İçeriğe geç

YÜRÜYÜŞ

Bölüm 5 · 18 dk okuma

YÜRÜYÜŞ

Bölüm 5

5. BÖLÜM / GEÇMİŞİN İLK İZLERİ

Keyifli okumalar sevgili okurlar.

'GÜVENDİKLERİN, SEVDİĞİN İNSANLARA BENZETTİKLERİN OLSUN..!'

Gamze, garson çocuğu kapının arkasında bıraktıktan sonra beni de itekleyerek salona doğru götürdü. Böylelikle beni itmeyi bırakıp koltuğa oturdu. Sehpanın üstünde duran, William Shakspeare'nin 'Romeo ve Juliet' adlı kitabını alıp incelemeye başladı. Bir sağa, bir sola. Ardından sayfaları baş parmağının ucundan hızlıca bırakıp bir çırpıda bitirdi incelemeyi. İlk defa okuma kitabı görüyordu galiba!

"Kitap mı okuyordun?"

"Evet."

"Depresyona mı girdin?"

"Hayır!"

Kitap okumak için illa depresyona mı girilmesi lazım? Depresyona girdi diye de okuyanların pek akıl karı olacak bir davranış sergilediklerini düşünmüyordum.

"Neden okuyorsun o zaman?"

"Çünkü... Kitap okumayı seviyorum." dedim başka bir neden bulamayarak.

Küçüklüğümden beri kitap okurum. Babam sayesinde sevdim ben onları her ne kadar kitap okumayı sevdiğimi bilmesede. En zor zamanlarımda yanımda olanlardan birisi kitaplardı. Kendimi ne zaman kötü hissetsem hep onlara iltica ederdim. Bir liman olarak görünürlerdi hep gözüme. Güvendiğim bir liman.

"Kitabı okuyacağına gösterilerine gidip izleyebilirsin."

Romeo ve Juliet'i kast ediyordu.

"Olmaz. Kitapta daha güzeller onlar."

Daha önce hiç gitmemiştim Romeo ve Juliet'in gösterisine. Sahne de değil hayal dünyamın içindeyken seviyordum ben ikisini. Kafamın içinde şekillendirdiğim karakterler bozulur diye hep korkmuştum Romeo ve Juliet'in gösterilerine gitmeye.

"Şuan yurtta olman gerekmiyor mu?"

Bu saatte yurtta olmamasının sebebinin korktuğum şeyin olmaması için bir cevap almak zorundaydım.

"İzin aldım merak etme."

"O çocukla buluşmak için mi?"

"Hayır Almila! Saffet konusu başlamadan bitti benim için..." o çocuğu hatırlamış o yüzden sinirlenmişti muhtemelen.

"... Senin için izin aldım ben."

'Benim için mi?'

"Benim için mi?"

"Evet. Geçen gün fakültenin bahçesinde gördüm seni. Suratın asıktı, nerdeyse ağlayacak gibiydin. Dersim olduğu için gelemedim yanına. Dersten sonra bulurum seni diye ummuştum ama boş çıktı umudum."

"Burayı nasıl buldun peki?"

Buraya ilk gelişi değildi tabi. Ama kaldığı yurt biraz uzaktı buraya. Tek başına gidip gelecek kadar bilmiyordu buraları. Aslına bakarsanız ben de bilmiyordum, yalnızca okulumun ve evimin arasında ki güzergahı takip ederek gidip geliyordum.

"İşte orada Kaan devreye giriyor canım. O getirdi beni buraya."

"Garson çocuk mu?"

Demek adı Kaan. Garson çocuğa o kadar alışmışım ki çocuğun ismini sormak aklıma bile gelmemişti.

"Garson çocuk ya. Yurda gidecektim ki ona rastladım okulda. Ben de senin komşun olduğundan bugün için ondan yardım istedim beni buraya getirmesi için."

Bana ulaşmak için az da olsa çabalaması mutlu etmişti beni. Yada hala o gün kendisini benim kurtadığımı düşünerekten mahçup ve borçlu hissettiği için bu yaptıkları.

"Şu bahsettiği söz neydi?" diye sordum, Kaan'ın kapıda söylediğini vurgulayarak.

"

Kendisi beni buraya sağ salim getirmesi için söz verdi de iyilik sever arkadaşımız."

Benim Kaana olan benzetmeme ithafen gözlerini devirerek verdi cevabını.

"Anladım. Yine de buraya kadar gelmene gerek yoktu."

"Sen nasılsın?"

Benim cümlemi duymamazlıktan geldi.

