordu ve bu çok komikti. Gözlerim kısılana kadar sessizce kıkırdamıştım. Gözleri kapanıyordu ve ben severek tekrar uyandırıyordum onu.
Bana uzak olan pencereden görebildiğim kadar baktığımda, havanın yavaş yavaş aydınlanmaya başladığını görmüştüm. Gözlerimi pencereden çektim ve bebeğe tekrar baktım. Tuhaftı. annesini istemesi gerekirdi ama bana daha çok sığınıyordu. Annesinden mi korkuyordu. Aslında benim vefat eden annemde gözümün önünde yanan bedenini görseydim kafayı sıyırırdım. Ama o daha küçüktü, anlayamazdı bu olanları. Yada anlar mıydı? Anlasaydı ağlaması gerekmez miydi? Bu küçük yaşında sesini kaybedene kadar ağlaması gerekirdi. Uykusunda kabus bile görmüyordu. Yada olacakları bildiğim için buna izin vermiyordum. Yine de bir yerde de olsa belli etmesi gerekirdi. Kafamı kurcalasa da bunu sonraya sakladım.
İsmine odaklanmalıydım. Aklımda hiçbir isim yoktu. Kararsızlıkla kafamı duvara dayarken gözlerimi kapatmıştım düşünmek için. Tam pes edecekken bir anda gözlerimi açtım. bulmuştum!
Tekrar kafamı eğip mutlulukla bebeğe bakmıştım. Uyku mahmuru meme zannettiği biberonu emerken bir anda kafasına öpücük kondurdum. Anlamadığı için ağzını biberondan bırakıp şaşkınlıkla bana baktığında, sırasıyla yüzüne öpücük kondurup ellerimi beline koyup gıdıklamaya başladım onu. Sevimli kıkırtısı içime işliyordu. Ellerini başıma koyup uzak tutmaya çalışsa da cılız kolları yetmiyordu beni geri çekmeye. Gülüşleri bu odanın acı hatıralarına merhem oluyordu. Kendimi geri çekip yanaklarını sıkarak konuşmaya başlamıştım.
" O gülüşünü yerim senin. Gülüşe bak gülüşe, bal damlıyor sanki!" dedim gülümsememi saklamadan. Yüzümü bebeğe daha da yaklaştırıp ona yakından baktım. İkimizin de gülüşmeleri odada yankı yapıyordu. İlk kez bu kadar mutlu olduğumu hissediyordum. Kalbimdeki ağrı ilk kez mutluluktan ağrıyordu. Bebeğin gülüşü içime huzuru işliyordu. Annem, benim küçük bedenime bakarken de böyle hissediyor muydu?
Bebeğin kulağına yaklaştım ve kulağına minik bir buse kondurdum. Bedeni ellerimle sevilmek, bedenine buselerimi kondurmak için yaratılmıştı sanki.
" Keşke sana hep bebeğim desem. Senin ismin artık Honour, Honour Wizard. İsminle yaşa çocuğum." dediğim gibi onun boynunu koklamaya başladım. Cennet gibi kokuyordu bedeni. Türlü türlü çiçeklerin ve doğanın her bir kokusu bu bedende bir olmuşu sanki.
"Beni baban olarak görmek ister miydin?" diye mırıldanarak sormuştum bunu. Konuşamayacağını biliyordum. Yine de sormak istiyordum işte. Merak ediyordum. Ona bu şefkati verebilecek miydim? İçimdeki ses benden daha meraklıymış gibi bunu görmek istiyordu. Bedeninden başımı çektiğim gibi Honour'u kucağımda yatağa bıraktım yavaşça. Bırakır bırakmaz elleri ayakları hareketli bir çocuk olduğundan kaynaklı olsa gerek, durmadan sallıyordu oradan oraya. Bazen ayaklarını tutuyor yada parmaklarıyla oyun oynuyordu.
Ellerim karnını okşarken tekrar mayışmaya başlamıştı küçük bedeni. Ben Honour'un karnını okşarken bir anda kapı çaldığında bebeğe daldığımdan kaynaklı yerimde sıçramıştım. Gel komutunu verdiğimde içeri küçük hizmetli girmişti. Başı eğik tekrar konuşmaya başlamıştı usulca.
"Efendim, istediğiniz malzemeler geldi." dediğinde başımı sallamıştım. İçeri getirilen onca kıyafet ve bebek eşyası içeri diğer hizmetliler tarafından taşınmaya başlanmıştı özenle.
Yere konulan malzemeler fazlaydı. Bunların hepsi Honour içindi. Tam ayağa kalkacakken elimden tutan küçük beden ile olduğum yerde dona kalmıştım. Ellerinden biri benim serçe parmağıma dolanmıştı. Bana korkuyla bakıyordu. Yanından gidecek olmama korkmuş olsa gerek yüzü endişeli bir hal almıştı. Onun bu haline şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemediğimden hızla bebeğimi kucağıma almıştım. Ellerim sırtını severken bir anda küçük küçük ağlamaya başlamıştı. Ellerim sırtını severken sallanmaya başlamıştım ayağa kalkarak. Odanın yüzünde sakinleştirmek için dolanıyordum. Omuzlarına öpücüklerimi kondururken konuşmaya başlamıştım.