"İyiyim..." dedim. Kötü desem ne değişecekti ki?

"Sadece... Alışma süreci işte." diye geçiştirdim.

---

Ertesi gün okula gidiş yolum da Gamze sayesinde yalnız olmayacağım için mutluydum. Hava, geçen haftaki kötü senaryosunu aratmıyordu. Çok şiddetli olmasa da kederli idi bulutlar, döküyordu üzerimize yağmuru. Onlara arkadaşlık etmeye hiç niyetim yoktu zira ıslanmayı hiç sevmezdim. Havanın kapalı olmasından ve üşümekten hep korktuğumdan dolayı üzerime kırmızı, polo yaka, çizgi desenli bir triko kazak ve koyu renkli bir pantolon giymiştim.

Gamze de ise beyaz, kısa kollu gömleğini mavi kot pantolonunun altına sıkıştırmış bir kombin vardı. Üstüne bir şey almayı da unutmamıştı zira o gömlekle hasta olmaması içten bile değildi.

Otobüs yolculuğumuzun ardından okula gelmiştik. Gamzenin dersi biraz daha ileriki saatlerde olduğu için fakültenin kafesine gitti. Ben ise doğruca dersimin işleneceği sınıfın yolunu tuttum. Sınıfa geçip orta sıralarda bir yer buldum kendime. Ne arkalarda ne de önlerde hiç bir zaman gözüm yoktu. Bu görüşte küçük ayrıntılara yansıyabiliyordu, şuan olduğu gibi.

Dersimizin hocası kadın bir avukat ve aynı zamanda okulun profesörü olma yolunda ilerleyen dekanıydı. Zarif, alımlı ve bir o kadar da şık giyinen birisiydi. Lacivert volanlı bir elbise. Elbiseyle uyumlu, siyah topuklu bir botie ile tarz serpiyordu etrafa. Açıkçası hayran kalınacak bir insandı. Diğer öğretim görevlilerinin aksine yaşını pek göstermiyordu. Bu da en azından kadınlar açısından hayran kalınacak başka bir özellikti.

İlk hafta derse girmemişti, bu yıl ki yeni öğrenciler olarak pek tanımasakta namını duyuyorduk ara sıra. Karşımızdaydı şuan namına yakışır bir şekilde. Ayakta, masaya hafifçe yaslanıp sınıfa göz gezidirdi. Bir an için gözleri ben de kalsa da tekrar kaldığı yerden devam etti ve ellerini iç içe geçirip uzun bir konuşmaya adım attı:

"

Merhaba gençler. Ben Tanay. Bildiğiniz üzere bölümün dekanıyım. Aynı zamanda bir avukatım..." yaslandığı yerden uzaklaşıp sınıfın ön kısımlarını dolaşmaya başladı,

"... Size gelecek olursak. Hayatınızın ikinci yarısına başlayacak yolun başındasınız. O yüzden sıkı ve kararlı çalışmalısınız. Eğer kafanıza takılacak bir şey olursa çekinmeden sorun lütfen. Burada sizin için bulunuyor sizin geleceğiniz için çalışıyor olacağız. Hocalarımızın da ellerinden gelenini yapacaklarından şüphem yok." adımlamayı bırakıp ön kısmın ortasında durdu.

"Şimdi tanışmaya başlayabiliriz. Ne dersiniz?" dedi ve eliyle ön kısımları göstererek konuşmalarını istedi. Ön koltuklardan birinde oturan çocuk söze girdi:

"Öncelikle maşallah hocam. Çok şıksınız..."

Tanay hoca şirin bir kahkaha atarak "Teşekkür ederim." dedi.

"Bu arada erkeklelere söylüyorum özellikle, lütfen şaşırmayın. İlk günler şık görünmek biz kadınlar için çok önemlidir. Şimdiye kadar alışmanız gerekirdi bu duruma." diyerek göz kırptı bizlere ve tanışmaya kaldığımız yerden devam etmemizi istedi. Zarif ve müşfik kişiliğini, karakteri ile de böyle yansıtmayı başarabiliyormuş demek.

İlk sıralardan başlayarak herkes nerden geldiğini, ne istediklerini ve bu hayatta ne tür amaçlarının olduğunu kısa kısa anlattı.

Tanıtma sırası bana geldiğinde konuşmaya başladım. Tanay hoca pür dikkat beni izliyordu, diğer öğrencilere takındığı surat ifadesinin aksine ciddi gözlerle bakıyordu bana.

"Almila ben. İstanbuldan geliyorum, severek seçtim bu bölümü. Şimdilik bu kadar" diyerek güleç bir tavırla uzatmamaya çalıştım cümlemi. Sıradaki konuşması gereken öğrenciye attım topu ve solumda ki kişiye bakıp konuşmasını bekledim.

"Ne zamandan beri İstanbuldasınız Almilacım?"

Tanay hocadan gelen soru ile küçük bir şaşkınlıkla tekrar kendisine döndüm. Anlamayarak baktım ama konuşmam gerekiyordu.

"Dokuz yaşımdan beri."

Cevabım karşısında tekrar sevecen haline bürünüp gülümseyerek diğer öğrenciye verdi sözü.

Tanışma faslı bittikten kısa bir süre sonra ders bitti. Öğrenciler bir bir terk ediyordu sınıfı. Eşyalarımı toparlayıp kalktım. Sınıftan çıkacağım sıra omuzumdan birinin dürtmesi ile arkaya döndüm. Minyon tipli, gözlüklü bir kızdı beni dürten.

"Afedersin. Bir şey sorabilir miyim?"

"Tabi" diyerek gülümsedim.

Ne diyeceğini merak ederek soracağı soruyu bekledim.

"Tanay hoca ile tanışıyor musunuz?"

"Hayır. Tanışmıyoruz."

"Hmm. Gereğinden fazla üstünde durduğu için merak ettim; eğer tanışıyorsanız bazı sorularım olacaktı kendisi hakkında. İdolüm olur da kendisi."

Ben de şaşırdım aslında, diğer öğrencilerden farklı bana olan yaklaşımına.

"Neyse, ben gideyim artık. Kusura bakma rahatsız ettim. İyi dersler."

"Sanada." dedim, sonra siyah saçlı kızın arkasından çıktım sınıftan.

Saat öğleden sonrayı bulmuştu. Ben bahçede bankların bulunduğu yerde durmuş Gamzeyi bekliyordum. Mesajda bana beklememi az sonra çıkacağını yazmıştı. Beklerken etrafa göz gezdirdim biraz...

Tam önüme döneceğim sıra bakışlarım durdurdu beni. Acar, garson çocuk yani Kaan ve yanlarında duran iki kişi daha girmişti görüş açıma. Acar neredeyse kendi boyunda olan çocukla ayakta konuşuyordu. Bank ıslak olduğu için sırt bölümüne oturmuş Kaan ve dördüncü kişi; onlarda sohbet ediyordu. Ama bu ikilinin sohbeti Acar ve diğer çocuğun sohbetinin aksine eğlenceli geçiyordu. Baya gülüşüp şakalaşıyorlardı. Üniversitede olduğumuzu bilmesem karşımda iki küçük erkek çocuğun olduğunu düşünecektim.

Acara dikkat kesilirken kahve tonlarındaki saçlarının dağıldığını fark edemeyecek kadar derin bir konuşmada olduğunu fark ettim. Koyu ela gözleri buradan bile belli oluyordu. Sanki onları kontrol eden bir sahipleri yokmuş gibi bağımsız ve özgürce parlıyorlardı. Bu parlama ela gözlerinin koyuluğunu daha çok ortaya seriyordu. Benim gözlerim de elaydı ama tonu bu kadar parlak ve koyu değildi...

Düzgün, simetrik bir yüzü vardı Acarın. O yüz hep ifadesiz olduğundan sert görünüyordu açıkçası. Gamzeyi rahatsız eden Saffetin bir daha Gamzeye yaklaşmaması hali hazırda normal bir durumdu. Anlaşılan baya korkmuştu bizim suskun iyilik meleğinden.

"Heey. Dalgın panda!"

Dalgın panda!

Bunu bana söyleyen hep Çağla olurdu. Ama Çağla şuan burada olmadığına göre...

"Dalgın panda mı?" diye sorarak Gamzeye döndüm. Yanında bir kız vardı; hafif balık etli olmasına rağmen güzel fiziği ve kestane tonuna kaçan uzun saçları vardı. Dizinin üstünde biten koyu renkli bir etek ve üzerinde de siyah bluz ile krem rengi kısa biker bir ceket bulunuyordu. Doğrusu hoş bir görüntüsü vardı. Bu da onu neden bu kadar ayrıntılı kestiğimi açıklıyordu.

"Evet." dedi Gamze "Genelde dalgın olanlar pandalar olur ya." diye şaşırırcasına bir cevap verdi.

"Hem sen nereye bakıyorsun böyle?" diyerek benim güya daldığım yere doğru baktı, sonra bana yavaşça dönüp hoyratça gülümsedi.