"Bebeğim. Buradayım gitmiyorum. Sakin ol. Şşşhh. Ben hep burada olacağım, Honour. Baban hep burada olacak." dediğimde ağlamaları hafiflerken sırtını sıvazlamaya başladığımda hizmetlilere baktım ne yapıyorlar diye.
İçeride olan 3 hizmetli de bu halime ağızları açık bakıyordu. Elindeki eşyaları bırakmadan ve şaşkın ifadelerinden ödün vermeden donup kalmıştı hepsi. Benim bir sinirli bakışımla hepsi kendini düzelttiği gibi işine devam etmişti. Aslında kızamıyordum onlara şaşkın bakmaları normaldi. Ama ben hep bu sevgiyi merak ediyordum. Bir çocuğumun olmasını çok istiyordum ve benim çocuğum olmasa da, annesi ve babasının yaşadığı söylenemezdi. Bu bebeğe ben bakmak istiyordum.
Yalnız kalmayı ikimizde hak etmiyorduk.
Bedenimi sallamayı kesip bebeğe bakmıştım bu sefer. Ağlamaları kesilmişti ve uykuya dalmıştı. Rahat bir nefes alıp hizmetlilerden birine kısıkça seslenmeye başlamıştım.
"Bana komutan Alex'i çağırabilir misin? Konunun acil olduğunu söylemeni istiyorum." dediğinde elindeki işi bıraktığı gibi önümde eğildi. Odadan çıkarken onu umursamadım. Bebeğe dikkatle baktığımda benim kucağıma alıştığını görmemle yüzümde gülümseme oluşmuştu. Ona bakarken anın içinde kaybolmam normal miydi? Ben kayboluyordum. Gözlerim yüzüne sevgiyle bakıyordu. Ellerimden birini yüzünü sevmek amacıyla kaldırsam da kapının çalınması ile geri çekmek zorunda kaldım. Bebeğimi sevmek istiyordum. Üzgün bir sesle gir komutunu verdiğimde komutan Alex içeri hızla girmişti.
Bu komutan burada dönen olayları organize etmek ve bizleri korumak için birliğiyle birlikte benim adına çalışıyordu. Sıkı bir adamdı. Gözlerinde hiçbir zaman canlılık belirtisi hissetmediğim tek asker. Ne var ki benim de ondan bir farkın yoktu. Honour karşıma çıkmasaydı öyle de devam edecektim.
"Bana bu gece yapılacak olan toplantı için gelenleri sırala asker. Rapor vermeni istiyorum." dediğimde ciddiyetini bozmadan devam ettim konuşmaya. Arada kucağımdaki bebeği sevmeyi de ihmal etmiyordum. Ellerim bağımlı gibi küçük bedenine kayıyordu." Gece vakti çocuğun başından gözlerini ayırmadan bakmanı istiyorum. Tek bir teline zarar gelirse seni yakarım!" dediğimde elimi Honour'dan çektiğim gibi avucumun içindeki gri ateşi gösterdiğim gibi bakışları oraya kaymıştı.
"Emrinize amadeyim!" dediğinde elimdeki ateşi geri çekmiştim. Elimi tekrar Honour'u sevmek için başına koymuştum. Yeni çıkan saçlarını hissederken sevmeye devam ettim. Bu sırada komutan konuşmaya başlamıştı tekrar.
"Gelecek olan kişiler 7 krallık efendim. Vampir hanedanlığı yanında safkan ve hanedanlığın başında olan kraliçeleri gelecek. Safkan vampir gelmek istemiyordu ama sizin orada olduğunuzu duyunca o da gelmek istedi." dediğinde şaşkınca komutana bakmıştım. Soul, buraya mı geliyordu? Hani beni istemiyordu. Neden böyle bir olaya karışmak istiyor ki. Kaşlarımı çatmıştım. Bu tuhaftı. Devam etti komutan konuşmaya." 4 element krallığı da safkan 4 element imparatorun isteğiyle gelecek. Kurt adam krallığı yanında 3 safkan delta ve 2 vita da toplantıda olacak. Kaplan krallığından sadece imparatoru orada olacak." dediğinde durdu ve söylemek veya söylememek arasında kalsa da devam etti." Gök prenslerinden 3 kişiden sadece tek kişi olacak efendim. 2 kardeş kaybettikleri kardeşinin yasını tuttuğu için gelmek istemedi." dediğinde bunu anlayışla karşıladım. Kaybetmek zordur.