"Şimdi anlaşıldı dalgınlığının sebebi."

İması şaşırmama sebep olmuştu. Gözlerimi kırparak ona bakmayı sürdürdüm.

"Yaaani... Ben olsam ben de dalardım." diyen Gamzenin yanındaki kıza baktık ikimizde.

İkimizin de aynı anda ona bakması ile "Ne! Dalınmayacak bir manzara değil sonuçta." diye kendini savunmaya çalıştı.

Gamze de, kızın dediği ile kısa bir süre oraya baktı. Bakışları yumuşadı.

"Öyle galiba. Dalınmaması kolay olmadığı kesin." diyerek yanındaki kıza hak verdi.

Gamze oraya dalıp aklı başka yerlere kayarken yanındaki kız elini masumca uzattı bana ve "Merhaba. Selin ben." dedi.

"Gamze kendini manzaraya kaptırdığı için tanıştıramadı bizi." diyerekte hiç bir şeyin farkında olmayan Gamzeye göz devirdi. Gülümseyerek elimi uzatttım ve sıktım Selinin elini.

"Almila ben de. Memnun ol..."

"Kızlar! Buraya bakıyorlar!" diyerek sözümü kesti Gamze ve bizi sesi ile dürterek Selinle o tarafa dönmemizi sağladı. Bankın sırt bölümünde oturan Kaan ve yanındaki çocuk bize bakıyorlardı.

Kaan, gözlerini bizden ayırmadan Acarı dürtmeye kalktı. Acar aldırmadı, konuşmaya devam etti. Kaan dönmedi diye tekrar dürttü Acarı, ilk seferkinden daha uzun olarak. Karşısındaki mavi gözlü çocuk ile yoğun bir sohbette olan Acar sinirle ona döndü, "Ne var oğlum!" diye.

Bağırmamıştı ama kızgın sesi buraya kadar dayanmıştı. Sözünün kesilmesinden pek hoşlanmıyordu sanırım. Hafif irkilen Kaan yanındaki çocuğa çarparak sığınmaya çalıştı. Solundaki çocuk çarpmanın etkisi ile dengesini kaybederek bankın arka tarafına bizim bakışlarımız arsında sırt üstü düştü. Kızların kahkaha atmasına benim ise sırıtmama neden olmuştu bu komik olay.

Yerdeki çocuktan gözümü ayırınca bana bakan Acar ile göz göze geldim. Sırıtışım yavaş yavaş sönmeye başladı. İlk defa mı biri gözlerimin içine bu kadar derin bakıyordu? Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, o gözlerin derin bakışları yerinizden kımıldamanıza bile izin vermiyordu.

Yine hiç bir duygu belirtisi yoktu yüzünde ve yine ifadesiz gözüküyordu. Ya da bir anlam vardı da ben anlamıyordum. Kaanın yine dürtmesi ile Acar gözlerini benden çekip kahkahalara boğulan Kaanın gösterdiği yere, banktan düşen çocuğa döndü. Benim gözlerimde olduğu gibi kurtuldu o yoğun bakışlardan.

"Aralarında yanan hep Umut oluyor. Garibim." diyerek kahkahasına devam etti Selin.

"Düşenin adı Umut mu?" diye sordu Gamze kahkahlarının arasından. Kahverengi gözlü, siyah saçlı düşen çocuğu göstererek.

"Evet. Umut."

"Tanıyor musun onları?" diye bir soru yönelttim Seline. Acaba nerden tanıyordu Acarları?

O esnada Umut üstünü silkeleyip banktaki eski yerini almıştı güle oynaya sanki düşen hiç o değilmiş gibi.

"Bankta Umutu düşürenin adı Kaan. Kaana kızan da Acar, kendisi gurubun en gizemlisidir..."

'Gizemli olduğu belli zaten.' diye düşünmeden edemedim. Selinin sözünü kesip konuşan Gamze oldu:

"Acarın yanında ki mavi gözlü çocuk kim?"

"Selim o da... Acardan sonra grubun en sessizi." dedi ciddileşerek. Açık kahve saçları, şimdi fark ettiğim lacivert tonuna kaçan gözleri vardı Selim diye öğrendiğim çocuğun. Uzaktan bakıldığı için de öyle gelmiş olabilirdi.

"Grup mu? Müzik grubu falan mı?"

"Hayır Gamzecim. Mormal arkadaşlık, dostluk gurubu." Selin bu dediği ile Gamzenin ani çıkış yapan hevesini yerle bir etti. Gamze kendini düzeltircesine "Şey. Müzik gruplarına ayrı bir sempatim var da." diye konuştu.

"Müzik gruplarına mı? Yoksa grupta yer alan çocuklara mı?" diye takıldım Gamzeye, ki bunun cevabını hepimiz tahmin ediyorduk.

"Özellikle bateristlere, öyle değil mi?" Selin, benim ardıma daha da utandırdı Gamzeyi.

"Bir daha bir şey söylersem eğer şu cüce güvenlikle evleneyim!"

Gamzenin bu iddiası ile ikimiz de gülmeye başladık.

"Ne var! Çok kısa ama. Hem öyle güvenlik mi olur?"

Kendisini savunmaya kalkan Gamze de dayanamadı ve o da kahkaha atmaya başladı.

Kızlar hala gülmeye devam ederken bir an o tarafa baktım ama kimseler yoktu. Bizim gülmelere doymadığımız sıralar oradan ayrılmışlardı belli ki.

---

"Gölbaşı mezarlığına abi."

"Tamam kızım."

Şuan takside, babamın yanına gitmek için şoföre adresi söylerken koltuğa yerleştim ve kapıyı kapattım. Babamı yine çok özlemiş doğruca yanına gidiyordum. Saat akşama doğru yaklaşıyordu, ben okuldan anca fırsat bulup derslerin bittiği an hemen yola çıkmıştım mezarlığa gelmek için.

Bugün birini daha almıştım geri kalan hayatıma. Sevecen bir kızdı Selin. Daha yeni tanışmamıza rağmen yabancılık hissetmiyor ve hissettirmiyordu. Acar gibi o da hızır gibi yetişmiş, kısa süreliğine de olsa kahramanı olmuştu Gamzenin. Onlarda bugün tanışmışlardı.

Gamze, ceza dersinden verilen ödevi unutmuş. Bir saatte yetiştirmesi gerektiği için fotokopi makinasının bulunduğu oda da ödevi uygun olmayan yollarla hazırlamaya çalışıyormuş. Gamzenin fotokopi makinası ile can çekiştiğini bir arkadaşına uğramak için fakülteye gelen Selin kapının önünden geçerken görmüş, merak edip ne yaptığını sormuş.

Gamze ödevi unutup yetiştirmeye çalıştığını söyleyince Selin fakülteden bir arkadaşının yanına götürmüş Gamzeyi. Birlikte hazırlığa başlayıp sunuma on dakika kala ödevi yetiştirebilmişler. İlk haftalarda ödev yüzünden hoca ile arasının bozulması tehlikesinden kurtulan Gamze, minnettarlığını yemek ısmarlayıp Selin sayesinde benide ödüllendirmişti.

Bir an sessizlikten fırsat bulup Seline merak ettiğim o soruyu; Acarları nereden tanıdığını sormuştum. Liseden tanıdığını ve tesadüfen aynı üniversiteye geldiklerini söyleyip üstü kapalı cevaplar vermişti. Ben de fazla durmamıştım üstünde.

Selinin Acar hakkında gizemli deyişi geldi aklıma. Öyle söylemesinde ki sebep neydi? Gerçi o soğuk ve sessiz halleri gizemli olduğu konusunda düşünmeyi daha çok tetikliyordu ya. Bir de Selim var tabi, onun da en az Acar kadar gizemli ve sessiz olduğunu öğrenmiştim. Selin ikisini karakter olarak birbirine benzettiğini söylemişti. Bir bakışta anlaşılıyordu zaten Selimin Acardan aşağı kalır yanının olmadığını.

"Geldik kızım söylediğin adrese." şoför abinin dediği ile düşüncelerimden ayrılmak zorunda kaldım. Başımı cama çevirip etrafı inceledim. Mezarlığın önüne geldiğimizi anlamıştım. Şoför abiye parayı verdim, çantamı da alıp indim taksiden. Durdum yine o büyük kapının önünde. Güne son ışıklarını ısmarlayan güneşin batması ile tabelanın sadece bir köşesi aydınlıktı; 'GÖLBAŞI'.

Keşke sadece bu yazsaydı tabelada ya da karanlığa bürünen 'MEZARLIĞI' kelimesi yerine başka bir şey yazsaydı. Beni yaralayan duygularla geçmezdim o zaman bu tabelanın altından.

Babamın yanına daha varmadan yüreğim acımaya başlamıştı, yanı başına geldiğimde ise parçalanmaya...