Adam konuşmasını bitirdiğinde kucağımdaki bebeği biraz daha sarmaladım. Bir anda olsa bağrımdan ayrılacakmış gibi hissetmiştim. Bebeğim kollarını boynuma sardı uykulu haliyle. Başı omuzumda tatlı uykusuna devam ediyordu. Sırtını okşamaya başlamıştım bu sefer. Komutanı umursamadan hala eşyaları yerleştiren hizmetlilere bakmıştım. Küçük hizmetliye seslendim.
"Bebek için doğru düzgün bir kıyafet ve bez getirmeni istiyorum. Sabahtan beri anadan doğma, benim vücudumla ısınıyor." dediğimde hızla başını salladı ve kıyafetleri yerleştirdiği benim dolabımdan artık bebeğin tarafı olan yere geçip bir kıyafet ve bezi çıkardı. Benim elime verdiğinde bana bakmadan işine devam etmişti. Küçük hizmetliyi umursamadan bebekle ilgilenmeye devam ettim. Honour'u kucağımdan yavaşça yatağa yatırdığımda hemen uykusunda huysuzlanmaya başlamıştı. Ellerimle vücudunu sevmeye başlayarak gerdiği vücudunun rahatlamasını sağladığım gibi göğsüne öpücük kondurdum. Tulumu düzeltip yavaş ve dikkatli hareket ederek geçirmeye başladım. Ayaklarını da geçirmeden önce bezi yerleştirip tulumun ayaklarını geçirdiğimde gururla eserime bakmıştım. Düzgün bir şekilde giydirmiş ve bunu tek seferde yapmıştım. Annem bebek baktığımı görseydi benimle gurur duyardı.
Yüzümde bir anda oluşan kırık gülümsemeyi durduramamıştım. Ellerimle Honour'u severken bir şekilde aklım anneme kayıyordu. Bir yavru annesini asla unutamaz!
Bunları düşünmeden tekrar komutana döndüm. Sert sesimi Hanour için sessiz şekilde duymasını sağladım.
"Başka gelmek istemeyen krallık var mı?" dediğimde biraz düşündü ve konuşmaya başladı.
"Ejder krallığı şuan bir savaşa gireceği için gelemeyeceğini bizlere iletti, efendim." dediğinde şaşkınlıkla bakmıştım komutana.
"Michael savaşa mı giriyor?" dediğimde başını sallamıştı sakince. Bunun olması kötüydü. Michael, her zaman görüşemesek de sıkı bir dostluğumuz vardı ve ulaşamasak da bir şekilde mesajlaşırdık. Ona olan tek kötü hata bana yapılmış sayardım. O iyi bir dosttu.
"Ejder krallığı için benim emrimde olan askerlerin üçte birini Michael'e göndermeni istiyorum. Onun emri altında olacak hepsi!" dediğimde başını hızla salladı. Düşüncelere dalmışken yanımda hareketlenme hissettiğimde Honour'a baktım. Huysuz bir tavırla kaşlarını çatmış uykusunda debeleniyordu. " Çıkabilirsin, komutan Alex." dediğimde bunu demem ile kapıdan kendini çıkartması bir olmuştu. Umursamadım ve yatağa oturduğum gibi Honour'un göğsünü sevmeye başladım. Kaşlarını çatarken cidden tam bir maymun gibiydi. Fazla komik ve şirindi. Ellerini benim elime koyduğu gibi uykusuna kaldığı yerden devam etmişti. Şimdi kaşlarını çatmıyordu, aksine gülücük saçıyordu. Daha dikkatli bakarken uykusunda kıkırdamıştı. Bu şirinliğine gülmeden edememiştim. Elleri parmaklarımda dolanıyordu. Bir anda bir parmağımı ağzına soktuğunda inanamamıştım. Parmağımı hep salya yapmıştı! Çekmek istiyordum ama kıyamıyordum ellerimi geri çekmeye. Parmağımdaki ıslaklıktan iğrenmiyordum. Ondan olan her şey kabulümdü.
Honour parmağımı emmeye devam ederken, ben diğer elimle başını sevmeye başlamıştım. kesinlikle temas bağımlısıydı. Bir tek ben değil o da bana bağımlıydı. Bunu daha yeni fark etsem de dokunuşlarımı seviyordu. Onu öperken ve gıdıklarken kesinlikle bu yakınlığı sevmişti. Bende onu sevmiştim. Gülüşünden tut ağlamasına kadar yalnız olmadığımı hissediyordum onun yanında. Ama içimde bir eksiklik vardı. Beni tamamlayamayan bir unsur şuan dışarıda benden kaçıyordu.
bu odayı ilk kez bu kadar şen şakrak görüyordum. yanımdaki hizmetliler işlerini bitirdiği gibi çıkarken umursamadım gitmelerini. yanımda olması gereken kişi zaten yanımdaydı. gerisi mühim değildi. başıma gelen en güzel belasın çocuk. sana çok fena bağımlı oldum!
Benim yanımda olduğun sürece, sana kimse zarar veremez minik adam!