"Bu sefer hazırlıklı geldim baba." deyip çantama koyduğum küçük bir örtüyü çıkardım. Yanı başına eğilip yavaş ve hiç bir yeri açıkta kalamayacak şekilde gözyaşlarım dökülerek örttüm babamın üstünü. Sonra çömeldiğim yere oturup örtünün üzerine koydum başımı, ardından da kolumu.

"Biliyorum şuan bana kızıyorsun yağmuru ve ıslanmayı sevmene rağmen üzerine örtüyü serdiğim için. Ama ben senin ıslanmanı... üşümeni asla istemem baba."

Küçük iken her ne kadar razı gelmesemde özellikle yağmur yağdığında market alışverişine yada mağazalara gezmeye götürürdü babam beni. Suratı asık bir şekilde çıktığım evden, yolda babamın yaptığı çocukluklarla gülerek hatta sanki ben babama bu yürüyüş teklifini sunmuşum gibi mutlu dönerdim eve. Çok severdi yağmuru babam. Ama ne hikmetse o konuda babama hiç çekememiştim.

"Bundan sonra üşümene izin vermeyeceğim..."

Daha çok yerleştim örtü serili toprağın üzerine. Şuan annem de burada bizimle olsaydı keşke. Ama inanıyorum ben, annem gelecek buraya. Yine bir olacağız.

"...Yine bir olacağız değil mi baba?"

Evet desen ya...

Demeyecekti! Diyemeyecekti!

En çokta diyememesi parçalıyordu beni. Yaralayıp oradan sızlatıyordu gözlerimi. Olsun, konuşmasın babam. Ben konuşurdum. Yeter ki rüyalarıma girmeyi bırakmasın. Çoğu ızdırap içinde sonuçlanıyordu belki ama onu bir tek görme şansımın olduğu rüyalarımda bulunmayı unutmasın.

"Annemi özlediğini biliyorum, ama merak etme. Burada olsa o da sarılıp yalnız bırakmazdı seni." Anneme babamdan bahsettiğimde onu düşünüp ağlaması sevindirmiş aynı zamanda üzmüştü beni. Bu babamı hala çok sevdiğini hala eskisi gibi aşık olduğunu gösteriyordu. Annem de benim gibi çok özlüyordu babamı.

Gözyaşlarımı yanaklarımdan silip sırıtarak konuştum:

"Senin yanına geldiğimi söylediğimde ağladı biliyor musun?"

Sırıtışım yavaşça silindi yüzümden,

"... Hıçkırarak ağladı hemde."

Tekrar güldüm, babamın içini rahatlatmak istercesine "Hem bu seni özlediğini gösterir değil mi? O yüzden için rahat olsun." dedim.

'Umarım rahattır için, acı çekmiyorsundur.' demekle yetindim birtek. Biraz daha uzandım orada. Bir ara gözlerim kapanmış daldığımı fark etmiştim.

Saat epey geç olmuştu. Artık gitmem gerekiyordu. Babamın toprağına küçük bir buse kondurdum, çantamı da alıp kalktım. Ortalığı karanlıktan kurtaran aydınlatma direkleri sayesinde mezarlıktaki ana yürüme yoluna girerken karşı taraftan bana doğru gelen Acarı gördüm. O da en az benim kadar şaşkındı.

Neden buradaydı? O da mı bir yakınını kaybetmişti? O kaybettiği yakını, benim gibi birinci dereceden bir tanıdığı değildir diye ümit ettim. Hatta yakını hiç olmasın. Başka bir işi olduğu için gelmiş olsun buraya. Kimse bu acıyı hak etmiyordu çünkü. Hak etmemesi lazımdı. İnsan ne kadar hata yapsa da: Gece annesinin uyarması ile hala uyumadığı gibi. Böyle bir cezaya çarptırılmaması gerekiyordu.

Onu beklediğimi anlayarak karşımda durdu. Onu neden beklediğimi ben de bilmiyordum gerçi. Düşünmeden alınan bir karardan dolayı oluşan bir refleks galiba. O refleks, öylece yürüyüp yanından geçmek de olabilirdi ama beynim bu ihtimali düşünmemişti bile.

Ela gözlerinin koyuluğu karanlığı kıskandırırcasına belli ediyordu kendini.

"Küçük kız?"

"Merhaba." dedim sırıtarak.

"Ne işin var burada?"

Ah, korktuğum başıma gelmişti. Neden başka bir şey sormuyorsun ki?

"Şeey..." şuan ne diyeceğimi kestiremiyordum. Aslında biliyordum sorunun cevabını ama şimdilik söylemesem daha iyi olacaktı.

"Bir yakınımı ziyarete geldim. Daha doğrusu bir arkadaşımın yakınını. Üniversiteye yani Ankaraya gelirsem burayı ziyaret etmemi istemişti de."

Yukarıya doğru kalktı kaşları, daha da şaşırmıştı.

"Bu saatte?"

"Sen neden buradasın? Bir yakınını ziyarete geldin galiba." sorusuna karşı soru ile cevap verdim konuyu değiştirmek için.

Bir an yana kayar gibi oldu gözleri sonra konuştu:

"Evet."

Az önceki şaşırmasına ithafen "Bu saatte mi?" diye sordum.

Sırıtarak "Öyle oldu biraz." dedi. Aramızda ki bu masum laf sokmalar beni de gülümsetmişti.

Bir kaç saniyelik sessizliğin ardından havaya baktı, sonra da bana döndü.

"Yağmur yağıyor. Bu saatte nasıl gideceksin eve?"

Yağmur?

Havaya bakınca gerçekten yağmur yağdığını anladım. Sorduğu sorunun cevabını ben de bilmiyordum. Dediği gibi yağmur yağmaya başlamıştı. Ne yapacaktım ben? Tek ümidim otobüstü.

"Otobüse binerim." dedim.

"Otobüsün buradan geçtiğini sanmıyorum." diyerek olan tek ümidimi benden aldı.

Düşüncelerimle boğuştuğumdan ötürü sessiz kaldığımı görünce tekrar konuştu.

"Benim ziyaret edeceğim biri daha var. Sen girişte beni bekle sonra gelip bir çözümünü buluruz."

Yanımdan geçip uzaklaşırken arkasından kalakaldım. Cevabımı dinlemeden mi gidiyordu?

Şuan düşünüyordum da kabul etmeme gibi bir lüksüm yoktu sanırım. Başka çarem olmadığını zor da olsa kabullenerek girişe doğru ilerledim.

---

Mezarlığın girişinde Acarı bekliyordum. Yağmur biraz daha şiddetlenmişti ve ben üşümeye başlamıştım. Hırkamın kapşonunu geçirdim başıma saçlarımın daha fazla ıslanmaması için. Islanınca baya zahmetli oluyordu düzeltilmesi. Gökyüzündeki yıldızların parlaklığına dikkat kesilerek 'Eve nasıl gidecektim?' diye düşünüyorken Acarın durağa gitmek çözümüne tutundum.

"Üşüyor musun?" arkamdan gelen Acarın sesi ile ona döndüm. Yaklaşarak yanımda durdu.

"Hayır. Sen?"

Bu sorum onu şaşırtmış olmalı ki yine kaşlarını çatarak cevap verdi:

"Hayır." dedi ve etrafı incelemeye başladı.

Saçları ıslanmıştı dağılarak alnına düşmüştü ve güzel bir görüntü çıkmıştı ortaya. Üstünden direğin vurduğu fer ile daha bir estetik görünüyordu o görüntü.

"Neden takmıyorsun kapşonunu?"

Evet. Kapşonu vardı, ama takmıyordu. Islanmaktan rahatsız olmuyordu sanırım. Bana döndü tekrar.

"Gerek yok." diye tekdüze bir cevap verdi. "Bu taraftan geçmiyor dolmuş. Durağa kadar yürümemiz gerekiyor."

"Çok uzak mı buraya?"

"Çok değil..." dedi, "Bir yere mi yetişeceksin?"

"Hayır ondan değil. Pek sevmem de ıslanmayı."

"Anladım." diyerek salladı başını, "Hadi bu taraftan."

Arkasından takip etmeye başladım. 'İnşallah çok uzak değildir.' diye de dualar ediyordum.

Aşina olmadığım bir durumun içerisindeydim şuan. Akşam üzeri bilmediğim bir yerde yağmurun altında yürüyordum suskun iyilik meleği ile; duvarın sağında ben, benim sağımda o melek.

Yağmur zorlaştırıyordu yürümemizi, daha da bastırmıştı çünkü. Islanmayı bıraktım daha fazla üşüyordum artık. Kollarımı birbirine sardım, ellerimle de sürterek ısınmaya çalıştım. Pek başarılı olduğum söylenemezdi. Yanımdaki suskun melek bir şey hissetmiyordu. Gerçek bir melek olduğu için miydi? Saçma düşüncelerimi bir kenara bırakıp mantıklı olanları aldım öne. Ne kadar gidecektik daha? Neredeydi bu durak?

Ellerimi kollarıma sürte sürte ısınmaya çalışıp başım önümde ayaklarımı takip ederek yürürüyordum. Daha doğrusu yürümeye gayret ediyordum. İçimde durağı bu kadar uzakta kuran belediyeye iltifatlar yağdırırken omuzlarımda uçuk bir ağırlık hissettim. Yerimde durup başımı kaldırdım. Bu uçuk ağırlığın altında yatan gerçek Acarın ince montunu sırtıma sarmasıydı.

Şuan oldukça yakındı bana. Soğuk havada özgürlüğe bıraktığı soluğu, bakışlarım arasında yukarıya doğru yükselip kayboluyordu. Birazı ise yüzüme çarpıyordu. Omuzlarımdaki pürüzleri de hallederek zaten başımda olan kapşonumun üzerine montun kapşonunu koydu. Bende dökülen bir kaç tutam saçımı içeriye yerleştirdim.

kapşonu benimkine göre biraz büyüktü ve görmemi zorlaştırıyordu. Görebildiğim kadarıyla attığı adımlardan anladım yürümeye başladığını. Acarı takip ederken dikkatli yürümeye çalışıyordum zira bu görüş alanımın çoğunu kapatan kapşon yüzünden pek birşey göremiyordum.

Bir kaç metre sonra tekrar durdu. Bana döndüğünü ayaklarının yön değiştirmesi ile anladım.

"Önünü görebiliyor musun?" diye aniden doldu sesi kulaklarımda. Elimle kapşonu yukarıya itip ona baktım.

"Şimdi evet."

"Yürürken de öyle tutabilecek misin?"

Tutamazdım galiba. Eğer tutarsam beş saniye sonra donacaktı ellerim cebimde olmadığı için.

"Hayır. Tutamam." diyerek yere indirdim bakışlarımı. Sonra başımı kaldırdığımda yağmurun altında bir hayli ıslanan saçlarına takıldı gözüm.

"Nasıl yürümeyi planlıyorsun peki?"diye sordu.

"Yürümeyi planlarımın arasına hiç koymadım desem."

Niye koyacaktım ki?

Acarın sırıttığını gördüm bir an. Yok yok. Bir an değildi. Basbaya sırıtıyordu. Söylediğimin komik olduğunu düşünmesem de onun sırıtmasına vesile olduğu için söylediğime pişman değildim. Hatta iyi ki de söylemişim diyordum. Bu sırıtış sadece dudaklarının yana doğru kaymasından daha öteye gitmese de kayda değer bir görüntüydü.

Bu suskun çocuğun bu kadar az gülmesi geçmişinde yaşadığı büyük bir travmadan kaynaklı olduğunu düşünüyordum. Geçmişinden kaçamayanlar veya hala kaçmaya çalışanlar gülmeyi istemezler daha doğrusu gülemezler.

Daha çok mahçup hissetmemek ve onun daha çok ıslanmaması için çıkarmaya çalıştım montu. Omzumun kenarına dokunup "Gerek yok." dedi. Bu hafif dokunuşu sonrası bir an düşünmeyi unutup gözlerinin içine bakarken buldum kendimi. Kısa süreliğine devam eden bu sapıtmadan sonra düşünmeye başlayıp konuştum:

"Ama sen ıslanıyorsun. Hem... Dediğin gibi benim yürümemi zorlaştırıyor."

Bir daha yaklaştı üzerime doğru. Başımdakiler ile uğraşmaya başladı. Bugüne kadar kimsenin bu denli bana yakın olmadığından olsa gerek açık hava da nesefim daralmaya başlamıştı bile, bana olan yakınlığına maruz kaldığımdan.

İşini bitirip geri çekildi.

"Şimdi yürümeni zorlaştırmaz." dediğinde alnımın üstüne bakmaya çalıştım. Evet engel olacak bir şey yoktu. Ama bu onun ıslanmayacağı gerçeğini değiştirmezdi.

"Bu yaptığın ıslanmamanı da sağlayacak mı?"

"Alışkınım ben. Sen üşümemeye çalış." diye geçiştirdi.

Bu alışkanlığı onu bu dünyada en sevdiğim insanı; babamı hatırlamamı sağladı. Ellerini koyu pantolonun cebine koydu ve adımlamaya başladı. Ben de arkasından...

Yeni karakterler hakkında düşüncelerinizi yazmayı unutmayın.

Bir sonraki sefere görüşmek üzere.

Bölüm sonu

1 yorum